nedir

Hünkâr Hacı Bektaş Veli Anadolu’ya gelmeden önce Anadolu toprakları Rum diyarı olarak anılıyordu. Bu dönemde Anadolu büyük bir karmaşa içerisindedir. Merkezi bir yönetim yoktur. Selçuklu İmparatorluğu iyice düşmüş otoritesini kaybederek küçük çaplı beyliklere bırakmıştır. Çeteler eşkiyaların kol gezdiği, Kazıklı voyvodaların dehşet saçtığı, çete savaşlarının sürüp gittiği adeta bir cadı kazanı gibi kaynamaktadır.
Böylesine karmaşık bir ortamda Hacı Bektaş Veli Anadolu topraklarına gelir. Amacı, insanlar arasında birliği, dirliği, barış kardeşliği sağlamaktır. , dil, ırk ayrımı gözetmeksizin “bana özünüz lazım” diyerek kapılarını herkese açar Anadolu Alevi Bektaşiliğinin temelini atar.
Bütün bunları yaparken kuşkusuz en büyük yardımcıları onun sadık dervişleridir. Her birisi birer sosyolog, filozof toplum bilimci olan bu dervişler aynı zamanda müspet ilimler konusunda da bilgi sahibidirler. Bu özellikleri sayesinde gittikleri bölgelerde halk tarafından kolayca kabul edilen saygın kişilikler olurlar. Bu dervişlerin Anadolu’nun dört yanına hatta balkanlara kadar uzanan coğrafyada kurdukları ocaklar sayesinde Anadolu Aleviliği, Bektaşiliği bu günlere kadar gelebilmiştir. Aradan geçen onca zamana, baskılara katliamlara rağmen halen daha bu görevini devam ettiren ocakların olması da temellerinin ne kadar sağlam olduğunu gösterir.
Son Selçuklu İmparatoru Alaattin Keyhüsrev başlangıçta topraklarına gelen dergâh kuran giderek ünü artan Hacı Bektaş Veli’ye pek sıcak bakmaz ona şı düşmanca davranmasa da pek dostane yaklaşmaz ancak Moğol istilasına uğrayınca Hünkâr Hacı Bektaş Veli’nin ını ister, Hünkâr Hacı Bektaş Veli bu konuda kendisine eder. Bu olaydan sonra Alaattin Keyhüsrev ile Hacı Bektaş Veli çok iyi birer dost olurlar Alaattin Keyhüsrev yapacağı birçok işi Hünkâr’a danışarak hayata geçirir; ancak Selçuklu zor durumdadır. Batıda Bizans İmparatorluğu, kuzeyde Pontus Rum İmparatorluğu arasında sıkışmıştır. Alaattin Keyhüsrev Hünkâr’dan güvendiği birisini kuzeye Pontus Rum diyarına göndermesini bu vesile ile bu bölgeden gelebilecek tehlikeden haberdar olabileceklerini söyler. Bu öneri Hünkâr Hacı Bektaş Veli için de önemlidir; çünkü buradan gelebilecek bir saldırıdan kendisi de etkilenecektir. Hünkâr Hacı Bektaş Veli bu görevi Güvenç ’a verir.
Güvenç Hünkâr Hacı Bektaş Veli’nin güveninin kazanmış yiğit bir erdir. Eski menkıbelerde geçen adı ile Er Güvenç ’dır. Bu adı ona Hünkâr Hacı Bektaş Veli vermiştir. Güvenç at binen ok atan iyi bir asker, yiğit bir er halk ozanıdır. Bu özellikleri ile geleneksel bir Türkmen eridir. Asıl adı Halil Nurettin’dir. Aynı zamanda Hünkâr Hacı Bektaş Veli’nin amcasının oğludur.
Güvenç , Pirinden nasbini aldıktan sonra ili Kürtün ilçesi Taşlıca Köyü’ne gelir buraya yerleşir. Bu bölgenin stratejik bir özelliği de vardır. Hemen dağların diğer tarafı Rum Pontus İmparatorluğu topraklarıdır. Güvenç burada bir uç kale komutanı gibidir. Topladığı askeri bilgileri Hünkâr Hacı Bektaş Veli’ye gönderir. Aynı zamanda da gelenek göreneklerini koruyan İslam sentezini bölgede harmanlamaya başlar. Yetiştirdiği Karadeniz’in değişik yerlerine gönderdiği yol önderleri ile Anadolu Alevi Bektaşiliğini Karadeniz Bölgesinin her yanına yayar. 32 yıl burada görev yaptıktan sonra kendisine verilen görevi yerine getirdiğini düşünerek pirinin yanına geri döner. Bu gün Hacı Bektaş Veli Külliyesinde türbesi bulunan Güvenç pirinin yanına geri dönebilen tek dervişidir. Karadeniz Bölgesinde birçok yerde Güvenç dervişlerinin yatırı, kurdukları ocaklar bulunmaktadır.

EHLİBEYT PİR HACI BEKTAŞ VELİ’NİN ASLI GÜVENÇ EVLATLARINDAN ULUS DERVİŞ OLARAK ANILAN HÜSEYİN OĞLU MEHMET DERVİŞ

ORDU’NUN GÖLKÖY İLÇESİNDE BULUNAN GÜVENÇ DERVİŞİ

Bu gün Güvenç ’ın kurduğu kendi adını taşıyan bu ocak Karadeniz Bölgesinde yaşamaktadır. Bu ocağın, Anadolu Alevi-Bektaşi ocakları arasında en az asimile olan ocak olduğunu söylemek mümkündür. Bugün törenlerinde hizmet yürütülmektedir. Musahiplik kurumu çok ciddi şekilde uygulanmaktadır. Dede talip ilişkileri de bu anlamda seviyelidir. Görgü cemleri görgü usulleri ile Güvenç ocağı Karadeniz’de yaşamaktadır. Güvenç Ocağının bugüne kadar çok fazla yıpranmadan gelebilmesinin birçok sebebi olabilir; ancak en büyük faktör diğer hiçbir alevi Bektaşi ocağında olmayan bir uygulamanın Güvenç tarafından uygulanmış olmasıdır. Güvenç ’ın Kürtün Taşlıca Köyündeki 32 yıllık nda 4 oğlu olmuştur. Çevresinde de 22 ayrı kabile bulunmaktadır. Pirinin yanına dönme ı aldığında dört oğlunu yanına çağırarak 22 kabilenin sorumluluğunu 4’e bölmüş oğullarına pay etmiştir. Böylelikle her bir kişi kendi mahiyetindeki kabilelerden sorumlu olmuş diğerlerinin işlerine ışmamıştır. Güvenç ’dan sonra bu olay bir gelenek haline gelmiş torunları tarafından da uygulanmıştır. Bu durum 1500’lü yıllara kadar devam etmiş Güvenç dedeleri talipleri bu bölgede oldukça geniş bir coğrafyaya yayılmışlardır. Osmanlı’nın Yeniçeri ordusuna asker göndermişler, özellikle Çepni boyunun savaşlarda gösterdikleri larla Fatih Sultan Mehmet’in de ilgisini çekmişlerdir, Fatih Sultan Mehmet tarafından Kürtün ilçesi topraklarının Taşlıca köyünde oturan Güvenç evlatlarına verilmesini ayrıca hizmetlerinde kullanılmak üzere hazineden 500 verilmesini emreden birde ferman bulunmaktadır.
Yavuz Sultan Selim’in Anadolu topraklarında başlattığı Alevi Bektaşi katliamı ile Güvenç Ocağı mensubu olan 22 ayrı kabile ciddi oranda göç ettiler Giresun tarafına geldiler, aslında bu onların ilk göçü değildi. Güvenç ’ın Taşlıca köyünden ayrılması ile birkaç kabile Güvenç ’ın terk ettiği topraklarda artık kendilerinin nasibinin olmayacağına inanarak ilk göç edenler olmuşlardır. nitekim onları haklı çıkarmış bundan sonra göçlerin ardı arkası kesilmemiştir. En büyük ikinci göç olayını Yavuz Sultan Selimin Anadolu’da başlattığı Alevi Bektaşi katliamı ile yaşayan Güvenç ocağı, üçüncü göç olayını yine Yavuz Sultan Selim’in Çaldıran savaşında Şah İsmail’i yenmesi ile yaşadılar. Bu göçlerin istikameti hep Karadeniz Bölgesinin dağlık kesimleri olmuştur. 1826 yılında 2. Mahmut’un Yeniçeri Ocağı’nı kaldırması yeniçeri katliamı ile birlikte dördüncü göç olayını yaşayan Güvenç ocağı mensubu kabileler 1878 yılında Osmanlı Rus harbinde Rusların Harşut çayına kadar inmesiyle beşinci göç olayını yaşamışlardır. Bu göç ile birlikte bu gün halen daha aynı adlarını soyadı olarak taşıyan Alemdarlar, Bayraktar Sancaktar kabileleri Adapazarı’na kadar uzanan coğrafya ya göç etmişlerdir. Rusların 1896 da Kars’ işgal etmesi ile altıncı göçü de veren Güvenç Ocağı son göçü Cumhuriyet döneminde dersim olaylarının ardından vermiş bu göç ile Terme ye gelen kabilede halen daha doğum yeri hanesinde Kürtün yazan insanlar yaşamaktadır.
Karadeniz Bölgesinde çok ciddi Alevi -Bektaşi katliamı olmamasına rağmen yaşatılan baskı Karadeniz Alevi-Bektaşilerini de göçe zorlamış yüzlerce yıl yaşadıkları verimli toprakları terk ederek yüksek dağların eteklerine yerleşmişlerdir. Göç etmeyenlerde kendilerine dayatılan yaptırımları kabul etmek zorunda kalmışlar asimile olmuşlardır. Göç edenler için çile yeni başlamıştır. Buralardaki yaşam şartlarının zorlukları ekonomik olumsuzluklar, ulaşım iletişim sorunları yüzünden yıllarca birbirlerinden almadan kabileler şeklinde yaşamak zorunda kalan Alevi Bektaşi toplumunda birlikte bir benlik kaybı da söz konusu olmuştur. Geçen zamanla birlikte yavaş yavaş dedeler pirler dağ başlarındaki bu obaları köyleri tekrar tespit etmişler toplumun kaybolan değerlerini yeniden kazandırmaya çalışmışlar büyük ölçüde de bunda lı olmuşlardır. Cumhuriyetin ilanı ile birlikte Karadeniz Alevi Bektaşileri rahat bir nefes almışlar yüzyıllardır inmedikleri şehir merkezlerine inmeye, hiç gitmedikleri diğer komşu illere ilçelere gitmeye başlamışlar çevredeki Alevi Bektaşi yerleşim yerlerini bulma ma fırsatını elde etmişlerdir. Bu rahatlık onlara ticaret yapabilme fırsatını da vermiştir. Kendi yaptıkları yiyecek, giyecek vb malzemeleri şehir merkezlerinde satarak kendi ihtiyaçları olan malzemeleri alabilmişler. Bu çok doğal olması gereken insanlık hakkı bile onlara bir lütuf gibi gelmiştir çünkü bu işi daha önce kendilerine yakın buldukları Sünni vatandaşlar aracılığı ile yaparak onlara da ayrıca komisyon vermek gibi bir durum söz konusudur. Cumhuriyetin ilanı ile birlikte Alevi-Bektaşi toplumunun üzerindeki baskı kısmen azalmış ancak hiçbir zaman tam olarak kalkmamıştır. Bugün Ordu Merkeze bağlı Çavuşlar, Dedeli, Derince, Yenice, Okçubeli, Terzili, Şıhlar, üçü de kardeş olan Güvenç Dervişi olan Uzunisa, Uzunmusa Uzunmahmut adında köyler halen daha aynı adları kullanmaktadır. Ancak bu köylerde artık Güvenç dede Talipleri yaşamıyor.

