nedir

bilim adamı /
Abdülkadir Han, 1935 yılında Hindistan’da doğdu, Pakistan 1947 yılında kurulduktan sonra 1952 yılında ailesiyle birlikte bu ülkeye göç etti. Pakistan’da üniversite eğitimini tamamlayan daha sonra Belçika’da metalurji dalında doktora alan Han, bundan sonra Hollanda’da bir nükleer reaktörde uzman olarak çalışmaya başladı. Çalıştığı yer URENCO adıyla bilinen İngiliz–Alman–Hollanda ortaklığından meydana gelen bir nükleer konsorsiyumdu. Han burada 1972–1976 yılları arasında çalıştı daha sonra ülkesine döndü. 1983 yılında bir Hollanda mahkemesi Han’ı UREMCO’dan uranyum zenginleştirme başka nükleer konuları kapsayan gizli bilgi, dosya şemaları çalıp kaçırmakla suçlayan bir dava açtı. Han, davanın sonucunda suçlu bulundu 4 yıl hapse mahkum oldu ama bir teknik eksiklikten dolayı iptal edildi Han aleyhindeki dava düştü.

Han, Hollanda’dan gereken nükleer bilgi tecrübe ile ülkesine döndükten sonra bir ekip ile Pakistan’ın nükleer ını gizlice başlattı, kendi adıyla anılan Han Laboratuvar’ını kurdu sonunda Pakistan en başta onun çaba dehasıyla 1998 yılında ilk nükleer silah denemesini yla gerçekleştirdi. Bu denemeden sonra birkaç lı deneme daha yapıldı sonunda Pakistan resmen dünya nükleer kulübünün yeni üyesi oldu. Şüphesiz Pakistan bu çalışmaları yaparken Hindistan da aynı tür çalışmaları yaptı, bu ülke de nükleer kulübe Pakistan’dan önce üye oldu. Esasen Pakistan’ın nükleer ı Hindistan’ı dengelemek, bu ülkenin nükleer ına şılık olarak doğdu gelişti. Bu çalışmalarda Abdülkadir Han en önemli, en belirleyici, en lı rolü oynadı ülkesine nükleer gücü kazandırdı.

Ne var ki, 2003’ün kasım ayından itibaren Abdülkadir Han’ın itibarına gölge düştü, hakkında çok ciddi iddialar, suçlamalar yapılmaya başlandı. Pakistan’ın en ünlü bilim adamı olarak bilinen Abdülkadir Han, Pakistan’ın gizli nükleer bilgilerini, dosyalarını İran, Libya Kuzey Kore’ye kanunsuz yollardan aktarmakla bu ülkelere Pakistan dizaynı nükleer yakıt zenginleştirici santrifüj cihazlarını satmakla suçlandı. Esasen bu iddiaların menşei de büyük ölçüde İran’dan kaynaklanıyordu. Milletlerarası Atom Enerjisi Kurumu (IAEA)’nun İran’a yaptığı baskılar sonucunda İran’ın bu kuruma verdiği gizli bilgilerden hareketle bu kurum İran’ın nükleer ında kullanılan bazı kaynaklar bakımından Pakistan’a Abdülkadir Han’a ulaşmış bulunuyordu. Nitekim daha sonraki süreçte Han, bu suçlamaları kabul etti.

kaynak: kimkimdir.gen.tr

Olof Palme, 31 Ocak 1927’de Stockholm’da doğdu. Zengin bir ailenin çocuğu olan Palme, önce özel okula, daha sonra da yatılı okula gönderildi.

Kazandığı burs sayesinde ABD’deyi gezip ma fırsatını elde etti. 1948’de İsveç’e dönerek Stockholm Üniversitesi Hukuk ü’ne girdi. 1949 yılı başlarında İsveç Öğrenci Birlikleri Federasyonu’nun dış ilişkiler bürosunda görev aldı. 1952’de İsveç Öğrenci Birliği Federasyonu başkanlığına getirildi. 1951 yılında Hukuk Fakültesi’ni bitirdi. Üniversite yıllarında tanıştığı liberal-sosyalist düşüncelerden oldukça etkilendi.

1953’de Generalkurmay Alma Dairesi’nde sekreter olarak çalışmaya başladı. Aynı yıl Başbakan Erlander’in kalem müdürü oldu. 1957’de milletvekili seçilerek parlamentoya girdi. 1963’te Devlet Bakanı, 1965’te Ulaştırma Bakanı, 1967’de Milli Eğitim Kültür Bakanı olarak görev yaptı. Olof Palme 42 yaşında oybirliğiyle İsveç Sosyal Demokrat İşçi Partisi’nin başlanlığına seçildi başbakanlık görevini üstlendi. Önce 1969-1976 yılları arasında, sonra 1982’den 1986’daki ölümüne kadar, yaklaşık 11 yıl İsveç başbakanlığı görevini yürüttü.

