nedir

Bermuda Şeytan Üçgeni, Atlantik Okyanusunda çok sayıda uçak geminin kaybolduğu, bazı paranormal olayların yaşandığı bölgenin adıdır. Bu bölge Amerikan sahil koruma örgütünün 7 nolu bölge müdürlüğünün 5720 sayılı sirküler yazısında şöyle tarif edilmektedir: “Bermuda üçgeni ya da şeytan üçgeni diye anılan hayal ürünü yer, Atlantik’te, ABD’nin güneydoğu kıyılarında, açıklanamayan gemi, tekne uçak kayıplarının çok yüksek oranda yer aldığı bir alandır. Bu üçgenin köşelerinde Bermuda, ’daki Miami, Puerto Rico’daki San Juan olduğu kabul edilmektedir.[1]

Kimsenin açıklama getiremediği bu esrarengiz fenomen, içinde bilim adamlarının da bulunduğu pek çok insan tarafından “doğaüstü bir takım güçlerin yaptırımı” olarak landı öyle lanse edildi. Bu açıklamalar arasında kayıp kıta Atlantis’in orada bulunup (bu düşünceyle paralel olarak Atlas Okyanusu ismini almıştır.) Kayıp Kıta’nın hiçbir zaman anlaşılamayan teknolojik manyetik kayıp aygıtlarından birinin etkisinden veya o bölgenin defalarca Dünya dışı varlıkların ziyaretlerinde orada yarattıkları manyetik alanın bir etkisi olduğu, hatta Kristof Kolomb’un bile tuttuğu günlüklerde, o bölgede gökyüzünde uçan mlanamaz cisimlerden bahsedildiği iddia edilmiştir. Bu esrarengiz üçgen ile ilgili olarak yapılan son iddia ise uzun yıllardır devam eden araştırmaların birkaç yıl önce bir sonuç verdiğinin iddia edilmesi ile ortaya çıktı . Bu son iddia ya göre tüm bu gizemli olaylar aslında basit bir doğal gaz cilvesi idi .

Yer altından fışkıran doğal gazlar, sadece yüksek kara parçalarından değil, deniz okyanus tabanlarından da çıkarlar. Çünkü deniz tabanları da üstü suyla kaplanmış alçak kara parcalarıdır. Ancak, okyanusların derinliklerindeki bölgelerden çıkmak isteyen doğal gazlar, oradaki çok düşük ısının da etkisiyle katı hâle dönüşürler “hidrat” denilen beyaz tebeşirimsi bir madde hâline gelirler. Çok derinlere dalabilen robot kameralarının bu bölgedeki karbeyaz okyanus tabanını bazı gemi enkazlarinı resimlemesinden sonra konuya şu bilimsel açıklama getirilmiştir: Bu bölge, Gulf Stream denilen sıcak su akıntısının da geçtiği yerdir. Tabanın bazen ısınması yüzünden, bu “tebeşir gazlar” erir sudan hafif oldukları için yüzeye doğru yükselirler. O anda, tabandan yüzeye kadar suyun yoğunluğu azalır . O sırada oradan geçen ne varsa, derin bir kuyuya düşer gibi hızla okyanusun dibini boylar. Çünkü, yoğunluğu düşen su, gemileri taşıyacak kaldırma kuvvetini oluşturamaz. Gazın yükselmesi sona erince yoğunluk tekrar eski haline döner geride hiçbir iz kalmadan kocaman gemiler kilometrelerce derine gömülmüş olurlar.

Uçakların düşerek kaybolması ise yine aynı sebeptendir. Yüzeye çıkan doğal gazlar, havadan da hafif oldukları için yükselmeye devam ederler. Bu kez yoğunluk azalması, bölgenin üzerindeki atmosferde oluşur. Oradan tesadüfen geçen bir uçak hemen irtifa kaybeder motorları durur. Çünkü, motorlardaki benzinin yanması için oksijene ihtiyaç vardır düşük yoğunluklu havanın içindeki oksijen miktarı motorların çalışması için yeterli değildir. Böylece uçak da , hızla okyanus tabanına doğru inişe geçer.

daha fazla bilgi için : http://tr.wikipedia.org/wiki/Bermuda_%C5%9Eeytan_%C3%9C%C3%A7geni

Bilkent ODTÜ’lü bilim adamları, böcekler gibi üstün hareket yeteneğine sahip bir robot tasarlıyor.
Böceklerin hareket kabiliyetleri doğayla uyumlu fiziksel yapıları “çok bacaklı robot” teknolojisine esin kaynağı oldu. ODTÜ’lü Bilkentli bilim adamları, zor arazi koşullarında böceklerdeki gibi üstün hareket yeteneğine hayatta kalma beceresine sahip ’nin ilk çok bacaklı robot tasarımını başlattı.

Dünyadaki benzerlerinden daha geniş özelliklerle tasarlanacak “SENSOR RHEX” isimli robot, merdivene tırmanma, seri şekilde zıplama, çok hızlı koşma, takla atma gibi hareketleri yapabilen nadir robotlardan biri olacak.
AA muhabirine bilgi veren Bilkent Üniversitesi Mühendisliği ü Öğretim Üyesi Yrd. Doç. Dr. Uluç Saranlı, ODTÜ öğretim üyelerinden Yrd. Doç. Dr. Afşar Saranlı Yrd. Doç. Dr. Yiğit Yazıcıoğlu ile Ocak ayında doğal ortamlarda yüksek hareket kabiliyetine sahip çok bacaklı robotların tasarımı için TÜBİTAK desteğiyle bir proje başlattıklarını bildirdi.

Projede 4 araştırmacı 10 öğrenci bulunduğunu söyleyen Saranlı, 3 yıl sürecek proje için TÜBİTAK’tan 250 bin YTL kaynak aldıklarını belirtti.
Saranlı, projedeki ana amacın taşlık, kayalık, ağaçlık mekanlar gibi zor arazi koşullarında yüksek hareket kabiliyetine sahip kendi başına var olabilecek robotların tasarlanması olduğunu kaydetti.

Robota pek çok davranış kabiliyeti kazandırılacağını anlatan Saranlı, “Bir engelle şılaştığı zaman o engelin üzerinden atlayacağı, bir çukurla şılaştığında onu geçeceği, merdivenlere tırmanacağı gibi konularda kendi kendine verme yetisine sahip bir robot tasarımı olacak” dedi.
Bu tür robotların zor arazi koşullarında insanların yükünü azaltacağını, bilgi kaynağı olarak hizmet edeceğini dile getiren Saranlı, “Örneğin, deprem gibi bir afette yaralıların tespitinde gerekli bilgileri iletebilecek, yaralının bulunduğu noktayı tespit edip, ilgililere verebilecek, bir savaş anında da mayının bulunduğu arazinin haritasını çıkarabilecek özelliklerle donatılmış bir robot tasarımı olacak” diye konuştu.

Bacaklı robotlarda ilk araştırma ekibi
’de “doğal şartlarda faaliyet gösterecek çok bacaklı robotlar” üzerine çalışan ilk araştırma ekibi olduklarını ifade eden Saranlı, şöyle devam etti:
“Bacaklı robotları diğerlerinden ayıran en önemli özellik, pek çok robotun gidemeyeceği engebeli arazilere gidebilmesi. Ne tekerlekli ne paletli ne de ’de çalışılan herhangi bir robotun bacaklı robotların yapabildiklerini yapabilmesi mümkün. Doğada yüksek hareketliliğe sahip tüm sistemler bacaklıdır. Çok kıvrak şekilde hareket edebilen doğal ortamlarda varolabilen tüm hayvanlar bacaklı. Teknik sebeplerden dolayı tekerlekli paletli robotların performansları sınırlı. Fakat bacaklı robotlarda teorik olarak limit yok. Yapabilecekleri davranışların sayısı miktarı çok fazla. “SENSOR RHEX” adlı robotumuz, merdiven tırmanmak, seri şekilde zıplamak, çok hızlı koşmak takla atmak, ters-düz dönebilme, bir çizgiyi edebilme gibi hareketlerin tümünü tek bir platformda gerçekleştirebilecek nadir robotlardan biri olacak. Bu davranışların yönlendirmesi, ilk etapta uzaktan kumanda olacak. Ancak robot içi koordinasyon lama tamamen robot tarafından yapılacak.”