Güvenç ’ın Hünkâr Hacı Bektaş Veli Külliyesindeki Türbesi

Güvenç ’ın Kürtün İlçesi Güvende yaylasındaki Türbesi

Güvende Yaylasında Yapılan Yayla Şenliği

Güvenç ’ın dergâhını kurduğu Kürtün’de de artık Güvenç Dede Talipleri yaşamıyor. Üst üste verilen yedi ayrı göç ile birlikte Cumhuriyet döneminin yaptırımları son kalan Güvenç torunlarını da camilere imam olarak atanması onlarında bunları kabul etmek zorunda kalmaları ile Güvenç bu bölgeden tamamen göçmüştür. İşin üzücü olan bir diğer tarafı da Güvenç ’ın Pirine dönmek üzere Güvende yaylasına doğru yola çıkınca oğulları talipleri peşini bırakmazlar gitmesini istemezler. O’da döner sorar ben nereye gitsem gelecek misiniz, diye. Evet, geleceğiz, cevabını alınca geri döner o anda bir sis bastırır. Sis tekrar yükseldiğinde görülür ki Güvenç artık gitmiştir. O kalabalık 52 gün boyunca Güvenç ’ın sır olduğu yerde geri döner umudu ile beklerler ancak Güvenç geri dönmez onun sır olduğu yere bir türbesini yaparlar. Bundan sonra her yıl aynı günde buraya gelirler, O’na kurban keserler, ziyaretinde bulunurlar. Bu olay birçok defa savaşlar göçlerden dolayı kesintiye uğrasa da Güvenç Dede Talipleri 1955 yılına kadar pirlerini anmak için güvende yaylasındaki türbesine gider kurban keser ziyaret ederler. 1955 yılından sonra devlet Alevilerin Bektaşilerin buraya gelmesini eder. Bu tarihten sonraki bu anma törenini yayla şenliğine dönüştürür her yıl belediye tarafından düzenlenen rutin bir yayla şenliği halinde kutlanır.

  El ile boşalma, aslında bekarlık döneminde bile zarurî görülemeyecek bir işlemdir. Çünkü Yüce Allah, insanda atılmayan veya atılamayan fazla birikimleri giderecek bir düzen yaratmıştır. Gerektiğinde, bu düzen (rüyalanmak) devreye girmekte, insanı rahatlatmakta zarar görmekten kurtarmaktadır. Diğer meşru yol ise evliliktir.

Haram mıdır?

1- Kocasının ısı eliyle veya ın kocasının ıyla boşalması helaldir.(İhya Terc. Ali Aslan, 3/420. İbn-i Abidin, 4/27.)

2- veya kişinin kendi eliyle boşalması ise müctehidlerimizin değerlendirmelerine göre şöyle açıklanabilir.

a- Mutlak haramdır,

b- Mubahdır,

c- Vacibtir.

Mutlak Haramdır Diyenler: Şafiî mezhebi müctehitleri mastürbasyonun mutlak haram olduğu görüşündedirler.

Mubahtır Diyenler; Kişinin eşi yoksa, evlenmeye de maddî gücü müsaid değilse zinaya düşmemek veya vücudundaki -rüyalanma yoluyla da atılamayan- zararlı birikimi gidermek için yapması mubahtır.

Hanefî Hanbelî mezhebi müctehitleri bu görüştedir.

Vacibtir Diyenler: Eğer yapmaksızın zinadan korunulamayacağına kanaat hasıl olursa, bu durumda yapılması vacib olur. Çünkü iki şerden daha az zararlı olanın tercihi İslamî bir kuraldır.

Bu durumda böyle yapan bir denklem kurmuş sayılır; kendisine ne sevap, ne de günah vardır; ne mükafat görür, ne de azaba uğratılır.

Esasen , büyük günahlardan sayılmaz. Bir mukayese yapacak olursak mesela; yabancı kadınların bakılması haram olan yerlerine bakmak mastürbasyondan daha günah, yabancı kadınla kucaklaşıp öpüşmek ona bakmaktan daha çok günah, zina etmek ise onlardan çok büyük günahtır… Şu var ki, küçük günahlardan sayılsa bile, özürsüz olarak sık sık tekrarlanıp devam ettiği takdirde -zararları büyüdüğü gibi günahları da büyüyerek gitgide büyük günahlara dahil olabilir. Zira küçük günahlar da ısrarla tekrarlanırsa, büyük günaha dönüşür. Yeri gelmişken, günde beş vakit namaz kılmanın, küçük günahların affına sebep olduğunu da hatırlatalım…

Oruçlu iken, oruçlu olduğunu bile bile yapan kimse, inzal olup meni gelirse orucu bozulur; sadece gününe gün kazası gerekir. Bu durumda kefaret gerekmeyeceği gibi, halinde inzal vaki olmamış yani şehvetle meni akmamışsa -”mezi”denilen sızıntı gelse bile- bununla oruç bozulmaz, gusül de gerekmez. Bunu alışkanlık haline getirmemişse fetva böyle ise de takva açısından bunları yapmamak daha uygundur.

Kadınların masturbasyonunun hükmü erkeklerin masturbasyonunun hükmü gibidir.

Yapılan açıklamalardan anlaşılacağı üzere mutlak haram olarak görülemeyeceği gibi, şartsız helal olarak da görülemez.

Sebepleri Zararları:

Erkeklerin hemen hemen hepsine yakın bir kısmı, kadınların da yarısı kadarı gençlik devrelerinde az çok bu işe başvururlar. Bu da en çok 14-20 yaşları arasında cereyan eder. Bir kısmı sadece cinsi baskının hafifletilmesi için arasıra seyrek olarak yapar. Bazısı da bir zevk vasıtası yaparak alışkanlık halinde, her fırsatta sık sık mastürbasyonu tekrarlar.

Sebeplerini Şöyle Özetleyebiliriz:

1- Normal cinsi münasebetten uzak kalmak,

2- Mastürbasyonu alışılmış bir zevk vasıtası haline getirmek ,

3- Cinsi münasebetten çeşitli sebeplerden dolayı nefret etmek,

4- Cinsi münasebetten yeteri kadar zevk alamamak, (evliler için),

5- Cinsi isteğin fazla artması,

6- Mastürbasyonu teşvik eden, şahısların tesirinde kalmak,

7- Açık-saçık manzaralar, şehveti tahrik edici söz yazılar,

8- Cinsel organlarında temizlik noksanlığıyla meydana gelen kaşınmalar,

9- Cinsi arzuların çocuklarda erken uyanması,

10- Bazı çocukların küçük yaşta merak görmesiyle cinsel organıyla oynamayı alışkanlık yapmaları… vs.

Zararlı Yönüne Gelince:

Seksolog hekimlerin bu konudaki görüşleri çeşitlidir. Bu görüşleri üç maddede toplayabiliriz:

1) Mastürbasyonun zararsız olduğunu savunanlar,

2) Zararlı olduğunu söyleyenler,

3) Çok zararlı olduğunu iddia edenler,

Bunların içinde, çoğunluğun kabul ettiği hakikate en uygun olanı ikinci görüştür. Şüphesiz ki, fazla mastürbasyonun ruhi, bedeni, cinsi, manevi…birçok zararları mevcuttur. Fakat, mastürbasyonun tamamen zararsız olduğunu ileri sürmek gerçeğe pek uzak olduğu gibi, onu son derece tehlikeli göstererek, gençleri karamsarlığa düşürmek de yersizdir. Mütehassısların bazıları, bir-iki haftada bir yapılan mastürbasyonun vücuda pek zararlı olmadığı görüşündedir. Şu kadar ki, bu durumdaki mastürbasyonun da uzun zaman devam etmesinin, zararlı olacağını bilmelidir. Hemen hemen bütün fikirler, aşırı mastürbasyonun gençleri tahrip edici bir illet olduğu noktasında toplanmaktadır.

