nedir

Antarktika da uzun kutup gecesi, günesin ufuktan yükselmesiyle biter altı ay sürecek gündüz baslar. Çok geçmeden smokinlerini giymiş penguen sürüleri ,kısa bacakları üzerinde hoplayarak ilerlemeye baslar. Önlerinde yürümeleri gereken yüzlerce kilometre buzlu yol vardır. onlar 1 adımda yalnızca 10 cm ilerleyebilir. Ama dakikada 120 adim atarlar. Yürümekten yorulunca da beyaz göğüsleri üzerine yatıp bacaklarını bir kürek gibi kullanarak kızakla kayar gibi yol alırlar. Hedeflerine varınca bir çukur kazarlar. Çevresine tastan bir duvarcık çevirirler. çukurun içine girerek beklemeye başlarlar. Bekledikleri şudur : Güneşin kendilerine yada dişi olduklarını bildirmesi. O zamana kadar cinsiyetlerinden haberleri yoktur. Güneş ışığı , cinsiyet bezlerini harekete geçirir. hormonlardan biri daha fazla salgılanmaya başlar Cinsiyetlerinin ne olduğunu ancak o zaman anlarlar. Eğer dişiyse çukurda kalır, ama erkekse yapacak çok işi vardır. Penguen geleneklerine göre , gagasına bir taş alarak törenle dişinin önüne koyar. Oralarda tas çok nadir olduğundan bundan daha mükemmel bir düğün hediyesi yoktur. şayet dişi taşı kaldırır eğilip kalkarsa , dişiyi tavlamıştır .Fakat tas olduğu yerde kalırsa penguen başka bir arar. Bazen iki erkeğin ayni dişiye göz koydukları olur. Bu durumda taşları bir kenara bırakıp birbirlerinin üzerine atılırlar. Kanatlarıyla birbirlerine dakikada tam 200 atarlar. Arada durup dinlenme kuralı da olan dövüş, taraflardan biri yorulup çekilinceye dek sürer. Bu dövüşlerde yaşamını yitiren olmamıştır. Erkeklerle dişi birbirini bulduktan sonra yorulmak bilmeden tas biriktirme isine başlarlar. İşin kolayını seçen penguenler komşularının tas kümelerinden tas çalarlar. Yakalanınca da kendilerini savunmaya gerek görmeden cezalarını çekerler. Güneş ışınları penguenleri daha çok ısıtmaya başlayınca oyunları baslar. Bazı çiftler saatlerce şılıklı olarak eğilip kalkarlar. Bazıları ise başlarını sağa sola dondurup kendilerini beğendirmeye çalışırlar.

Dişi, yumurtladıktan sonra yuvadan ayrılamaz. Çünkü iri martılar, yavrular için büyük bir tehlikedir. Kuluçka suresince anne baba bile yemezler. Ancak yavrular çıktıktan sonra baba penguen tutmaya gidebilir. Yürüyemeyecek duruma gelene kadar midesini doldurur. Yuvada gagasını ardına kadar açarak yavruları besler. Yavrular on dört günlük olunca çocuk bahçesine gönderilirler. 20 kadar nine dede penguen burada 120 ciftin yavrularının bakımını üslenmişlerdir. Anne baba penguenler yiyecek bulurlar ayrım yapmaksızın tüm yavruları beslerler.

Yüzmek penguenlerin en büyük zevklerinden biridir. Penguenler yüzmeyi bu denli sevseler de hiçbiri denize ilk giren olmak istemez. Yüzlercesi kıyıya toplanır kanat çırparak birbirlerini suya itmeye çalışırlar. Bu kaygının nedeni fok balıklarıdır. Yavru penguenler yeterince büyüyünce yüzme dersleri almaya başlarlar. Bu is yine nine dedelere düşer. Bir suru yavruyu yanlarına alarak deniz kenarına oturur yüzme sanatının inceliklerini bir bir öğretirler. Mart ayı gelinceye kadar yüzmeyi, dalmayı, tutmayı, yürümeyi kısacası bir penguenin bilmesi gereken her şeyi öğrenmiş olurlar.

Çok geçmeden Antarktika yazı sona erer. Kışın gelişiyle penguenlerin cinsel güdüleri de söner. Artık penguenler için kışı geçirecekleri yerlere yürüme zamanı gelmiştir. Yüz binlerce penguenden oluşmuş suru, gürültüyle yol aldıkça, arkada bıraktıkları kıyı altı aylığına sessizliğe karanlığa gömülür.

kaynak: hayvanlar.us


Penguenler

Çoğumuzun Nils Uçan Kaz’ın masalını önce büyüklerimizden dinlemiş, sonra onu çocuklarımıza okumuş bu anlarda Nilsinkine bir macera yaşamayı düşlemişizdir. İyice küçülerek kaz Mortonun sırtında uzaklara, görmediğimiz diyarlara yolculuk etmek yeni coğrafyalar keşfetmek..



Kazlar iri sürücül göçmen olduğundan bu masalda başrolü oynayan kuş olmaya hak kazanmışlardır. Diğer taraftan insanlar tarafından da yla evcilleştirilmiş uzun yıllar bir arada yaşamışlardır. Daha küçük bir çocukken tıpkı Nils gibi, köyde iri kazların sırtına tırmandığımızı hatırlıyorum, bizi üzerlerinden atmak için hızla koşmaya başlarlardı, öyle ki birazdan havalanacaklarını düşünürdüm. Daha da büyüyüp onları kucaklayacak duruma geldiğimizde kazlarımızı yüksekçe bir tepeden göğe bıraktığımızı da anımsıyorum, kimin kazı daha uzağa uçarsa, onun kazandığı bir oyun oynardık. Tıpkı masallardaki gibi gerçeküstü anılar haline geldi bunlar günümüzün doğaya yabancı makineleşmiş dünyasında.



Oysa masallar gerçek olabilir, düşgücü yaratıcılık insanın bunu başarmasını sağlar, tıpkı Jul Verne’in Denizler Altında Yirmibin Fersah masalından yola çıkarak denizaltıların icad edildiği gibi. Fransız çevreci Christian Mullec, nesli tehdit altında olan Küçük Sakarca Kazlarının (Anser erythropus) güvenle göç edebilmeleri için onlarla birlikte İsviçre’den, Sibirya’ya kadar uçmaktadır. Kazlar sürü lideri olarak kabul ettikleri Mullecin peşini bırakmayarak onu güvenli bir rota üzerinden üreme alanlarına kadar izlemektedirler. Peki bir insan kaz sürüsü içinde bu güveni sağlayabilir?


Bu sorunun yanıtını kazlarla ilgili çalışmaları sonucunda Nobel ödülü kazanan Avustralya’lı bilim adamı Konrad Lorenz vermiştir. Lorenz, şılaştırmalı davranış bilimi anlamına gelen “etoloji”nin kurucusu olarak kabul edilir yumurtadan yeni çıkan bir kaz veya ördek yavrusunun, genetik olarak duymaya programlandığı ‘anne’ (vak-vak gibi) sesini çıkaran ‘kişiyi’ (bu sesi çıırsa çıkarsın) anne olarak kabul ettiğini onu izlediğini keşfetmiştir. (Bu olaya bilim dilinde “imprinting” denmektedir.) Nitekim ‘LePeuple Migrateur’ orijinal isimli çe’de -Kanatlı Uygarlık olarak bilinen filmde göç sırasında çok yakından çekimi yapılan kazlarda aynı yöntemle yetiştirilmiş bu sayede önlerinde mini bir pervaneli araç içinde uçan annelerinin! elinde tuttuğu kameranın önünde uçmuşlardır. microsoft-com:office:office" />



Göç eden kazları havada uçarken “V” harfi şeklinde bir alırlar. Bunun nedeni “V” şeklinde uçulduğunda, uçan her kazın arkasındaki için onları kaldıran bir hava koridoru yaratmasıdır, kazlar birbirlerinin kanat çırpışları sonucu ortaya çıkan hava koridorunu kullanarak zorlu binlerce kilometreye ulaşan uçuş menzillerini daha az enerji harcayarak kat edebilmektedirler. Uçuş sırasında kazlardan yorulanlar gurubun en arkasına geçer öndeki ın kanat çırpmaları sonucu oluşan koridorun kaldırma güçünden yararlanırlar yine bu esnada tıpkı askerlerin koşu sırasında üler söylediği gibi, kazlar da uçuş temposunu sağlayan birbirlerini motive eden çığlıklar atarlar.


Göç sırasında binlerce kilometre yol alan kaz sürüleri arasında en yüksekten uçanlar ise Çubuklu kazlardır (Anser indicus). Bu Hindistan’a ulaşmak için Himalayaları aşmak zorundadırlar bu yüzden 8000m yüksekliğe ulaşabilirler.