Palme, dünya kamuoyunun dikkatini ilk kez, 1965’de ABD’nin Vietnam’a yönelik emperyalist müdahalesini çok ağır biçimde eleştirmesiyle çekti. Olof Palme, gerek ülkesinde gerekse dünyada, sosyal demokrat hareketin önemli bir sembolü olarak anılmaktaydı.

28 Şubat 1986 gecesi, eşiyle birlikte gittiği sinemadan evine dönerken, kimliği bilinmeyen bir kişi tarafından vurularak öldürüldü.

kaynak: kimkimdir.gen.tr

Atilla Koç, 1946 yılında Aydın’da doğdu. Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nden mezun olan Koç, Ulubey, Nusaybin Bayındır”da kaymakamlık, Siirt Giresun”da valilik, Konya”da Emniyet Müdürlüğü yaptı.

Bir dönem Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek”in Genel Sekreterliğini de üstlenen Koç, İçişleri Bakanlığı Müşavirliği Başbakanlık Müsteşarlığı görevinde bulundu.

3 Kasım seçimlerinde ”den milletvekili seçilen Koç, 21 Şubat 2005″te Kültür Turizm Bakanlığı”na atandı. İngilizce bilen Koç, evli 3 çocuk babası.

kaynak: kimkimdir.gen.tr

1939 yılında Londra’da zengin bir Amerikalı-Yunanlı armatörün oğlu olarak dünyaya geldi ailesinin ’a taşınması sonucu na Amerika’da devam etti 1960 yılında Yale Üniversitesi’nden mezun olduktan sonra Amerikan Dışişleri Bakanlığı’na girdi.

Vietnam Savaşı’nın en hararetli döneminin yaşandığı 1964-1968 yılları arasında bu ülkedeki Amerikan Büyükelçiliği’nde siyasi bölümde çalışan Negroponte 1968-1969 yılları arasında Paris’te toplanan Vietnam barış müzakerelerini yürüten heyette de yer aldı daha sonra ünlü Henry Kissinger’in Milli Güvenlik Konsey Danışmanı olduğu dönemde bu konseyde Vietnam’dan sorumlu daire başkanı olarak çalıştı.

Büyükelçi John Negroponte Şubat 2005’te, son yıllarda ciddi istihbarat skandalları düştüğü istihbarat zaaflarıyla kökünden sarsılan Amerika’nın, 11 Eylül Araştırma Komisyonu’nun raporuyla ihdas edilen Milli İstihbarat Direktörlüğü’nün(NID) başkanlığına getirildi. Geçmişinde doğrudan istihbarat tecrübesi olmayan ama çok akıllı, çabuk öğrenen, yönetim kabiliyeti çok yüksek olan Negroponte, bu görevle birlikte Başkan Yardımcısı Cheeney, Savunma Bakanı Rumsfeld Dışişleri bakanı Rice’den sonra Bush yönetiminin en güçlü, en önemli adamı olarak ortaya çıktı.

Negroponte’nin bilinmeyen bir özelliği de İngiliz Kraliyet Sarayı’yla olan akrabalık ilişkisi. Amerikan Başkanı George W.Bush gibi Negroponte de Kraliçe Elizabeth ile kan bağına sahip. Negroponte’nin eşi Bayan Villiers’in babası İngiliz ordusunun özel kuvvetler biriminde yıllarca görev yapmış Albay Sir Charles Villiers (ki sonraları İngiltere’nin en büyük sanayi işletmelerinden olan British Steel’in başakanlığını da yapmış birisi), annesi ise Kontes Maria Jose de la Barre d’Erquelinnes. Eşinin bu bağlantılardan dolayı Negroponte de asiller sınıfına giriyor. Bayan Negroponte(Villiers) prestijli London School of Economics mezunu halen Washington’da ticari avukat olarak çalışıyor.

Dil öğrenme konusunda çok yetenekli olan Negroponte’nin üç-beş ay içinde Vietnam dilini yetecek kadar öğrendiği bugün bu dilin yanı sıra Yunanca, İspanyolca Fransızca’yı da iyi derecede biliyor.

kaynak: kimkimdir.gen.tr

’nin önde gelen felsefecilerinden Nermi Uygur, 1925 yılında İstanbul’da doğdu. Galatasaray Lisesi’ni bitirdikten sonra, İstanbul Üniversitesi Felsefe ü’nde Almanya’da Köln Üniversitesi’nde okudu.

1952’de, felsefe doktoru oldu. Avrupa’nın çeşitli ülkelerinde araştırmalar yaptı. 1963 yılından sonra İstanbul Üniversitesi’nde Felsefe Profesörü olarak çalıştı; Almanya’nın Wuppertal Üniversitesi’nde dersler verdi. 2000 yılında, Bilimler Akademisi Hizmet Ödülü’nü aldı.

Yurtiçi yurtdışında özgün bir düşünür denemeci olarak nan Uygur’un, kısa incelemeleri ile çevirileri de bulunuyor.