Gerçekten gençlerin büyük derdi olan , geniş açıdan ele alındığı zaman, bunun birçok yönleriyle zararlı bir illet olduğu görülür.

Acaba Kaç Günde Bir Yapılırsa Zararlıdır?

Buna verilecek cevap şudur: “…Bu, her insana göre değişir. ki normal cinsi münasebetlerin sayısı da her insan için değişiktir. Bir kaide tespit etmek lazım gelirse şöyle söyleyebiliriz: Kendinizi çok bunalmış hissetmedikçe yapmayınız. Sırf mastürbasyonun zevkini tatmak için, kendi kendinizi suni olarak tahrik eder iradenizi tam bir gevşekliğe uğrattıktan sonra masturbasyon yapmaya kalkışırsanız, işte o zaman ifrat yolunu

tutmuşsunuz demektir”

ne kadar çok veya az yapılırsa, zarar nispeti de ona göre çok veya az olur. Yani “çoğu çok zarar, azı az zarar” demek uygun olur.

Halbuki ihtilam (uyku rüyada meni boşanması), dolan kabın taşması gibi fazla olan meninin kendiliğinden boşalmasıdır. Cinsel temastan uzak olanlar için, bu bir ihtiyaçtır bir mahzuru da yoktur. ise, zoraki bir boşalma olduğundan, ihtilamdan çok farklı zararlı bir özelliği vardır.

İlk gençlik devrelerinde ara-sıra yapılan mastürbasyonlar, psikolojik yönüyle normal sayılabilir. Fakat olgunluk çağında, alışkanlık halinde sık sık buna başvurmak, bir nev’i cinsi sapıklık konusuna girer.

Mastürbasyondan korunma çareleri de vardır. Bundan korunmanın en iyi çaresi, şehvet hislerini kontrol altına almaktır. Bunun için de ilmi, ameli, ailevi, manevi.. cihetten çeşitli önleme imkanları bulunabilir. Bununla beraber bu alışkanlığın tamamen, birden bırakılması pek kolay değildir, lakin, yavaş yavaş vazgeçilmesi daha kolay mümkündür. Şunu da önemle belirtelim ki, ne kadar çok yapılırsa, bu arzu inadına körüklenir. Mastürbasyonun çok kötü bir özelliği de budur.

Yaygın olduğu yerler ise: Yatılı okullar, kışlalar, hastaneler, hapishaneler, iş kampları, gemi tayfalarında… bekar kalmış, boşanmış vb. kimseler arasındadır. Bu tatmin şekli, genellikle gençler arasında yaygın olmakla beraber, gençlik çağını arkada bırakmış birçok kimseler de bu illete bağımlıdır. Bir de, gençlerden yalnız avare kimseler için, bu illet pusuda hazırdır! - ışıklığının mevcut olduğu, çeşitli genç kitleler arasında daha ziyade sıcak mevsimlerde nisbeti daha çok yaygındır.

Bir hadiste: “Elini nikahlayan mel’undur” buyurulmuştur. Saîd b. Cübeyr’in rivayet ettiği bir hadiste: “Zekerleriyle oynayan bir ümmete Allah azab etmiştir”, Ata’nın bir rivayetinde: “Elleri hamile olarak haşredilecek bir kavim duydum” bunların elleriyle yapanlar olduğunu sanıyorum” demiştir.

Ayrıca Allah (c.c.), evlenme imkanı bulamayanların, imkan buluncaya kadar iffetlerini korumalarını emretmiş böyle bir yöntem uygulasınlar dememiştir. Rasulüllah Ef’endimiz de: “Gençler! İmkan bulanlarınız evlensin, çünkü bu, gözü iffeti daha iyi korur. Bunu yapamayan oruç tutsun, çünkü orucun bunu sağlayacak bir kamçısı vardır” buyurmuş bekarlara çare olarak orucu göstermiştir. Eğer mubah olsaydı, çare olarak o gösterilirdi. Çünkü o daha kolay bir yoldur, denmiştir.

Ancak bu konudaki hadislerin bir kısmının oluşu sebebiyle, çoğunluğun haram görmesine şılık, mastürbasyonu mahzursuz gören alimler de vardır.

Mesela Ahmed b. Hanbel bunu, tıpkı kan aldırmaya benzetmiş ihtiyaç duyulduğunda, vücuttaki fazlalıkları dışarı atmaktan ibaret olduğu için caiz olduğunu söylemiştir.

Hanefîlerce genel olarak haram görülmüş, ancak; kişi bekarsa, ya da hanımdan uzakta ise de şehvet kafasını aşırı meşgul ediyorsa, ya da zinaya düşme endişesi varsa bunu kendisini teskin için yaparsa bunda günah olmayacağı umulur. Ama zevlenmek şehvetlenmek için yaparsa günahkardır, denmiştir.

İmam-ı Şafiî önceki görüşünde caiz olduğunu söylerken, sonraki görüşünde haram olduğu kanaatına varmıştır.

Mesele Resulüllah’ın amcaoğlu İbn Abbas’a sorulduğunda:

“Zina yapmaktansa bu iyidir” cevabını vermiştir. Bütün bunlara göre; genellikle hoş görülmemiş, fıtrata (normal yaratılışın gereğine) zıt bir eylem kabul edilmiş, cinsel sapma halini alması, psikolojik oluşturması gibi olumsuz yönleri hesaba katılarak, haram, ya da mekruhtur denmiştir. Ancak daha büyük zaarlara düşme endişesi olduğu yerde; “iki zarardan başka alternatif yoksa, küçük olan zarar tercih edilir”, “zaruretler haram şeyleri mubah kılar” kurallarınca yapılması caiz görülmüş, hatta zina endişesi kesin ise, vacip bile olur denmiştir. Alışkanlık oluşturması zevk için yapılması ise ittifakla haramdır. Hanımının eli vs. azaları ile yapılması ise her halukarda caizdir, helaldir. (Dr. Faruk Beşer: Hanımlara Özel Fetvalar, Cilt 1, Seha Neşriyat)

Bu kötü , daha çok ergenlik çağına yeni girenlerle gençler arasında oldukça yaygındır. Baş sebebi ise, kadınların yarı çıplak kırıtarak, süs yerlerini teşhir ederek, erkeklerin iştihasını çekecek kıyafet davranışlar göstererek sokaklarda dolaşmalarıdır.

Kadınların bu tahrik edici hemen birçok eğlence mesire yerlerinde göze çarpmaktadır. Aynı şekilde kadınları tahrik eden unsurlar da toplumda çokça yaygındır.

Sözünü ettiğimiz tahrik sebebi umumi yerlerde cereyan edenidir. Bir de temsillerde, filmlerde gösterilenler var ki, bunlar daha tehlikeli daha acıdır.

Bir de gençlerin devamlı okudukları fotoromanlar, cinsel kıssalar vardır ki, bunlar gençlerin nefsi aklı, aynı zamanda ahlakı üzerinde, fiziksel ruhsal yapılarında kötü te’sirler meydana getirmektedir.

İşte bu kabil şeyler, olsun, olsun gençleri yavaş yavaş zinaya, hayasızlığa, bozguna rezil bir hayata itmeğe yetiyor. Başka bir şey düşünmeye gerek bırakmıyor.

Ergenlik çağındaki bir genç, kendisini kötü yollardan alıkoyacak ilahi kontrol inancı taşımıyorsa, işlediği günahlarda Allah’tan korkmuyorsa, ileride bir hesap vereceğini düşünmüyorsa, çok sürmez şu iki durum arasında kalır ki bunun bir üçüncüsü yoktur.

a) Ya cinsel duygu isteğini haram yollardan şılar bununla kendini tatmin etmeye çalışır.

b) Ya da şehvetinin hiddetini hafifletmek için yapar.

Aşırı mastürbasyonun sebebi, hormon bozukluğu da olabilir. için ilgili hekime müracaat etmelidir.

Mademki konu Hz.Muhammed ile halasının ı Zeyneb Bint Cahş evliliğne geldi ben de maydanos olayım konuya…

Zeyneb, Muhammedin halasının ıdır, Aynı zamanda evlatlığı! olan Zeyd’in de ısıdır..
fakat ne oluyorsa oluyor, Zeynep Zeyd’den boşanıyor (nedenlerini sonra yorumlayacağım)
Akabinde de Allah, Muhammed’le Zeynebin evlenebilmesi için alttaki ayetleri gönderiyor..
gönderiyor demek de doğru değil, beraber bu işi kararlaştırmışlar.

“AHZAB SURESI
36-Bununla beraber, Allah Rasulü bir işe verdiği zaman, gerek inanan bir erkeğin gerek inanan bir ın kendilerine ait bir işte tercih hakları olamaz. Her Allah’a peygamberine asi olursa açık bir sapıklık etmiş olur.”

Sıra geliyor yapılacak işin ayetine;
“37-Bir de hatırla o vakti ki, o kendisine hem Allah’ın nimet verdiği, hem de senin iyilik ettiğin kimseye: “Zevceni kendine sıkı tut Allah’tan kork!” diyordun da Allah’ın açığa çıkaracağı şeyi içinde gizliyor insanları sayıyordun.
Oysa Allah, kendisini saymana daha layıktı. Sonra Zeyd o kadınla ilişiğini kestiğinde Biz onu seninle evlendirdik ki, evlatlıklarının ilişkilerini kestikleri eşlerini nikahlama hususunda müminlere bir darlık olmasın. Allah’ın emri fiile (pratiğe) çıılmış bulunuyor.”