Kazlar arasında bir başka davranış da guruptaki bir birey düşer ya da bir avcı tarafından vurulup uçamayacak duruma gelirse; düşen kuşa etmek üzere gruptan en az iki kazın
ayrılıp /yaralı kaza katılmasıdır. Tekrar
uçabilene ( ya da eğer ölürse, ölümüne kadar ) yaralı kuşla birlikte kalır onu
asla terk etmezler. Daha sonra kendilerine başka bir kaz grubu
bulurlar, hiçbir kaz grubu, kendilerine bu şekilde katılmak isteyen kazları
reddetmez. Kazlar arasındaki sosyal dayanışmanın bir başka örneği ise gözcü kollarıdır. Kaz sürüsü gece konaklamak üzere konduğu sulak alanlardan otlamak üzere gidecekleri çayırlara gitmek üzere havalanmadan önce ikili guruplar halinde gözcüler kullanırlar, gözcüler sulak alanın etrafında uçarak kolaçan eder sürünün insan faaliyetinin en az bulunduğu, en risksiz olan bölgeden havalanmasını sağlarlar.


Kazların çifleşme sırasında eş seçimine çok dikkat ederler. Bazı evcil yabani kazlar tek eşliliği tercih ederken, diğerleri genellikle 1 2-4 dişiden oluşan gruplar halinde yaşarlar. Dişi sayısı bazen 5’e kadar çıkabilir. dişi bir kez lı bir şekilde çiftleşirlerse birbirlerini kabul ederler. Kazların çoğu sabah erken saatlerde yumurtlarlar. Dişiler yuvaya 4-6 nadiren 8 bırakırlar. Civcivler 27-29 günde yumurtadan çıkarlar ancak 8 haftada bağımsız hale gelirler. Bazı ağır cüsseli ırkların suda daha iyi çiftleştikleri belirlenmiştir, fakat kazlar kuru zeminde de bir şekilde çiftleşebilirler.



Ülkemizde görülebilecek kazları, gri kazlar (anser) siyah kazlar (branta) olarak iki guruba ayırabiliriz. ’de yaşayan en büyük kazı olan Boz Kaz (Anser anser) yaklaşık 90cm boyundadır kanat genişliği 180 santimi bulabilir. Bu türün dışında kışlamak üzere kuzeyden ülkemizi ziyaret edenler göçmen türlerdir ancak bu göçmen türlerle beraber uçarsanız başka diyarlara gitme şansınız olabilir. Masalların gerçeğe dönüştürmenin imkansız olmadığını unutmayın . Lorenz’e Nobeli kazandıran çalışmalar, bizim ülkemiz dahil herhangi bir kentte de yapılabilir. Bu süerçte eksik olan kaz veya ördek değil, sadece bakış açısıdır.



Serhan Oksay

kaynak: hayvanlar.us


Kazlar

Eski el yazma belgelerden, Kelaynakların Avrupada 1504 yılından itibaren yaşadıkları tesbit edilmiştir. Orta Avrupada Alpler yöresinde yaşamakta olan bu kuş, ilk defa 1555 yılında yayınlanan Historia Animalium adlı eserde Corvus Sylvaticus adı altında C. Gessner tarafından tarif edilmiş yaşam biçimleri hakkında bazı bilgiler verilmiştir. Daha sonraları, Avrupadan kaybolan bu ın Ortadoğu ülkelerine Afrikaya göç ederek halen buralarda yaşadıkları tesbit edilmiştir.

Şubat ayı ortalarında, Birecike gelen kelaynak ının kayalıklara yerleşmeleri Mart ayı ortalarını bulmaktadır. Üremelerinin ardından yavrularını burada büyüttükten sonra Temmuz ayı ortalarında Birecikten tekrar yavruları ile birlikte ayrılmaktadırlar. Bu hayvanların Birecike üreme için gelmelerinin nedeni, buradaki kayalarda bulunan kalsit maddesinin kelaynak ındaki üreme gücünü arttırdığı şeklinde yorumlanmaktadır. Tek eşli olan kelaynak ı, her sene aynı eşle yuva yapar çiftleşirler. Yuva yapma gücünü gösterenler ergin olanlardır. Erginlik çağını doldurmaları için 5 yaşına ulaşmaları gerekmektedir. Ortalama ömürleri 25-30 yıldır.


1950lerin başında Birecikte 1000den fazla olan kelaynak ının sayısında 1954 yılından itibaren önemli ölçüde azalma görülmüştür. Azalma nedenleri olarak, zirai ilaçların fazla kullanılması ile böcekçil olan bu ın doğal beslenme dengesinin bozulması, uzun süren göç esnasında gerek avcılar tarafından vurulmaları gerekse soğuk hava şartlarından etkilenmeleri gösterilmektedir. Göç eden kelaynak ı Lübnan-İsrail yolu ile Nil Vadisi veya ıldeniz Sahiline gitmekte olup sözü geçen yerlerde izlenememektedirler.


Gidenlerin dönmemesinden kaynaklanan bu azalmayı nesillerinin tükenmesini önlemek için Tarım Orman Köyişleri Bakanlığı bünyesindeki Orman Genel Müdürlüğü tarafından 1972 yılında Birecikte Kelaynak Üretme İstasyonu kurulmuştur. Bu istasyonda önce iki ergin dokuz yavru kelaynak kuşu ağ ile tutularak kafese konulmuş 1977 yılında üretime başlanmıştır. Korunmaya alınan siyah yağsız et, rendelenmiş havuç, haşlanmış yem karması ile beslenmektedirler.


Şubat 1996 tarihinde üretme istasyonunda bulunan 52 kelaynak kuşu üreme için serbest bırakılmıştır. Üreme mevsimi sonunda 23 yavru ile toplam sayı 75e ulaşmıştır. Bunlardan 4ü İstanbul Bayramoğlu Hayvanat Bahçesine, 5i Orman Çiftliğine verilmiş, 13ü göç etmiş, 45i ise halen istasyonda bulunmaktadır.


Yöresel olarak “Keçelaynaklar” olarak adlandırılan Kelaynak ı Bireciklilerce kutsal sayılmaktadır. Kelaynak ının Şubat ortalarında Birecike gelişleri Birecik halkı tarafından İlkbaharın geldiğinin bir işareti olarak yorumlanmaktadır. Kelaynak ı için son yıllarda Birecikte “Kelaynak Festivali” düzenlenmektedir.


Kaynak: Kültür Turizm Bakanlığı Web Sayfası

kaynak: hayvanlar.us


Kelaynaklar

Omurgalı hayvanlardan sınıfının leyleksiler takımının bir familyası (Ciconiidae). İri, ağır gövdeli, uzun boyunlu, enli uzun kanatlı sivri gagalı kuşlardır. Gagalan düz olabildiği gibi, yukarıya ya da aşağıya doğru kıvrık da olabilir. Siyah beyaz olan tüylerin düzeni çok belirgindir. Kimi leylak türlerinin gagalarıyla bacakları parlak kırmızımsı renktedir. Leylekgillerin çılkuşları, ibisler, marabu diğer bazı kuş grupları ile ortak özellikleri olduğundan, bu gruplardaki ın bazılarına da leylek adı verilmektedir. Leylekgiller familyası, leylekler (Ciconiinae) ormanibisIeri (Mycteriinae) olmak üzere iki altfamilyaya ayrılır. Bunların ilkinde 13, ikincisindeyse 4 tür bulunmaktadır.



Leylekgiller familyası, Eski. dünyanın tropikal alttropikal kuşaklarında yaygındır. Ormanibisleri Avrupa Asyanın ılıman kuşağında ürer uzun uçuşlar yaparak başka yerlere göç ederler. Avustralyada sadece bir tür yaşar; Yeni Zelandda ise leyleğe rastlanmaz. Yenidünyada da sadece üç leylek türü vardır.



Leylekgiller, bacakları uzun ayak parmaklan kısmen zarlı olduğundan, besinlerini aradıkları sığ sularda çamurlarda kolayca hareket edebilirler. Besin aramak için kuru sert toprakta yürüyebilenleri de vardır. Leylekgiller genellikle tatlı sularda yaşayan , kurbağa vb. hayvanlarla böceklerle beslenirler. Ayrıca leşle beslenen üç türü de vardır.



Leylekgiller iyi uçucudurlar. Uçuş sırasında türlerin çoğu boyunlarını ileriye, bacaklarını geriye uzatırlar. Kimi türler çok yükseklerdeki sıcak hava akımları içinde uçabilirler. Leylekgiller genellikle bütün mevsimlerde topluluklar halinde bulunurlar. Büyük koloniler oluşturdukları da görülür.



