Yaşamın Ve Ölümsüzlüğün Simgesi Bokböcekleri
|
YAŞAMIN VE ÖLÜMSÜZLÜÐÜN SİMGESİ
BOKBÖCEKLERİ
Eski Mısırda bokböcekleri yaşamın, ölümsüzlüğün ve var oluşun simgesiydi. Mısırlılara göre, güneşin evreleri yaşamın evrelerini gösteriyordu. Bokböceğinin toprak altındaki dışkı topunun içinde yumurta halinden, larva, pupa ve yeni bir bokböceğine dönüşümü de güneşin her gün yeniden doğuşuna benziyordu. Günbatımını ölüm, gündoğumunu ise doğumla ilişkilendiren Mısırlılar, batan güneşin toprak altından doğuya doğru giderken bokböceği gibi başkalaşım geçirdiğini düşünüyorlardı. Ertesi gün güneş, topraktan bokböceği tanrısı Kheper olarak doğuyordu. Bu da Mısırlılar için yeni bir yaşamın vaadiydi. Eski Mısırda ölülerin mumyalanmasının da büyük bir olasılıkla bokböceği yumurtasının pupa evresinin bir taklidi olduğu düşünülüyor.
Eski Mısırlılar haklıydı belki de bokböceklerini kutsal kabul etmekte. Onlara göre, güneşin bir gün içindeki dönümü bokböceklerinin dışkı topunu yuvarlayarak toprağa gömmesine benziyordu. Bu nedenle Eski Mısırda bokböcekleri ölümsüzlüğü, var oluşu ve yeniden canlanmayı simgeliyordu.
benzer bir nedene dayanmasa da bokböcekleri kutsal olarak kabul edilmeye değer canlılar. Çünkü, dünyada bugünkü teknolojinin oldukça yüksek maliyete gerçekleştirebileceği ekolojik bir işlevi onlar gerçekleştiriyorlar: Dünyayı büyük otoburların dışkılarından temizliyorlar. Yaptıkları işin temel amacı, dünyayı hayvanların dışkılarından kurtarmak değil. Bu yolla hem kendilerini ve yavrularını besliyorlar hem de yumurtalarının tehlikeden uzak bir biçimde gelişebileceği dışkıdan oluşan bir ortama sahip oluyorlar. Dışkıdan yapılmış bir topun içindeki yumurtaya başka bir canlının yaklaşıp, yumurtayı yok etmesi cesaret isteyen bir davranış. Böylece yeni kuşaklarını da güvence altına alan bokböcekleri, doğal döngüler içindeki işlevlerini de etkili bir biçimde sürdürüyor.
Dünyadaki madde döngüleri her an sürüp gidiyor. Bu döngülerin işleyişinin çeşitli basamaklarında çok sayıda canlı rol alıyor. Kimi üretiyor, kimi tüketiyor, kimi de parçalıyor. Bu parçalama işlemleri de üretim ve tüketim kadar önem taşıyor. Ölmüş canlıların ya da onların dışkı gibi atıklarının parçalanarak, içerdiği maddelerin doğadaki madde döngülerine yeniden katılması gerekiyor. Bu aşamadaki bir aksama, madde döngülerinin bozulmasına, böylece ekolojik dengenin olumsuz yönde değişmesine yol açıyor.
Yaşam döngülerinin parçalayıcılık rolünü üstlenenler ise genelde bakteri ve mantarlar. Bokböcekleri de bu döngülere katkıda bulunan canlılardan. Onlar, temel olarak doğadaki en önemli madde döngülerinden biri olan azot döngüsünde rol alıyorlar ve dışkıdaki azotun toprağa geri dönmesini sağlıyorlar. Bunun yanında da kendilerine besin elde etmiş oluyorlar. Onların bu etkinlikleri sayesinde de suyu iyi tutan ve azotça zengin bir organik madde olan humus oluşuyor. Böylece toprağın gübrelenmesine de doğal yoldan katkıda bulunuyorlar. Dünyadaki milyonlarca büyük otobur hayvanın dışkısıyla hiçbir canlı ilgilenmeseydi, boğazımıza kadar neye batmış olabileceğimizi tahmin etmek güç değil.
Çok çeşitli büyüklük, biçim ve renklerde olan bokböceklerinin çok sayıda türü var. Bu türlerin birçoğu birbirinden çok farklı ekolojik ortamlarda, değişik canlıların dışkılarıyla beslenerek yaşıyorlar. Coleoptera (Kınkanatlılar) takımının Scarabeidae ailesine ait pek çok böcek cinsinden biri olan bokböcekleri, kanatlara, antenlere ve diğer böcek türlerinde olduğu gibi üç çift bacağa sahip. Bir böceğin bokböceği olup olmadığını anlamakta zorluk çekildiğinde, antenlerine bakmak iyi bir çözüm olabilir. Çünkü, antenleri yaprak benzeri 3-7 segmente (bölüme) sahip ve yelpaze gibi görünüyorlar.
Bokböcekleri, pek çok hayvanın, özellikle fil ve sığır gibi büyük otobur hayvanların dışkılarını parçalıyorlar. Dışkıya top şekli verip, arka bacaklarını kullanarak onu arkaya doğru hızla yuvarlıyorlar. Dışkı topu türün büyüklüğüne bağlı olarak 3-4 cm çapında olabiliyor. Bu böcekler, dışkı topunu gömünceye kadar 1300 m uzunluğunda yol kat edebiliyor. Yunanlıların ve Eski Mısırlıların dışkı topunu uçarak götürdüğünü düşündükleri bokböceği, saatte 200 metre civarında hız yapabiliyor. Bu çalışkan böcekler yılda dönüm başına yaklaşık bir ton civarında dışkı gömüyorlar. Kendilerinin ve yavrularının besin kaynağı olan proteince zengin taze dışkıyı gömmek birkaç saatlerini alıyor. Hangi canlının dışkısıyla beslenecekleri ise türe özgü bir özellik. Kimisi maymunların kimisi fillerin kimisi de kangurularınkini tercih edebiliyor. Pek az sayıda tür, kuş ve sürüngenlerinkini tercih ediyor. Bilim adamları memeli faunasındaki tür ve birey sayısı zenginleştikçe bokböceklerinin de çeşitliliğinin ve birey sayılarının arttığını ileri sürüyor. Bir parça dışkı için aralarında ya da diğer türlerle savaşabiliyorlar. Ayrıca, birbirlerinin dışkı toplarını da çalabiliyorlar. Avrupa çayırlarındaki bir dışkı parçası 10-15 farklı türe ait 100-200 kadar bireyi çekebiliyor. Afrikadaki taze bir fil dışkısı ise binlerce bokböceğini başına toplayabiliyor. Tüm bu kargaşa içinde kendine bir dışkı topu edinenler ise, onu hemen kaçırıp gömerek bu yarışmadan çekiliyorlar. Bazı türler, dışkının hemen altına tünel açarak onu aşağı doğru çekiyorlar ve birlikte toprağa giriyorlar. Bazı türler ise, dışkının içine dalıp, alacağı kadar besin alıp, yumurtalarını da içine bırakıp gidiyor. Güney Afrikada ağaçta yaşayan ve yalnız haftada bir dışkılayan bir maymun türünün dışkısıyla beslenenlerin işi daha zor. Çünkü, bu maymunlar dışkılarını hemen toprağa gömüyor. Bu türün dışkısıyla beslenen bokböcekleri ise bu anı kollayıp hemen dışkısının gömüldüğü deliğe atlamak zorundalar. Çektikleri sıkıntı bununla da bitmiyor. Küçük boyutlu “hırsız” bokböcekleri onların kendilerine ayırdıkları yiyeceğin peşini bırakmıyor ve düşey olarak açtıkları tüneller yardımıyla yiyeceklerine ortak oluyorlar. Dışkı topunu hazırlayan bokböceğine, topunu yuvarlamasına yardım etmek (!) üzere ikinci bir bokböceği ortaya çıkıyor. Gerçek amacı dışkı topunu çalmak olan bu “yardımsever” böcek çoğunlukla yakalandığından amacına ulaşamıyor. Yakalandığında ise hiçbir şey olmamışçasına yardıma devam ediyor.
Bokböceği türlerinin pek çoğunda dışkı topu, yumurtanın içinde gelişebileceği ve bir yandan da beslenebileceği bir ortam oluşturuyor. Bazı türler bir mevsimde tek bir yumurta yumurtluyor. Bazı türlerde anne ve yavru cıvıldamaya benzer sesler çıkararak birbirlerine mesaj iletiyorlar, ancak bu mesajların ne anlama geldiği henüz belirlenmiş değil.
Geçtiğimiz yıl içinde, bokböceklerinin dinozorlar zamanında da var olduğuna ve onların dışkılarıyla besleniyor olma olasılığının bulunduğuna ilişkin kanıtlar elde edildi. Dinozorların yok olmasıyla, oldukça büyük boyutlu oldukları düşünülen o devrin bokböceklerinin de birden tükendiği ve yalnızca birkaç türün yaşamını sürdürebildiği de iddia ediliyor. Bilinen en eski bokböceği fosilinin 40 milyon yıl öncesine ait olduğu daha önceden belirlenmişti. Yakın zamanda bulunan yeni kanıtların, bokböceklerinin 76 milyon yıl öncesinde de var olduklarına işaret ettiği bilim adamları tarafından ileri sürülüyor. Bokböcekleri 1970li yıllardan beri özellikle Avustralyada olmak üzere meraları hayvan dışkılarından temizlemek amacıyla da kullanılıyor. Bu yolla meralar hayvan dışkılarının aşırı miktarda birikmesi nedeniyle zarar görmekten kurtulmuş oluyor.