Not: ’an Ayetleri Diyanet çevirisi dir

36. Ayet bakalım ne demek istiyor; “Allah Resulü bir işe verdiği zaman” demek Allah, Muhammedle birlikte istişare yapıp birtakım işlerere veriyormuş!
Bak Allahın işine…

’anın bu ünde geçen “iş“de neyi kararlaştırıyorlar acaba, büyük ihtimalle 37 ayetteki yapacakları işi değil mi?
ama işi yapmadan önce gelebilcek itirazlara tetbir almak için önce ültimaton gönderiyorlar: 36.ayet.

Ültimaton gönderdikten sonra 37. ayeti, yani yapılacak işin onayını veriyor. ? Allah ile Muhammed işi beraber kararlaştırmıyor mu?.. 36 ayete bakarsak Allah ile birlikte bu işi kararlaştırıyorlar..

Ayetlere hadis kaynaklarına bakınca insanın ister istemez aklına bazı sorular geliyor…

Muhammedin içinde gizlediği şey neydi?

Allah neyi fiile (pratiğe) çıkardı?

Daha önce fiilde değilde, gizli veya düşüncedemiydi ?

Muhammed Zeyde boşanma diyordu?

Allah bu düşünceyi biliyordu da Muhammede; boşver müminleri sayma onlara, bir ültümaton ayet yazarız, bu işi fiile çıkartır, rahatlatırım sizi mi dedi?
Çünkü 36. ayette; Allah Resulü! bir işe verdiği zaman! itiraz eden “asi sapık olur” diyor.