Çiftleşmeye hazırlanan dişi leylekler, boyunlarını, başları sırtlarına değecek kadar geriye kıvırarak birbirlerini selamlarlar. Yerleştikleri bölgeler elverdili oranda koloniler halinde üreyen leylekler, yuvalarını çoğunlukla ağaçların üstünde yaparlar. Binaların ya da kullanılmayan bacaların üzerinde yüksek kayaların tepesinde yapılmış leylek yuvalarına da rastlanır.. Leylekler, yuvalarını, kuru dal parçalarını bir araya getirerek, sığ geniş bir tabak biçiminde yaparlar. Gerek kuluçkaya yatma,gerekse yavruları besleme görevi dişi leylek tarafından birlikte yürütülür. Yumurtalar beyaz ya



da beyaza yakın renktedir. Kuluçkaya yatırılan sayısı genellikle 3-6 arasındadır. Kuluçka süresinin sonunda yumurtadan çıkan leylek yavrusu, çıplak denilebilecek kadar tüysüzdür, ancak tüyler kısa zamanda büyüyüp vücut yüzeyini kaplar. Daha sonra asıl tüyler çıkarak bunların yerini alır. Yavru leylek, eşeysel olgunluğa birkaç yılda erişebilir.



Leylek türlerinin birçoğu ötücü değildir. Kimi türlerin hiç sesi yoktur, kimi. türler ise çok kısık seslidir. Leylekler, genellikle gagalarını gürültülü bir biçimde takırdatırlar.



Leylekgiller familyasının en nmış türü ak leylek (Ciconia ciconia) tir. Bu türün çeşitli yerlerde yaşayan birçok alttürü vardır. Ak leylek yuvasını en çok binaların tepelerinde yapar ekili topraklardaki küçük yapılı sürüngenlerle böceklerle beslenir. Bu bakımdan insanlara yararı dokunan hayvanlardan sayılır. Ürkek değildir. Kendisine çok f1azla yaklaşılmadıkça, insandan kaçmaz. Bu durum, bu türün davranışlarının izlenmesini kolaylaştırır. Araştırmalar bu leyleğin Avrupa ülkelerinin çoğunda hızla azaldığını ortaya koymaktadır. Günümüzde Hollanda Danimarka gibi oldukça kuzey kesimlerde Almanya ile Rusyadan Asyaya kadar uzanan topraklarda yaygındır. İngilterede düzensiz bir şekilde rastlanmakta, İsveçte ise artık görülmemektedir. Güneye doğru, İspanya Porteki7;, kuzey Afrika güneydoğu Avrupada hatta daha doğuda üreyen bu leyleğe İtalyada pek rastlanmaz.



Ak leylekler, ilginç göçmen kuşlardır. Gündüzleri sürüler halinde uçarlar çoğunlukla sıcak topraktan yukarıya doğru yükselen sıcak hava akımlarından yararlanarak çok yükseklere çıkarlar. Avrupada yaşayan leylek grubu, Afrikada Büyük Sahranın güneyinde kalan kesiminde, hatta Güney Afrika Cumhuriyetine kadar yayılarak kışı geçirir. Bunlardan bazıları çiftleşmek üzere buralarda kalırlar; henüz tam büyümemiş olan da kış mevsiminde buradan ayrılmazlar. Daha doğudaki bölgelerde bulunan leylekler güney Asyaya göçerler.



Kuzey orta Avrupadan göç eden leyleklerin genellikle izledikleri yol, güneydoğu bölgeleri üzerinden Anadolu, buradan da Akdenizin doğu kıyılan üzerinden Mısırdır. Bu yolculuk sırasında deniz üzerinde uzun süre uçmaktan kaçınırlar. Avrupanın daha doğu kesimlerinden gelenlerin Irak Arabistan üzerinden geçip Afrikaya ulaştıkları sanılmaktadır. Daha güney bölgelerden başlayıp, doğu Afrika üzerinden güney Afrikanın doğu kesimlerine ulaşan göç yolu, gözlemlerle saptanmıştır. Leylekler doğu Afrikadan geçerken çekirge sürülerine rastlayınca, ürünler için çok zararlı olan bu böcekleri için yolculuğa ara vere.bilirler. Avrupanın en batı kesimlerinde üreyen leylekler, önce güneybatıdaki İber yarımadasına göç ederler; sonra buradan, İspanya Portekizde üremiş göçmen kuşlarla birlikte, Afrikaya giderler. Kuzey Afrikada üreyen leylekler ise Büyük Sahrayı geçerler.



Siyah leylek (Cicinia nigra) de, ak leyleğin ürediği bölgelerde ürer başka yerlere göç eder. Bununla birlikte, bu iki leylek türü arasında oldukça önemli farklar vardır. Siyah leyleğin görünümü ak leyleğinkinden farklıdır. Bu türde, vücudun üst kısmındaki tüyler koyu kahverengi, bakır rengi, yeşile ya da mora çalan _madensel bir parlaklıktadır. Siyah leylek yüksek yoğun ağaçlıklı ormanlarda yaşar. Yuvasını büyük su birikintilerinin ya da bataklıkların çevresindeki yüksek ağaçlarda, kuru dal parçalarını kullanarak yapar, içini kuru ot yosunlarla doldurur. Yuva, dişi leyleğin işbirliği ile . Leyleklerin bir yıl önceki yuvalarını onarıp yeniden kullandıkları ya da boş buldukları yırtıcı kuş yuvalarına yerleşirler.



Günümüzde yaşamakta olan siyah leyleklerin sayısı, ak leyleklerinkinden azdır günden güne de azalmaktadır. Avrupa kıtasında az sayıda bulunan bu tür leyleklerden pek azı göçler sırasında ekvatorun güneyine iner. Küçük _bir siyah leylek topluluğunun kış aylarında güney Afrikanın dağlık bölgelerinde barındığı burada ürediği bilinmektedir.



Abdim leyleği (Sphenorynchus abdimii ) başka bir göçmen kuş türüdür. Afrikanın Büyük Sahranın güneyinde kalan bölgelerinde yaşar. Yağmurlu mevsimlerin başlangıcına rastlayan üreme devrelerinde, Senegal!den Somaliye kadar uzanan kuzey tropikal kuşakta doğu Afrikanın kuzey Tanzanyaya kadar uzanan güney kesimlerinde bulunur. Çiftleşme mevsimi dışında Arabistana giden Abdim leylekleri varsa da, çoğu ekvatorun güneyine göç eder. Bu leylekler genellikle koloniler halinde bulunurlar. Familyanın en küçük türlerinden biri olan abdim leyleğinin yüksekliği 60 cm. kadardır. Gagasının rengi yeşil, karnının altındaki tüyler beyaz, geri kalanları ise koyu renklidir. Bu tür leylek de yanına çok yaklaşılmadıkça insandan kaçmaz. Yuvasını ağaçların ya da kulübelerin üzerinde, kuru dal parçalarını üst üste yığarak yapar. En çok çekirge yemekle birlikte kemiricileri, sürüngenleri, kurbağaları balıkları da yiyebilir. lslığa benzeyen hafif bir çıır.



Afrikalı bir başka leylek türü de eyer gagalı leylek (Ephippiorhynchus senegalensis) tir. Bu tür, tropikal bölgelerde çok yaygın olmakla birlikte sayıca azdır. Uzun bacaklı 1,2 m.yi aşan boylu iri bir kuştur. İsmini, büyük kırmızı-gagasının orta kısmında bulunan siyah renkli şeritten almıştır. Tüyleri siyah beyaz renklidir. Dış görünüşleri bakımından eşeyler birbirine benzerler, ancak erkeğin gözbebekleri, başın tüylerine uygun olarak kahverengi, dişininkiler ise krom sarısıdır. Bu leylek, çılkuşıı gibi besinini sığ sularda arar. Uçuş sırasında, gövdesi hafif eğri bir yay parçasına benzetilebilir.



Açık gagalı leylekler denen iki türden Anastomus lamamgarus ile Anastomus oscitansa sırasıyle tropikal Afrika ile Madagaskarda Asyanın güney kesimlerinde rastlanmaktadır. En küçük leylekler arasında yer alan bu türlerin tüy renkleri genel olarak koyudur. Gaga kapalı iken her iki çenenin boylu boyunca birbirlerine tam uymayışları dikkat çekici bit özelliktir. Üst altçenenin uçları birbirlerine bitişikti:r; ancak daha geride, gaganın arka yarısı boyunca uzanan geniş bir yarık vardır. Bu oluşum özelliğinin iri kaygan susalyangozlarını yerlerinden çıkarma zaptetme gereksinmelerine yönelmiş bir uyum olduğu sanılmaktadır. Bu leylekler en çok gece avlanırlar. Yuvalarını kamışlıklara ya da alçak ağaçlara yaparlar.