Böcek koleksiyoncularının da çok ilgisini çeken bokböcekleri, Eski Mısırda yaşamın simgesiydi. Eski Mısır dönemine ait pek çok süs eşyasında bokböceği resimleri kullanılmıştı. Muska ve mühür olarak da kullanılmış olan bokböceği (Scarabeus sacer) Mısır tanrısı Kheperin simgesiydi. Kheper başının üstünde bir bokböceğiyle gösteriliyordu. Kheper, güneşi gökyüzünde ilerleten tanrı olarak bilinirdi. Firavunların hiyeroglifle yazılmış adlarının yanında Kheperi simgelemek üzere de bokböceği kullanılıyordu. Hiyeroglif olarak bokböceğinin anlamı yeniden oluşum ve yenilenmeydi.
Mısırlılara göre, güneşin evreleri yaşamın evrelerini gösteriyordu: Bokböceğinin toprak altındaki dışkıdan yuvasının içinde gelişimi; yumurta halinden yeni bir bokböceğine dönüşümü de güneşin her gün yeniden doğuşuna benziyordu. Bu da Mısırlılar için yeni bir yaşamın vaadiydi.
Batan güneşe ne olduğunu anlamlandırmaya çalışan Mısırlılar, günbatımını ölüm ve gömülme, gündoğumunu ise doğumla ilişkilendiriyorlardı. Mısırlı rahipler, dışkı topunu bokböceğinin yumurtası olarak kabul ediyorlardı. Onlara göre yumurtasını dışkıdan yapan bokböceklerinin tümü erkekti, dişiye gereksinimleri yoktu. Bu durum, onların dişilerin kötülüklerle ilişkili olduğu inancına da uygun düşüyordu. Erkek bokböcekleri toplarını/yumurtalarını (!) toprağa gömüyorlardı. Böcek orada birtakım evreler geçiriyordu. Larva evresinde solucan benzeri bir görüntüsü oluyordu, bundan sonra hareketsiz ve ölü gibi olduğu pupa evresine giriyordu. Sonuç olarak da topun içinde yeni bir yavru oluşturuyordu. Mısırlı rahipler, toprağın içine giren güneşin başına gelenlerin bokböceği ve topunun geçirdiği başkalaşımdan farklı olmadığını düşünüyorlardı. Güneş de toprağın altında batıdan doğuya giderken gizemli bir başkalaşım geçiriyordu. Onlar buna khepru diyordu. Ertesi gün ise güneş topraktan yeniden bokböceği tanrısı Kheper olarak doğuyordu. Tüm bu düşüncelerinden hareketle aynı şeyin insanlar için de geçerli olabileceğini büyük bir olasılıkla bokböceği yumurtasının pupa evresinin bir taklidi olduğu düşünülüyor. Mumyaların göğüs bölümündeki bandajların arasına “kalp bokböceği” adını verdikleri yeniden dirilmenin simgesini koyuyorlardı. Bunun amacı ise, ölülerin kalbini korumayı sağlamaktı.
Eski Mısırda varoluşla böylesine ilişkilendirilen bokböcekleri günümüzde de ekolojik ortamın varoluşuyla ilişkilendirilerek kutsallaştırılacağa benziyor.
http://www.gitme.net
kaynak: hayvanlar.us
Ocak 9, 2008 at 11:45 | Hayvanlar
- Gönderen: admin |
Yeraltının en hızlı mimarı: Köstebek
|
Yeraltının en hızlı mimarı: Köstebek
Köstebeklerin tüylerinin tek yöne doğru uzamadıklarını biliyor musunuz? Kentlerde yaşayanların yabancı oldukları köstebek, çiftçileri ve bahçe işleriyle uğraşanları çileden çıkartabilecek kadar sinir bozucu olabilir. Kökleri ve bitkileri yiyen köstebek yeraltında açtığı geçitler içinde yaşar.
Bu geçitleri açabilmek için de toprağı burnuyla yukarı doğru sürerek küçük tepeler oluşturur. Ve bir de bakmışsınız kaşla göz arasında güzelim bahçeniz minik köstebek tepeleriyle dolmuş. Yeraltının en hızlı mimarları olarak tanımlanabilecek bu minik kemirgenler o kadar çevik ki asla göremezsiniz, dolayısıyla da yakalamanız çok zordur. Galiba insanları en fazla sinirlendiren özellikleri de bu olsa gerek
Oysa tarlalarda veya bahçelerde köstebeklerin dolaşması aslında iyiye işarettir. Onların varlıkları toprağın sağlıklı olduğunu ve içinde minik canlıların yaşandığını gösterir. Çünkü köstebek aslında etçil bir hayvandır ve solucan, salyangoz, larva ve tırtıl gibi diğer omurgasızlarla beslenir. Size inanılmaz gelebilir ama bu küçücük kemirgenin bir yılda tükettikleri 37 kiloyu bulur.
Tahammülü zor
Dahası çiftleşme dışında yanında başka hiç kimseye tahammül edemediği için kendi geçit sistemini kullanan tarla faresi gibi ürünlere zarar veren diğer hayvanları da kovalar. Bu kovalamaca sayesinde de toprak “havalanmış” olur ki bu da aslında çiftçilerin ve bahçe severlerin yararınadır.
Müthiş geçit ustası dallı budaklı yaşam alanını inşa ederken, kürek biçimindeki önayaklarından yararlanıyor. Köstebek ön ayaklarıyla beden ağırlığının 20 mislisi toprağı kazabilir. Bu arada burnunun ve kafasının da çok güçlü olduğunu söylemeye unutmayalım. Sonuçta kazmış olduğu toprakları burnu ve kafasıyla sürerek tümsekler oluşturur.
Zorunlu olmadıkça yer altı geçitlerinden çıkmayan köstebek, kış uykusuna yatmadan sürekli yeni geçitler yaparak yaşamını sürdürmeye devam eder. Geçit ustası minik kemirgenler günde üç ila dört saatlerine kazarak geçirirler. Diğer zamanlarında ise dinlenirler veya geçitlerini kontrol ederler.
Tüyleri her yöne uzar
Köstebeklerin geçitler içinde rahatça dolaşabilmeleri için yani hem öne hem de arkaya doğru hareket edebilmeleri için diğer memelilere karşın tüyleri belli bir yöne doğru uzamaz. Toprakla uyumlu boz rengindeki tüyleri her yöne doğru yatmaya müsaittir.
Halk arasında yaygın olan bir kanının aksine köstebekler tamamen kör değildir. Gözleri yeraltındaki yaşama uyum sağladıkları için çok küçüktür ve tüylerinin altında gizlenmiştir. Ama buna karşın olağanüstü dokunma ve koku duyusuna ve mükemmel bir işitme yetisine sahipler. Mesela geçidine küçük bir böcek bile girdiğinde anında tepki verebilirler.
kaynak: hayvanlar.us
Ocak 9, 2008 at 11:45 | Hayvanlar
- Gönderen: admin |
Mamutların Katili Küresel Isınma
|
Mamutlar ve vahşi atların 12 bin yıl önce Buz Çağından hemen sonra kısa bir süre içinde soyları tükenmişti. Bilim dünyasında mamutlara da dinozorlar gibi yüksek sempati duyuluyor.
İlk insanların, 12 bin yıl önce Sibiryadan Bering Boğazını aşarak Kuzey Amerikaya ayak bastıkları varsayılıyor. Mamutlar ve vahşi atların da yaklaşık olarak 11 bin 500 ila 12 bin 500 yıl önce yok oldukları düşünüldüğünde, bu türlerin insanların aşırı avlanmasına kurban gittiği fikrine ulaşılıyordu. Uzmanlar, soyları tükenen eski memelilerin yerini bugünkü modern türlerin aldığını düşünüyor.
Araştırmada, Amerika kıtasının en kuzey bölgelerinden 9 ila 18 bin yıllık bizon, antilop, vahşi geyik ve insan fosillerini incelendi. Yeni tezi ortaya koyan Guthrie, bizon ve vahşi geyik popülasyonlarının 12 bin yıl öncesinde sanıldığı gibi açlık yaşamadığını, hatta daha fazla üreme şansı yakaladıklarını ifade ediyor. Halbuki fosiller bu türlerin insanlar tarafından vahşi atlar veya mamutlara göre daha avlandığını gösteriyor. O halde vahşi geyiklerin ve bizonların tüm zorluklara karşın hayatta kalmaları nasıl açıklanıyor?
AŞIRI AVLANMA OLASILIÐI DÜŞÜK
Guthrienin buna yanıtı şöyle: İlk insanları bulabildikleri tüm hayvanları avlıyordu, at eti ilk zamanlarda bizon etinden daha çok tercih edildiği için bir süre atlara yönelmiş olabilirler, ancak mamut veya atların insanlarca avlandığını gösteren fazla kanıt yok. Oysa insanların yaşadığı bölgeler bizon ve vahşi geyiklerin kalıntılarıyla dolu.
BULAŞICI HASTALIK İHTİMALİ YOK