Saranlı, yapmakta oldukları robotun bacaklı robotlar arasında en hızlılarından biri olacağını belirtti.

Savunma afetlerde kullanılabilecek
Robotun öngörülen kullanımının özellikle , arama kurtarma gibi alanların yanı sıra mayın temizleme gibi bazı askeri uygulamalar olduğunu anlatan Saranlı, “Özellikle tehlikeli bölgelerden, insan nın riske atılmaması gereken ancak istihbarat gerektiren durumlarda bu robotlar kullanılabilecek. Nükleer ya da deprem gibi felaketlerde de bu robotları insanların gidemeyeceği doğal alanlara gönderebileceğiniz her türlü arama-kurtarma bilgi gereken durumlarda kullanabileceğiniz bir robot” diye konuştu.

Robotun 60 santimetre boyunda, 50 santimetre eninde 9 kilogram ağırlığında olacağını kaydeden Saranlı, pil sistemlerinin de dünyadaki örneklerinden daha da gelişmiş olacağını söyledi. Saranlı, şunları kaydetti: “Yuvarlak yaylı olacak bacaklar fiberglastan yapılacak yüksek esneklik kabiliyetine sahip olacak. Bu esneklik, bu robotun çok etkili çalışmasını sağlayacak özelliklerinden biri olacak. Robot, böcek gibi gözükmemesine rağmen davranışı biyolojik olarak böceklerin koşma davranışına çok yakın özellikler gösterecek. Yani biyoloji bilimi ile kurulan ortaklık açısından bir çok prensip gibi bu esneklik özelliği de mühendisliğe aktarabilecek bir platform olacak. Ayrıca, robota bir gövde eklemi kazandırılması ile kıvraklığı artırılarak, yüksek hızda koşabilen çıta gibi hayvanların hareketlerini gerçekleştirebilmesi sağlanacak.”

Robotun bacaklarının çıkartılması yerine paletlerin takılmasıyla sualtında da çok kıvrak olabildiğini ifade eden Saranlı, tasarladıkları robotun sualtında karadakinden çok daha etkin özellikler göstereceğini dile getirdi.

Saranlı, TÜBİTAK AB desteğiyle orta boyda robotların elektromekanik tasarımı davranışsal kontrolü üzerine yürüttükleri projelerinin, 1998-2003 yılları arasında doktora sonrası araştırmaları için bulunduğu ABD’nin Michigan Carnegie Mellon Üniversitelerinin ortaklığı ile geliştirilen altı bacaklı “RHex” robotunu aldığını belirterek, “İlk etaptaki amaçlarımızdan birisi, bu robotun içinde yeniden tasarlanarak, tamamen kendi olanaklarımız ile daha üstün yeteneklere sahip şekilde üretilmesi varolan bilgi birikiminin ülkemize aktarılmasıdır. Öğrencilerimizle ABD’dekinden çok daha fazla özelliklere sahip bu robotun tasarım aşamasındayız bitmek üzere birkaç ay içinde ortaya çıkacak hareket edebilecek hale gelecek. Bu proje ABD’de şu an devam etmiyor desteği bitti” dedi.