Yünlü boyunlu leylek, ya da piskoposleylek (Dissoura episcopus) hem Afrikada hem de Borneoya kadar uzanan güney Asya kesimlerinde yaşamaktadır. Bu leyleğin üst tüylerinin belli başlı rengi pırıltılı kara olmakla birlikte, boyun tüyleri beyaz yün dokusu görünümündedir. Bu tür, başka bakımından Abdim leyleğine oldukça benzer. Pek fazla rastlanan bir kuş olmadığı için davranışları hakkında bilinen azdır. Familyanın diğer türlerinde pek bulunmayan acı boğuk bir sesi vardır.



Siyah boyunlu leylek(Xenorhynehus asiaticus) Hindistandan Avustralyaya kadar uzanan yerlerde bulunur. Avustralyada bu türden başka hiç bir leylek türü bulunmaz. Tüylerinin çoğunluğu koyu renkli gagası hafifçe yukarıya doğru kıvrık olan iri bir türdür.



Yenidünyada yaşayan türlerden (jabiru mycteria) leyleği Meksikanın güneyinden Arjantine kadar uzanan bölgelerde yaygındır. Tüyleri beyaz renklidir. Başında boynunun üst kısımlarında tüy yoktur. Bu çıplak kısmın derisi üst tarafta mavi siyah, aşağılarda ise turuncu kırmızı” renklidir. Öteki türlerden daha iri ,olan bu leyleğin gagası, uç kısmında yukarıya doğru dönüktür. Başka leylek türlerinin aksine, büyük sürüler yada koloniler oluşturduğu pek görülmez, Yuvasını yüksek hurma ağaçlarında yapar. Sığ sularda küçük hayvanları avlayarak beslenir.



Maguari leyleği (Euxenura ganeata) Arjantinde Güney Amerikanın öteki kesimlerinde yaygındır. Vücut büyüklüğü bakımından iri türleri e küçük yapılı türler arasında yer alır. Tüyleri genel olarak beyazdır. Kanatlarında yer yer siyah tüyler bulunur. Kuyruğunun üst kısmı siyah renklidir. Sığ sularda pampalarla çayırlarda bulduğu küçük yapılı hayvanları yiyerek beslenir.



Myeteriinae altfamilyasından olan ormanibisi (İbis ibis) bu altfamilyanın günümüzdeki dört türünden biridir, Bu kuşun, Threskiornithidae familyasından olan gerçekibislerle bir yakınlığı yoktur, Ormanibisinin gerçekibisl”re benzeyen yanı, onlarınkinden daha az aşağıya kıvrık gagasıdır, Tropikal Afrikada yaşayan ormanibisi boyca, bir dereceye kadar da tüy rengi bakımından ak leyleğe benzer, Kuyruğu siyah, gagası portakal rengi, bacakları ise pembedir. Gagasının biçiminden başka, göze çarpan bir özelliği de çıplak kırmızı renkli yüzüdür. Yaygın bir şekilde dağılmış bulunan bu türün yuvalarına köy, kasaba hatta şehirlerdeki ağaçların üzerinde rastlanabilir. Başlıca, besini balıktır.



Hindistanda Asyanın öbür güney kesimlerinde yaşamakta olan boyalıleylek (İbis leueocephalus) de ormanibisine benzer, ancak çıplak yüz derisinin rengi portakal sarısıdır; ayrıca göğsünde boydan boya koyu renkli bir şerit bulunur. Bir yerde yuvalanmış olan boyalıleylek kolonilerinde bazen binlerce çift bulunur. Bu kolonilerde, bu türün davranışlarına benzer davranışları olan başka tür !tuşlara da sık sık rastlanır. Boyalıleylekler, bulundukları yerde besin azalınca, başka yerlere göç ederler,



Amerika doymazı (Myeteria americana) Amerika Birleşik Devletlerinin güney kesimleri Büyük Antillerden güneye, Arjantine doğru uzanan yerlerde yaşar. Tüyleri genellikle, beyazdır. Kanatlarıyla kuyruğunda siyah bulunur. Başın çıplak derisiyle boynunun üst kısmı siyah renklidir. Ağaçlarda, özellikle selvilerde, bataklık bölgelerde yuvalar; bir kolonide birkaç bin çift bulunabilir. Böyle kolonilerin bulunduğu yerlerdeki ağaçların her birinde birçok yuva vardır. Sığ sularda yan yana durup sıralar oluşturarak avlanan bu leyleklerin, yakaladıkları avları kendileri yemeyip yanlarındaki leyleklere verdikleri saptanmıştır. Bu durum, hayvanlar arasında görülen işbirliği biçimlerinden ilginç bir örnektir.

kaynak: hayvanlar.us


Leylekgiller

SAKAKUŞU (Carduellis carduellis )


Passeriformes ( Ötücü ) takımının Fringillidae familyasından, gagasını çevreleyen kırmızı renkle dikkat çeken, küçük gagalı kuş türü. Erişkinlerde gaga dibinden gözün arka ucuna kadar yayılan bu kırmızılığı yalnız gaga ile göz arasındaki koyu esmer bir bant keser başın gerdan gözün gerisindeki yanları beyaz tepe boyun yanları siyahtır. Kanatların ortası boyunca, gövdeye doğru sarı renkli bir bant uzanır. Kanatların beyaz lekeli arka kenarları dışında kalan öbür bölümleri siyah, sırt kahve rengi, kuyruk sokumu beyazımsıdır. Siyah kuyruk tüylerinin uçlarında da beyaz bulunur. Saka ı sulak alanları sevdikleri için Türkler bu kuşlara saka kuşu adını vermişlerdir. ötüşleri ile nan bu incir, ayçiçek, devedikeni tohumunu çok sever. Uzunluğu 13 cm dir.
Ormanlık alanlarda ürer. Üreme mevsimleri dışında küçük sürüler halinde dolaşırlar. Özellikle kasım ayında meraklıları tarafından ağlarla çığırtkan ıyla yakalanırlar. Kuyruk sokumundaki beyaz tüylere badem, başın arka kısmındaki kırmızı lekeli olanlara kenesettinli, boynu beyaz olanlara akgerdan, İri olanlara kasım sakası, küçük koyu renkli olanlara sakası adları ile anılır. Özellikle rusya da beyaz renkli kırmızı maskeli sakalar vardır. Dişi kanarya ile çiftleştirilenlere saka piçi denir. Bu kanarya sakanın ortak özelliklerini taşırlar. Saka melezleri hastalıklara şı daha dirençli olmalarına şın fertil özelliğe sahip değildirler. Saka ı, ötüşlü, parlak renkli hareketli olması nedeniyle, güzelliklerinin bedelini ağır ödemişlerdir. Özellikle yaşadığı yerlerdeki temiz su kanalların hızla kirlenmesi çok sevdikleri, kara hindibağ deve dikeni tohumların hızla yok olması saka ticaretinin hızla çoğalması bu ın hızla yok olmasına olmaktadır. de saka ı ötmesi için genelde dar kafeslerde tutulmaktadır. İngilizler geniş salmalarda bu kuşlardan yavru alabilmektedir.


Araş. Görv. Taşkın DEÐİRMENCİOÐLU
Uludağ Üniversitesi Ziraat fak. Zootekni ü

kaynak: hayvanlar.us


Saka ı

Baykuş, tüm içinde en sessiz uçuşu gerçekleştirir. Bu, Allahın baykuşa avına sessizce yaklaşabilmesi için verdiği bir üstünlüktür. Baykuş, süzülerek alçaldığında ayakları bir uçağın tekerlekleri gibi aşağıya doğru uzanır sessizce avını yakalayıp etkisiz hale getirir. Baykuşun sessizce uçabilmesinin sırrı kanatlarındaki özel tasarımdır.



Baykuşların Sessiz Uçuşu Teknolojiye Model!


Trenin belli bir hıza ulaşana kadar çıkardığı sesin nedeni, tekerleklerin raylar üzerindeki hareketidir. Ancak hızı 200 km/s olduğunda sesin asıl kaynağı, trenin hava içindeki hareketiyle ortaya çıkan aerodinamik gürültüdür.


Aerodinamik gürültünün oluşmasındaki bir numaralı etken ise tepedeki tellerden elektrik almak için kullanılan pantograflar veya akım toplayıcılardır. Normalde kullanılan dikdörtgen şekilli pantograflarla gürültünün azalmayacağını fark eden mühendisler, araştırmalarını hızlı ama sessiz hareket eden canlılar üzerinde yoğunlaştırmışlardır.


Japon araştırmacılar canlılar üzerindeki çalışmaları sonucunda fark etmişlerdir ki tüm içinde en sessiz uçuşu baykuş gerçekleştirir.


baykusBaykuş, avını yakalayabilmek için, avının yerini saptar saptamaz, en sessiz şekilde onun üzerine atılmalıdır. Ama ın çoğu uçarken bir çıırlar. Örneğin havada uçan bir kuğunun kanat hışırtısı çok uzaklardan duyulabilir. Birçok büyük kuşun kanatları da uçarken çıır. Gürültülü kanatlarsa, bir gece avcısı için avının olası bir saldırıyı fark etmesine yol açacağı için açık bir dezavantajdır.