Güvenç üzerine…

Coşkun KÖKEL

ÖZET
Bu çalışmada bir Türkmen dedesi olan Güvenç Güvenç ’ın adıyla anılan Güvenç Ocağı’na ait bilgiler sunulmaktadır. Ayrıca 2005 yılında Düzce, Ordu, , Trabzon illerinde yerleşik Güvenç Ocaklıları üzerine yapılan alan araştırmalarıyla derlenmiş bilgiler değerlendirilmektedir. Özellikle Karadeniz Bölgesinde yerleşik Alevi-Bektaşi Çepni Türkmenleri ile Güvenç Ocağı arasındaki tarihsel inançsal bağlar belirtilmeye çalışılmaktadır.
ABSTRACT
In this work has included some information about Güvenç and his family who is a Turkoman old man. Also, in this work we evaluationed that collected information about people who are from Güvenç ’s home and lives in Düzce, Ordu, , Trabzon in 2005. Especially we tried to determined that historical and religious links between the Alaouite-Bektashian Çepni Turkomans and Güvenç family.
Anahtar Kelimeler: Güvenç , Güvenç Ocağı, Çepni, Türkmen, Karadeniz Bölgesi.
Words: Güvenç , Güvenç Family, Çepni, Turkoman, Blacksea Region.
13. yüzyıl, Anadolu’da Hacı Bektaş Veli merkezli düşüncenin etkinlik gösterdiği bu hümanist söylemin aktif nitelik kazandığı dönemdir. Türkistan’da Hoca Ahmet Yesevi’nin öğrencisi Hacı Bektaş Veli’ye ilettiği şu sözlerinde de belirttiği gibi:
Döndü Hoca didi Ya Bektaş işit
Her ne dir isem sana sen anı it
Rum erenlerine baş kıldık seni
Var iriş talipleri eyle gani
Suluca karayöğe var mesken it
Yurt verdik durma var anda git (Noyan, 1996: 163).
Hacı Bektaş Veli önderliğinde Anadolu’ya taşınan bu hümanist söylem, Anadolu’da yurt, ocak tutmuş gönül elleriyle köklenir. Bu süreç Hacı Bektaş Veli Vilayetnamesi’nde şöyle öykülenir:
Rum kurbuna gelince ol hümam
Rum erenlerine virdi hoş selam
Nakildir ol vakti Rum’un pirleri
Elli yedi bin temam Rum elleri (Noyan, 1996: 168).
13. yüzyılda tarihsel kimliğini Hacı Bektaş Veli ile ifade eden bu düşünce geleneği, Hacı Bektaş Veli ile beraber hareket eden onlarca tarihsel kişilikle temsil edilir. Hacı Bektaş Veli Vilayetnamesi’nde adı geçen Tapduk Emre, Yunus Emre, Karadonlu Can Baba, Sarı Saltık, Ahi Evren, Karacaahmet Sultan, Kolu Açık Hacım Sultan, Seyyid Cemal Sultan gibi birçok Türkmen dedesi Anadolu’nun hatta Balkanların dört bir yanında bu felsefenin temellenmesini sağlar. Hacı Bektaş Veli ile beraber adı anılan Türkmen dedelerinin en önemlilerinden biri de Güvenç ’dır. Güvenç , Hacı Bektaş Veli Vilayetnamesi’nde, tasavvufi bir menkıbede adı geçen, nan bir Alevi-Bektaşi erenidir. Hacı Bektaş Veli Vilayetnamesi’nde Güvenç ’ın adı, Alevi-Bektaşi inanç terminolojisinde metin literatüründe sıklıkla işlenen şeyhlik, müritlik, muhiblik, âşıklık kavramlarının betimlendiği felsefî bir menkıbe ile anılır.
Şeyhlik, müritlik, muhiblik, âşıklık Alevi-Bektaşi inanç literatüründe felsefî kavramlar olarak yer alırlar. Bu kavramlar aynı zamanda Alevi-Bektaşi düşüncesinde dört kapı kırk makam süreci ile oluşan düşünsel yükselişi de ifade eder. İnsan-ı kâmil olgusu, Alevi-Bektaşi düşüncesinin amacıdır. Alevi-Bektaşi düşüncesi bu amacın ları olarak bireyin düşünsel, inançsal, psikolojik gelişimi için belli kategoriler belirlemiştir. Bu gelişim kategorilerinin başında aşıklık, yükselişinin son aşamasında ise şeyhlik (mürşid-i kâmil) yer alır. Hacı Bektaş Veli Vilayetnamesi’nde bu düşünsel evrimin aşamaları Güvenç ’ın isminin yer aldığı menkıbede şöyle anlatılır:
“Hünkâr’ın hizmetinde Güvenç adlı bir derviş vardı, er terbiyesi görmüş bir zattı. Birgün, erenler şahı dedi, gönlümde bir sorum var, izin verirseniz söyleyeyim. Hünkâr, şöyle buyurdu: Güvenç, acaba dedi, şeyh , muhib , âşık ? Bize lütfedip bildirseniz. Hünkâr, hemen, Güvenç dedi, yerinden kalk, tez git, bir sarrafta bin nezrimiz var, al gel, dedi. Güvenç , sarraf , hangi şehirdedir demeden hemen belini bağladı, Hünkâr’ın elini öptü, yola revan oldu. Gide-gide vardı, bir şehre yetişti. Gördü ki pek büyük bir şehir. Kendi kendisine, bizim ülkede böyle büyük bir şehir yoktu, acaba bu şehir, hangi şehir, dedi. Kal’anın içi adamlarla doluydu. Gezerken bir adama, kardeş dedi, bu il, hangi il, bu şehir hangi şehir? O adam dedi ki: Burası Hindistan ülkesi, bu şehre de Delli (Delhi?) derler. Güvenç, bu sözü duyunca şaşırdı, kendi kendine, Rum ülkesi nerede, Hindistan nerede, dedi. Şehrin içinde yürümeye başladı. Sokak sokak gezerken pazara ulaştı, o yana, bu yana  bakınıp giderken gördü ki, şıda bir sarraf oturmada. Sarraf da bunu görünce hemen kalktı. Beri gel derviş diye elini salladı. Derviş, dükkana girdi, selâm verdi. Sarraf, Güvenç’e, hangi ildensin dedi. Güvenç, Rum ülkesinden,  dedi. Kimin hizmetindesin deyince Güvenç, Sultan Hacı Bektaş Hünkâr’ın hizmetindeyim, bir gün bana, bir sarrafın bize bin nezri var, al gel buyurdu, üç gün oluyor, bu şehre geldim, dedi.
Sarraf, Hünkârın adını duyunca hemen dükkanını kapadı, Güvenç ’ı aldı, evine geldi. Ağırladı, oturttu. Üç gün çeşitli yemekler verdi. Sonra derviş dedi, nezri olan sarraf benim. Hindistan denizinde  bir vakitler ticarete giderken bir yavuz muhalif yel çıktı, az kaldı gemimiz batacaktı. Hemen vilayet erenlerini çağırdım, beni kurtarın, bin nezrim olsun dedim. O anda erenler yetişti, gemiyi mübarek eliyle tuttu, kıyıya çıkardı. Adını sordum. Adım Hünkâr Hacı Bektaş’tır, Rum ülkesindenim dedi. Rum ülkesine nezrimizi ulaştıracağız dedim, ben birisini yollarım, buyurdu. Ben, o göndereceğin adam ne şekilde dedim, senin şeklini tarif etti. İşte seni dükkanda gördüm, elimle çağırdım. Hamd olsun ki etmemişim. Şu bin ı al, erenlere götür. Sonra bin daha saydı, bu da dedi, erenlerin hizmetinde bulunanlara, onlara ver, yesinler, içsinler. Bin daha saydı, yanımızdan boş gitme dedi, bu bin ı da sen harca.
Güvenç , o üç bin ı bir kese içine koyup koynuna saldı. Sarrafla vedalaşıp yine yola revan oldu. Şehir içinde giderken bir çardak gördü. Bir de baktı ki çardağın penceresinde, gün yüzlü bir bakmada, ı görür görmez bin canla âşık oldu. Sabrı-ı kalmadı, aklı başından gitti. Pencereye gözünü dikti, tam üç gün üç gece öylece kaldı. ,dervişin hâlini görünce şaşırdı, halk görürse kötüye yorar dedi, halayığını çağırdı, hâli anlattı, git dedi, öğüt ver de çeksin gitsin buradan. , bir tacirin ıydı, babası ticarete gitmişti. Halayık, gidip derviş dedi, umduğun eline geçmez senin, vazgeç bu olmaz sevdadan. Bu , ulu bir tacirin ıdır. Kulları, adamları duyarsa başına iş açarlar. Öyle bir avı elde etmek isteyen kişinin bol ı olmalı. Güvenç , halayığın sözlerini işitince alınma, ne oldu ki, dedi, üç bin , kesesiyle koynundan çııp halayığa gösterdi. Halayık bunu görünce koştu, kıza geldi, bu derviş dedi, tekin adam değil, koynundan üç bin altınlık bir kese çııp gösterdi. Hasılı kelam, altına tamah ettiler, bir yolunu bulup dervişi içeriye aldılar. Güvenç , keseyi çııp sevgilisinin önüne koydu. Tam şeytan yoluna gideceklerdi ki, Güvenç, sevgilisinin ayak ucuna otururken bir de baktılar, duvar yarıldı, bir el çıktı, Güvenç’i, göğsünden bir kaktı, yere yıktı, aklını başından aldı. , bu hâli görünce kalktı, oturdu. Güvenç’in aklı başına gelince bu ne hâl diye sordu. Güvenç , Şeyhimiz Hacı Bektaş Hünkâr’ın vilayetinden oldu dedi, böylece beni bu kötü işten kurtardı. Bunun üzerine, Rum ülkesinden çıktığını, oraya geldiğini, hasılı o ana kadar başından geçenleri bir bir anlattı.
, bu kerameti gözüyle görünce erenlere âşık oldu, ziyaretine varmak istedi. Üç bin ı aldılar, beraberce akşam saatinde yola çıktılar. Gece yarısı, yürüdüler, ıssız bir yerde yattılar. Uyanınca baktılar ki sabah olmuş, ama bulundukları yer yattıkları yer değil, kekikli, yavşanlı bir yer, Arafat dağının yanındaki ılcaöz’den gelen yolun yanındalar. Kalkıp yola düştüler. Halifeler şı çıktılar. Görüşüp Hünkâr’a götürdüler. Güvenç , erenlerin ellerini öpüp ayaklarına yüz sürdü. Başından geçeni bir bir anlattı.
Hünkâr, Güvenç dedi, bu işlerdeki hikmeti bildin mi? Güvenç buyurun Erenler Şahı dedi. Hünkâr, sen, bizden şeyh , mürit ; muhib , âşık diye sormuştun, biz de sana cevap verdik. Mürid odur ki, senin yaptığını yapar. Biz seni hizmete gönderdik, nereye gideceğim, kimi göreceğim demeden yola düştün; muhibliği sarraf gösterdi. Bir kerecik denizde helak olayazdı, erenler diye çağırdı, bin nezretti, vardık, imdadına yetiştik, gemisini kurtardık, adımızı, yerimizi sordu, verdik, seni yolladık, şöyle böyle demeden nezrimizi sana teslim etti. Şeyhliği biz yaptık; seni kolayca götürüp getirdik, seni o yüz karasından da kurtardık. Âşıklığıysa o yaptı, bir vilayet görmekle âşık oldu bize; buraya gelmedikçe etmedi. Sonra emretti, o ı Güvenç ’a nikahladılar. Düğün oldu, murad alıp murat verdiler (Gölpınarlı, 1995: 76).”
Güvenç ’ın adı birçok Alevi-Bektaşi kaynağında Hacı Bektaş Veli Vilayetnamesi’ne atıf yapılarak Dünya Güzeli Menkıbesi ile beraber anılır. Birçok î metinde Güvenç , Hacı Bektaş Veli’ye en yakın Türkmen dedelerinden biri olarak anlatılır:
“Hünkârın tatarı idi. Bir yere name iletmek dilerse, Güvenç giderdi. Hindistan, Delhi şehrinde gördüğü alem güzeline âşık oldı. Hünkâr’a dediler, iki âşığu izdivaç eyledi. Hünkâr’ın dergahında bir haymada yatarlar. Keramatları saymakla dile gelmez (Altınok, 2003: 188).”
Güvenç ’ın adı birçok Alevi-Bektaşi metninde on iki hizmet, on iki post sistematiği ile beraber anılır. On iki hizmet on iki post, Alevi-Bektaşi düşünce evreninde dört kapı, kırk makam anlayışına bağlı olarak bireyin insan-ı kâmil olgusu bağlamında düşünsel gelişimini mlar. Alevi-Bektaşi metinlerinde on iki hizmet on iki postun birer manevi önderi vardır. On iki hizmetin, on iki postun bu manevi temsilcileri metinlerde adları sıklıkla geçen Türkmen dedeleridir. Yaygın olarak on iki post on iki hizmetin kategorik düzenlenişi şu şekildedir:
On İki Post
1. Mürşid Postu: Hünkâr Hacı Bektaş Veli
2. Rehber Postu: Habib Emircem Sultan
3.  Türbedar Postu: Hızır Lale Cü
4.  Ahçı Postu: Karadonlu Can Baba
5.  Ekmekçi Postu: Seyyid Mahmut Hayrani
6.  Şerbetçi Postu: ıl Deli Sultan
7.  Nakib Postu: Sarı Saltuk Sultan
8. Meydancı Postu: Seyyid Cemal Sultan
9.  Atçı Postu: Boz Geyikli Dede Karkın
10. Kurbancı Postu: Şah İbrahim Hacı Sultan
11. Ayakçı Postu: Sultan
. Mihmandar Postu: Kolu Açık Hacım Sultan (Altınok, 2003: 189)
On İki Hizmet
1. Tarikatçı: Hz. Hasan Mücteba
2. Davetçi: Hz. Hüseyin Desti Kerbela
3. Saki: Hallac.ı Mansur
4. Zakir: Seyyid Nesimi
5. İbriktar: Sarı İsmail
6. Gözcü: Karaca Ahmet
7. Çerağcı: Kara Pirabat Sultan
8. Sofracı: Garip Sultan
9. Meydancı: Barak Baba
10. Ferraş: Resül Baba Sultan
11. Pervane: Taptuk Emre
. Kapıcı: Güvenç (Altınok, 2003: 189)
On iki hizmet, on iki post örgüsünde tarihsel kimlikleri bağlamında ön plana çıkan Türkmen dedelerinden birisi de Güvenç ’dır. Güvenç , Alevi-Bektaşi nüfus içerisinde saygı takdir görmüş bir Türkmen erenidir, aynı zamanda adıyla anılan Alevi inanç ocağının da kurucusudur. Güvenç Ocağı, onlarca Alevi inanç ocağından biridir. Güvenç Ocağı, Alevi-Bektaşi inancında bir dede ocağı olarak kabul edilir.
Güvenç Ocağı genel olarak Anadolu’nun kuzeyinde, Batı’da, İzmit’in, Kandıra ilçesine bağlı Ballar köyünden, Doğu Karadeniz’de, Trabzon’un, Akçaabat ilçesine bağlı Eskiköy’e kadar uzanan geniş coğrafyada örgütlenmiş bir ocaktır. Güvenç Ocağı, özellikle Karadeniz Bölgesi’nde yerleşik Alevi-Bektaşilerce adı sıklıkla anılan bir ocaktır. Karadeniz Bölgesi Alevi-Bektaşilerinin ocak aidiyeti açısından baskın oranda dahil oldukları ocak da Güvenç Ocağı’dır.
Karadeniz bölgesinde, Trabzon, , Giresun, , Ordu, Samsun, Düzce, Zonguldak, İzmit illerine bağlı köylerde Güvenç  Ocağı’na bağlı Alevi-Bektaşi nüfus yaşamaktadır. Bu köylerde yapılan saha çalışmaları sonucunda  özellikle ili, Kürtün ilçesi Taşlıca köyü; Trabzon ili Akçaabat ilçesi Eskiköy; Düzce ili Gölyaka ilçesi Yunusefendi köyü; İzmit ili Kandıra ilçesi Ballar köyünde yerleşik Güvenç ocaklılarının kendilerini Güvenç Ocağı’na bağlı Çepni Alevisi olarak mladıkları tespit edilmiştir.
Oğuzlar’da boy teşkilatı 24 boyun birliğiyle oluşmuştur. 24 boyun şematik yapılanışı şu şekildedir:
“Oğuz Destanı’na göre Oğuz Han’ın Günhan, Ayhan, Yıldızhan, Gökhan, Dağhan Denizhan adlı 6 çocuğu vardı. Bunlardan her birinin dörder çocuğu oldu. Oğuz boylarını oluşturan bu 24 çocuğun adları şudur: Günhan oğulları: Kayı,Bayat, Alkaevli, Karaevli; Ayhanoğulları: Yazır, Döger, Dodurga, Yaparlı; Yıldızhanoğulları: Avşar, ık, Begdili, Kargın; Gökhanoğulları: Bayındır, Peçenek, Çavuldur, Çepni; Dağhanoğulları: Salur, Eymür, Alayuntlu, Yüregir; Denizhanoğulları: İğdir, Büğdüz, Yıva, Kınık (Büyük Larousse, 1986: 8793).