Alm. Zahlsysteme, Fr. Les systemes de nambre, İng. Systems of numbers. Bir saymada ölçmede kullanılan işâretler.
Sayılar ilk defâ Âdem aleyhisselâm tarafından kullanılmıştır. Çünkü Âdem aleyhisselâm yeryüzüne indirildikten sonra kendisine gelip, , kimyâ, , eczâcılık bilgileri öğretilmişti. Âdem aleyhisselâmdan sonra insanlara hesap ilmini İdris aleyhisselâm öğretti. Bu bigiler daha sonraları nesilden nesile aktarıldı.
Sayılar hakkında günümüze kadar ulaşabilen bâzı bilgiler
mısır ** Yüzölçümü :1 000 000 km2 Nüfusu :55 milyon kişi Başkenti :KAHİRE Nil ırmağının hayat verdiği… ** . ** Tamamı için linke tıklayın
Mısırlılardan Babillilerden alınmıştır. Mısırlılar sayılarla yaptıkları işlemleri taş papirüs, Babilliler ise kil plaklar üzerine ettiklerinden dayanıklı olmuştur.
Mısırlılar, sayıları hiyeroglif denilen resimlerle gösteriyorlardı. Bu gösteriş şeklinden dolayı hem büyük sayıları yazmak çok zor, hem de işlem yapmaya müsait değildi.
Daha sonra sayılara
Yunan ** hakkında ansiklopedik bilgi. bibilgi.com’dan
Yunanlılarda rastlanmıştır. Bunların başlangıcı Euclid (Oklid) tarafından yazılan Elemanlar kitabı olmuştur. Yunanlılar, sayılara Mısırlılar Babillilerden farklı yeni bir şey ekleyememişlerdir. Romalılar, Roma rakamlarını ortaya koyarak çıkarma metodunu kullanarak
sayıları biraz daha basit yazmışlardır. Bunlar şu şekilde ifâde ediliyordu:
I (1), II (2), III (3), IV (4), V (5), VI (6), VII (7), VIII (8), IX (9), X (10), L (50), C (100), D (500), M (1000).
M.S. 3. yüzyılda
AVRUPA ** Okyanusya kıtasından sonra dünyadaki kıtaların en küçüğü. Avrupa sınırlarının, nereden başladığına dair, kesin bir sınır birliğine varılamamıştı… ** . ** Tamamı için linke tıklayın
Avrupanın karanlık bir devre girmesiyle, bu sahada yapılan çalışmalar da kaybolup gitmiştir. Bu duruma sebep Hıristiyanlık, Mûsevîlik dinlerinin bozulup, bunlarda söz sâhibi olan kişilerin yanlış görüşlerinden dolayı, insanların koyu bir taassuba düşmeleriydi. Avrupa bu durumdayken sayılar sayı sistemleri en büyük gelişmesini,
MÜSLÜMAN ** Alm. Muslim (m), Fr. Musulman (m), İng. Muslim. İslâm dînine inanıp kabul eden. Îmân edip de, ibâdet edene “Müslüman” veya “Müslim” denir. Mümin de, m… ** . ** Tamamı için linke tıklayın
Müslüman Araplar zamânında gösterdi. Günümüzde kullanılan rakamlar, Araplardan alınmadır. Bu rakamlarla dört işlem yapmak kolaydır. Roma rakamlarıyla pratik bir işlem yapmak imkânsızdır.
Mekkede doğan İslâm güneşinin, her yönden karanlık bir döneme düşen dünyâyı aydınlatmaya başlaması, insanların her yönden kurtulmasına sebep olmuştur. İslâmiyetin emirlerinden biri olan ilim öğrenmek öğretmek, Müslümanlar tarafından büyük bir gayretle yerine getirilmiştir. İslâm âlimleri ilk olarak, kendilerinden önceki bütün sayı sayı sistemlerini incelemişler bunları kitaplara geçirerek kaybolmaktan kurtarmışlardır.
780-850 yılları arasında yaşamış olan Mûsâ el-Harezmî rakamlara “0” (sıfır) ilâ ederek bugün kullandığımız sayıları meydana getirmiştir. Kitab el-Cebr vel-Mukâbele adlı kitabında en son sayı sistemlerini ortaya koymuştur.
Evet, sıfırın bulunuşu matematikte yeni bir devir açıyordu. İşte cebir geometrinin birden bire parlaması bir Müslüman âlimin sıfırı bulmasıyla başladı. Artık cebirin kullanışını trigonometri, dolayısıyla sinüs, kosinüs, tanjant kotanjant gibi keşifler tâkip etti. İkinci üçüncü dereceden denklemler çözülmeye başlandı. Bu şekildeki çalışmalar, dünyâ medeniyetinin temelini atarken, astronomi, kimyâ gibi ilimlerin de gelişmesine yardımcı oluyordu. Çünkü
AKDENİZ ** Alm. Mittelmeer (m), Fr. Méditerranee, İng. Mediterranean sea. Kuzeyinde Avrupa, güneyinde Afrika, doğusunda Asyanın yer aldığı düny… ** . ** Tamamı için linke tıklayın
Akdeniz alanının hesaplanmasında, dünyâ çevresinin ölçülmesinde, kıble tâyininde, ramazanda da hilâlin görünüşünde takvimlerin hazırlanmasındaki çalışmalar yardımcı oluyordu. Bu bakımdan bilhassa Müslümanların arasında ilk öğrenilen ilim dalları arasına girdi.
Ebû Kâmil Şücâ (?-951) kök, kare, bir iki bilinmeyenli denklem sistemini kurup geliştirmiştir. El Birûnî, bugünkü modern matematiğin temeli olan sayıları ikililer şeklinde gösterme şeklini ilk defâ ortaya koymuştur.
Ebül-Vefâ muasırı (aynı zamanda yaşayan) İbn-i Lebbân yazdıkları eserlerinde altılı sistemin özelliklerini ele almışlar ilgili bilgileri açıklamışlardır. El-Kâşî, yazdığı eserde meşhur π (pi) sayısın ı ondalık sistemde 16 hâneye kadar altılı sistemde 9 hâneye kadar hesap etmiştir. Gıyâseddîn şid el-Kâşî (?-1429) ise, ondalık kesri keşfederek, ondalık sayı sistemlerini ortaya koymuştur.
On yedinci yüzyılın başlamasıyla sayı sistemlerinin muhtevâsı da gelişmiş pekçok yeni dallar araştırmaya açılmıştır. Jahonnes, Kepler, Blaise Pascal, Gerard, Desapguen, PereDes Carton gibi bilim adamları bugünkü modern sayı sistemlerini geliştirmişlerdir.
TABİÎ (DOĞAL) SAYILAR
Diferansiyel integral hesabın temelini teşkil eden tabiî (doğal) sayı denilen 0, 1, 2, 3, … şeklinde gösterilen sayılar bir sayma sıralama ihtiyâcı olarak ortaya çıkmıştır. Tabiî sayıların teşkil ettiği küme {0,1,2,3,4, …} şeklinde gösterilir.
Tabiî sayılar kümesinden sıfırı çıkartırsak geriye kalan sayılara sayma sayıları denir S= {1, 2, 3, 4….} şeklinde gösterilir. Günlük hayatta en çok kullanılan sayılardır: sayfa numaraları, bir otelin kat numaraları, bir salonun koltuk numaralarını göstermek için bu sayılar kullanılır. Bu şekilde sıralama göstermek için kullanılan sayılar kümesine “Ordinal” sayılar denir. Sayma sayıları aynı zamanda “Ne kadar?” sorusuna cevap olarak üç tâne, beş tâne gibi ifâdeleri söylemek için kullanılır. Böyle sayılara “Kordinal” sayılar denir. Bir kümenin elemanları sayılabilirse, kümeye sonlu sonlu bir kordinal sayıya sâhiptir denir. Meselâ, bir aydaki gün sayısı ne kadar çok olursa olsun, bir yıldaki dakika sayısı hep sonludur.
Kümenin elemanları sayılamıyorsa, küme sonsuz sonsuz bir kordinal sayıya sâhiptir denir. Meselâ, tabiî sayılar kümesi, sayma sayıları kümesi gibi.
Sayı Doğrusu: Matematikte sayı doğrusunun başlangıç noktası sıfırdır.
Sayı doğrusu üzerinde 0 (sıfır) ın sağında yer alan sayılara pozitif (işâreti artı), solunda yer alan sayılara negatif (işâreti eksi) sayılar denir.
Her sayı, ekseni üzerinde temsil edilen noktanın koordinatıdır; tersine eksen üzerindeki her nokta, sayıların koordinatlarının grafiğidir. Koordinatların ordinal özelliği noktaların sıralanışıyla aynıdır. Pozitif sayıların koordinatlarının kordinal özelliği, her noktanın ekseni başlangıç noktasından uzaklığının kaç
birim olduğunu gösterir. Negatif sayıların başlangıç noktasına olan uzaklığı koordinatının mutlak değeri alınarak bulunur.
(-4) noktanın başlangıç noktalarına olan uzaklığı |-4|= 4 br. olarak bulunur.
Sayı doğrusu üzerinde her noktaya bir sayı şılık gelir.
Tam sayılar: Birden başlayıp sonsuza kadar uzanan tam sayılara pozitif tam sayılar, -1den başlayıp sonsuza kadar uzanan tam sayılara negatif tam sayılar denir. Pozitif tam sayılar negatif tam sayılara sıfırı ilâ edersek tam sayılar meydana gelir. Bu sayıların meydana getirdiği kümeye tam sayılar kümesi denir.
Z= {…. -4, -3, -2, -1, 0, 1, 2, 3, 4, 5…} şeklinde gösterilir.
Rasyonel sayılar: p q tam sayılar kümesinin birer elemanı qD 0 olmak üzere p/q şeklinde yazılabilen herhangi bir sayıya rasyonel sayı, bu sayıların meydana getirdiği kümeye rasyonel sayılar kümesi denir.
R= {… -3, -5/2, -2, -3/2, … -1, 0, 1/2, 1, 3/2…} şeklinde gösterilir.
Her tabiî tam sayı aynı zamanda birer rasyonel sayıdır.
İrrasyonel sayılar (Rasyonel olmayan): Bütün ölçmeler, birimler veya birimlerin kesirli kısımları ile . Dolayısıyla her ölçme, bir rasyonel sayı olarak ifâde edilebilir. Bununla berâber her uzaklık ölçümü bir rasyonel sayı ile gösterilse bile, rasyonel sayılarla ifâde edilemeyen uzunluklar da vardır. Meselâ, bir karenin kenarının uzunluğu 1 birim ise, köşegen uzunluğu İ2 birimdir. İ2 sayısı ise rasyonel sayı olarak ifâde edilmez. Bir çemberin çevresi çapı başka bir misal teşkil eder. Eğer bir çemberin çapının uzunluğu 3 birim ise, çevre uzunluğu 3n birim, eğer çap d birim ise çevre uzunluğu (rcd) birimdir. Fakat % sayısı rasyonel sayı olarak ifâde edilemez.
İ2, İ3, 7i gibi sayılara irrasyonel sayılar bu sayıların meydana getirdiği kümeye irrasyonel sayılar kümesi denir.
Sayılar bütün uzaklıklarda temsil edilebilir bütün reel sayılar göz önüne alınarak elde edilen bir doğru üzerindeki bütün noktaların koordinatları olarak işe yararlar. Bütün noktaların koordinatlarından meydana gelen doğruya sayı doğrusu denir. Bir sayı doğrusunun noktalarıyla reel sayılar arasında bire bir eşleme vardır.
Kompleks sayılar: x2-2= 0 denkleminin çözüm kümesi {-, İ2} dır.
x2+2= 0 denklemini hiçbir reel sayı gerçeklemez.
ÜL VARRRRRRR
z= a+ib kompleks sayıların genel ifâdesidir. İki kısımdan meydana gelir: 1) Reel kısım, 2) Sanal kısım. Asal sayılar: Kendisinden 1den başka çarpanı olmayan pozitif sayıya asal sayı denir. Asal sayılar: 2, 3, 5, 7, 11, 13, 17, 19, 23, 29,… sayılarından ibârettir.

NanoTeknoloji ?

Nanoteknoloji: anoteknoloji’nin birçok mı vardır. Bence en en zarif m : “Atomsal düzeyde mühendislik”. Diğer mlarına ise Amerikan hükümeti raporlarından erişebilirsiniz. Burada önemli olan bir etki veya materyalin 100 nanometre civarında olmasıdır. Nanoteknoloji biraz da ilginç bir ortamı, mesela malzeme bilimciler nanoteknolojinin en çok kendileri ile ilgili olduğunu iddia ederler. Kimyacılar çiler de bu tartışmaya katılırlar. Sonunda nanoteknoloji kralın paylaşılamayan ı olur, çı.

Bilim tarihi uzun zamandır sürekli branşlaşmaya gitti, hatta de çokça kullanılan bir söz vardır: “Her şeyden biraz bileceğine, bir şeyi tam bil” diye. Nanoteknoloji bu görüşü savunanları sanırım bayağı bir üzecektir. Çünkü bilimsel gelişmenin atomik boyut sınırlarına dayanması ile bir anlamda bilimler de ortak bir noktaya yaklaşmışlardır.