|
|
Guthrie, mamut ve vahşi atların insanlar tarafından soyları tükenecek kadar öldürülmüş olamayacağını, bu hayvanların yok olmasının bir başka nedeni olduğunu belirtiyor. Guthrie, ayrıca fosil kalıntıların büyük bir salgın hastalığın soyların tükenmesine neden olmuş olabileceği tezini desteklemediğini ifade ediyor ve ekliyor; Zira büyük bir salgın hastalık türlerde ani bir yokoluş olarak ortaya çıkardı, ayrıca vahşi geyik ve bizon gibi virüsü bulaşması muhtemel hayvanlar da böyle bir bulgu yok.
ISI DEÐİŞİMİ OTLAKLARI DEÐİŞTİRDİ
Guthrie, Amerika kıtasının kuzeyinin 13 bin ila 11 bin yıl öncesinde önemli bir iklimsel dönüşüme sahne olduğunu vurguluyor; Bu dönemde hayvanların vücut boylarının değiştiğini görüyoruz, ısı değişimi olduğu biliyoruz ve tam bu sırada insanlar kıtaya ayak bastı. 13 bin yıl önce hayvanların besin değeri yetersiz kuru otları yediğini düşünüyorum. Sonrasında Alaska ve Yukon bölgesi ısınınca ırmaklar şişti, otlar yeşerdi; bizonlar ve vahşi geyikler daha iyi beslendi daha hızlı ürediler.
BİZONLAR VE VAHŞİ ATLAR AYAKTA KALMAYI BAŞARDI
Bölgedeki iklim değişikliği otlak arazilerin yerini çamların almasına neden oldu. Çamlar çimlerin yerine geçince, hayvanlar için uygun otlaklar ortadan kayboldu.