Eserlerinden bazıları şöyle: Edmund Husserl’de Başkasının Ben’i Sorunu, Dilin Gücü, Felsefenin Çağrısı, Dünyagörüşü, Güneşle, İnsan Açısından , Felsefesinin Boyutları, Yaşama Felsefesi, Kültür Kuramı, Çağdaş Ortamda Teknik, İçi Dışıyla Batı’nın Kültür Dünyası, Başka-Sevgisi, Salkımlar, Dipten Gelen, Denemeli Denemesiz, İçimin Sesi.

kaynak: kimkimdir.gen.tr

1954 yılında Üsküp”te doğdu. İlk orta öğrenimini İstanbul Ankarada tamamladı. Bahçelievler Deneme lisesinden sonra 1976 yılında Ankara İktisadi Ticari İlimler Akademisinin Ekonomi-Maliye ünden mezun oldu. 1977-1980 yılları arasında Ticaret Bakanlığı ile Sanayi Bakanlıklarının Teşvik Uygulama Genel Müdürlüklerinde uzman yardımcısı olarak çalıştı. 1980-2004 yılları arasında Devlet Planlama Teşkilatı Sosyal Sektörler Koordinasyon Genel Müdürlüğünde; bilim araştırma , mesleki teknik eğitim, uluslararası teknik işbirliği, , sosyal hizmetler ile çevre sürdürülebilir kalkınma konularında planlama uzmanı olarak görev yaptı. Bu süre içinde, 1988-1989 yıllarında ABD”de Denver Üniversitesinde uluslararası araştırmalar alanında diploma çalışması yaptı; 1992 yılında Ortadoğu Amme İdaresi Enstitüsünde master ını tamamladı; Ocak 1998 Eylül 2000 döneminde Başbakanlık ın Statüsü Sorunları Genel Müdürlüğü görevini vekaleten yürüttü. Kalkınmada Öncelikli İllerde Eğitim Part-Time Çalısmanın ”de İstihdamına Etkisi adlı iki kitabı ile çalışma alanlarıyla ilgili makale tebliğleri bulunmaktadır. 16 Eylül 2004 tarihi itibariyle DPT”deki görevinden ayrılarak TOBB ETÜ”de göreve başlayan Şenay Eser evli bir çocuk annesi olup İngilizce bilmektedir.

kaynak: kimkimdir.gen.tr

1 Nisan 1873’de Rusya’nın Novgorod ilinde, İlmen yakınlarındaki Oneg’de, dedelerinin malı olan bir malikanede dünyaya geldi. Babası ordudan emekli olmuş bir subay, annesi bir generalin ıdır. Müzik yeteneğini kuzeni Aleksandr Siloti keşfedecek piyano çalışmak üzere Moskova’ya gitmesini önerecektir. Bu öneri üzerine, Nikolay Zverev’den piyano dersleri almış, ardından kuramsal bilgisini arttırmak için Moskova Konservatuarı’na kaydını yaptırmıştır. 1892 yılında, 19 yaşında Puşkin’in “Çingeneler” şiirinden uyarladığı tek perdelik “Aleko” adlı opera yapıtıyla madalya kazanarak konservatuardan mezun olmuştur. Hem besteci hem piyanist olarak iki yapıtıyla ününün kapılarını açmıştır.

Bu yapıtlarından biri, ilk kez 26 eylül 1892’de seslendirilen “fa diyez minör Prelüd”, öteki yine ilk kez 1901 de çalınan “do majör ikinci konçerto”sudur.

1897 yılında “re majör birinci senfoni”sinin ilk seslendirilişinin ardından büyük bir bunalım geçirdi. Çünkü senfonisi kötü yorumlanmış eleştirmenlerce övgüye değer bulunmamıştır. (oysa ölümünden sonra “re majör birinci senfoni”si en özgün yapıtları arasında değerlendirilecektir). Senfonisinin aşırı yenilikçi bulunmasından dolayı geçirdiği bunalım üzerine besteciliğe bir süre ara vermiştir. Ama Nikolay Dahl adında bir psikologun ıyla sağlığına tekrar kavuşmuş, o sırada kuzeni Natalie Satin ile yaptığı mutlu evliliğin de ıyla “2. piyano konçertosu”nu yazmıştır bu yapıtı psikologuna adamıştır.

1905 devrimi besteciyi “Bolşoy Balesi”nde orkestra şefiyken yakaladı. Fakat devrime katılmaktan çok, dışardan gözlemeyi yeğledi. Ertesi yıl kasım ayında ikinci vatanı olarak kabul ettiği Dresden’e gitti. Burada üç önemli eserini imzaladı. 1907’de “mi minör ikinci senfoni”si, 1909’da “ölüler adası” senfonik şiiri yine aynı yıl “re minör üçüncü piyano konçertosu”… 1909’da ilk ABD turnesine çıktı. Zaten re minör üçüncü piyano konçertosu nu bu turne için özel olarak bestelemiştir. Konçerto 28 kasım 1909’da Walter Damroch yönetimindeki Senfoni Orkestrası tarafından seslendirilir. Bu yapıtının sı üzerine Boston Senfoni Orkestrası’ndan sürekli şeflik önerisi alacak, ancak bunu kabul etmeyerek 1910 yılının Şubat ayında Rusya’ya dönecektir.