Artık canlıların sırrını çözmek için molekülleri bağ yapılarını bilmek, kanunlarını uygulamak için kimyayı öğrenmek elektronik çipler imal etmek için hem kimya hem bilmek, atomları anlamak için kuantum fiziğini idrak edebilmek gerekiyor. Sanki Nanoteknoloji, etrafında bilimlerin el ele tutuştuğu bu yardımlaşma ile büyüyen bir çocuk. Genelde insanların yeni bir “oloji” ye şı ilk soruları “bunun faydası ne?”, özellikle orta yaşlı memurların sorduğu “ kazandırıyor mu?”oluyor. Faraday’ın verdiği enfes bir cevap vardır, taşı gediğine koyar usta bilim adamı : “Peki yeni doğmuş bir bebeğin dünyaya faydası ?”.Nanometre ölçeğindeki fiziksel, kimyasal biyolojik olayların anlaşılması kontrolü üretimi amacıyla, fonksiyonel materyallerin, cihazların sistemlerin geliştirilmesidir. ölçekteki olayların manipulasyonu ile bilim teknolojide yeni ufuklar açılmaya başlamıştır.Nanoteknolojini Amaçları..

*Nanometre ölçekli yapıların analizi,
*Nanometre boyutunda yapıların fiziksel özelliklerinin anlaşılması,
*Nanometre ölçekli yapıların imalatı,
* hassasiyetli cihazların geliştirilmesi,
* ölçekli cihazların geliştirilmesi,
* Uygun yöntemler bulunarak nanoskopik makroskopik dünya arasındaki bağın kurulması.

Nanoteknolojinin Kullanım alanları

Endüstriyel Alanda:Mikrosensörlerin, mikromakinaların, optoelektronik elemanların imalatı uygun şekilde bir araya getirilmesi. ii)

Medikal Alanda: Mikro cerrahide (göz, beyin vb.), Diagnostik kitlerde, Bilimsel Araştırmalarda, Yüzey karakterizasyonu modifikasyonu, Mikroorganizmaların taşınması, DNA modifikasyonu vb.

Nanomanipulator

Nanomanipulator: Bir insana molekülleri görme dokunma dğiştirme imkanı yan sanal gerçeklik arabirimidir. Virus, DNA iplikleri nanotüpleri modifiye etmek amacıyla kullanılabilmektedır. NM datayı almak için AFM kullanmaktadır. Sanal gerçeklik eldivenleri gözlükleriyle kullanıcın örneğin yüzeyini görmesini hissetmesini sağlamaktadır. Böylelikle kullanıcı eliyle mikroskopik objeleri tutabilir, itebilir, hareket ettirebilir sonuçta çıkan kuvveti, etkileşimi hissedebilir.Böyle bir teknolojiyle gen transferi, enzim değişimi , jeller yüzeyler üzerinde lokal değişiklikler yapabilmek mümkün olmaktadır.

NanoteknoLoji iLe yapılan,Halen devam eden çalışmalar

inşaatlar için Mini robotlar

MIT yayınlarından Techonology Review de Mini robotlarla ilgili merak edilen bir çok soruya cevap aranmış. Bugünden robotların hayalini kurmak bilim kurgudan çok, yavaş yavaş ama uzun dönemde gerçekleşmesi muhtemel bir olasılığa dönüşmüştür.
robotlardan önce, en olası olan mini robotlar. Mini robotlar ile boyutta manipulasyon yapma imkanı doğacaktır. Mesela bu mini robotlardan birinin 2 nanometre -bir DNA molekülünün genişliğinden daha küçük bir ölçek- kesinliği ile kendini bir yüzeyde hareket ettirmesi araştırmacılar tarafından gerçekleştirildi.
Yeni hedeflerden biri ise mini-robotlar ı ile bir hücrenin sabitlenerek, robot’un üzerindeki şırınga çip’inden bir nın hücreye aktarılması.Avrupa tabanlı projelerden biri olan Micron’un amacı da üç aşağı beş yukarı bu işlemleri yapabilecek nitelikte kabiliyetleri olan robotların geliştirilmesi.
Araştırmacıların mikro manipulator, bir atomik güç mikkroskobu ucu şırınga çiplerini başarı ile çalıştırdıkları biliniyor. Fakat zaman sorunu sebebiyle, tüm bunları bir arada çalıştıramamışlar. Gene de büyük bir ya imza attıkları kesin.
Bir deneyde: sıvı ile şırıngasını dolduran robotun, bir insan kontroller ı ile yeri sabitlenmiş hücreye giderek yı şırınga etmesi sağlanmış. Bu o kadar zor bir olay ki, bir yandan da hücreyi patlatmanız gerekiyor. Sıvı ise hücreye girdiği anda parlayarak varlığını belli etmiş.
Bu tip mini robotlardaki en önemli sorun enerji problemi. Gerçektende mikro belki gelecekte boyuttaki robotlar için sorun enerji makale bu konu ile ilgili tartışmalara da yer verilmiş

IBM’den Nanoteknoloji tabanlı tümleşik devre

Science dergisinin 24 Mart 2006 sayısında yer alan “An Integrated Logic Circuit Assembled on a Single Carbon Nanotube” makalesine göre, IBM deki Araştırma Grubu transistorlu (FET) 5 kademeli bir oscilator yaparak, günümüz silikon teknolojilerinde çok daha lı sonuçlar elde etmişler.
Kısaca özetlemek gerekirse, önce tek katmanlı bir Karbon nanotube’un üzerinde Silikon teknolojisindeki devre elemanlarını yerleştirerek, FET transistorlerdeki (trans-resistor, değişken dirençli) çalışma prensibi olan alan etkisini kaliteli silikon oksit yerine nanotüplerle sağlıyorlar.
Nanotüp konusunda da Bilim Teknikde daha önceden çıkmış bir yazı vardı, de de bu konuda ODTÜ ünde Prof. Şakir Erkoç bu konularla ilgili teorik çalışmalarda bulunuyordu sanırım. Kendisi hidrojen depolanması konusunda Nanotüplerin kullanımı konusunda bir çalışma yapıyordu.

Peki resimdeki nanotüp nerde derseniz, ikinci resime bakınca göreceksiniz. Resimde görülen incecik çizgi nanotüp. Nanotüpler konusunda önümüzdeki günlerde bu sitede daha ayrıntılı bilgilere rastlayabilirsiniz.

IBM’in nanotüp kullanarak kademeli osilatör yapmasının sebeplerinden biri de kademeler arasındaki gecikme transistörün aktif çalışma durumlarındaki(rise-fall time) zamanlamaları ölçmektir herhalde.
Bu deney sonuçları önemli? Bu deney silikon transistörlerden gene silikon tabakalar üzerine fakat karbon nanotüplerle seri, bütünleşik devreler yapıp çalıştırılabildiğinin bir ispatı. Bunun sonucu olarak ilerde, şöyle bir çip üretim sistemi devreye girebilir.
1) Silikon tabaka alınır üzerine karbon nanotüplerin dizilmesi gereken çizgiler oluşturulur
2) Burada belirtilen yerlerde tek duvarlı istenilen elektronik özellikli karbon nanotüpler büyütülür
3) Bu karbon nanotüplerin üzerine devre bağlantıları yerleştirilir.

Bu sayede hem devre boyutunun küçülmesinden dolayı yaşanan sorunlar bir nebze aşılmış olurken, biraz değerini kaybetmişte olsa Moore yasasına sadık kalınabilmiş olunacak gibi.

dediğimiz şey öncelikle yeniliklerin gelişimlerin insan nı kolaylaştıracak biçimde uygulanması anlamını içeren genel bir kavramdır. Peki gelişirken gün geçtikçe insan nda daha çok yer edinip, işleri kolaylaştırırken yani bütün bunları yaparken hiç zararı olmuyor mu? Tabiki oluyor.