Öyle ki bir baykuş avının üzerine atıldığında, avlanan canlı hiçbir layamaz. Bir hayalet uçak gibi fark edilmeden uçabilen baykuşun sırrı kanatlarındaki tüylerdedir. Tüylerin kenarında bir testeredeki gibi dizilmiş düzenli dişler bulunur. Baykuş kanat çırptıkça hava bunların arasından süzülerek gürültü engellenmiş olur.


Baykuşun sorununu uygun şekilde çözdüğünü fark eden Japon mühendisler baykuşu örnek alan yeni parçalar tasarladılar. Üretilen bu yeni parçanın gövde kısmına baykuş tüyünü taklit eden dişler yerleştirildi. Yapılan denemeler lı oldu: Rahatsız edici tamamen ortadan kaldırılmıştı.


Baykuşların düşük sesle uçmasının ardındaki sebeplerden bir tanesi, kanatlarındaki kıvrımlardır. Baykuşların kanatlarında diğer kuşlarda bulunmayan pürüzlü tüyler vardır. Bunlar gözle bile görülebilirler. “Aerodinamik ” ise hava akımında oluşan girdaplardan kaynaklanır. Girdaplar büyüdükçe de artar. Baykuşun kanadında çok sayıda pürüzlü çıkıntı olduğundan, büyük girdaplar yerine küçük girdaplar oluşur baykuş son derece sessiz bir uçuş gerçekleştirir.


Japon tasarımcılar, bir baykuşu rüzgar tünelinde teste tabi tuttuklarında, bu kuşun kanat yapısındaki mükemmelliği bir kez daha görmüşlerdir. Sonunda trenin üzerindeki gürültüyü, baykuşun sahip olduğu düzensiz tüy prensibine benzeyen kanat şeklinde pantograflar kullanarak etkin biçimde azaltmayı başarmışlardır. Bu sayede Japonların doğadan esinlenerek taklit ettikleri pantograf benzeri sistem, “işini en sessiz olarak yapan” ünvanını almaya hak kazanmıştır.



baykusBaykuşların Soğuktan Koruyan Düşmanlarını Caydıran Tüyleri


Gece avının bir diğer zorluğu hava sıcaklığının düşmesidir. Allah baykuşlara bu zorluğa şı da bir farklı bir özellik vermiştir. Vücut yapılarını incelediğimizde diğer yırtıcı içinde en kalın tüylere sahip olanların baykuşlar olduğunu görürüz. Örneğin resimde görülen karlı bölgelerde yaşayan bu baykuş türünün özellikle bacaklarının ayaklarının üzerinde son derece kalın tüyler vardır. Allahın onları donattığı bu özel tasarım sayesinde baykuşlar soğuktan etkili bir şekilde korunmuş olur.


John Hendrickson, Raptors, Birds of Prey, s. 11


Gözler


baykus Tüyleri baykuşu yalnızca soğuktan korumakla kalmaz, tüylerinin üzerindeki desenler bazı türlerin düşmanlarından kamufle olmasını sağlar. Örneğin, göz benzeri benekleri olan baykuşun (Glaucidium perlatum) başının arkasında belirgin gözleri bulunan taklit bir yüz bulunur. Allahın baykuşta özel olarak yarattığı bu taklit yüz, arkadan gelen düşmanları caydırıp uzaklaştırmak iç.


Prof. Peter JB Slater,The Encyclopedia of Animal Behaviour, s.62



Baykuşlar




Yavru Baykuş Yavru Baykuş

Yavru Baykuşun Düşmanlarını Caydırıcılığı


Yavru bir baykuş korkutulduğunda, dışa açılan kanatlarını kafasındaki tüylerini çok iri gözükene kadar kabartarak korkutucu bir görünüm alır. Bir yandan da davetsiz misafirlere büyük gözlerini ardına kadar açarak bakar. Bu sayede yavru baykuşun yüzü çok daha büyük bir ın yüzü gibi görünür.


Jill Bailey, Mimicry and Camouflage, s.44



Baykuşun Hassas Radarları: Kulaklar


Baykuşların işitme sistemi pek çok canlıya göre oldukça üstündür. Kulakları gözlerinin arkasında, kafanın yanlarında bulunur. Bir baykuşun duyum eşiği insanınkinden farklı değildir. Ama baykuşlar belli frekanslardaki seslere daha duyarlı olduklarından yaprakların veya çalıların altındaki avlarının çıkardıkları en ufak sesleri bile duyarlar.


baykusPeçeli baykuş veya Tengmalm (Boreal) baykuşu gibi bazı türlerin, kulaklarından biri diğerinden daha yukarıdadır. Bu türlerin, sesleri kulak deliklerine yönlendiren bir nevi radar çanağı görevi gören yüz yuvarlakları vardır. Bu yuvarlağın şekli özel yüz kasları kullanılarak isteğe göre değiştirilebilir. Ayrıca baykuşun gagası dalgalarının üzerine toplandığı alanın artması için aşağı doğrudur.


Bir baykuş, bu son derece hassas kulakları; yaprak, yeşillik hatta altındaki avının hareketlerini dinleyip yerini tespit etmede kullanır.


Baykuş avının yerini saptamak için, 2 tip işitsel sinyal kullanıyor: biri geçici bir bilgi sağlıyor, diğeri sesin şiddetindeki değişimi lamasına yarıyor. Sağ yanında hareket eden bir farenin ayak sesi ilk etapta sağ kulak tarafından lanıyor, sonra sol kulak tarafından. Sağ sol kulağın lama süresi arasındaki zaman farkı saniyeden çok daha küçük bir birimle ancak ifade edilebilir. Bu iki sinyal baykuşun beynindeki özel nöronlara aktarılıyor. Aynı anda, kulakları sağ sol arasındaki bu mikro zamanı tespit ediyor aynı nöronlara yollanıyor. ABDli 2 araştırmacıya göre beyinde 2 boyutlu haritası oluşmasını sağlayan en önemli etken bu 2 tip sinyalin birleşimidir. Tüm bu özellikleri ile yaratılış harikası olan baykuş, üzerinde düşünülmesi gereken bir varlıktır.


Baykuş avının yerini duyduğu sesin sol sağ kulak tarafından lanma zamanları arasındaki farktan tespit eder. Örneğin eğer baykuşun sol tarafından geliyorsa, o zaman sol kulak bunu sağ kulaktan önce duyacaktır. Kafasını çeviren baykuş, sesi her iki kulağıyla aynı anda duyduğunda avının tam şısında olduğunu anlar. Baykuşlar sol/sağ zaman farkını 0.00003 saniye farkla teşhis edebilirler.


Bir baykuş asimetrik aynı olmayan kulak deliklerini kullanarak sesin aşağıdan mı yoksa yukarıdan mı geldiğini de anlayabilir. Sola, sağa, yukarı, aşağı işaretlerin çevirisi anında baykuşun beyninde birleştirilir kaynağının bulunduğu yerin zihinsel görüntüsü oluşur. Baykuşun beyni ile ilgili yapılan çalışmalarda, işitmeyle ilgili olan ünün diğer ınkinden çok daha karmaşık olduğu ortaya çıkmıştır. Bir peçeli baykuşun beyninin bu bölgesinde en az 95.000 nöron (sinir hücresi) olduğu saptanmıştır. Bu, karganın aynı iş için kullandığı sinir sayısının tam üç katıdır.


David Attenborough, The Life of Birds, s.100


Baykuş avının yerini saptamak için, 2 tip işitsel sinyal kullanıyor: biri geçici bir bilgi sağlıyor, diğeri sesin şiddetindeki değişimi lamasına yarıyor. Sağ yanında hareket eden bir farenin ayak sesi ilk etapta sağ kulak tarafından lanıyor, sonra sol kulak tarafından. Sağ sol kulağın lama süresi arasındaki zaman farkı saniyeden çok daha küçük bir birimle ancak ifade edilebilir. Bu iki sinyal baykuşun beynindeki özel nöronlara aktarılıyor. Aynı anda, kulakları sağ sol arasındaki bu mikro zamanı tespit ediyor aynı nöronlara yollanıyor. ABDli 2 araştırmacıya göre beyinde 2 boyutlu haritası oluşmasını sağlayan en önemli etken bu 2 tip sinyalin birleşimidir. Tüm bu özellikleri ile yaratılış harikası olan baykuş, üzerinde düşünülmesi gereken bir varlıktır.