|
|
Bu durum mamutlar, vahşi atlar, vahşi geyikler ve bizonlar için de geçerliydi, ancak Guthrie, bizonların ve geyiklerin buna uyum sağladığını ve ayakta kalmayı başardığını vurguluyor; İlk insanların kıtaya ayak basmasından bin yıl sonra dahi vahşi geyikler ve bizonlar yaşamlarını sürdürüyordu.
AŞIRI AVLANMA HALA GEÇERLİ BİR SAV
Dinozorların soyunun tükenmesi gibi, mamutların da yokolması bilim dünyasında en çok tartışılan konulardan biri. Son çalışma Amerika kıtasının kuzey bölümleri için önemli ipuçları içeriyor olsa da, birçok bilim insanı yeryüzünün diğer bölgelerinde bu hayvanların soyunun insanların avlanmasından dolayı tükendiğini savunmaya devam ediyor. Yeni tezin kıtanın güneyinde Texas, Arizona gibi bölgelerindeki tükenmeleri açıklayamadığı da dile getiriliyor. Bu nedenle kimi uzmanlar insanoğlunun aşırı avlanmasının da mutlaka bir etken olduğu görüşünde.
Kaynak: New Scientist
kaynak: hayvanlar.us
Ocak 9, 2008 at 11:45 | Hayvanlar
- Gönderen: admin |
Kara Tavuk ve Zeytin
|
|
 |
 |
Ocak ayı meyve bakımından fakir bir aydır. Bu ayda ilkbahar ve yaz mevsimlerinde olduğu gibi bol ve çeşitli meyveler bulamayız. Baharda yediğimiz çağlalar, çilekler, erikler, kayısılar, kirazlar yazın yerim kavun, karpuz, şeftali, incir gibi meyvelere bırakır. Sonbahardaysa tüm bu meyvelerin yerini nar ve ayva alır. Kış aylarına gelince ise elma, portakal ve mandalina sofralarımızı süsler. Hepimiz kış aylarının soğuk olduğu için meyvelerin azaldığını biliriz. Ama bizim için çok önemli olan bazı meyveler kışın olgunlaşır. İşte bu kış meyvelerinin belki de en önemlisi zeytindir. İçinizde bir çoğunuz burada zeytine meyve dediğimiz için şaşırmış olabilir. Zeytin bilimsel olarak sınıflandırıldığında zeytin ağacının bize sunduğu bir meyve olarak kabul ediliyor. Ancak, büyük bir çoğunlukla onu meyve olarak isimlendirmeyiz. Bu da onun hayatımızda ne kadar büyük bir yer tuttuğunu gösteriyor. Tarihçi Herodot da zeytinden bahsederken “kara altın”, zeytinyağındansa “sıvı altın” benzetmelerini kullanıyor. Çünkü zeytin ve zeytinyağı eski uygarlıkların kullandığı en önemli besinlerden biriydi.
Eski Yunan mitolojisine göre kutsal bir ağaç olan zeytin, ilk kez İda yani bugünkü Kaz Dağlarında ortaya çıkıyor. Ve o gün bugündür insanların en önemli meyvesi olmaya devam ediyor. Kısaca zeytinin tarihçesinden bahsettikten sonra zeytinin yeşil bir teknikle ne gibi bir ilgisi var diye düşünebilirsiniz. Bugünkü konumuz zeytinin faydaları değil ama zeytin bitkisinin doğada ortaya çıkarken kullandığı bir yeşil teknik. Zeytin ağacı, anavatanı Akdeniz havzası olan bir bitki olup dünya genelinde bir iki istisnanın dışında sadece Akdenize kıyısı olan ülkelerde yetişiyor. Ülkemizde de Ege ve Akdeniz bölgelerinde yetişen bu ağaç, bunun dışında yerel olarak Akdeniz iklimine benzer bir iklimin görüldüğü Artvin ilinde yetişiyor. Hepimiz çok kez zeytin yemişizdir ve bir çoğumuz zeytin çekirdeklerini yere atmışızdır. Ama yere atılan zeytin çekirdeklerinin hiçbirinin çimlenmediğini belki fark edenler olmuştur. Peki zeytin tohumları bu şekilde çimlenmiyorsa, çevremizdeki zeytin ağaçları nasıl ortaya çıkıyor?
Zeytin ağaçları, sıcak - kurak bir iklimi tercih eden bir bitki. Bu tip ortamlarda bitkilerin karşılaştığı en büyük problem su. Bu nedenle zeytin ağaçlarının yetiştiği çevrede su pek fazla bulunmadığı için zeytin odunu içerisinde çok az miktarda su bulunur. Bu da zeytin odunun çok sert olmasına yol açar. Örneğin, sulak bölgelerde yetişen kavak ağaçlarının odununun yumuşak olmasının sebebi de yetiştikleri çevrede çok su bulunması ve buna bağlı olarak odunlarının içerisinde de çok su bulunmasıdır. Zeytin odununun çok sert bir yapıda olmasından ötürü zeytin içerisinde yer alan çekirdekleri de odunsu bir yapıda olur. Bu yüzden de zeytin çekirdekleri ya da tohumlarının içerisinde bulunan fideciklerin gücü, bu sert ve odunsu kabuğu kırmaya yetmez. Bundan dolayı bizler yediğimiz zeytinlerin çekirdeklerini toprağa attığımızda, o tohumlardan zeytin ağacı çıkamaz.
Peki doğal olarak bu iş nasıl gerçekleşiyor? Doğada zeytin meyvelerini sevenler sadece insanlar değiller, insanların bu konuda rakipleri karatavuk adı veri
küçük siyah renkli kuşlar. 24-25 cm boyunda simsiyah tüylerle kaplı olan ve gagaları sarı kavuniçi renkli olan bu sevimli kuşlar zeytin meyelerini çok severler. Bu meyveleri bir çırpıda yutan bu kuşlar kursaklarında zeytinin etli kısımlarını sindirirler. Ancak, onlar da bizim gibi odunsu yapıda olan zeytin çekirdeklerini sindiremezler ve dışkılama yoluyla sindiremedikleri çekirdekleri dışarıya atarlar. İşte sadece bu karatavukların kursağından geçmiş olan zeytin çekirdekleri toprağa düştüğünde çimlenebilir Çünkü karatavuk kursağındaki küçük taşlarla sahip olduğu kuvvetli asitlerle zeytin çekirdeklerinin odunsu kabuğu, sindirim sırasında incelir ve yumuşar. Bu yüzden de karatavuklar tarafından kabukları inceltilmiş ve yumuşatılmış çekirdekler toprağa düştüğünde çimlenebilir.
Zeytinlerin gerçek dostu olan karatavuklar sahip oldukları bu özellikle bizler için çok önemli. Eğer karatavukları avlayarak neslini tüketirsek gelecek yıllarda yeni zeytin ağaçları gelişmeyecek ve karatavuklardan bir süre sonra zeytin ağaçlarının da nesli tehlike altına girecek. Karatavukla zeytin ağacı arasındaki bu birliktelik bir çok canlı türü için de geçerli. Örneğin, karatavuğun yakın akrabası olan ardıç kuşları (Turdus pifsris} da ardıç ağaçlarının çoğalmasın» sağlar Zeytin çekirdeği gibi odunsu olan ardıç kozalakları da sadece ardıç kuşlarının kursağından geçtikten sonra çimlenebiliyor.
kaynak: hayvanlar.us
Ocak 9, 2008 at 11:44 | Hayvanlar
- Gönderen: admin |
Hayvanlar hakkında bilinmeyenler
|
Dünyanın en büyük timsahı 6 metre boyunda, ağırlığı ise 1 tondan fazla.
- Develerin 3 tane kaşı vardır.
- Istakozların kanı mavidir.
- Bir sineğin hızı saatte 8 kmdir.
- Sıçan, deveden daha uzun bir süre susuz kalabilir.
- Erkek güve, dişi güvenin kokusunu 14 kmden alabilir.
- Bazı böcekler kafaları kopmasına rağmen 1 sene yaşayabilir.
- Zürafa kulaklarını diliyle temizler.
- Çikolata köpekleri öldürebilir. Gerçek çikolata köpeklerin kalbini ve sinir sitemini olumsuz şekilde etkiler.
- Yarasalar bir mağaradan dışarı çıkarken hep sola döner.
- Yetişkin bir ayı, bir at kadar hızlı koşabilir.
- İngilteredeki bütün kuğular, kraliyet ailesine aittir.
- Kutup ayıları solaktır.
- Baykuş mavi rengini görebilen tek kuştur.
- Dünyada insan başına düşen karınca sayısı 1 milyondur.
- Dünyanın bir numaralı domuz üreticisi ve tüketicisi Çinlilerdir.
- Timsahlar dillerini dışarı çıkaramazlar.
- Bir karıncanın koku alma yeteneği, en az bir köpeğinki kadar gelişmiştir.
- Hamam böcekleri yaklaşık olarak 250 milyon yıldır yaşadıkları halde, hiçbir değişime uğramamışlardır.
- Kediler ültrason seslerini duyarlar.
- Zürafa 35 cm. uzunlukta siyah bir dile sahiptir.
- Sadece insanlar ve yunuslar zevk için cinsel ilişkide bulunur.
- Dünyanın en büyük hayvanı mavi balinadır. Aynı zamanda hayvanlar aleminin en hızlı büyüyen hayvanıdır. Kilosu 22 ayda 26 tona kadar ulaşır.
- Dünyanın en hızlı hayvanı Leopardır. Hızı saate 100 km.ye ulaşır.
- Dünyanın en hızlı kuşu Boğazlı Kırlangıçtır. 3 saniye süreyle saatte 128 km. sürate ulaşmıştır.
- İyi bakılan ve erken yaşlarda kısırlaştırılmış bir tavşan 8 ila 12 sene yaşar.
- Kediler 100 değişik ses, köpekler ise 10 ses çıkartabilir.
- Son 4 bin sene içerisinde herhangi yeni hayvan evcilleştirilmemiştir.
- Bir pire, kendi büyüklüğünün 150 kat yüksekliğine zıplayabilir. Bu oranı tutturmak için insanın yaklaşık 30 metre zıplaması gereklidir.
- Atlar bir aya kadar ayakta kalabilirler.
- Kedilerin her bir kulağında 32 adale vardır.
- Bir inek hayatı boyunca yaklaşık 200 bin bardak süt üretir.
- Karıncalar uyumaz.
- Her sene Amerikadaki hayvan bakım yerleri 30 bin kedi ve köpeği uyutma mecburiyetinde kalmaktadır.
- Hastalanmayan tek hayvan köpekbalığıdır.
- 2 bin 600 değişik cins kurbağa vardır.
- Yılanlar duyamaz.
- Kelebekler ayaklarıyla tat alırlar.
- Filler zıplamayan tek memelidir.
- Bir karıncanın koku alma yeteneği en az bir köpeğinki kadar gelişmiştir.
- Atların, insanlardan 18 tane fazla kemiği vardır.
- Fareler kusamaz.
- Yunuslar gözleri açık uyur.
- Kangurular geri geri yürüyemez.
- Zebralar beyaz üzerine siyah çizgilidir.
- Hayvanlar aleminde sadece domuzlar güneşten yanabilir.
- Sineklerin 5 gözü vardır.
- Sığırların dört tane midesi vardır.
- Zürafalar yüzemez.
- Penguen yüzebilen ama uçamayan tek kuştur.
- Dünyada en tehlikeli hayvan sivrisinektir, çünkü insan ölümüne en fazla sebep olan hayvandır.
- Tüm dünyadaki kedi ve köpekler yılda 11 milyar dolarlık mama tüketmektedir.
- İnsanları parmak izinden, köpekleri ise burun izinden tanımak mümkündür.
- Kedi ve köpekler insanlar gibi ya sağ ellerini çok kullanırlar ya da sol.
- Kirpiler suda batmaz.
- Bir ıstakoz, ancak yedi senede, yarım kilo alabilir.
- Salyangozların 25 bin civarında dişi vardır.
- Mavi yunusların kalbi dakikada sadece dokuz kere çarpar.
- Köpekbalıklarının kansere karşı bağışıklığı vardır.
- Sivrisineklerin 47 tane dişi vardır.
- Büyükçe bir yunus günde 2 ton yiyecek tüketir.
- Timsahlar daha derine batabilmek için taş yutarlar.
- Kediler şeker tadını ayırt edemezler.
- Amerikada 58 milyondan fazla köpek vardır.
- Zürafaların ses telleri yoktur..
kaynak: hayvanlar.us
Ocak 9, 2008 at 11:44 | Hayvanlar
- Gönderen: admin |
Discus Türleri
|
Aşağıda yer alan discus türleri dışında, doğal hayatta ve akvaryum dünyasında pek çok tür discus bulunmaktadır. Doğal hayatta mevcut olan belli başlı türler dışında akvaryum ortamında bir çok melez tür elde edilmiştir. Çoğu tür doğal hayatta yaşamakta olan vahşi discusların akvaryum ortamına adapte edilmesinin ardından çeşitli çaprazlama yöntemleriyle üretilmişlerdir. Bu çaprazlama günümüzde de devam etmektedir. Akvaryumcularda, kayıt altına alınmamış bir çok discus türü görmek mümkündür. Bu farklılıklar sizi balığın sağlığı hakkında herhangi bir merak içine düşürmemelidir. (Discusların sağlık problemlerinin olup olmadığını anlamak için bakılması gereken çeşitli durumlar; gövde de görülen bozukluklar, yaralar, dekorlara sürtünme isteği, iştahsızlık, kararma, gözün normal dışı büyük ve çıkık olması.)
Blue Diamond