Çepni boyu, Oğuz boy teşkilatlanışı içinde 24 boydan biridir. Anadolu’nun Türkleşmesi İslâmlaşması bu 24 Oğuz (Türkmen) boyu bu boyların siyasi manevi önderleri konumundaki Türkmen dedeleri aracılığı ile  olmuştur. Çepni boyu da Horasan coğrafyasından Anadolu’ya göç ederek özellikle Karadeniz Bölgesi’nin Türkleşme İslâmlaşmasında birincil rol oynamıştır. 13. yüzyıldan başlayarak Karadeniz Bölgesi’nin sosyal, siyasi, askeri, kültürel nda Çepni Türkmenlerinin etkisi tartışılmaz yoğunluktadır. Çepnilerin Anadolu’daki tarihleri ile ilgili önemli çalışmaları olan Prof. Dr.  F. Sümer şunları aktarıyor:
“Çepniler, Giresun’dan Batum’a kadar uzanan Doğu Karadeniz Bölgesi’nde yurt tutarak bu bölgede Türklüğü hâ kılmışlardır…
1486 (Hicri 891) tarihli bize kadar gelmiş en eski defterdeki Çepniler’e ait ün yayımlanması ile bu büyük Oğuz  boyunun Doğu Karadeniz Bölgesi’nin Türklüğünde ne kadar önemli bir mevki’ye sahip olduğu, çok daha iyi anlaşılmış bulunacaktır; ancak bazı önemli açıklamalar yapmak gerekiyor:
1.  Trabzon Sancağı’nda Türkler yoğun bir şekilde sancağın batı kesiminde yani Eynesil-Kürtün, Dereli, Giresun-Tirebolu arasındaki geniş yörede yaşamaktadır.
2. Bu Türkler, daha önce de söylendiği gibi, Osmanlılar gelmeden önce bu yurtlarında oturmakta idiler. Onlar 16. yüzyıldan itibaren bu yöreye gelip orayı yurt edinmişlerdi. Bu yurtları kuzeyde Karadeniz’e kadar ulaşmıştı. Çepniler, Kürtün’den hareket ederek Harşit Vadisi yolu ile Karadeniz’e erişmişler bu vadinin iki yanındaki toprakları yurt edinmişlerdir.
3. Sınırları çizilmiş olan bu yöredeki Türklerin ezici çokluğu Çepni boyuna mensuptur. Bazı yer adları yadigârları, bu yerleşmesinde Çepnilerin yanında Yüreğir (Üreğir), Alayuntlu, Döğer Eymür boylarına mensup obalarında rol oynamış olduklarını açıkça gösteriyor (Sümer, 1992: 45).
Prof. Dr. Osman Turan da Çepniler’in Anadolu’da özellikle Karadeniz Bölgesi’nin Türkleşmesindeki önemini şu şekilde ifade eder:
“Şarki Karadeniz Bölgesi’ne yaylalardan, geçitlerden Harşit Vadisi’nden inen Türkmenler mevcut olmakla beraber bu havali daha ziyade Samsun’dan itibaren sahili eden Oğuz Çepni boyu tarafından Türkleştirilmiş; Canik Bölgesine adını veren yerli Hristiyan Çan kavmi tedricen kaybolmuştur. Türkmenler 1302’de Giresun’a kadar ilerlemiş birtakım küçük beylikler kurmuşlardır (Turan, 1969: 233).”
Karadeniz Bölgesi’nin Türkleşmesinde Çepni boyu o kadar etkin görev alır önem taşır ki Osmanlı belgelerinde Karadeniz Bölgesi’nin bir ü Vilayet-i Çepni olarak mlanır.
“Çepni İli’ne (Vilayet-i Çepni) gelince, bu il Giresun’un merkez kazası ile Keşap Dereli kazalarının topraklarını içine almaktadır. Çepni İli’nde 59 köyün varlığı tespit edilmiştir (Sümer, 1992: 62).”
î veriler yapılan bilimsel çalışmalar, Karadeniz Bölgesi’nde, bugünkü ili, Kürtün ilçesi merkez olmak üzere Harşit Vadisi’nin Çepni iskânının yoğunlaştığı bölge olduğunu göstermektedir. Prof. Dr. F. Sümer, bu tarihsel gerçeği şu şekilde ifade eder:
“Çepniler’den kalabalık bir kol da Yukarı Kelkit Vadisi’nde yaşıyordu. Görmüş olduğumuz gibi bu Çepniler, Trabzon Rum İmparatorluğu’na güneyden yapılan seferlere katıldılar. Bununla ilgili olarak 1380 yıllarında onların (Çepnilerin) kışlıklarının Yukarı Harşit Vadisi’ne kadar gitmiş olduğunu kesin olarak biliyoruz. XV. yüzyılın birinci yarısında ise onların Eynesil-Kürtün-Dereli-Giresun arasındaki geniş bölgenin tamamen kendi tasarruflarında olduğu görülmüştür (Sümer, 1992: 130).”
Bu bağlamda Çepniler’in, Anadolu’nun Türkleşmesi açısından taşıdıkları askeri siyasi önemin paralelinde genel hatlarıyla düşünsel felsefi dünyalarının karakterini belirlemeye çalışırsak, 13.yüzyıl Anadolu aydınlanmasının karizmatik lideri Hacı Bektaş Veli ile Çepni boyu arasındaki düşünsel, sosyal iletişim ölçüt olarak kabul edilmelidir. Hacı Bektaş Veli, 13. yüzyılda Anadolu’ya gelip Sulucakarahöyük’ü düşüncesinin merkezi yapmaya verince, o yörede yerleşik bir Türkmen obası ile diyalog kurar. İlginçtir ki bu oba, bir Çepni obasıdır. Hacı Bektaş Veli Vilayetnamesi’nde bu Çepni obası hakkında şu bilgiler verilir:
“Çepni boyunun ulularından Yunus Mukri adlı birisi vardı. Bilgin, üstün, olgun hafızdı. Çepni boyundan ayrılıp Karaöyük’ün yakınında Mikail adlı bir yere gelip yerleşmişti. Bu zat, bir müddet sonra ordan da ayrılmış, yukarı tarafta Kayı denen yere gelmişti. Kayı ile Karaöyük’ün arası iki mil kadardı. Karaöyük’ü, Sultan Aliyyüddin’in Yunt bendesi mamur etmişti. Çepni boyunun ulularından  Gevherveş de üç komşusuyla bu Yunt-bende’yi  Sulucakaraöyük’e getirmişti. Yunt-bende, orda öldü, oranın mezarlığına gömüldü. O vakit, o civarda bilgin olarak yalnız Yunus Mukri vardı. Hatta Gevherveş’in yakınlarından biri ölmüştü. Yunus Mukri de tesadüf    bu ya, evinde yoktu, bir iş için bir yere gitmişti. Ölüyü üç gün gömmediler. Nihayet Yunus Mukri geldi de ölü gömüldü. Gevherveş, bunun üzerine Yunus Mukri’ye yalvardı, biz, siz olmadan bir iş yapamıyoruz,lutfet de burda bizimle otur dedi.Yunus Mukri, Gevherveş’in bu sözleri üzerine Konya’ya gitti, Sultan Aliyyüddin’e kendisini ttı, Sulucakaraöyük’ü yurt olarak vermesini istedi. Sultan Aliyyüddin, orasını Yunus Mukri’ye yurt olarak verdi.Yunus Mukri beratını alıp köye geldi,yerleşti, bir müddet sonra da öldü.
Yunus Mukri’nin, İbrahim, Süleyman, Saru İdris adında dört oğlu kaldı. İdris, babası gibi bilgin üstün bir kişiydi. Saru da okumuştu,fakat ikisi, okuma yazma bilmezdi. İdris’in ahiret Hatunlarından bir ısı vardı. Adına Kutlu Melek derlerdi, aynı zamanda kendisini sayıp ağırlarlar, Kadıncık diye hitap ederlerdi. Yunus Mukri’nin ölümünden sonra oğulları, evleriyle barklarıyla Kayı’dan göçüp Sulucakaraöyük’e geldiler (Gölpınarlı, 1995: 26-27).”
Çepni boyunun düşünce dünyasının çerçevesini belirlerken önem taşıyan bir diğer ölçüt, Alevi-Bektaşi kültürü içerisinde son derece önem taşıyan karizmatik bir Türkmen dedesi olan Sarı Saltık ile Çepniler arasındaki diyaloğu teması dile getiren değerlendirmelerdir. Sarı Saltık Çepni boyunun adı 1263 yılında Dobruca yöresinde yaşanan Türkmen iskanı ile beraber anılmaktadır. Prof. Dr. Z. V. Togan, bu süreç diyalog ile ilgili şu değerlendirmeleri yapmaktadır:
“Anadolu’dan dahi Sarı Saltık ismindeki şeyhi de, 1263 yılında .000 hane kadar Türkmen ailesi (belki de çoğu Çepniler) ile birlikte Kırım Dobruca’ya yani Şehzade Nogay’ın bulunduğu yerlere gidip yerleşti İslamiyet’in neşri uğrunda çalıştı (Togan, 1981: 268).”
Alevi-Bektaşi sözlü kültüründe Güvenç Sarı Saltık’ın musahip kardeş oldukları iki erenin adıyla anılan Alevi inanç ocaklarının birbirleriyle musahip ocak oldukları belirtilmektedir. Yapılan saha çalışmaları bağlamında sözlü yazılı bilgiler değerlendirildiğinde Alevi-Bektaşi Çepni Türkmenlerinin inanç evrenlerini belirleyen   iki karizmatik Türkmen dedesi şımıza çıkmaktadır. Bu iki eren, Güvenç Sarı Saltık’tır. Bu bağlamda Hacı Bektaş Veli düşüncesinin Alevi-Bektaşi Çepni Türkmenlerine  ulaştırılmasında Güvenç Sarı Saltık’ın aynı misyonu taşıdıkları, Alevi-Bektaşi Çepni Türkmenlerinin sosyal düşünsel tarihlerinde aynı oranda kalıcı izler bıraktıkları görülmektedir.
Çepnilerin Hacı Bektaş Veli Sarı Saltık ile temaslarını, diyaloglarını dile getiren bu değerlendirmeler, Çepnilerin  düşünsel dünyasında Alevi-Bektaşi düşüncesinin önemli bir yer tuttuğunu göstermektedir. Yapılan bu açıklamalar ışığında Güvenç , Karadeniz Bölgesinin Türkleşme İslâmlaşma sürecinde Çepni boyunun manevi önderlerinden biri olarak şımıza çıkmaktadır. 2005 yılında yapılan saha çalışmaları ışığında tarihsel yurtları Harşit Vadisi, Kürtün yöresi olup zaman içinde buradan göçle farklı coğrafyalara dağılan Düzce ili Gölyaka ilçesi Yunusefendi  köyü; İzmit ili Kandıra ilçesi Ballar köyü; Trabzon ili Akçaabat ilçesi Eskiköy ili Kürtün ilçesi Taşlıca köyü gibi yerleşim birimlerinde yerleşik topluluklarda Çepni kimliği ile Alevi-Bektaşi kimliğinin Güvenç Ocağı aidiyeti ile beraber devam ettiği tespit edilmiştir. Böylece çoğu araştırmacının Balıkesir tarafındaki Çepniler tamamen Alevi oldukları hâlde, Trabzon taraflarında Harşit Deresi boyundaki Çepni köylüleri külliyen Aleviliği unutmuşlardır (Eröz, 1990: 22) şeklindeki değerlendirmeleri geçerliliğini yitirmektedir. Yapılan çalışmalar sonucunda ili, Kürtün ilçesi, Taşlıca köyünün Güvenç Ocağı’nın tarihsel merkezi olduğu tespit edilmiştir. Kürtün yöresinin Türkleşmesi sürecinde tarihsel kişilik olarak Güvenç ’ın adı yöre insanının toplumsal belleğinde günümüzde de önemini korumaktadır. Kürtün yöresinin en önemli yaylası Güvendi Yaylası olarak adlandırılmaktadır. Ayrıca Güvendi Yaylası’nda asıl kabri Hacı Bektaş Veli Zaviyesi’nde bulunan Güvenç ’ın bir de makam mezarı yer almaktadır. Kürtün’de her yıl Güvenç , Güvendi Yaylası törenleri ile anılmaktadır. Kürtün yöresi Çepnileri içerisinde sadece Taşlıca köyü Çepnilerinde Alevi-Bektaşi kimlik Güvenç Ocağı aidiyeti ile beraber devam etmektedir. Taşlıca Köyü, Güvenç Ocağı’nın tarihsel merkezi, dede ocak köyü olarak yüzyıllarca bu misyonunu sürdürmüştür. Günümüzde de Taşlıca Köyü Alevileri arasında Güvenç Dede eşi Topal Emine Ana’nın adı sıklıkla anılmakta ikisi ile ilgili sözlü menkıbeler anlatıla gelmektedir. Güvenç Ocağı’na ait şecere daha birçok tarihi belge Taşlıca köyünde yerleşik Güvenç Ocağı’nın son dönem dedelerinden olup 1990’lı yıllarda vefat eden İlyas Güvendi(Küçük İlyas Halife)’nin ailesi tarafından korunmaktadır. Özellikle Ordu, Giresun, Samsun, Trabzon, Düzce, Zonguldak, İzmit illerinde yerleşik Güvenç Ocağı dedeleri de asıl yurtlarının ocak köylerinin Taşlıca Köyü olduğunu belirtmektedirler. Özellikle Eskiköy, Yunusefendi, Ballar Köylerinde yerleşik Güvenç Ocaklıları 19. yy. ın son çeyreği içerisinde bugünkü yerleşik oldukları yerleşim birimlerine Kürtün, Harşit Vadisi yöresinden göç ile gelerek yerleşmişlerdir.
Güvenç Ocağı’nı inanç ritüelleri açısından değerlendirecek olursak, Güvenç Ocağı, Erdebil Süreğini kabul eden, tarık (erkan) ile ayin-i cemlerini yapan musahipliği ocak talipliğinin temeli kabul eden bir ocaktır. Ordu, Samsun, Zonguldak illerinde yerleşik Güvenç Ocaklıların da ise tarık (erkan) uygulaması yerine pençe-i ali-i  aba uygulaması alınmakta müsahiplik kurumu ocak talipliğinin başlangıcı sayılmaktadır. Trabzon, , Düzce, İzmit illerinde yerleşik Güvenç ocaklılarında tarık (erkân) geleneği, müsahiplik ritüeliyle beraber devam etmektedir. Özellikle Yunusefendi, Eskiköy, Ballar köylerinde ayin-i pratikleri düzenli olarak devam etmektedir. Bu üç yerleşim biriminde âşıklık geleneği, nefes, deyiş kültürü canlılığını korumaktadır. Yunusefendi, Eskiköy Ballar köylerinde uzun dönemden beri cemevleri bulunmakta olup bu cemevleri köylülerin kültürel bağlarını devamında birincil önemde sosyal birimler olarak şımıza çıkmaktadır. Özellikle Yunusefendi köyünde ayin-i cemlerde müsahiplik kurumu, tarık (erkân) geleneği on iki hizmet ritüelleri tüm otantikliğini koruyarak devam ettirilmektedir. Yunusefendi köyünde ayin-i cemlerde gerçekleştirilen el hizmeti, katar çekme, semah ritüelleri, Alevi-Bektaşi inanç ritüellerinin temellendirilmesi mlanması açısından son derece önem taşımaktadır. Nevruz, Muharrem Orucu uygulamaları düzenli olarak devam ettirilmektedir. Yunusefendi, Eskiköy Ballar köylerinde gözlemlenen Dede-Halife-Çelebi Postnişin yapılanışı Güvenç Ocağı içerisindeki yetki piramidi açısından önemlidir. Yunusefendi, Eskiköy Ballar köylerinde talip grup içerisinden seçilerek görevlendirilmiş dedeler vardır. Bu dedeler köyün ayin-i hizmetlerini düzenli olarak yönetirler.Bu dedelerin bir üst makamında Halife olarak mlanan Güvenç Ocağı dedeleri yer alır. Güvenç Ocağı dedeleri her yıl bu köyleri düzenli olarak ziyaret ederler.Güvenç Ocağı dedelerinin bir üst makamında da Efendi  olarak mlanan Hacı Bektaş Çelebi Postnişini bulunur. Yunusefendi, Eskiköy Ballar köyleri Güvenç ocaklarına ait bu yetki piramidi genel anlamda Alevi ocak hiyerarşisini örneklemesi açısından önemlidir.
Sonuç
Oğuzların önemli bir boyu olan Çepniler’in düşünsel nda Türkmen dedesi Güvenç ’ın etkisi büyüktür. Alevi-Bektaşi düşüncesinin Çepni Türkmenleri içerisindeki yeri tespit edilirken daha çok Balıkesir, Manisa, İzmir illeri köylerinde yerleşik olan Köse Süleyman Ocağı’na bağlı onlarca Alevi-Bektaşi Çepni köyü örnek verilmektedir. Günümüze kadar yapılan çalışmalardaki genel tez; Karadeniz Çepni Türkmenlerinde Alevi-Bektaşi kimliğinin görülmediği şeklindedir. Fakat Düzce, İzmit, , Trabzon illerine bağlı Çepni kimlikli köylerde yapılan saha çalışmalarında bu köylerde Çepni kimliğinin, Alevi-Bektaşi kültürü Güvenç Ocağı mensubiyetiyle beraber devam ettiği tespit edilmiştir.
Yeni bilimsel çalışmalarla Balıkesir, Manisa, İzmir köylerinde yerleşik Köse Süleyman Ocağı mensubu Alevi-Bektaşi Çepni Türkmenleri ile Karadeniz Bölgesi’nde yerleşik Güvenç Ocağı mensubu Alevi-Bektaşi Çepni Türkmenleri hakkında şılaştırmalı olarak yapılacak sosyolojik, sosyal-antropolojik çalışmalar kültür tarihi ile ilgili yeni bilgiler açılımlar kazanılmasını sağlayacaktır.