1917 Sovyet Devrimi’nden iki ay sonra kendi isteğiyle ikinci kez yurdundan ayrıldı. Çünkü müziği “burjuva” tarzında müzik diye nitelenip aşağılanmıştır. Daha sonra yurttaşı olduğu Amerika’ya ailesini de götürmüştür. ABD de özgün yapıtlar vermemesine rağmen , eski yapıtlarını gözden geçirerek yeniden yazmış parlak bir konser piyanisti olarak ün sahibi olmuştur… Bunun dışındaki tüm zamanını ise ABD Avrupa’daki turnelere ayırır. 1926 yılında “4. Piyano Konçertosu’nu” besteler. 1931’de “Corelli Çeşitlemeleri”, 1934’de “Paganini’nin Bir Teması Üzerine Rapsodi” ile 1936’da “La Minör Üçüncü Senfoni”sini yurdundan ayrılığın hüznünü taşıyan yapıtları olarak nitelenecektir.

1931 yılında Lucerne gölü kıyısına yerleşmiştir, bu sıralar en büyük mutluluğu yapıtlarının Sovyetler Birliği’nde değer görmesiydi. 1942 – 43’de bir büyük ABD turnesine daha çıktı ardından Kaliforniya’ya yerleşti.

Sergei Vasilyevich Rachmaninov, Rus Romantizminin son büyük bestecisi unvanını da sonsuza dek alnında taşıyarak 28 Mart 1943’te Kaliforniya’da Beverly Hills’te yaşama gözlerini kapadı.

kaynak: kimkimdir.gen.tr

Fransız isimli bu müzisyen Rus tebaalı bir Polonya’lı idi. Değeri Almanya’da edildikten sonra sanatkar olarak Paris’e yerleşti. Bu durumu ile Chopin devrinin sembolü sayılabilir. Milli sınırların üzerinde olmak 19. yüzyılın eşiğinde zuhur eden yeni tip bir sanatkarın veya dahi virtüozların tipik durumudur. Gerçi enstrümanlarında virtüoz olan müsizyenler eskiden beri vardı. Fakat bu yeni tip, ihtisasını meslek edinerek, mesela yalnız (piyanist) olarak dünya konser salonlarını dolaşan virtüozlardır. Thalberg, Moscheles, Liszt gibi bu ayarda virtüozların yetiştiği çevre, müziksever zenginlerin hususi salon’larıydı. Müziğin saray çevresinden bugünkü aleni konser dünyasına gidişinde önemli bir rolü olan bu salon havasında Chopin de yaşadı. Bu, espri zarafetle dolu, muhteşem bir yaşama tarzını aksettiren bir çevreydi. Chopin’in sanatkarlığı o zamanki dünyanın merkezi olan Paris’ten ilham alarak gelişti. Onun her tesire açık harikulade hassas ruhunda, ihtilal endişelerinin de ıştığı restorasyon devrinin parlaklığı ile vatanındaki durumun sönmeyen acı hatirası birleşiyordu. Balzac, Musset, Meyerbeer, Heine, Liszt George Sand gibi şahsiyetlerin yaşadığı o zamanki Paris’te, vücudu kadar ruhu da son derece olan Chopin’in ı parladı söndü.

Chopin, Schumann gibi tam manasiyle romantik bir sanatkar, fakat yine yaratılış bakımından bambaşka bir şahsiyetti. Besteciliği bunu en açık şekilde gösterir. Pek az eseri istisna edilirse besteciliği tamamen piyanoya hasretmiştir. Piyanodan teshir edici yeni tınlama imkanları çıkarmış, ayrıca devrinin henüz ulaşamadığı teshirleri bile keşfetmiştir. Filhakika armonilerinin geniş zengin ifade sahası, çok farklı üstünlüğünü, bu melodiler onların icrasında beliren ritmlerin özel bir serbestlikle tertiplenişi nihayet lirik şiire has bir tatlılıktan gelişerek enerji dolu hamlelere kadar yükselen ifade kudreti gibi vasıflarıyla, Chopin’in Fransız müziğinin ancak çok daha sonra varabildiği özelliklerin ilk hatlarını tespit etmek mümkündür.