Doğanın fiziksel unsurları olan, hava, su toprak üzerinde olumsuz etkilerin oluşması ile ortaya çıkan canlı öğelerin hayati aktivitelerini olumsuz önde etkileyen çevre sorunlarına “Çevre Kirliliği” adı verilir.
Teknolojinin olduğu çevre kirliliğinin sebepleri yol açtığı sorunlar şöyledir:

Çevre Kirliliğinin Sebepleri:

  • Trafiğe her yıl daha fazla sayıda araç çıkmakta bu ların yaydıkları egsoz dumanları ozon tabakasının incelmesine sebep olmaktadır.
  • Ormanların kağıt üretimi, toprak genişletilmesi, hayvancılık alanı oluşturmak gibi sebeplerle denetimsizce kesilmesi, ağaçların gündüzleri oksijenli solunum yaparak ortama oksijen salınımı yapmasını kısıtlıyor.
  • Fabrika bacalarından çıkan zehirli gazla atmosferi kirleterek, havadaki oksijen oranını azaltmaktadır. Ayrıca havanın bu denli kirlenmesi asit yağmuru olarak inerek toprağı da etkilemektedir.
  • taşıyan hayvanlarla ortama geçen bakteri virüslerin sulara veya havaya ışması.
  • Fabrikalardan atılan arsenik, siyanür, fenol gibi toksik endüstri atılarının sulara ışması.
  • Tankerler veya borularla taşınan petrolün kaza sonucu sulara ışması.
  • İnorganik tuzlar, zirai mücadele ilaçları yapay organik kimyasal maddelerin sulara ışması.
  • Radyoaktivitenin etkisi yani: Nükleer enerji santralleri, çeşitli nükleer denemeler, tıbbi içerikli üretimler çeşitli endüstri tipi üretimleri, radyoaktif maddeye sahip hayvansal ürünler (et, , süt, vb.) bitkiler, bu zararlı maddeyi besin zinciri ile insanlara diğer canlılara taşır. Böylece bağışıklık mekanizmasını felce uğratmak kansere olmak gibi sorunlara yol açar.

Önemli Not: Atmosferdeki topraktaki kirletici maddeler asırlar sonra da olsa eninde sonunda suya geçerler.

Çevre Kirliliğinin İnsan Üzerindeki Etkileri:

  • Hava kirliliğinde en çok açığa çıkan gazlardan biri olan sülfürdioksit, solunum yolu problemlerine yol açıyor; üstelik dokusunu da zedeliyor. Monoksit, sinir sisteminin çalışmasını etkiliyor. şun ise çocuklarda beyin zararlarına yol açıyor. Yine bol miktarda bulunan nitrojendioksit, nefes almayı güçleştirirken astıma da oluyor.
  • Sulara ışan bakteri, virüs çeşitli kimyasal yapılar insan vücuduna girerek her çeşit hastalığa yol açabilmektedir.
  • Radyasyonun insan vücudunu etkilemesiyle bağışıklık mekanizması felce uğ insan vücudunda kanserli hücrelerin oluşumu yayılımı gözlenir.

Teknolojinin Zararları:

ürünlerinin neredeyse tamamı elektrikle çalışmaktadır. Elektrikle çalışan her alet bir elektromanyetik alan oluşturur. İnsan beyninin de kendine ait bir elektromanyetik alanı vardır. Çünkü sinirler nöronlar aracılığıyla elektriksel ları beynin çeşitli yerlerine ulaştırarak çalışırlar. Bu nedenle günlük hayatta kullandığımız her elektrikli cihaz mutlaka bizi olumsuz etkilerler. Örneğin ile bize en az zarar verecek şekildeki konuşma süresi doktorlarca günlük azami 5dk olarak açıklanmıştır. Tabiki bu 5dk süresince telefonun yaydığı elektromanyetik dalga miktarı maksimum seviyesine çı insanın beyin ısısının artmasına olur. Beyindeki bu manyetik düzensizlik, uzun vadede beyin hücrelerinin ölmesine özellikle kulaktaki birtakım organların görevini yitirmesine yol açmaktadır. Bu da duyu kaybı denge bozuklukları gibi etkilere olabilmektedir.

Elektromanyetik alan konusunda en çarpıcı tehlikeli örnek olarak cep telefonunu verdik. Fakat günlük yaşamımızda kullandığımız bluetooth cihazlar, kablosuz ürünler(modemler, fareler, klavyeler, oyun kumandaları vs.), televizyonlar, crt lcd monitörler gibi birçok alet oluşturdukları manyetik alan miktarlarına göre insan vücudunu kimyasını olumsuz etkilemektedir.

Benzer şekilde yüksek gerilim hatları yakınındaki evlerde yaşayan çocuklarda Amerikan Bilimler Akademisi tarafından yapılan incelemeye göre lösemi görülme riskinin diğerlerine göre 1.5 katı fazla olduğu tespit edilmiştir. Yapılan epidemiyolojik çalışmalar yüksek gerilim hatları elektrikli aletlerin riskini artırdığını göstermektedir. 0-300 Hz frekanslı alanlardan iletkenlik özellikleri nedeniyle en çok etkilenen dokular beyin kan, ikincil derecede etkilenen dokular ise göz, göz sı, troid, kas, gastrointestinal sistem, testis dokuları olarak açıklanmıştır. Yani gün içinde teknolojiden yararlandığımız ölçüde giderek artan oranlarda zarar görmekteyiz.

Baz istasyonlarına veya büyük çanak antenlere yakın yerler de manyetik kirlenmenin fazla olduğu bölgelerdir.
Bu nedenle teknolojiyi mümkün olduğunca sadece olmazsa olmaz önemdeki ihtiyaçlarımız için kullanıp, özellikle görüşmelerimizi kısa tutmaya cihazı mümkün olduğunca vücudumuzdan uzakta bulundurmaya özen gösterelim.

Öncelikle şunu belirtmekle başlamak istiyorum, insan gözü analog bir yapıdır dijital bir terim olan piksel boyutuyla ölçülmesi tam olarak mümkün değildir. Beyindeki görme merkezi gözlerden gelen ışık bilgisini aynen bir perdesi gibi layamaz. Beyin gelen ışık bilgisini yorumlayarak görüntü oluşturur. Bu görüntü gözden gelen beyindeki sinir hücreleri yani nöronların hızına bağlı olarak sürekli yenilenir. Örneğin bunu FPS(frame per second) değeri olarak göz önüne alırsak, bir filmindeki 30FPS değeri gözümüzün görüntüyü tümüyle akıcı olarak görmesi için yeterlidir. Fakat bu olay, insan gözünün 30FPS olduğu anlamına gelmez. İnsan gözünün de belli bir eşik değeri vardır o değerden daha hızlı geçen bir cisme baktığında onun hareketini yakalayamaz hiçbirşey geçmemiş gibi görür. Günümüzde kullanılan yüksek çekim hızına sahip kameralar kullanılarak bir merminin hareketi bile milisalise mertebesinde rahatlıkla incelenebilmektedir.

İnsan gözünün hızı için basit bir test yapabiliriz. Öncelikle CRT(tüplü) monitörünüzün dikey tarama frekansını 60 Hz’e getirin. Bunun için, masaüstüne sağ tıklayıp özellikler > ayarlar > gelişmiş > monitör sekmelerini edip Hz ayarlarına ulaşabilirsiniz. 60 Hz’e getirdikten sonra ekrana 30cm mesafeden bakarken, monitörün yan tarafında bir nesneye odaklanın ama göz ucuyla da monitörü görün. Normalde düz bakarken hissetmediğiniz yenilemesinin yukardan aşağıya taranarak sayfa sayfa geçtiğini göreceksiniz. Eğer normal bakarken de 60 Hz’i farkediyorsanız bunu bir de 75 Hz’de deneyin. Kendim 75 Hz’e kadar farkedebiliyorum fakat 85 Hz üstünde artık sayfa sayfa geçişleri göremiyorum. Gözün bu hızı kişiden kişiye farklılık gösterebilir. Gözleriyle sürekli hareketli şeyleri eden işi gereği yüksek dikaktle çalışan kişilerde daha hızlı göz refleksleri görülür.