Solid Blue

Blue White

Ocean Green

Blue Turquoise

Brilliant Blue

Blue Snakeskin

Royal Blue

Royal Blue Cross

Alenquer Discus

Red Pigeonblood

Red Spotted Green

Green Leopard

Leopard Pigeonblood

Leopardskin

Leopard Snakeskin

Pearl Pigeon

Spotted Leopard

Red Turquoise

Royal Turquoise

Red Tiger

Red Snakeskin

Red Melon

White Face Red Melon

White Leopard

Red Snow

Red Ghost

Peach White

White Butterfly Striped

White Butterfly

Snow White

Yellow White

Millenium Gold

Gold

Calico

Golden Snakeskin

Efe Salar
kaynak: hayvanlar.us
Ocak 9, 2008 at 11:44 | Hayvanlar
- Gönderen: admin |
Frontoza
|
|
|
Tanganyika gölünde bulunan ve çok uzun süre yaşayabilen yaşı ilerledikçe büyüyen balık türünden olan C. Frontosa, tanganika gölünün 40 45 metrelik kayalık bölgelerinde yaşayan bir türdür. Tanganika türleri arasında akvaryumcularda çok pahalı fiyatlara satılan bir balıktır bu nedeni ise derinlerde yaşadığından dolayı yakalanması çok zor ve zahmetli olduğundan dolayı çok popüler ve çok pahalıdır. |
Bir çok türü olan C.Frontozanın en beğenilen ve pahalı olan türleri sırasıyla şöyledir. Blue Zaire Moba,piyasada her zaman bulunamayan ve pahalı bir türdür. Diğer türlerde şunlardır; Bunlar arasında en yaygını Burundi olmak üzere Kigoma, Zambia, Mpimbwe ve Karliani dir.
Blue Zaire

Magara Brundi

Kigoma

Mpimbwe

Frontozalar genelde yavaş hareketli,sakin ve ürkek balıklar olmakla birlikte çok aşırı ışığı sevmez,karanlık yerleden hoşlanırlar.Genellikle kumları kazmaz ve bitkilere bir zarar vermezler.Akvaryumda diğer sakin tanganika cichledleri ile bir arada beslenebilir. Frontozaların yanına koyacağınız balıkların küçük olmamasına dikkat ediniz,çünkü frontozalar kendiden küçük olan balıkları yiyebilirler.Gece avlandıklarından dolayı kendinden küçük olan balıkları yutabilirler.
Etobur balıklarıdır.Genelde protein oranı yüksek pul veya granül yemler,su piresi,artemia,kan kurdu,küçük salyangozlarla besleyebilirsiniz.Haftada 2 gün yem değişimi yapmak balıkların bağırsak sağlıkları için ve büyümeleri için önemlidir. Frotozalar diğer cichled türleri gibi çok yem yiyen balıklar değilerdir.Az yemle idare eder ve fazla yem yemezler.Yemleme yaparken fazla yem atmamaya özen gösterin çünkü yemin hepsini tüketmeyeceği için akvaryumda yüzen bir sürü yem bırakabilirler.
Frontozaların dış görünüşü 6 mavi beyaz üzerine dikey siyah bantları olan ancak kigomada türünde 7 dikey bant özelliğini görebilirsiniz.Bu 7 bant sadece kigomada has bir özelliktir.Vücutlarındaki beyaz olan kısımlarını mavinin tonlarınıda bulundururlar.2 yaşından sonra erkekte hörgüç daha belirginleşir ama her iki cinste de alın örgücü oluşmaktadır.Erkeklerin ki dişilere oranla daha belirgin ve büyüktür.Yetişkin frontozaların boyları 30 35 cm bulmaktadır.Frontozalarda görülen bir diğer göze çarpan özellik ise karın yüzgeçleridir.Arkaya doğru ince beyaz mavi uzantılar balığa ayrı bir görünüm kazandırmaktadır.
Frontozalar için akvaryum şartları çok önemlidir.Balıkların doğadaki yaşam koşullarını akvaryum koşullarında hazırladığınız zaman balığın bu güzel görselliğini ve davranış özelliklerini tadabilme olanağı sağlayabilirsiniz.Akvaryumu bu balıklar için ayarlarken dikkat etmeniz gerekenler ilk etapta frontozalar doğada kayalık bölgelerde ve kayalıkların oluşturduğu mağalar ve kovuklarda yaşadıklarından dolayı akvaryum içersine yapılacak kaya dekoru ve bunlardan oluşturulacak kovuk ve mağaralar balıkların daha rahat stressiz olmalarını sağlamakla beraber doğada yaşadığı ortama yakın bir zemin hazırlamış olacaksınız.Frontoza akvaryumlarına tabana koyu renk kum tercih sebebidir.Çünkü doğada yaşadıkları yerler koyudur.Su sertliğini düşürmemek için tank içersine mango kökü,lav taşı gibi su sertliğini azaltacak malzemeler koymayınız,bu tarz malzemeler akvaryum suyunu sertliğini azaltacaktır.
Frontozalar için iç filtreleme yeterli olmayabilir.Bunun için dış filtre kullanmanızda çok fazla yarar sağlayacaktır.Balıkların gelişimi için iyi bir filtrasyon ve su değişimi gelişimleri için çok daha iyi ve sağlıklı olacaktır.
Frontozalar için akvaryumunuzun en az 350 lt altın düşürülmemesi gereklidir.Bundan küçük akvaryumlarda balıkların büyüdükçe ve belli bir boya geldikten sonra çok rahat hareket alanlarının olmaması akvaryumun hacminin küçüklüğü balıkların gelişimini etkileyeceği gibi stres gibi etkenler yaratacağı bir gerçektir.
Frontozalar ph oranı yüksek suları daha çok severler.Doğadaki ph akvaryumda tam olarak sağlayamasakta bu değerlere yakın ph şa ulaşmak için bir çok ürünü akvaryumculardan temin edebilirsiniz. pH 7,8-8.7,GH 12°-20°,24-28°C, üreme 25-28°C dir.
Frontosa Çifti Yumurtlarken