Bu romantik sanatkar, devrin geleceğin birbirine ışan esrarlı ışığı altında, milletleri birbirinden ayoran sınırların üstündedir. Buna rağmen derin bir hisle öz yurduna daima bağlı kalmıştır. Kendisinden önce konser salonlarında görülen Mazurka Polonezleri folklöe nevinden çıkarak şümullü bir sanat seviyesine yükselten odur. Bununla birlikte, prelüd noktürnleri (lirik bir ilhamdan doğan tasvirler) şeklinde vasıflandırılabilir. Buluş yapılış bakımından son derece zengin olan etüdleri bile bütün teknik güçlüklerine rağmen asıl etüd kalıbından çıkmış, irticalen çalmanın verdiği ilhamdan yine şümullü bir seviyeye yükseltilmiş harikalardır. Ancak kısa süren parçalarda değil, gelişme alanı ırticalen çaldığı anların yaratıcı kudreti yer yer hissedilir. Bunun için münhasıran piyano tesirlerine bağlı kalmayan liedleri ikinci planda kalmakta, her iki piyano konçertosunu da diğer eserleri arasında ayrı bir durum arzetmektedir.

, vatan hasreti daimi özleyişlerin gölgesinde geçen hayatı, romana benzeyen yazılarda, bir (şairliğin) konusu olmaktan kurtulamamıştır. Gerçekte, istidadı küçük yaşta beliren genç yaşta olgunlaşan bu sanatkar da çalışma yolunu tutmak zorunda kaldı. Beethoven’in öldüğü sene Joseph Elsner’in öğrencisi olarak Varşova’da umumi dikkat ilgiyi üzerine çekti. Viyana’da kaldıktan sonra (Temmuz İhtilali) sırasında Paris’e geldi. Orada piyanist olarak şöhret yaptı adı Avrupanın her tarafına yayıldı. Besteciliği de orada gelişti yükseldi. Bir yıl ölüm derecesinde çektikten sonra Paris’te öldü. Daha önce ölüm korkusu ile Majorka adasına çekilmişti.

Chopin’in yeni bir (fikri aristokrasisi)nin temsilcisi olarak gören Schumann genç besteciyi sonsuz takdir ifade eden şu sözlerle alenen selamlıyordu: (Şapkalarınızı çıın baylar, bir dahi geliyor. Şair olmak için kocaman ciltler doldurmak gerekmez; bir iki şiirle bu ünvana layık olabilirsin. Chopin de böyle şiirler yazmıştır).

kaynak: kimkimdir.gen.tr

1732 yılının bir nisan günü dünyaya gelen Franz Joseph, o güne kadar hiç duyulmamış olan Haydn ismini bütün dünyaya tarak insanlığı şaşırttı. Neşeli, şakacı, yaramazlıktan hoşlanan sevimli bir çocuktu. Haydn’ların fakir yuvalarında da neşeye gerçekten büyük ihtiyaç vardı. Avusturya’nın Rohrau kasabasındaki bu tek katlı köy kulübesinde keder ölüm devamlı misafirdi. Haydn’ın babasının ilk eşinden olan oniki çocuğundan altısı daha bebekken ölmüşlerdi. Baba Haydn’ın ikinci evliliğinden olan beş çocuktan da biri olsun yaşamadı. Tabiat, o bitmek tükenmek bilmeyen denemelerinde bir şahaser meydana getirmek için pak çok yarım eseri bozup mahvetmeyi daima göze almıştır.

Annesiyle babasının Sepperl adını verdikleri Franz Joseph daha küçük yaşta olağanüstü müzik kabiliyetiyle dikkati çekmişti. Müzik öğretmenliği yapan bir akrabasının sayesinde Haydn Rohrau’nun oniki mil kadar ilerisindeki Hainburg Katolik Kilisesinin korosuna girdi.

Altı yaşındaki yaramaz koro üyesi için “büyük şehir” müzik, yaramazlık açlık ışımı bir yerdi. Çeşitli ilahiler öğrenerek müzik bilgisini ilerletmeye bakıyordu ama koro çalışmaları sırasında önünde duran çocukların perukalarını çekerek onları kızdırmak da en belli başlı eğlencesiydi. Suçüstü yakalandığı zamanlar bir dayak yiyordu. Haydn kısa bir zaman içinde birbirleriyle geçinmelerine hiç imkan olmayan iki komşuyu bir çatı altında birleştirmeyi başardı. Bu geçimsiz komşular “boş mide” ile “neşeli, kaygısız bir gönül” dü.

Bir gün Hainburg caddelerinde yapılacak bir törene hazırlanırken şehir bandosunun davulcusu hastalandı. Tören günü davulcunun yerini Haydn almıştı. Fakat Haydn öyle ufak tefekti ki davulun altında kayboluyordu. Sonra bu çnın çalındığını da hiç bilmiyordu. Fakat bütün bunlar Haydn’ın davulu çalmasını önleyemedi. Davul fazla ağır büyük geldiği için Haydn’dan daha iri güçlü kuvvetli bir çocuk davulu taşıyordu. Haydn da elinde tokmaklarıyla yanında yürüyüp davulu çalıyordu.