Baykuşun Gözlerindeki Tasarım Görme Fizyolojileri


Kuşlarda en gelişmiş duyular görme işitmedir. Avcı kuşlarda daha ziyade görme duyusu güçlüdür. Gece avlananlarda ise işitme duyusu daha hassastır. ın çoğunda gözler çoğunlukla kafanın iki yanındadır. Bu tasarım sayesinde geniş bir görüş açısı kazanır.


Gece avlanan yırtıcı ın gözlerinin kafalarının ön kısmında olması ise yine kusursuz bir tasarımdır; çünkü bu geniş görüş açısından çok, “binoküler” olarak adlandırılan, dar ama daha net görüntü açısına ihtiyaç duymaktadır. (İnsanlar da aynı görüntü açısına sahiptir.)












Güvercin Baykuş
baykus
güvercin
baykus
Başının her iki yanında bulunan gözler, güvercine çok geniş bir görüş alanı sağlamaktadır. (turuncu sarı alanlar). Baykuşun gözleri başının önünde bulunur. Bu tasarım, kuşa çok verimli net bir “binoküler” görüş kazandırır (sarı alan). Bu tasarım doğal olarak geniş bir kör bölge oluşturmaktadır, ancak bu, kuşa hiçbir dezavantaj vermez. Çünkü başını yaklaşık 270 derece çevirebilmekte istediği anda kolaylıkla arkasına dönüp bakabilmektedir.

baykusBaykuşların üstün özelliklerinden bir diğeri de gözleridir. Başın ön tarafına yerleştirilmiş olan gözler oldukça büyüktür. Bazı türlerde vücut ağırlığının yüzde beşini gözler oluşturur. Bu oldukça büyük bir orandır. Eğer bizim için de böyle bir oran geçerli olsaydı gözlerimizin büyüklüğünün iri bir greyfurt kadar olması gerekirdi. Baykuşun gözlerinin böyle büyük olarak tasarlanmasının sebebi özellikle az ışıklı durumlarda verimliliğini arttırmaktır. Büyük gözler daha çok görüntü hücresi içerir. Bu da daha iyi görüntü demektir. Avcı bir kuşun gözünde bir milyondan fazla görüntü hücresi bulunur.


İnsan gözünün aksine kuş gözü göz yuvalarına sabit oturmuştur. Gözün şekli de küre değil uzatılmış bir tüp gibidir. Bunlar kafatasındaki Sclerotic halkalar adı verilen kemiksi yapılar tarafından yerlerinde tutulurlar. Bu nedenle gözlerini oynatamazlar yani sadece doğrudan önlerine bakabilirler!


Ancak bu kesinlikle bir eksiklik değildir. Baykuştaki kusursuz tasarım boyunlarının büyük dönüş kapasitesi ile tamamlanmıştır. Kuşun uzun esnek boynu tüyler arasına saklandığından hiç yokmuş gibi görünür. Bir baykuşun boynunda 14 tane omur vardır ki, bu, insandaki omur sayısının tam iki katı kadardır. İşte bu tasarım baykuşun kafasını tam 270 derece döndürebilmesini sağlar. Bu sayede baykuşların görüş açıları da oldukça genişler. Böylece baykuş, kafasını dairenin dörtte üçü kadar çevirerek tüm çevresini hızlı bir şekilde görebilir.


Baykuş 270 dereceye hakimken insanın kafasını hareket ettirerek elde ettiği en yüksek görüş açısı 180 derece, yani bir dairenin yarısı kadardır. Normal bakıldığında ise yaklaşık 150 derecedir.


(Jillyn Smith, Sense and Sensebilities, Wiley Science Edition, s. 70.)


Baykuşun avlanmak için kullandığı en önemli organı gözleridir. Gece insanların gördüğünden 10 kat daha net görür.


(Tony Feddon, Animal Vision, Life Nature Library Naturel Watch Series 1988, s. 103.)


Bütün ın gözleri başlarının yan taraflarında yer alırken baykuşların gözleri, tıpkı insanlarınki gibi öndedir. Gözlerinin öne doğru olması baykuşlara dürbün görüşü sağlar (bir nesneyi aynı anda iki gözle görmek). dürbün görüşü sayesinde nesneleri üç boyutlu olarak görüp hatasız bir uzaklık tespiti yapabilir.


Ayrıca karanlıkta görebilmeleri için gözlerinin ışık toplama işleme verimi yüksek olmalıdır. Allah baykuşlara bu ihtiyaçlarına uygun olarak büyük bir kornea gözbebeği vermiştir. Gözbebeğinin boyutu iris (kornea ile lens arasında asılı bulunan zar) tarafından kontrol edilir. Gözbebeği büyüdüğünde daha fazla ışık göz merceğinden geçip retinaya düşer. Retina görüntünün üzerinde oluştuğu hassas dokudur.


Baykuşun retinasında çubuk hücresi olarak adlandırılan ışığa şı oldukça duyarlı olan çok sayıda hücre bulunur. Bu hücreler ışığa harekete çok duyarlı olmalarına rağmen, renklere şı o kadar hassas değildirler. Renge tepki veren hücrelere koni hücreleri denir. Baykuşlarda bu hücrelerden çok az bulunur. Bu yüzden de baykuşlar ya siyah beyaz ya da çok az görürler. Ancak bu, keskin işitme görme duyularına sahip olmaları nedeniyle bir dezavantaj oluşturmaz.


Pek çok kimse olağanüstü gece görüşleri olduğundan dolayı, baykuşların genellikle güçlü ışıkta göremediklerini zanneder. Bu doğru değildir, çünkü gözbebeklerinde doğru miktardaki ışığın retinanın üzerine düşmesini sağlayan geniş bir ayarlama özelliği vardır. Hatta bazı baykuş türleri parlak ışıkta insanlardan bile daha iyi görürler.



Parçaları Birleştiren Gözler


insanlardan daha hızlı görüş gücüne sahiptirler daha geniş bir açıyı çok daha detaylı tarayabilirler. Bir kuş, insanın parça parça görerek ladığı birçok görüntü karesini, tek bir bakışta bir bütün olarak görebilir.


Baykuşlar benzeri gece ı diğer canlılara göre geceleri daha iyi görebilirler. Gece besin arayan , hızla hareket eden küçük hayvanları avlarlar. Avlarını yakalamak için küçük hareketleri görmeleri gerekir. Bu için en iyi göz, grinin tonlarını görendir. Yani dünyaları siyah-beyaz bir televizyonun görüntüsü gibidir. Bu gözlerin ortak özelliği, içlerinde yüksek sayıda çubuk (ışığı şı hassas) hücreleri bulunmasıdır. Gözde ne kadar çubuk varsa geceleri o kadar iyi bir görüntü sağlanır.


Gece karanlıkta avlanan bir ın renkleri görmeye ihtiyacı yoktur, bu yüzden gözlerindeki koni hücrelerinin sayısı azdır.


Bu yazıyı okumakta olduğunuz son bir dakika içinde, gözünüzü yaklaşık olarak 22 kere kırptınız. Bu sayede gözünüzün temizliği nemliliği sağlanmış oldu. Gözünüzü kırptığınız anda gözünüz saniyenin bir ü için vazifesini yerine getiremedi. İnsan için büyük bir önem taşımayan bir anlık bu görüntü kaybı yüzlerce metre yükseklikte, büyük bir hızla uçan bir kuş için önemli bir problem teşkil edebilirdi. Oysa, bir kuş gözünü kırparken hiçbir zaman görüntüsünde kesinti olmaz. Çünkü kuşun, göz kırpma zarı denilen üçüncü bir göz kapağı vardır. Bu zar şeffaftır gözün bir yanından diğer yanına doğru hareket eder. Böylelikle gözlerini tamamiyle kapamadan gözlerini kırpabilirler. Suya dalan için bu zar, dalgıç gözlüğü görevini görür göze zarar gelmesini engeller.

kaynak: hayvanlar.us

Ağaçkakanlar, yuva yapmak yiyecek bulmak için ağaç kabuklarına seri vuruşlar yaparlar. Bazı ağaçkakanlar bir saniyede 15-20 vuruş yapar. Kuşun iki vuruşu arasındaki zaman farkı, bir saniyeden çok daha azdır.

Kuşun gagası her ağaca çarptığında kafası büyük bir sarsıntıya uğ. Fakat kiraz büyüklüğündeki beyni bu sarsıntılardan etkilenmez. Ağaçkakanın sırrı, boyun kaslarındadır. Vurmaya başlayınca, baş gaga tam bir doğru üzerine gelirler. En küçük bir sapma, beyinde yırtılma yapabilir.


Bu denli hızlı bir vuruşun betona kafa atmaktan bir farkı yoktur. Kuşun beyninin hiçbir hasara uğramaması ise ancak olağanüstü bir tasarımla mümkündür. Bu üstün tasarımın sahibi ise alemlerin Rabbi Yüce Allahtır. Rabbimiz, ağaçkakanları hayret uyandırıcı özelliklere sahip olarak yaratmış evrenin her noktasında olduğu gibi bu kuşlarda da kusursuz yaratma sanatının örneklerini göstermiştir.