Gözümüzün ışık layıcılarının bulunduğu retina, sinirsel yapıdan oluşan bir zardır. Retinadaki ışık layıcıları, sayısal kameraların layıcılarında olduğu gibi sayılabilir büyüklüklerdir. Hatta, retinanın çukur kısmında(fovea) bu layıcıların sayıları diğer bölgelere oranla daha fazladır retinanın üzerine düşen ışık beyine sıkıştırılarak iletilir. İşte bu nedenle gözümüz bazen bize oyun oynar şekilleri olmadığı gibi görürüz. Gözümüzdeki ışık layıcı hücre sayısı (ya da piksel deyin) belli kritik değerin üstünde olduğunda olduğu sürece görme kalitesi etkilenmez. Çünkü görüntüyü beyin tamamlar. Hatta tek gözümüz olmasa bile görüntü çözünürlüğümüz azalmaz, yalnızca hissi kaybolur. Retina dekolmanı denilen göz içindeki ışık hücrelerinin büyük kısmının harap olduğu durumlarda bile görüntünün bir kısmını eksik görmeyiz. Bunu şöyle benzetebiliriz: Elinizdeki kameranın merceğinin yarısını kapatıyorsunuz ama ekranda görüntüyü hala tam görüyorsunuz; çünkü kameranın işlemcisi eksik kısmı tamamlıyor.

Gözün görme kapasitesinin megapiksel olarak ifade edilebilmesi için, gözdeki reseptörleri piksel olarak düşünüp bir sahneyi beynin hangi detay seviyesinde oluşturabildiğini test etmek gerekir. İnsan gözü küçük bir organdır üzerine gelen ışığın çok az bir miktarı ile bütün herşeyi yapar. Fakat yüksek megapiksel kameraların mercekleri oldukça büyüktür buna bağlı olarak karanlık bir sahnede insan gözüne kıyasla çok daha fazla aydınlanmış alan görürler. Şunu net olarak söylemek mümkündür ki, eğer göz büyüklüğünde bir mercekle en yüksek megapiksel oranını alıp ı çekip daha sonra insanın aynı manzaraya bakarak gördüklerini şılaştırırsak eminim ki insan gözü daha fazla detayı layıp mlayabilecektir. Dijital makinenin çektiği ise, zoom yapılmadan insanın gördüğüne denk biçimde görüntülenip incelenirse çok daha az detay yakalayabildiği anlaşılacaktır.

Bu nedenle insan gözü yapay merceklerin görüntüsüyle kıyaslanamayacak kadar mükemmel yaratılmış bir organdır. Ama dijital bir veri olan megapiksel olarak ifade edilebilir. Bunun hesaplaması yukarıda bahsettiğim şartlar sağlanırsa, yaklaşık olarak bir değer ortaya koyularak gerçekleştirilebilir. Ama megapiksel teriminin aslında bir sahneden alınan görüntünün kaç piksel ile görüntülendiğini ifade eden bir kavramdan başka birşey olmadığını aklımızdan çıkarmamamız gerekir. Tabiki ne kadar fazla piksel olursa o kadar detaylı görünecektir fakat bunun insan gözüne denk gelen oranıyla kıyaslamak için, konuyu başlıca bir araştırma konusu olarak ele alıp laboratuvar şartlarında incelenmesi deneyler yapılması gerekir.

bilgiustam.com

 

BOR madeni ilk bakışta beyaz bir kayayı andırıyor. Çok sert ısıya dayanıklı. Doğada serbest bir element olarak değil, tuz şeklinde bulunuyor. Ülkemizde bulunan ‘bor’un kalitesi de diğerlerine oranla daha yüksek. Toprağın 40 metre altında bulunan borun işlenmesi de, diğer elementlerle az ıştığı için kolay. Bor, periyodik sistemin üçüncü grubunun başında yer alan bir elementtir. Bu gurubun diğer üyeleri metal olmasına şın Bor ametal sayılmaktadır.
Ancak, diğer elementlere olan yüksek kimyasal ilgisi nedeniyle doğada serbest halde bulunmayan bor’un meydana getirdiği minerallerin, çok eski tarihlerden beri ndığı kullanıldığı bilinmektedir. En yaygın bor bileşikleri; borik asit bor’un sodyum, kalsiyum magnezyum ile meydana getirdiği bileşiklerdir.

En yaygın bilinen türevi olan “tinkal” olarak da adlandırılırdı, 16. yüzyılda ergitme işlemlerinde kullanılırdı. Yaygın uygulama alanı bulunan borik asit ilk kez 1702’de Homberg tarafından hazırlanmıştır. Ayrıca 1808’de Davy borik asit elektrolizinden amorf bor elde etmiş 1856’da Wöhler Sainte-Claire Deville tarafından kristalin modifikasyonu tarif edilmiştir.

Bor mineralleri, sanayide sayısız denicek kadar çok çeşitli işlerde kullanılmaktadır. Bor minerallerinden elde edilen boraks asit borik; özellikle nükleer alanda, jet roket yakıtı, sabun, deterjan, lehim, çılık, tekstil boyaları, elyafı kağıt sanayinde kullanılmaktadır. Bor mineralleri, dünyanın sayılı bir kaç ülkesinde bulunur. Bunlar içinde yedekleriyle en zengin ülke, ’dir. Ancak üretimin ihracatın sınırlı olması nedeniyle bu maden, yurt ekonomisinde önemli bir yer tutmaktadır.
Başlıca bor yatakları; Kütahya, Eskişehir Balıkesir’dedir. Bor minerallerini işletmek için Bandırma Kırkama tesisler kurulmuştur.

Bor mineralleri bileşikleri çeşitli endüstri dallarında çok farklı malzeme ürünlerin üretiminde kullanılmaktadır.

Bor ürünlerinin kullanım alanlarını aşağıdaki gruplarda toplamak mümkündür:

Sanayi: Borosilikat Camları, İzolazyon Elyafı, Tekstil Elyafı, Optik Lifler, Seramikleri, Şişe Diğer Düz  Camlar

 

Seramik Sanayi: Emaye, Sır,Sırça, Porselen Boyaları  

 

Nükleer Sanayi: Reaktör Kontrol Çubukları, Nükleer Kazalarda Güvenlik Amaçlı Nükleer Atık Depolayıcı olarak, Uzay Havacılık Sanayi: Sürtünmeye-Aşınmaya Isıya Dayanıklı Malzemeler, Roket Yakıtı katkı malzemeleri

 

Askeri & Zırhlı lar: Zırh Plakalar , kompozit malzemeler.

 

Elektronik-Elektrik Sanayinde: Bilgisayarların Mikro chiplerinde, CD-Sürücülerinde, Ağlarında; Isıya-Aşınmaya Dayanıklı Fiber Optik Kablolar, Yarı İletkenler, Vakum Tüpler, Dialetrik Malzemeler, Elektrik Kondansatörleri, Gecikmeli Sigortalar.

 

İletişim larında: Cep Telefonları, Modemler, Televizyonlar .

 

İnşaat-Çimento Sektöründe: Mukavemet Artırıcı İzolasyon Amaçlı olarak

 

Metalurji: Paslanmaz Alaşımlı Çelik, Sürtünmeye-Aşınmaya şı Dayanıklı Malzemeler, Metalurjik Flaks, Refrakterler, Briket Malzemeleri, Lehimleme, Döküm Malzemelerinde Katkı Maddesi olarak, Kesiciler, Aşındırıcılar

 

Enerji Sektörü: Hidrojen taşıyıcı,Güneş Enerjisinin Depolanması, Güneş Pillerinde Koruyucu olarak,

 

Otomobil Sanayi: Hava Yastıklarında, Hidroliklerde, Plastik Aksamda, Yağlarda Metal Aksamlarda, Isı Yalıtımı Sağlamak Amacıyla, Antifrizler

 

Tekstil  Sektörü: Isıya Dayanıklı Kumaşlar, Yanmayı Geciktirici Önleyici Selülozik Malzemeler, İzolasyon Malzemeleri, Tekstil Boyaları Deri Renklendiricileri, Suni İpek Parlatma Malzemeleri,

 

İlaç Kozmetik Sanayi: Dezenfekte Ediciler, Antiseptikler, Diş Macunları,

 

: Osteoporoz Tedavilerinde, Alerjik Hastalıklarda, Psikiyatride, Kemik Gelişiminde Artiritte, Menopoz Tedavisinde, Beyin Kanserlerinin Tedavisinde

 

Kimya Sanayi: Bazı Kimyasalların İndirgenmesi, Elektrolitik İşlemler, Flotasyon İlaçları, Banyo Çözeltileri, Katalistler, Atık Temizleme Amaçlı olarak, Petrol Boyaları, Yanmayan Erimeyen Boyalar, Tekstil Boyaları

 

Temizleme Beyazlatma Sanayi: Toz Deterjanlar, Toz Beyazlatıcılar, Parlatıcılar

 

Tarım Sektörü: Gübreler, Böcek-Bitki Öldürücüler,

 

Kağıt Sanayi: Beyazlatıcı Olarak

 

Koruyucu: Ahşap Malzemeler Ağaçlarda Koruyucu olarak, Boya Vernik Kurutucularında

 

Mıknatıslar,

 

çılık,

 

Kompozit Malzemeler,

 

Malzemeleri,

 

Manyetik Cihazlar,

 

Mumyalama.