Frontozalar uygun akvaryum koşulları sağlandığında kolayca yumurta bırakırlar.2-2.5 yaşında cinsel olgunluğa erişir.Üstünkörü yapılan kısa bir kur döneminden sonra dişi yumurtalarını düz bir yüzeye sıralar.Bu sırada dişiyi takip eden erkek,yumurtaları döller.20 ile 70 arasında değişebilen sayıdaki döllenmiş yumurtayı dişi tek tek toplayarak 27°C sıcaklıkta 28 gün kadar süren bir kuluçka dönemi boyunca ağzında saklar. Tecrübesiz genç dişilerin ara sıra yumurtalarını yedikleri gözlenir. Dayanıklı yavrular, artemia larvaları, ince su piresi ve toz yemlerle kolayca yetiştirilebilirler. İyi beslenme ve sık su değişimleriyle çabuk büyüyüp 10-12 ayda, erkekler yaklaşık 16cm, dişiler ise 10 cm boyundayken cinsel olgunluğa ulaşırlar.
Serkan Yanık |
kaynak: hayvanlar.us
Ocak 9, 2008 at 11:43 | Hayvanlar
- Gönderen: admin |
Tuzlusu Akvaryumlarında Aydınlatma
|
Burada kısaca tuzlu su akvaryumlarında ışığın ne kadar önemli olduğuna değinmeye çalışacağım.
Genelde hepimiz önce tatlı su akvaryumlarına sahip olmuşuzdur.Ardından deniz akvaryumu (marine ya da reef) kurmaya heveslenmişizdir.Bu nedenle hemen şu soru aklımıza gelir.Acaba daha önceki akvaryumlarımda kullanmakta olduğum aydınlatma ürünlerimi tuzlu su akvaryumumda da kullanabilir miyim? Mevcut T8 Flüoresanlar başlangıç aşamasında kullanılabilir.Ancak dikkat edilmesi gereken bir husus vardır.Akvaryumun yüksekliği 50 cm ve üzerinde ise bu aydınlatma ürünlerinin yeterli gelmeyeceğidir.Işıklandırmada özellikle yaşatılmak istenen canlılara dikkat etmek gerekir.Işık ihtiyacı yüksek olan küçük polipli mercanlar akvaryumunuzda bulunuyor ise T8 artık hiçbir işe yaramaz hale gelir.Mevcut ışık bu canlılarıın ihtiyacını karşılayamayacaktır.
T8: T8 olarak ifade edilen Flüoresanlar heryerde bulabileceğimiz ev aydınlatması için de kullanılan 26 mm çapındaki aydınlatma ürünleridir.T5 olarak adlandırılan Flüoresanlar ise çok daha ince, yaklaşık 16 mm çapındadır.

T5 ve T8 Flüoresanlar örnekleri
T5in en büyük avantajı çok daha ince olmasıdır.Bu sayede daha fazla aydınlatma ürünü akvaryumun kapağına monte edilebilir.Ayrıca elektronik balastların kullanılabilir olması ve lambaların güçlü olması ışık şiddetlerinin daha fazla olmasına olanak sağlamaktadır.Ama kullanım ömürleri hala 1 yıl dır. İster T5 ister T8 ya da HQI olsun 1 yıl sonra mutlaka yenileri ile değiştirilmelidirler.
Tuzlu su için elverişli olan lambalar 10K ile 15K arasında olmalıdır.Sadece beyaz Flüoresanlar kullanmamaya da dikkat edilmelidir.Mavi lambaların da (actinic) beyaz lambalarla berbaer kullanılması gerektiği unutulmamalıdır.Denizlerde 1 metre derinlikten donra ışıktaki kırmızı tayf azalmaktadır.Bu nedenle sadece beyaz ışık iyi bir seçim olmaktan uzaktır.Actinic lambalar la ile kombinasyon yapılması doğal ortama daha yakın bir renk elde edilmesini sağlar.Diğer bir alternatif olarak bu iki lambanın karışımı olan Flüoresanlar da tercih edilebilir.Bu lambaların %60lık kısmı beyaz ışık %40lık kısmı mavi ışık üretmektedir.
T5in T8e oranla bir dezavantajı vardır.O da daha fazla ısı üretmesidir.Bu özelliğinden dolayı kapalı kapakların içersinde T5 kullanımı problem teşkil edebilir.Bu nedenle kapak içersinde kullanılacak bir bilgisayar fanı soruna çözüm olabilir.
T5 lambaların ayarlanabilir ışık şiddetine sahip modelleri zor da olsa piyasada bulunmaktadır.Bu modeller kullanark gün doğumu gün batımı efektleri yaratılabilir.
İyi bir ışık elde etmek için sadece aydınlatma ürünü yeterli değildir.Reflektör kullanılması burada çok büyük önem taşır.Doğru yerleştirilmiş reflektörler ile 2 hatta bazen 3 kat verim artışı sağlanabilir.Yapılan en büyük yanlışlardan bir tanesi reflektör kullanmadan lambaları doğrudan kapağa bağlamak ya da bütün lambalar için tek bir reflektör kullanmaktır.Her bir lamba için ayrı ayrı kullanılan reflektörler verimde daha fazla artış elde edilmesine olanak sağlar.
HQI: Bu isim aslında bir üretici firmanın civa buharlı lambalar için verdiği isimdir ve zaman içersinde bu tip lambalar metal halide ya da HQI olarak adlandırılmaya başlamıştır.
Bu lambalar 5600 Kden 20.000 K e kadar geniş bir yelpaze içersinde satışa sunulmaktadır.
20.000K oldukça mavi bir renge sahiptir.Tuzlu su akvaryumlarında daha ziyade 10.000-14.000K arasındaki lambalar tavsiye edildir.Kelvin değeri ne kadar düşük ise ışık o kadar sarı renkli gözükür.Gün ışığı ya da beyaz ışık değerlerine sahip metal lambaların yanında actinic olarak tabir edilen lambaların kullanılması faydalı olur.
Yüksekliği 50 cm civarı olan bir akvaryumda 70-150 Watt arasında bir metal lamba kullanılması tavsiye edilir.Daha yüksek akvaryumlarda daha yüksek Wattlı metal lambalar kullanılmalıdır.Ancak bu değerler tahmini verilen değerlerdir.Eğer mercan ya da küçük polipli canlılar akvaryumda beslenmeyecek ise metal aydınlatmaya gerek yoktur.
75 cm yüksekliğe kadar tüm akvaryumlarda T5 aydınlatma ürünlerinin çekinilmeden kullanılabileceğini söyleyebilirim. Alansal aydınlatma yapan T5 floresanları tüm akvaryum tabanını aydınlatabilecek şekilde dizmek önemli noktadır.Metal lambalar ise daha noktasal aydınlatma yaptıkları için T5lerin aydınlatamadığı noktalara gelecek şekilde yerleştirilir ise tüm alanda hakim bir aydınlatma sağlanmış olur.
Metal lambalar yandıklarında etraflarına ultraviyole (UV) ışık yayarlar.Bu nedenle akvaryumdaki su seviyesinden 20-30 cm yüksekte tutulmalıdırlar.Bu konu özellikle lambaların değiştirilmesinde dikkat edilmesi gereken bir noktadır.Yenilenen ışık kaynağına canlıların adaptasyonunun sağlanması için ilk günler daha da tyüksekte tutulmalı.Zamanla olması gereken seviyeye indirilmelidir.
Diğer bir yanlış düşünce de metal lambaların T5lere oranla daha daha yüksek ışık şiddetine sahip olduğudur.Böyle bir durum söz konusu değildir.Bunu belirtmekte fayda var.Mercanlar için şu daha iyi balıklar için bu lamba daha çok işe yarar gibi bir ayrım yapmak mümkün değildir.Sadece akvaryumun yüksekliğine bağlı olarak seçilecek aydınlatma ürününe dikkat edilemsi gerekir.Özellikle yüksek akvaryumlarda en alt noktalara kadar ışığın ulaşabilmesi için yüksek Wattlı metal lambalar tercih edillmelidir.
T5in metal lambalara oranla daha ucuz olduğunu da belirtmekte fayda görüyorum.
Aktinic Lambalar (Mavi Işık)
Sylvania — Coralstar.
Philips — Aqua Coral
Hagen — Marine Glo
Sera — Deep Sea
10.000 K Lambalar (Parlak Kuvvetli Işık)
Sylania — Aquastar
Philips — Aquarelle
Hagen — Aqua Glo
Sera — Blue Sky
Aquastar ışık spektrumu Coralstar Işık spektrumu