ın büyük çoğunluğunda kafatası kemikleri birbirine yapışıktır. Gaga ise çenenin hareketiyle açılır.


1


Oysa ağaçkakanlarda gaga kafatası, vuruş sırasında oluşan şoku emen süngerimsi bir madde ile birbirinden ayrılmıştır. Bu esnek madde, otomobil amortisörlerindekinden çok daha iyidir. Bu üstünlüğü, çok kısa aralıklarla oluşan şokları da emebilmesinden ileri gelir. Bu madde her vuruşta oluşan şoku emip bir sonraki şoku şılayacak duruma gelebilir. Üstelik bunu saniyede 10u aşan vuruşun yapıldığı şartlarda r. Bu madde modern teknolojinin geliştirdiği tüm benzerlerinden üstündür. Ağaçkakanın kafatası üst gagasının olağandışı bir yöntemle bağlanmış olması, her vuruşta beyninin bulunduğu ün gagadan uzaklaşmasını, böylece şok emici ikinci bir mekanizma oluşmasını sağlar. Tüm bu bilgiler, iman edenlerin imanlarının daha da güçlenmesine, pek çok insanın da iman etmesine aracı olan çok önemli yaratılış delilleridir. Ağaçkakanın yapısındaki mükkemmel tasarım, evrenin canlıların kör tesadüflerin eseri olamayacağını bir kez daha gözler önüne sermektedir.

kaynak: hayvanlar.us


Ağaçkakanın Kafasındaki Mekanik Tasarım

Kuş Tüylerinin Yapısı

ın sürüngenlerden evrimleştiğini iddia eden evrim teorisi, bu iki ayrı canlı sınıfı arasındaki dev farkları asla açıklayamamaktadır. ; içi boş hafif kemiklerden oluşan iskelet yapıları, kendilerine özgü sistemleri, sıcakkanlı metabolizmaları gibi özellikleriyle sürüngenlerden çok farklıdır. Kuşlarla sürüngenlerin arasına aşılmaz bir uçurum koyan bir başka özellik ise, tamamen kuşlara has bir yapı olan tüylerdir.


Tüyler ı bu kadar ilginç kılan estetik unsurlardan en önemlisidir. “Tüy gibi hafif” sözü tüyün o zarif yapısındaki mükemmelliği açıklar niteliktedir.


Temelde protein yapısına sahip olan tüyler keratin adı verilen bir maddeden yapılmıştır. Keratin, derinin alt tabakalarındaki yaşlı hücrelerin besin oksijen kaynaklarından uzaklaşarak ölmesi yerlerini genç hücrelere terk etmesi sonucu oluşan sert dayanıklı bir maddedir.


Kuş tüylerindeki mükemmel yaratılış hiçbir evrimsel süreçle açıklanamayacak kadar komplekstir. Ünlü kuş bilimci Alan Feduccia, “tüylerin her özelliği aerodinamik fonksiyona sahiptir. Hafiftirler, kaldırma kuvvetleri vardır kolaylıkla eski biçimlerine dönebilirler” der. Feduccia, evrim teorisinin çaresizliğini ise şöyle kabul eder:


Uçmak için böylesine tasarlanmış bir organın, olup da ilk başta başka bir amaca yönelik olarak ortaya çıktığını anlayamıyorum.


Tüylerdeki bu yaratılış, Charles Darwini de çok düşündürmüş, hatta tavus kuşu tüylerindeki mükemmel estetik kendi ifadesiyle Darwini “ etmiş”ti. Darwin, arkadaşı Asa Graye yazdığı 3 Nisan 1860 tarihli mektupta “gözü düşünmek çoğu zaman beni teorimden soğuttu. Ama kendimi zamanla bu probleme alıştırdım” dedikten sonra şöyle devam ediyordu:


Şimdilerde ise doğadaki bazı belirgin yapılar beni çok fazla rahatsız ediyor. Örneğin bir tavus kuşunun tüylerini görmek, beni neredeyse ediyor.



Tüycükler Çengeller


Eğer bir kuş tüyünü mikroskop altına alır incelersek, şımıza olağanüstü bir yaratılış çı. Tüylerin ortasında hepimizin bildiği uzun sert bir boru vardır. Bu borunun her iki tarafından yüzlerce tüy çı.


Boyları yumuşaklıkları farklı olan bu tüyler kuşa aerodinamik özellik kazandırır. Ancak daha da ilginç olanı, bu tüylerin herbirinin üzerinde de, “tüycük” denilen gözle görülemeyecek kadar küçük olan çok daha küçük tüylerin bulunmasıdır. Bu tüycüklerin üzerinde ise “çengel” adı verilen minik kancalar vardır. Bu kancalar sayesinde her tüycük birbirine sanki bir fermuar gibi tutunur. Bu muhteşem yaratılışı daha yakından görmek için turna kuşunun tüylerinin yalnızca birisini ele alalım. Bu tek tüyün üzerinde, tüy borusunun her iki yanında uzanan 650 tane incecik tüy vardır. Bunların her birinde ise 600 şılıklı tüycük bulunur. Bu tüycüklerin her biri ise, 390 tane çengelle birbirlerine bağlanır. Çengeller bir fermuarın iki tarafı gibi birbirine kenetlenmiştir. Birbirine çengellerle kenetlenen tüycükler, o kadar bitişiktir ki, duman üflendiği takdirde bile aralarından geçemez. Çengeller herhangi bir şekilde birbirinden ayrılırsa, kuşun bir silkinmesi veya daha ağır hallerde gagasıyla tüylerini düzeltmesi tüylerin eski haline dönmesi için yeterlidir.


hayatlarını devam ettirebilmek için tüylerini daima temiz, bakımlı her an kullanıma hazır tutmak zorundadır. Tüylerin bakımı için kuyruklarının dibinde bulunan yağ keselerini kullanır. Gagalarıyla bu yağdan bir miktar alarak, tüylerini temizler parlatır. Bu yağ, yüzücü kuşlarda, suyun içinde veya yağmur altındayken suyun deriye ulaşmasına engel olur.


Dahası tüylerini kabartarak, soğuk havalarda vücut ısılarının düşmesini engeller. Sıcak havalarda ise tüylerini vücutlarına yapıştırarak, vücutlarının serin kalmasını sağlar.



Tüy Tipleri


Vücudun çeşitli yerlerinde bulunan tüylerin her birinin görevi farklıdır. Kuşun karnındaki tüyle kanat kuyruk tüyleri birbirinden farklı özelliklere sahiptir. Büyük tüylerden meydana gelen kuyruk tüyleri dümen fren görevini yerine getirir. Kanat tüyleri ise, kanat çırpma esnasında açılarak yüzeyi genişletecek kaldırma kuvvetini artıracak bir yapıdadır. Kuşun kanadını aşağı doğru çırpması sırasında, tüyler birbirlerine yakın duruma gelerek, aralarından hava sızması engellenir. Kanatların yukarıya doğru kalkışı esnasında ise tüyler iyice açılarak aralarından havanın geçmesine elverişli bir pozisyon alır. , uçabilme yeteneklerini koruyabilmek için belirli dönemlerde tüy döker. Yıpranmış ya da yırtılmış büyük tüyler, görevlerini tam olarak yerine getiremedikleri için hızla yenilenir.

kaynak: hayvanlar.us


Kuş Tüyleri

Su geçirmezlik

Papağanlar çıl ı kanatlarını temizlemek için bir çeşit “toz” üretirler. Bu toz tüylerinin yıpranmış uçlarından gelir. Bazı türlerde, güvercinler papağanlarda olduğu gibi kuşun tüyleri arasına dağılmıştır. Diğerlerinde özellikle çıl ında bu tozlar küçük öbekler halinde toplanmıştır. Tozun ne işe yaradığı henüz tam olarak anlaşılamamıştır, fakat kanatların su geçirmezliğine yardımcı olduğu tahmin edilmektedir. Beyaz çıllar, pelikanlar diğer su ı kendilerini kuyruklarının alt kısmındaki derilerinde yer alan bir bezden salgılanan yağ ile yağlarlar. Yıkama, topraklama tozlamayla tüyler tekrar uçuşa uygun pozisyon için hazırlanır.


David Attenborough, The Life of Birds, s.53



Deniz kırlangıçlarının inanılmaz yolculuğu


Kuzey Kutbunda yaşayan deniz kırlangıçları, her yıl 30.000-40.000 km. kanat çırparlar. Bu kırlangıçların vatanları Kuzey Kutbudur. Fakat her yıl Kuzey Amerika, Grönland ya da Sibiryadaki üreme bölgelerinden, Kuzey Kutbu sularındaki kışlık bölgelere doğru yolculuk yaparlar.