Kısa bir süre sonra Haydn’ın müziğe olan kabiliyeti Viyana’da St. Stephen Katedralinin Koro şefi Johann Georg Ruetter’in de dikkatini çekti. Hainburg’a kabiliyetli çocuklar aramak için gelmiş bu davul hikayesini duymuştu. Bu arada Haydn’ın bir de şarkı söyleme kabiliyetini ölçtü. Aldığı sonuç onu şaşırtmıştı. Yalnız sesini titreterek şarkı söyleyememesini garipsemişti. Çocuğa bunun sebebini sordu. Haydn da :

- “Benim öğretmenimin yapamadığı işi ben yapabilirim” cevabını verdi.

Reutter, bu zeki bakışlı, sevimli çocuğu Viyana’ya götürdü, ona ülkenin en büyük kilisesinin korosunda ilahi söyletmek için gerekli çalışmaları yaptırttı. Bu kilisenin korosunda çalışan çocukların her türlü ihtiyacını kilisede şılıyordu. Onlar da , , müzik, yazmak okumaktan başka hiç bir şeyle ilgilenmiyorlardı. Ara sıra çocuklar Viyanalı zenginlerin evlerine konser vermeye gönderiyorlar, burada ev sahibinin cömertliği tutarsa çocuklara mutfakta sofradan arta kalmış yiyecekler veriliyordu. Kilisede ise çocukların ancak açlıktan ölmelerini sağlayacak miktarda yiyecek veriliyordu. Doğrusunu söylemek gerekirse Avusturya’nın en büyük kilisesinin korosunda çalışan çocuklar burada sefil perişan bir hayat sürmekteydiler. Haydn, onyedi yaşındayken Reutter ile arasında çıkan bir anlaşmazlık yüzünden koroyu terketti. Kimsesi yoktu, cebinde beş kuruşu da kalmamıştı. Üstelik kış da yaklaşıyordu. Haydn’a başını sokacak bir yer lazımdı. Rohrau’ya dönmeyi düşünmedi değil. Fakat orada da babası günden güne kalabalıklaşan ailesinin ağır yükü altında ezilmekteydi. Haydn Viyana’da kalıp, açlıktan ölmeyi tercih etti. Fakat iyi tesadüfler onu ölümden korudu . Eski arkadaşlarından tenor Spangler’e rastlamıştı. Bu genç adam da çok fakir olmasına rağmen Haydn’a evinde yatacak yer gösterdi biraz kazanıncaya kadar yiyecek verdi.

Haydn’ın kendini kurtarması zor olmadı. O devirde Viyana bir müzik şehriydi. İş saatleri sona erince halk sokaklarda şarkı söylüyor, geç saatlere kadar dansediyordu. Genç, yaşlı herkes eline bir çalgı alıp sokak sokak dolaşmayı edinmişti. Haydn da eline bir keman alıp caddelerde dolaşmaya başladı. Kalabalık grupların yanına sokulup onlara keman çalıyor, böylece cebine birkaç kuruş giriyordu. Genç kızlar onun çevik hareketlerine, keman çalışına hayrandılar. Kış aylarında da keman çalarak, zenginlerin baloları için parçaları besteleyerek kazanıyordu.

Galiba Haydn’ın doğduğu gece uğur getiren yıldızlardan biri gökte parlamış olmalıydı. Bu , genç adamı daima doğru yola götürüyordu. Altı yaşındayken onun kabiliyetini keşfeden öğretmenle, şılaşmıştı, sekiz yaşında Reutter’in himayesine girmişti, onun sayesinde müzik bilgisini artırmıştı. Onyedi yaşında Spangler’le şılaşmış onun ıyla ölümden kurtulmuştu. Yirmi iki yaşında da Viyana’nın ünlü öğretmenlerinden Nicolo Porpora ile tanışmıştı. O güne kadar Haydn ciddi bir müzik görmemişti. Öğretmenlerinin köklü bilgileri olmadığı için Haydn’ı gelişigüzel yetiştirmişlerdi. Ama şimdi durum tamamen değişiyordu. Nicolo Porpora ona müzik hakkında bilmediklerinin hepsini öğretebilirdi. Haydn’ın bu ciddi öğretmene ders ücretini ödemesine imkan yoktu, onun için yanına uşak olarak girmek zorunda kaldı. Haydn, öğretmeninin elbiselerini fırçalıyor, perukasını tarıyor, öfkeli zamanlarında onu yumuşatmaya çalışıyor küfürlerini duymamazlıktan gelip onun müzik bilgisini kapmaya bakıyordu.

Porpora’nın ıyla Haydn kendisine çok faydalı olacak başka bir dost edindi. Avusturyalı asilzade, Baron Karl Joseph von Fürnberg, oda müziğine meraklıydı. Genç Haydn’ı da besteci kemancı olarak yanına aldı. Haydn Baronun emrinde çalışırken yaylı sazlar için onsekiz kuartet bestelemişti. Bu müzik çeşidini Haydn yeni keşfetmişti. Daha sonra da kuartetler onun ünlü senfonilerine olacaktı.