Semih GEDİZ
kaynak: hayvanlar.us
Ocak 9, 2008 at 11:43 | Hayvanlar
- Gönderen: admin |
Pygocentrus Nattereri (Piranha)
|
Pygocentrus Nattereri, bildiğimiz adıyla Piranha, yerli dilindeki anlamı olan “MAKAS”, Amazon nehrinin kahverengi asidik ve yumuşak sularında sürüler halinde yaşayan, üreme zamanında ise eşleşip ayrı bölgelerde yaşayan balıklardır. Piranhalar Characins grubuna dahil olup Serrasalmus ailesine dahil balıklardır. Serrasalmuslar çok geniş bir aile olmalarına karşın belkide en çok üzerine dikkat çeken tür nattereri dir. Ülkemize bu aileden çeşitli türler gelmektedir. En çok bildiğimiz türler şunlardır;
1) Silver Dollar

Özellikleri genel görünüm olarak diğer türlere nispeten vücutları daha yassı ve yüksektir. Hem etçil hem otçul olarak beslenir. Gümüş renkleri ile tropikal bir akvaryumda son derece güzel gözükürler.
2) Pacu

Nattereriyle vücut yapısı genel olarak benzerdir. Alt çenesi üst çeneyle aynı hizada olup dişleri daha seyrek ve şekilsizdir. Bu tür akvaryumun hacmine göre 50 cmye kadar büyüyebilir fakat nattereriler bu kadar büyümezler. Hem etçil hem otçuldurlar, büyüdükçe oluşturdukları sürüler dahada az bireyli olur. Avlarını parçalamaktan çok küçük balıkları yutarak yerler.
3) Piraya

Nattereri ile genel görünümü aynıdır. Farklarından bazıları karın bölgesinin nattererilerdeki gibi kırmızı olmayıp sarı görünüm kazanmasıdır.

Piranha Dişleri
Piranhanın en ilginç yeri dişleridir. Üçgen şeklindeki sivri dişler o kadar keskindir ki amazon yerlileri piranha çenesinden günlük hayatta kullanmak üzere gereçler üretmişlerdir.Örnek olarak yerliler saç tıraşlarını piranha alt ve üst çenesini kullanarak yapıyorlar.
Nattereriler bir characins türü olmasına rağmen diğer characins türlerinden çok farklı özellikleri vardır. Mesela diğer caracins türleri omnivor (hem etçil hem otçul) olup piranhalar carnivor (etçil) beslenirler. Ayrıca üremeleri bile daha farklıdır. Diğer türler yumurtalarını döküp onları kaderine terk ederken piranhalar yavrular yumurtadan çıkasıya kadar cichlidler gibi onları koruyup kuyruklarıyla havalandırıp tam bir anne baba şefkati gösterirler.
Sürü psikolojisini belkide en güzel gösteren balıklar olan piranhalar iyi birer temizlikçidirler. Nehre düşmüş yaralı, ölü hayvanları yerler ayrıca su altında zayıf bir canlı gördüklerinde sürü halinde saldırıp avlarını kemiklerine kadar tüketirler. Eğer doğal ortamına yakın bir piranha akvaryumu
kurmak istiyorsanız mutlaka en az 8-10 bireylik bir sürü oluşturmak çok yerinde olacaktır. Aksi takdirde 2-3 bireylik bir grup hiçbir zaman size gerçek piranha kimliğini göstermez.
Not: Yukarda geçen tüm piranha kelimeleri Pygocentrus nattereri olarak bahsedilmektedir.
Ufuk İNAN
kaynak: hayvanlar.us
Ocak 9, 2008 at 11:43 | Hayvanlar
- Gönderen: admin |
Su Kimyası
|
Akvaristler olarak hep su ile ilgili bazı problemlerimiz olmuştur. Akvaryumlarımızda beslediğimiz türlerin özelliğine göre asidik veya bazik ortam yaratmak için bazı ekipmanlara ihtiyaç duyarız. Buda yetmez suyun istikrarını sağlamak için dışarıdan müdahale etmemiz gerekir. Besladiğimiz canlılara doğal ortamlarındaki şartları sağlamak için elimizden geleni yaparız.
Denizde yaşayan canlıların aksine tatlısuda yaşayan canlıların ihtiyaç duyduğu su kimyası bir çok farklılık gösterir. Dağlardaki sular serin ve hızlı aktıkları için oksijence zengindir. Kayaların arasından süzülürken birtakım mineralleride beraberinde taşır. Bu tip sularda Dorios tipi balıklara rastlarız. Tropik ormanlardan geçip akan akarsular genellikle yumuşak ve asidik sulardır. Daha yavaş akan bu sular daha az oksijenlidir. Akvaryumlarımızda baktığımız balıkların büyük çoğunluğu bu sulardan gelir. Cichlid, Rasbora, Characins. Bitki yapısının az olduğu Orta Amerikadaki sular ağır akar ve alkali yani sert özellik taşır. Bu sularda canlı doğuran dediğimiz türler yaşar. Swordtail, Molly, Platy.
Mevsim değişimlerinde göllerin ve küçük ırmakların bazılarının bölgesel olarak kuruduğu gözlemlenir. Muson yağmurlarının başlamasıyla canlanan bu sular çok değişken bir kimyaya sahiptir. Bazen yumuşak ve asidik bazende buharlaşmayla beraber sertleşir. Bu sularda hareket az olduğu için oksijen içeriğide azdır. Killfish denilen tür bu sularda yaşar. Döllenen yumurtalarını çamura gömer suların yükselmesiyle beraber üreme gerçekleşir.
Afrikadaki göller su toplayan göllerdir. Buharlaşma dışında su kaçağı olmayan bu sular çok sert ve baziktir.Rüzgar ve dalgalanma ile oksijen içeriği zenginleşir. Bu tip sularda cichlid dediğimiz tür yaşar.
Yukarıda bahsi geçen su çeşitliliği biz akvaristleri akvaryumlarımızda beslediğimiz canlıların türlerine gore akvaryum sularımızı simule etmemize yöneltmiştir. Şehir sularını birtakım işlemlerden geçirdikten sonar akvaryumlarımızda kullanırız.Klor etkisinin giderilmesi için suyu bekletmek, bakır, çinko gibi ağır metallerin etkisini azaltmak için bir takım kimyasallar kullanmak gibi.Suyun temiz ve dengeli sağlanıp devam ettirilmesi önemlidir. Şehir suyuyla akvaryumda başarı sağlamak için ayarlama yapılmasında bilgili olmak gerekir.Bunun için azda olsa suyun kimyasını bilmemiz gerekir.
Genelde pH, kH, gH ve iletkenlik gibi bazı terimleri hepimiz duymuş veya okumuşuzdur.
pH [potentia hidrogenii]
pH bir çözeltinin asitlik veya bazlık ölçüsüdür. pH özel durumların haricinde 0-14 değerleri arasında bir skala yardımıyla ölçülür. pH sudaki hidrojen iyonu konsantrasyonunu negative logaritma değeridir. Suyun pH değeri sudaki hidrojen iyonları [H+] konsantrasyonunun, hidroksit [OH-] konsantrasyonuna oranıyla belirlenir.
Eğer H+ iyonları, OH- iyonlarından fazla ise su ASİDİK yani pH 7den küçüktür.
Eğer OH- iyonları, H+ iyonlarından fazla ise su BASİK yani pH 7den büyüktür.
İki iyon birbirlerine eşitse su NÖTR yani pH 7 dir.