Deligeorges, S., Recherche, Kasım 1996


Penguenler


Penguenler, Güney Kutup Bölgesinde yaşarlar. Bu hayvanların vücut sıcaklığı 40derecedirC, yaşadıkları ortamın sıcaklığı ise -40 derecedir. Bu da penguenlerin, 80 derecelik bir sıcaklık farkına dayanmaları demektir. Bunu sağlayan, ın derisinin altında bulunan kalın yağ tabakasıdır. Bu tabaka, vücut sıcaklığının kaybolmasına engel olur.


Bilim Teknik, Sayı 255, s.35



Sakallı akbaba


Sakallı akbaba hayvanların etinden çok kemiklerini tercih eder. Bu kemiklerde ilik bulunur bu besin bakımından oldukça zengindir. Akbabanın bu kemiği kırıp içindeki iliği alabilmek için gerekli kırma aleti yoktur. Fakat bu problemi başka türlü halleder. Bir kemiği alır çıplak bir kayanın tepesine havalanır. Sonra kemiği aşağı bırakır. Bu işlemi kemik ikiye ayrılıncaya kadar en az 50 kere tekrarlar. Kuş, sonra bu kemik parçasını alır yutar. ın midesindeki sindirim asitleri öylesine güçlüdür ki kemiğin bir ucu daha akbabanın ağzındayken, midesine giden kısım sindirilmiştir bile.


David Attenborough, The Life of Birds, s.116-117


Wry Billin kafasındaki planlama


Bazı suyun kıyısında avlanırlar. Yeni Zelanda nehrinin kıyısında avlanan Wry-bill ının gagalarının ucu benzersiz bir şekilde hep sağa doğru eğiktir. Kafasını sola çeviren kuş asimetrik gagasını kullanarak ağır çakıl taşlarını yumurtalarının üzerine iterek yumurtaları kı yer. Bu böyle ilginç bir teknik kullanmaktadır? Wry-billler için tehlike havadan gelen bir şahindir. Kuş beslenirken başını aşağıya değil de yana doğru çevirerek sol gözüyle havadan gelebilecek bir tehlikeyi böylece gözetleme imkanına sahip olur.


David Attenborough, The Life of Birds, s.118

kaynak: hayvanlar.us


İlginç


ın Evrimi









Yeryüzünde bizimkine nazaran çok uzun bir geçmişe sahip olan kuşlara,insanlık tarihi boyunca mitolojik figür, sanat esini, barış, güç, bilgelik sembolü olarak rastlamamız, ın insanlar için salt besin kaynağı olmamış olduğuna işaret eder. Ikarus’u hatırlarsak, ın birçok hikayenin kaynağında yer almalarının nedeni beklide insanlığa hayranlık veren uçma yetenekleridir.



Yine de kuşlarla ilgili en sürükleyici hikayenin, zaman tünelinde milyonlarca yıl geriye giderek ın uçuşun kökenine dair ipuçları arayan paleontologlarca yaşandığını söylemek herhalde abartılı olmaz.


Canlıların kökenine, birbirleriyle olan evrimsel akrabalıklarına ilişkin bilimsel çalışmalar çok sayıda fosilin incelenmesini gerektirir. Bu nedenle, kuşlara özgü yapılar olan tüylere içi boş, süngerimsi dokusu olan hassas kemiklere fosil kayıtlarında nadiren rastlanabilmesi, bu uzun karanlık tünelde cılız bir ışıkla çalışmak anlamına gelmiş çoğu kez.


Uçuşun son derece sınırlayıcı fizyolojik anatomik talepleri olması sonucunda ,çok yüksek bir metabolizmaya çok sınırlı bir aerodinamik morfolojiye sahip olacak şekilde evrimleşmişlerdir. Tüylerin altında anatomik olarak çok benzerlik gösteren ın sınıflandırılmasının ancak bir ya da birkaç belirleyici özelliğe dayanması, benzeştiren evrimin belki de en büyük yanıltmacalarını uçmanın getirdiği bu kısıtlamalar içinde yaratmış olmasıyla birleş, kırlangıçlar sağanlar örneğindeki gibi birçok yanlış sınıflandırmayla şılaşılmış. ın yaklaşık 150-200 milyon yıl önce, Mesozoic çağda sürüngen atalardan evrimleşmiş olduğu tüm bilim dünyasınca kabul edilse de, tam olarak hangi dönemde hangi sürüngen kolundan evrimleştikleri günümüzde internet gruplarının bile konusu olan bir soru işareti. Münh yakınlarındaki Bavyera Bölgesinde bulunan kireçtaşı, 1793’te litografi tekniğinin bulunmasından sonraki daha ayrıntılı kazılar sırasında içinde tek bir tüy fosiline rastlanmasıyla birlikte bilim dünyasında hareketli günler başlamış oldu. Yaklaşık 6 cm. boyundaki bu tek tüy, sürüngenlerin hakim olduğu dönemde ın yaşadığına dair bir kanıttı üstelik asimetrik yapısıyla modern zaman ının uçuş tüyleriyle benzerlik gösteriyordu. Bu fosil tüyün bulunuşunun üzerinden birkaç ay geçmemişti ki Hermann von Meyer bu kez tüyleri olan, sürüngenvari bir ın iskeletinin eksiksiz bir fosilinin bulunduğunu bildirdi şınlığı dinmemiş biyoloji çevrelerine. Bu fosil de yine aynı bölgede bulunmuştu yine Jurrasic dönemine aitti. Bir karga büyüklüğündeki Archaeopteryx fosili, uzun, kemikli sürüngenvari kuyruğundan çıkan tüyleri, uzamış ön uzuvları, asimetrik tüylerle kaplı kanatları, 3 hareketli, kıvrık parmağı, köprücük kemiklerinin birleşmesinden oluşmuş lades kemiği dişleriyle iki yüksek grubunun, sürüngenlerin ın arasındaki bir ara forma, dolayısıyla evrime işaret ediyordu. Zaten Charles Darwin de, sadece 2 yıl önce basılmış olan ‘doğal seçilim yoluyla evrim’i anlattığı ‘Türlerin Kökeni’ adlı kitabında tam da böylesi ara formların var olduğunu varsayıyordu.


Bundan sonraki dönemde de 7 ayrı Archaeopteryx fosili bulundu. Son Archaeopteryx fosili dışındaki fosiller de kimi araştırmacılar tarafından, özellikle boyutlarındaki farklılıktan dolayı, ayrı tür olarak gösterilmişlerse de, milyonlarca yıl önce yaşamış ın tür cins sınırlarını belirlemenin güç olması nedeniyle bu görüşler genel olarak kabul edilmemiş günümüzde tüm Archaeopteryx fosilleri bir cins altında ele alınarak tür bazındaki savlar soru işareti olarak kalmıştır.


KUŞLARIN EVRİMİ 2











1861 yılında Almanya’nın Bavyera bölgesindeki Jura dönemine ait kireçtaşında bir asimetrik tüy fosilinin bulunması, ın sürüngenler Çağı’ndan beri var olduklarının kanıtı olarak büyük bir heyecanla şılanmıştı. Günümüzde paleontologların çoğu, ın atasının dinozorların bir kolu olduğunda hemfikir. Yazılan bir çok makalede ın atasının dinozorlar olduğundan söz edildiğini dünyanın önde gelen bir çok müzesinin dinozor bölümlerinin bu görüş düzenlendiğini görmek mümkün



ın kökeni ile ilgili kuramlardan bir tanesi, Archaeopteryx fosilleriyle Teropod dinozorlar arasında homolog olduğu düşünülen benzerlikler nedeniyle, ın atasının dinozorların bu kolu olduğu yönündeydi. Teropod dinozorlarla arasındaki tüm sonradan edinilen benzerliklerin benzeştiren evrimden kaynaklandığını Teropod dinozorların ın atası olmayacak kadar özelleşmiş olduklarını söyleyen tekodont ata teorisi ise, ın atasının teropod dinozorlardan önce yaşamış ilkel bir sürüngen olduğunu savunuyordu.


Uçuşun Kökenine Dair


ın atasının hangi kolu olduğuna ın bu atadan kaç milyon yıl önce ayrıldığına ilişkin araştırmalar tartışmalar, doğal olarak tüylerin uçuşun kökeniyle yakından ilgilidir. ın en karakteristik özelliği olduğu düşünülen tüyler, omurgalı derisinin en karmaşık türevidir. Morfolojik bir harika olarak mlayabileceğimiz tüyler, çok karmaşık yapıları sayısız işlevleri olması bakımından çok zengin bir evrimsel geçmişe işaret ederler. Tüylerin bir şekilde sürüngen pulların