çesi [değiştir]

En yaygın bilinen türevi olan “boraks“, Araplarca “tinkal” olarak da adlandırılırdı, 16. yüzyılda ergitme işlemlerinde kullanılırdı. Yaygın uygulama alanı bulunan borik asit ilk kez [[’de Homberg tarafından hazırlanmıştır. Ayrıca 1808’de Davy borik asit elektrolizinden amorf bor elde etmiş 1856’da Wöhler Sainte-Claire Deville tarafından kristalin modifikasyonu tarif edilmiştir.

Â==Bulunduğu Yerler==
ABD, Şili, Arjantin, Peru, Bolivya, İtalya, Rusya [[dsfüÜbileşiği tedarikçisi olarak bilinen Eti Maden tarafından işletilmektedir. Dünyanın yerkabuğundaki bor yüzdesinin 0,001-0,0003 civarında olduğu varsayılmaktadır.türkiyede balıkesir bursada çıkmaktadır

Osmanlı'da ilk Borun Çıkarılması

Osmanlı'da ilk Borun Çıılması

Bor kimyası [değiştir]

Borun cevherleri; kernit (Na2B4O7.4H2O), boraks (Na2B4O7.10H2O), kolemanit (Ca2B6O11.5H2O) uleksit (NaCaB5O9.8H2O) gibi boratlardır.

Bor bileşiklerinin yaygın kullanımları borun element olarak erken mlanmış olmasına şın, bor kimyası çalışmaları nispeten kısıtlı bir alanda sürdürülmüştür. Bunun nedenleri; olarak bor bileşiklerinin hidroliz veya oksidasyona yönelik stabil olmayan nitelikleri malzemelerin birçoğunun kullanımındaki yapısal zorluklarıydı. Nihayet Stock ünlü deneysel vakum tekniğini geliştirince bor kimyasının araştırılmasında yeni bir kapı aralandı.

Grup IIIA elementlerinden sadece bor bir ametaldir. Bu gruptaki diğer elementler; alüminyum, galyum, indiyum talyumdur.

Grup IIIA elementlerinin elektronik dizilimi Tablo 1.’de listelenmiştir elementlerin özellikleri ise Tablo 2.’de belirtilmektedir. Bor, gruptaki diğer elementlerden çok daha küçük bir atomdur. Bu durum, ametal bor metal özellikteki diğer grup elemanları arasında belirli farklılıklara olur.

Ga, In Tl’un atom büyüklükleri periyodik sınıflandırmada kendilerinden hemen önce gelen elementlerin elektronik iç yapılarından etkilenir (özellikle lantanitten sonra gelen talyum örneğinde görüleceği gibi). Bu nedenle de atom yarıçapı ani şekilde veya standart olarak bu elementlerin artan atom numaralarıyla birlikte artmaz. Bu elementlerin göreceli şekilde küçük oluşları gruptan aşağı inerken bile beklenen şekilde azalmayan nispeten yüksek iyonizasyon potansiyeli içermelerine olur.

Bu elementlerin hiçbiri en ufak şekilde bile basit bir anyon oluşturma eğiliminde değillerdir. Elementlerin elektronik konfigürasyonlarının da mantıklı kıldığı biçimde en sık rastlanır oksidasyon seviyesi +3’tür. Nispeten yüksek olan bu değer, göreceli olarak küçük iyonik yarıçaplarla biraraya gelerek üstün polarize nitelikleri olan tipler ortaya çıkarmaktadır.

Buna bağlı olarak, +3 değerli bileşiklerin elementleri baskın şekilde kovalenttir; bu kovalent nitelik ayrıca göreceli olarak elementlerin yüksek ilk üç iyonizasyon potansiyelinden de kaynaklanmaktadır. İstisnai olarak kendi kimyasında ametal olan bor haricindeki diğer IIIA elementleri su çözeltisinde +3 değerlikli iyon olarak bulunurlar. Bu iyonlar yüksek oranda su içerirler, ancak hidrasyon ısıları çok yüksektir.

Çok yüksek sıcaklıkta (2000°C) bor birçok metalle raksiyona girerek borürler oluşturur. Bu madde çok serttir, kimyasal olarak stabildir metalik iletkenliği gelişmiştir. Bazı metalik borürlerin kristallerinde bor atomları aralıklıdır, diğerlerinde zincirler veya bor atomu katmanları (tabakaları) mevcuttur. Magnezyum borür (MgB2), diğer borürlerden farklı olarak bor hidrür ışımları üretecek şekilde hidrolize formda mevcuttur.

Bor, amonyak veya nitrojen ile yüksek sıcaklıklarda bor nitrür (BN) oluşturacak şekilde reaksiyona girer. Bu malzeme karbonla izoelektroniktir grafite benzerdir, fakat farklı olarak bor nitrür atomları içeren kristal bir yapısı vardır. Çok yüksek sıcaklık basınçta BN’ün bu modifikasyonu elmas türü kafes (latis) formuna dönüşür elmas kadar serttir.

Tablo 2. Grup IIIA elementlerinin bazı özellikleri [değiştir]

Bor Alüminyum Galyum İndiyum
Ergime Sıc. (°C) 2076 660 30 157
Buharlaşma Sıc. (°C) 3927 2519 2204 2072
Atomik yarıçap (pm) 80 125 125 150
İyonik yarıçap Me3+(pm) 20 52 62 81
1. İyonizasyon enerjisi (kJ/mol) 801 579 579 560
2. İyonizasyon enerjisi (kJ/mol) 2422 1814 1968 1814
3. İyonizasyon enerjisi (kJ/mol) 3657 2740 5953 2692
Hidrasyon ısısı (kJ/mol) 4690 4703 4159  
İndirgenme (Me3+/Me) potansiyeli (V) 1,67 0,52 0,34  

Tablo 1. Grup IIIA elementlerinin elektronik konfigürasyonu

       Z  1s  2s  2p  3s  3p   3d  4s  4p  4d   4f  5s  5p  5d  6s
B      5   2   2   1
Al    13   2   2   6   2   1
Ga    31   2   2   6   2   6   10   2   1
In    49   2   2   6   2   6   10   2   6   10   2   1
Tl    81   2   2   6   2   6   10   2   6   10  14   2   6  10   2

Uygulamalı ?

 

    , gerçek dünyayı anlamak onun çeşitli parçalarını insanlığın yararına sunmak için kullanılan bir tır. Mühendislik, , biyoloji, ekonomi, çevresel çalışmalar, kimya, siyasal çalışmalar, gibi çeşitli alanlarda aktif olarak kullanılmaktadır. Bu süreçte ilk adım matematiksel bir modelin inşasıdır, yani problemin matematiksel terimler cinsinden bir mlamasının yapılmasıdır. Bu model daha sonra kesin veya yaklaşık çözümler elde etmek için analitik veya nümerik metotlar kullanılarak çalışılır. Son olarak, sonuçlar orijinal problemin dilinden, yani müşteri veya kullanıcıların daha iyi anlayacağı terimler cinsinden yorumlanır. Genellikle bu model daha gerçekçi bir hale dönüştürülür veya problemin daha fazla özelliğini içerecek şekilde yeniden düzenlenir. Bundan dolayı, model başlangıç aşamasında yanlış başlangıç koşullar, düzenlemeler veya basitleştirmeler içerebilir.