Haydn gene uğur ının ıyla Baron von Fürberg’den Kont Maximilian Morzin’den sonra da Prens Esterhazy’nin yanında çalışmaya başladı. Bu son görev genç bestecinin meslek nı sağlam temeller üzerine kurmasını sağlamıştı.

1760 yılı, Haydn’ın müzik his nda bir dönüm noktası oldu. O yıl genç adam hem iyi bir patron, hem de bir iş bulmuştu. Bir süreden beri Viyana’nın ünlü perukacılarından Johann Peter Keller’in genç ıyla ilgileniyordu. Fakat Haydn ona evlenme teklifinde bulununca genç manastıra girmeyi kararlaştırdığını söyleyerek bu teklifi geri çevirmişti. Keller, besteciye büyük ının onunla evlenmeyi kabul edebileceğini söylemiş, böylece Haydn, sevdiği ın ablasıyla evlenmek üzere hazırlıklara başlamıştı. Fakat maalesef Keller’in ı, Hayd’ın ruhunu anlayacak, onun dehasını takdir edecek özelliklere sahip değildir. Bu bakımdan Haydn’ın hayatı hiç de mutlu olmadı. Besteci, yıllar yılı anlayışsız bir kadınla nı paylaşmak zorunda kaldı.

Şimdi Haydn’ın evindeki huzursuzluğu bir kenara bırakıp Esterhazy’nin sarayına dönelim. Haydn buraya geldiği zaman kendini tamamen Prensin emirlerine adamayı kabul etmişti. Sarayda oturacak, Prensin istediği eserleri besteleyecek, o ne zaman emrederse konser verecek, yemeklerini de diğer uşak hizmetçilerin yanında yiyecekti. Bütün bu fedakarlıklara şılık olarak da Haydn sessiz, sakin bir çalışma odasına kavuşmuştu.

Besteci, Esterhazy ailesinin yanında tam otuz yıl kaldı, nın en parlak, en verimli devresini burada geçirdi. Hayd, Esterhazy’lerin sarayına yerleştikten bir yıl sonra Prens ölmüş, yerine kardeşi Şahane Nicolas geçmişti. Genç Prens, Haydn’ı kendi sarayına aldı, ücretini artırdı, orkestrasını geliştirmesini sağladı. Orkestra üyeleri daima yanında bulunduğu için Haydn yeni bestelediği eserlerin denemesini hemen yapabiliyordu. Hangi sazların hangi notaları çalmasının uygun olacağını bulması da kolay oluyordu. Bu şekilde çalışmak, Haydn’ın pek hoşuna gitmişti. Kısa zamanda her bakımdan kusursuz eserler meydana getirebilmesini de orkestra üyelerinin hep beraber olmasına borçluydu. Sosyal durumunun kötülüğünü ise evliliği gibi boyun bükerek kabullenmiş “kaderin bir cilvesi” olarak benimsemişti. “Bir başkasının kölesi olmak gerçekten çok acı ama” diyordu, “Tanrının isteğine de şı gelemem.” Zaten Esterhazy ailesinin fertleri müzikle uğraşan kölelerine daima çok iyi davranımlarıyla şöhret yapmışlardı. Nicolas Esterhazy, Hayd’na durmadan eser bestelemesini emrediyordu. “Zamanın bacaklarını kırmalısın” diye de nasihatte bulunuyordu. Prens Nicholas da “bariton” adı verilen bir telli sazı çalmakta ustaydı. Bu saz madeni bağırsak tellerin birbirleriyle titreşim yapmalarından meydana gelen tatlı sesler çıkaran bir sazdı. Haydn bu saz için iki yüze yakın eser bestelemişti.

Estarhazy, Haydn’ın ücretini artırdıktan başka onun sarayında özel dersler vermesine de çıkarmıyordu. (Öğrencilerinden bir de genç Beethoven’di.)

Haydn, müziği seviyordu, durumundan memnundu, hepsinden önemlisi o bütün insanları seviyordu. Orkestrasında çalışanlara bir baba gibi davranıyordu. Onlar da besteciye “Baba Haydn” demeyi edinmişlerdi. Hayd, basit bir hayat sürüyordu. Boş zamanlarında tutuyor, yürüyüş yapıyor, ara sıra da ava çıkıyordu. Akrabalarına, dostlarına sık sık gönderiyor, ısının kaprislerine gülümseyerek boyun eğiyordu. Bu arada eser bestelemekten geri kalmıyordu.