KAYNAKLAR
ALTINOK, Baki Yaşa, 2003, “Hacı Bektaş Veli Hakkında Yazılmış Bir Menakıbname Bu Menakıbnamede Belirtilen Anadolu’daki Alevi Ocakları”, Gazi Üniversitesi Hacı Bektaş Veli Araştırma Dergisi, Ankara.
ERÖZ, Mehmet; 1990, ’de Bektaşilik, Ankara.
GÖLPINARLI, Abdülbaki; 1995,  Vilayet-name, İstanbul.
LAROUSSE BÜYÜK, 1986, Çepniler,  Cilt : 17, İstanbul.
NOYAN, Bedri; 1996, Hacı Bektaş-ı Veli Manzum Vilayetnamesi, İstanbul.
SÜMER, Faruk; 1992, Çepniler, İstanbul.
TOGAN, Zeki Velidi; 1981, Umumi Tarihine Giriş, İstanbul.
TURAN, Osman; 1969, Selçuklular Tarihi - İslam Medeniyeti, İstanbul.

Not: 35. SAYI - Guz 2005

Hz.isa’nin Mucizeleri (Cizgi )

tıklayın izleyin: http://..com/googleplayer.swf?docId=7247789394030561737

Sual: Kalb ile yürek farklı mıdır? Kalbi temizlemek gerekir?
CEVAP
Göğsün sol tarafındaki et parçası yürektir. Yürek, hayvanlarda da bulunur. Kalb, yürekte bulunan bir kuvvettir. Görülmez. Ampulde bulunan elektrik cereyanı gibidir. Buna, gönül de denir. Gönül, insanlarda bulunur, hayvanlarda bulunmaz.