 

    , öncelikle ikinci aşama olan matematiksel olarak iyi ülize edilmiş problemlerin çözümünde temeli oluşturulan teorinin gelişim analizinde işlemlere dâhil olur.  Bu aşamada analitik veya nümerik metotlar kullanılabilir. Bu metotlar özel algoritmalardan metotlardan soyut, genel teorilere kadar değişen bir yelpazede şımıza çı. Yeni bir problemin çalışılmasında genellikle hangi matematiksel becerilerin daha yararlı olacağı tam anlamıyla açık değildir; bundan dolayı uygulamalı çiler çok geniş bir alanda eğitilmeye almaya ihtiyaç duyarlar. Bunun için onlara yönelik çok değişik türden matematiksel lar mevcuttur.

 

    Uygulamalı çalışacak bilim adamının, sadece becerikli bir bilim adamı değil aynı zamanda matematiği uygulayacağı alan hakkında da yeteri kadar bilgi sahibi olması gerekmektedir. Böylece, uygulamalı çi uygun matematiksel modellerin inşa yorumlarıyla doğrudan ilgilenmeli diğer bilim adamlarıyla çalışmakta olduğu bilim dalı diliyle iletişim kurabilmelidir.

 

    Modelleri ülize yeteneği, modelleyenin hangi faktörleri dâhil edilip hangilerinin dâhil etmeyeceği konusundaki seçimini belirli kuralları göz önüne alarak yapması gerektiğine bağlı olarak şekillenir.  Burada amaç, modellenen olayın gerekli yönlerini yeteri kadar gerçekçi, fakat matematiksel olarak üstesinden gelinebilecek basitlikte bir modelinin üretmesidir.

 

    Model genellikle belirli bir soruya cevap aramak için inşa edilir. Bazı durumlarda modelin analiz edilebilmesi için basitleştirilmesi veya modelin analizine imkân verecek yeni matematiksel metodun geliştirilmesi gerekir. Genellikle analitik nümerik metotlar birleştirilerek kullanılır. Modelleme süreci gittikçe karmaşıklaşan modeller dizisi içerir. Modelleme problemleri bazı durumlarda yeni matematiksel metotların keşfini zorunlu kılarken, hazırdaki matematiksel metotların da problemlerin çözümleri içerisinde kullanılması bu yeni metotların oluşumuna katkı sağlamaktadır. lı uygulamalı bilimcileri, hem uygulama alanı hem de matematikte yeteri birikime özgüvene sahip olmalıdır.

 

    Uygulamalı matematiksel hesaplamalı bilimler, belirli tipteki bilimsel problemleri çözerken kullanılan analitik nümerik metotların tümü için kullanılan bir isimdir. Bu isim, bilimsel hesaplama alanı, vektör paralel mimariye sahip makineler kullanan görselleştirme, simülasyon destekli tasarım için algoritmalar sağlayan nümerik analiz gibi hesaplamalı süreçler içerdiğinden tam anlamıyla modern uygulamalı matematiğin doğasını yansıtmaktadır.

                                        

    Örmeğin, akışkanlar hareketlerinin davranışlarının anlaşılması yaşadığımız gezegen içerisindeki varlığımız için oldukça önemlidir. Okyanusu, atmosferi, dünya kabuğunu yeraltındaki fosil yakıtlarını düşünelim… Bütün bunlar akışkanların akışını mlayan, uygulamalı matematiğin bir alanı olan akışkanlar dinamiğinin konusunu içermektedir.

 

    Nonlineer sistemlerin önceden tahmin edilemeyen davranışını inceleyen, robotik, uçak mühendisliği biyomedikal araştırmaların dâhil olduğu kaotik dinamik de uygulamalı içerisinde yerini almış bulunmaktadır.

ya bu adam demiş ki : D cehaletin esneklik getirdiği yerde zeki olmak budalalık.

hani genelde Einstein lafını duyunca aklınıza ne gelir? bu adam olmasaydı ben bunu bulurdum yada aha lan bende bunu düşünmüştüm, bu zaten bulunurdu vs.. bok bulunurdu : ) siz öyle sanın. bu einstein ın işi değil. yeni rakının veya efes’in işi

“Güneş…” demişti bir baba oğluna, “Nedenlerin nedenidir. Neyi ele alırsan al. Güneş olmasaydı olmazdı yeryüzünde.”
Gerçekten de yıldızların en dostudur güneş. Her an alev alev yanmaktadır güneş. Eskilerin ateş elementidir temelde. Güneş’teki bu ateşin kaynağı her an patlayan nükleer reaksiyonlardır. Öyle kıvılcımlar çı ki bunlardan her biri bir gezegeni rahatça yutar.

Güneş dünyadan katlarca büyüktür. Kütlesi akıl almaz ölçülerdedir. Ama galaktik ölçekte bakıldığında henüz genç bir yıldızdır (4.5 milyar yıl ki? Pastada birkaç mum :). Yaşlı yıldızlar kendi kütleleri üstüne çökerek karadelik halini alır veya bir deve dönüşerek yeni bir hale geçerler. Büyük ihtimalle Güneş’te büyüyüp yüzlerce kat devleşecektir. Ama daha 5-6 milyar yıl var. Panik yok.

Orta büyüklüktedir. eti diyelim Güneş 2 x 1030 kilogram gazdan oluşur. (İyi bir bel ölçüsüdür yıldızlar için.) %75 Hidrojen %25 Helyum. Bu oran yavaş yavaş değişir. Küçük atomlar daha ağır elementlere dönüşür.
Güneş sadece ışık değil pek çok dalga boyunda ışınlarla dünyamızı bombardıman eder. Kimilerine göre bunlar zararlıdır kimileriyse zeki yaşamın gelişimi için şart olarak görürler. Ancak dünyayı saran koza, atmosferimiz Ozon tabakası gibi İyonosfer gibi katmanlarla zararlı ışınımları elektrik yüklerini süzmek üzere programlanmış devasa bir robottur !!!!

Dünya Güneş’e 2 Ocak’ta en yakın(147.1 milyon km.), 2 Temmuz’da en uzak(152.6 milyon km) konumunda olur. Ama ne tir, en uzaktayken yazı yaşarız Kuzey yarıkürede. Çünkü önemli olan dünyanın açısıdır. Biz yaz derken Güney yarımküre kışı yaşar. Biz kış derken de onlar yaz.

Güneş ne kadar sıcaktır? Kara (sunspots) ?

Ateşin ortasında karanlık olur muymuş? Evet olurmuş. Güneşin yüzeyi yaklaşık 5500 C’dir. Çekirdekte 4 milyon dereceye, dış atmosferde yine milyonlarca dereceye yükselir sıcaklık. Ancak yüzeyde nispeten soğuk olan yerler karanlık görünür. Manyetik alan nedeniyle sıcaklık farkları oluşur. Güneş döndüğünde bu de döner. Binlerce yıl önce Çinliler, sonraları da Galileo tarafından gözlemlenmişlerdir. Çekilen fotoğraflarda çok ilginç görüntüler oluşturur. Çoğunlukla direkt güneşin resmini çekmek makinelerine de gözlerimize de ciddi zarar verir. Filtre kullanmak gereklidir.

Güneş Rüzgarı ? / Güneş Patlamaları ?

Güneş gibi coşkulu kanı sıcak bir gencin ara ara patlaması kaçınılmaz değil mi? Bu manyetik dengesizlikler sonucu oluşan patlamalarda kendisinden kopan gaz toz parçaları sıcak elektrik dolu bir uzaya fırlarlar. Yol üstündeysek yörüngemiz tutuyorsa atmosferimize rağmen bu yağmurdan yüklü parçacık yağmurundan nasibimizi alırız. Atmosferin dışında seyreden uydular bu yüklü parçalardan zarar görür. Tarımda verimli bir zaman yaşanır. Haberleşme şebekeleri olumsuz etkilenir. Ama bilimadamları bir yelkenli gibi bu rüzgarlardan yararlanarak uçacak uzay gemileri tasarlarlar. fikir değil mi?

Güneş Resimleri, Güneşin resmi :
http://umbra.nascom.nasa.gov/eit/images/eit_20050729_1824_304.gif
http://umbra.nascom.nasa.gov/eit/images/eit_20050728_2200_304.gif

Güneş Videosu
http://umbra.nascom.nasa.gov/eit/images/eit_19990306_erupt_304.mpg (170 KB)

Kaynakça:
VİKİPEDİ
http://www.abc.net.au/science/space/planets/sun.htm