pH akvaryumumuzdaki en önemli ölçütlerden birisidir. Balıkların doğal ortamlarındali pH değerlerine yakın değerlerdeki akvaryumlarda bakılması son derece önemlidir. Akvaryumlarımızdaki balıkların pH aralığı genelde 6,0-9,0 arasındadır. Bu aralığın dışında canlıların çok büyük bir kısmının yaşaması mümkün değildir. Sudaki pH salınımları çok tehlikelidir. Çoğu zaman suyun mutlak pH değerinden çok pHı sabit tutmak daha önemlidir. Çünkü akvaryumdaki canlılar, bitkiler ve microorganizmalar pH salınımlarından olumsuz etkilenir veya hastalanırlar. pHı sabit tutmada en önemli rolü karbonat sertliği kH oynar. kH yükseldikçe pH daha kolay dengede tutulur. Bir akvaryumda pH değerini etkileyen en önemli madde karbondioksitdir. Suda ne kadar CO2 varsa, pH o kadar düşüktür.
KARBONAT SERTLİÐİ [kH]
kH sudaki bikarbonat ve karbonat iyonlarının ölçüsüdür.Karbonat sertliği sudaki pH salınımlarına karşı tanpon görevi üstlenir.Bir akvaryumda kH nekadar yüksekse sudaki pH salınımları o kadar düşüktür. Eğer sudaki kH değeri düşük ise akvaryumdaki biyolojik denge içindeki şartlardan yani artan ve eksilen karbondioksit değerleri, neticesinde pH salınımları yüksek olacak ve akvaryumunuzdaki canlılar olumsuz olarak etkilenecektir.Çok özel bazı türlerin dışında akvaryumunuzdaki kH değerleri 3o-10o kH arasında olmalıdır.
GENEL SERTLİK [Gh]
Sudaki kalsiyum (Ca++) iyonlarının ve magnesyum (Mg++) iyonlarının ölçümlerinden ibarettir. Bir takım başka iyonlarda gH değerlerinde etkilidir fakat etkileri önemsizdir. Genelde Gh pHı doğrudan etkilemez yani genel sertliğin az yada çok olması pH salınımlarında rol oynamaz. Genel sertlik akvaryumdaki biyolojik denge açısından oldukça önemlidir. Akvaryumunuzdaki canlıların yumuşak veya sert suyu tercih etmesinden bahsediliyorsa Ghdan bahsediliyordur. Genel sertlik akvaryumunuzdaki canlılara verdiğimiz besinler ve artık maddelerin hücre mebranlarından geçişini sağlayacağından sudaki yanlış gH değerleri yumurta kanalları ve böbrek gibi iç organların çalışmasını ve büyümesini engeller. Canlılar farklı gHa adapte olabilirler fakat üreme engellenebilir. Genel olarak akvaryum balıkları için uygun sertlik derecesi 5o-15o gH arasındadır.
Sudaki gh ölçüleri aşağıdaki gibi değerlendirilir;
0o-5o Çok yumuşak 5o-10o Yumuşak 10o-15o Orta sert 15o-20o Sert 20o-+ Çok sert |
Özet olarak su sertliği akvaristleri iki açıdan ilgilendirir,
1) Balıklar için en uygun ortamı yaratmak
2)Akvaryumunuzdaki pH değerlerini sabit hale getirmek.
İki çeşit su sertliği vardır;
ı) Genel sertlik (gH)
ıı) Karbonat sertliği (kH)
İLETKENLİK
Suyun içerdiği çözünmüş iyonların miktarını belirler. Su saflaştıkça iletkenlik azalır. Birimi direnç biriminin tersi olup, µS/cm dir.
Sonuç olarak yerel suyumuzu akvaryumda kullandığımızda suyun pH değerini yükseltmek için kaya, midye kırığı,vs. gibi yan ürünler kullanırız. Asıl sorun suyun pH değerini düşürmekte yaşanır. Bunun pek çok meşakatlı yöntemi vardır.Buharlaştırma yoğunlaştırma, reçine yastıkları kullanmak ve bence en doğrusu R/O sistemi.
Suyun gH değeri düşükse, kalsiyum sülfat veya magnesyum sülfat kullanabiliriz. Fakat bunun dezavantajı suya sülfat eklemektir. Dolayısıyla çok tecrübeli akvaristlerin yapmasını öneririm. Kalsiyum karbonat ta kullanılabilir ancak bu suyun kH değerinide yükseltecektir. İstediğimiz sonuçları elde edene kadar çeşitli kombinasyonları kullanabiliriz.
Suyun karbonat sertliğini kaynatarak azaltabiliriz.Bu küçük akvaryumlar dışında pratik bir çözüm değildir. Sodyum bikarbonat koyarak kolayca yükseltilebilinir. Kalsiyum karbonat kH ve gH değerlerini eşit olarak arttırır. Her 50 lt. su için bir çay kaşığı sodyum bikarbonat kH değerini 4o arttırarak genel sertliği arttırmayacaktır. Aynı miktarda suya 2 çay kaşığı kalsiyum karbonat eklemek kH ve gH değerini 4o arttıracaktır.
Kubilay ANDAÇ
kaynak: hayvanlar.us
Ocak 9, 2008 at 11:43 | Hayvanlar
- Gönderen: admin |
Köpeklerde Bodyguard Eğitimi
|
Koruma ve koku meziyetleri yapan köpeklere SCHTZHUND denir.Bu bir eğitim sistemidir. Bu eğitimde asıl amaç köpeğin sahibini ve yakınlarını korumasıdır. Elbette ki her köpek bu görevi yapamaz yine uygun bir yavrunun eğitim aşamasına kadar çok iyi yetişmiş olması gerekir. Ayrıca iyi beslenmesi ve sağlıklı olması da şarttır. Halk arasında bazı yanlış uygulamalar mevcuttur. Köpeği karanlıkta tutmak, çiğ yemek yedirmek gibi uygulamalar yapılmamalıdır.
Şayet köpeğin geninde sertlik yoksa ne yaparsınız yapın olmaz, köpeğin özünde olması gerekir, Mizacı sert olması gerkir gerisi makyaj olur ve gerçek anlamda bir tehlike ile karşılaştığında bir tekme yediğinde korkup kaçacak ve sizi yarı yolda tehlike ile burun buruna bırakcaktır. Bu eğitim oldukça zor ve tekniktir çok yetenekli partner gereklidir. Örneğin bir düşman şahsın silahına davranması ile köpeğin bu hareketin ne manaya geldiğini anlayıp düşmana saldırması gerekir veya (tut)komutu ile şüpheli şahsa saldırıp onu etkisiz hale getirmelidir, (BIRAK)komutu ile bırakmalı fakat yinede dikkatti düşmanın üzerinde olmalıdır. Köpekler normalde eğitim almadıkları sürece gerçekten ısırmayı bilmezler.Ancak profesyonel eğitim sonucunda köpekler etkili ısırma tekniği kazandırılır.
Bu işide provakatörler tabir ettiğimiz partner yapar. Biz onun için size bu çalışmayı yapmayın diyoruz. Isırmayı bilmeyen köpeğe elindeki malzemeyi ustalıkla köpeğe nasıl vermesi gerektiğini provakatör çok iyi bilir. Buna yer tutuşda dahildir. Kısaca özetlersek, dövüş sanatını bilmeyen insanla bilen insan gibidir. Ancak ısırma tekniğini öğrenen bir köpek kolunuzu tuttuğu anda 3 sn. gibi kısa bir sürede sizin kolunuzu kırar ve liflerinizi kopartır ve siz bu kısa zamanda bayılırsınız ve etkisiz duruma düşersiniz. Sanırım işin önemi ve ciddiyetini kavradınız. Şahış koruması yapacak yavru daima sahibi ile birlikte yaşamalı ve eve gelen herkesle haşır neşir edilmemelidir. Ama gözlemlemelidir. Sokakta herkesle temas içinde bulunmamalıdır, çünkü insanlardan aşırı sevgi ve ilgi gören köpek miskinleşir ve ona ileride insan kötü demek çok zor olur. Beynine insanların iyi olduğu kazınmıştır.
Bu sebeple bu ilişkiyi iyi ayarlamalıyız. Daima uzaktan. Eğitim alanına çıkan acemi bir köpeğe daima kendisinin güçlü kuvvetli olduğu hissettirilir,aslı da böyledir. Hiç bir zaman bir köpeğe güç uygulanmaz, daima köpek kazanır. İnsan hep ondan korkar, bu boğuşma esnasında da böyledir. Burada provakatörün önemi ortaya tekrar çıkıyor.
kaynak: hayvanlar.us
Ocak 9, 2008 at 11:43 | Hayvanlar
- Gönderen: admin |
İnsan ve hayvan zekası arasında ne fark var?
|
İnsan ve