Bedendeki bütün a’za, kalbin emrindedir. His uzuvlarımızın duydukları bütün bilgiler kalbde toplanır. İnanmak, sevmek, korkmak, insanın kalbindedir. İman eden, kâfir olan, kalbdir. Kalbi temiz olan, dine uyar. Kalbi kötü olan dinden kaçar. , iyi ahlakın kötü huyların yeri kalbdir. Allahü teâlâ dinlerini, peygamberleri, kalbi temizlemek için gönderdi. Kalbi temiz olan, herkese iyilik eder. Dünyada rahat, huzur içinde yaşar. Ahirette de sonsuz saadete kavuşur. Kötü huylar, kalbi, ruhu eder. Hastalığın artması, kalbin, ruhun ölümüne sebep olur. Önce kalbi temizlemek lazımdır. Hadis-i şerifte buyuruldu ki:
(Kalb bozuk olunca, bedenin işleri de hep bozuk olur.) [Beyheki]

İnsanı Allahü teâlânın rızasına, sevgisine kavuşturan yol kalbdir. İnsanı Allahü teâlâdan uzaklaştıran şeylerin en zararlısı, kalbin kararmasıdır. Bu sevgi, kötü arkadaşlardan lüzumsuz zararlı şeyler seyretmekten hasıl olur. Faydasız , [, hikaye, gazete, dergi] okumak, lüzumsuz şeyler konuşmak, bu sevgiyi arttırır. resimleri [resimli dergi, filmler, tv] seyretmek, şarkı, çalgı dinlemek, bu sevgiyi kalbde yerleştirir. Bunların , insanı Allahü teâlâdan uzaklaştırır.

Kalb, sevgi yeridir. Sevgi bulunmayan kalb ölmüş demektir. İslamiyet’in emir yasaklarına uymalıdır. Kalbi uyanık olmayanın, Allahü teâlânın varlığını, büyüklüğünü Cennet nimetlerini Cehennem ateşinin şiddetini hatırlamayanın, düşünmeyenin bedeninin İslamiyet’e uyması güç olur. Bedenin İslamiyet’e severek kolay uyması için, kalbin temiz olması lazımdır. Kalbin temiz nefsin mutmainne [uysal] olduğunun alameti, bedenin İslamiyet’e seve seve uymasıdır.

Namaz kılmak, kalbi temizler. Günahların affedilmesine sebep olur. Fakat, kulluk vazifesi olduğunu düşünmeden, şehvetlerini, dünya çıkarlarını düşünerek kılınan namaz, şartlarına uygun olup, sahih olsa bile, dünyada ahirette faydası olmaz. Namaz kılarken, Allahü teâlânın büyüklüğünü, Onun emrini yapmayı düşünmek lazımdır. Ancak, böyle kılınan namaz, kalbi temizler, insanı kötülük yapmaktan korur.

Feyz, kalbden kalbe gelen, insana Allahü teâlânın razı olduğu şeyleri yaptıran nurdur, bir kuvvettir. Feyzler, Resulullah efendimizin mübarek kalbinden yayılmakta, evliyanın kalbleri vasıtası ile, evliyayı çok seven kalblere gelmektedir. Feyze kavuşan bir insanın kalbi, ilimler, marifetler, kerametler hazinesi olur. Bu saadete kavuşmak için, Ehl-i sünnet itikadında olmak dinin emir yasaklarına uymak şarttır.

Bedeni besleyen rızıklar kalbi temizleyen feyzler, ezelde takdir taksim edilmiştir. Fakat, bunlara kavuşmak için, âdet-i ilahiyyeye uymak, sebeplerini aramak, bulmak için çalışmak lazımdır. Şartlarına uyarak çalışana elbet verilir. Kıymetli ulema evliyanın kitaplarından tercüme edilerek hazırlanmış olan Hakikat Kitabevi’nin yayınlarından ilmihal diğer kitaplardan her gün bir veya iki sayfa okuyan o büyüklerden feyz alır. Feyz, nur demektir. Nur kalbe yağar, kalbi temizler. Okudukça kalb nurlanır. Okuduğunu da anlamaya başlar. Evliya, Resulullahı iyi dığı için, Onun mübarek kalbinden feyz alır bu feyzler, bunun kalbinden, kendisine bağlananların kalblerine akar. Feyz gelen kalb temizlenir. Ahlakı olur. Velinin kalbindeki feyzler, nurlar, güneşin ziyası gibi yayılır. Onu seven müslümanların kalblerine akar. Onların bu feyzleri aldıklarından haberleri olmaz. Kalblerinin temizlendiğini anlarlar. Karpuzun güneş şısında olgunlaştığı gibi, kemale gelirler. Eshab-ı kiram, Resulullahın sohbetinde, böyle kemale geldi.

Sual:
Kalbi temizlemek için ne yapmalıdır?
CEVAP
Kalbi karartan günahlardır. Hadis-i şerifte buyuruldu ki:
(Bir kimse, günah işlediği zaman kalbinde siyah bir nokta hasıl olur. Eğer tevbe ederse, o leke silinir. Tevbe etmeyip tekrar günah işlerse, o leke büyür kalbin tamamını kaplar, kalb, kapkara olur.) [Harâiti]

Günahlar kalbi kararttığına göre günaha sebep olacak şeylerden de kaçmak gerekir. Mesela uyku mubahtır. Ancak çok uyumak kalbe kasvet verip günah işlemeye zemin hazırlar. Hadis-i şerifte buyuruldu ki:
(Üç şey kalbe kasvet verir: Yemeği, uykuyu rahat olmayı sevmek.) [Deylemi]

Günah işleyince, hemen tevbe istiğfar etmelidir. Hadis-i şerifte buyuruldu ki:
(Paslanan her şeyin bir cilası vardır. Kalbin cilası “Estağfirullah” demektir.) [Deylemi]

Ölümü çok hatırlamak da, oruç tutmak da kalblerin pasını siler. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:
(Her ay 3 gün oruç tutanın kalbinin pası temizlenir.) [Nesai]

(Su değdiği,
[rutubette kaldığı] zaman demirin paslandığı gibi, kalbler de [günah yüzünden] paslanır.) Orada bulunanlar, (Kalblerin cilası ya Resulallah) dediler. Peygamber efendimiz buyurdu ki: (Ölümü çok hatırlamak ’an-ı kerim okumaktır.) [Beyheki]

Müminin kalbi temizdir. Fasıkların kalbi kirlidir, karadır. Kâfirlerin kalbi ise simsiyahtır. Hadis-i şerifte buyuruldu ki:
(Müminin kalbi temizdir, orada parlayan bir ışık vardır. Kâfirin kalbi simsiyahtır terstir.) [Taberani]

Sual: Bir işi yaparken kalbime bir sıkıntı geliyor. Ne yapmak gerekir?
CEVAP
İslam âlimleri buyuruyor ki:
Kalbinin ürperdiği işi yapma! Nefsine uyma! Şüphe ettiğin işlerde kalbine danış! Şüpheli bir şeyle şılaşınca, eli kalb üzerine koymalı, kalb çarpması artmazsa, o şeyi yapmalı! Eğer, farzla çarparsa yapmamalı! Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:
(Elini göğsüne koy, helal şeyde kalb sakin olur. Günah işte çarpıntı olur. Şüpheye düşersen, adamları fetva verseler de yapma!) [İ. Ahmed, Hakim]

(Günah olan iş yapılırken kalbde çarpıntı olur.)
[Beyheki]

(Nefse sükunet kalbe ferahlık veren şey, iyi iştir. Nefsi azdıran, kalbe heyecan veren iş günahtır.) [Beyheki, İ.Ahmed, Taberani]

(Helal haram bellidir. Şüphelilerden kaçın! Şüpheli olmayanları yapın!)
[Taberani]

(Seni rahatlatan şey iyidir. Seni şüpheye düşüren, sıkıntı uyandıran şey günahtır. Sana fetva verse de böyledir.)
[İ. Ahmed, Beyheki, Taberani]

(Kalbine danış; iyilik, kalbin mutmain olduğu, rahatladığı şeydir. Günah ise, canını sıkan, kalbinde tereddüt uyandıran şeydir. Aksine fetva verseler de.)
[Taberani, İbni Asakir]

(Yapacağın bir iş için, yedi defa Rabbinden hayırlı olanı iste, sonra kalbine bak, hangisi kalbine ferahlık veriyorsa, hayırlı olan odur.)
[Deylemi]

(Şüphelileri bırak, şüphe uyandırmayana bak. Doğru işlerde kalb sakin olur, yalan ise kalbde şüphe uyanır.) [Tirmizi, Nesai]

(Müftüler, fetva verseler de sen, yine kalbine danış.) [İ.Ahmed]

Ahir zamanda bilen bilmeyen herkes, hakkında konuşup fetva veriyor. Bazısı, son hadis-i şerife dayanarak, bir çok sahih hadise, “Bu benim kalbime yatmıyor” diyerek uydurma damgasını vuruyor. Dinimizde, herkesin kalbi ölçü olsa idi, ’an-ı kerime, Peygambere âlimlere ihtiyaç kalmazdı. Bid’at fırkalarından mutezile de, (Akıl, iyi ile kötüyü, hak ile batılı birbirinden ayırır) diyerek aklı ölçü kabul ediyor. Bugün mutezile kafasında olanlar dindeki dört delile göre değil, aklına göre konuşuyorlar. Dinimizde akıl da kalb de, bir şeyin haram olmasında kesin ölçü olamaz. Mesela bir doktor, yazdığı kitabında (Dalak kandır haramdır) diyor. Halbuki fıkıh kitaplarında dalak yemenin haram olmadığı bildiriliyor. Bazıları da, (Ben Ankara’dan oğlumun bulunduğu İstanbul’a uçakla kısa bir zamanda geldim. Bir gün kalıp gideceğim. Ben günlerce yol gitmedim ki, hem gittiğim yer kendi evim sayılır, kendi evimden daha çok rahat ediyorum. Niye İstanbul’da seferi olacakmışım ki. Üstelik Peygamberimiz, aklı olmayanın dini yoktur, müftüler fetva verseler de sen kalbine danış, demiyor mu? Öyle ise ben de aklıma