Canlılığına, oynaklığına rağmen Haydn’ın bestelediği eserlerde insanın kalbini acıyla burkan kederli bir hava vardı. kafeste şarkı söyleyen bir bülbülün yalvarışlarını andırıyordu onun besteleri… Haydn, seyahat etmeyi pek sevdiği halde patronu onun Viyana’ya kadar gitmesine bile izin vermiyordu. Bir keresinde Haydn, Prens’ten Viyana’ya gitmek için izin istemiş, patronu isteğini geri çevirmişti. Haydn bu üzüntüyle eline kağıdı kalemi alıp ünlü “veda senfonisi” ni besteledi.

Kış mevsimi gelmek üzereydi. Orkestra üyelerinin evlerini ailelerini özlemişlerdi. Fakat prens inadından vazgeçmiyor, onları sayfiye sarayında bir süre daha hapsetmeye kararlı görünüyordu. Bir akşam da dostlarını konsere davet etti. Konserin son parçası, Haydn’ın yeni bestelediği “Veda Senfonisi” ydi. Dinleyiciler, senfoninin o güne kadar dinledikleri eserlere hiç benzemediğini farkederek şaşırmışlardı. Ama onları eserin sonunda daha büyük bir sürpriz bekliyordu. Eserin birinci ü kederli bir hava için sürüp gitti. Nefesli sazlardan çıkan sesler dertli bir insanın acı iç çekişlerini andırıyordu. Üçüncü bölümde ise sazlar birden coşup öfkeli bir kimsenin çevresindekilere isyan edişini hatırlatan ilgi çekici bir melodiyi çalmaya başlamışlardı. Sonra birden ire sazların susuverdi yine ağır bir parçaya başladılar.

Bu son parçada işleri biten müzikçiler, sazlarının başındaki mumu söndürüp yavaşça salondan çıkıyorlardı. Sonunda salonda iki kemancıyla Haydn kaldı. Kemancılar da gidince Haydn başını nota sehpasına dayanıp sessizce oturdu, beklemeye koyuldu. Prensin bu jesti şılayacağını pek merak ediyordu. Biraz sonra da Prens, senfoninin manasını anladığını, ertesi gün tatile başlayabileceklerini söyledi.

Haydn’ın Viyana’ya yaptığı ziyaretler, cenneti ziyaret etmekten farksız oluyordu. yiyecekler, müzik iyi dostlar arasında geçen günler ona bir rüya gibi geliyordu. Bazen sarayda yalnızlıktan, kimsesizlikten de bunaldığı olmuyor değildi. Viyana dönüşlerinde sarayın havasını yadırgıyor, bu hayata daha fazla dayanamayacağını sanıyordu, fakat bu da geçiciydi tabii…

Kısa bir süre içinde Haydn, sarayın sessizliğine de kendini alıştırmaktan güçlük çekmedi. Yeni eserler bestelemek Haydn’ın sıkıntılarını unutmasına yetiyordu. Şakalarını bile müziğin ıyla yapmaya kendini alıştırmıştı. İşte mesela konserlerinde dinleyicilerin çoğu zaman uyukladıklarını farketmiş, onları uykudan uyandırabilmek amacıyla “sürpriz senfonisi” ni bestelemişti. Başından sonuna kadar ağır, uyku verici bir tempoda devam eden senfoninin son kısmında sazlar müthiş bir gümbürtüyle yeni bir bölüme geçiyorlardı. Bu kısımda en derin uykuya dalmış bir kimsenin bile yerinden sıçramaması imkansızdı.

Bazı çevrelerde Haydn için “senfoninin babasıdır” derler. Bu pek de doğru sayılmaz. 1744 yılında, Haydn daha oniki yaşında bir çocukken Paris’de senfoni besteleyen müzikçiler vardı. Ertesi yıl da Alman bestecileri bu yeni müzik çeşidini benimseyivermişlerdi. O devirde senfoni üç bölümden meydana geliyordu. Birkaç yıl sonra ise senfoniye dördüncü bir ün eklenmesi uygun görüldü. Haydn olgunluk çağına eriştiği zaman Avrupanın büyük şehirlerindeki besteciler yüzlerce senfoni bestelemişlerdi. Haydn ise bu yeni müzik çeşidini geliştirmek, daha sevilir bir şekle sokmak için çalışmış bunu başarmıştır. Ama Haydn’ın binbir itinayla bestelediği senfoniler bile Mozart, Beethoven gibi bestecilerin senfonilerinin yanında sönük kalır.

Belki Haydn, senfoninin babası değildi ama Mozart’ın müziğinin isim babası sayılırdı. Mozart da çocukluk yıllarında “Baba Haydn” ın müziğine hayran olmuş, onun izinden yürümek istemişti. Daha sonra Estarhazy’nin sarayındaki konserlerde o da piyano çalmış, ilk bestelerinden bir kısmını Haydn’a ithaf etmiştir. Haydn’a gelince, o da bu genç hayranını bir evlat gibi seviyor, onu desteklemek istiyordu. Mozart’ın genç yaşta en verimli çağında hayata gözlerini kapayıp fakirler mezarlığına gömülmesine de pek üzülmüştü. Başlangıçta Mozart, Haydn’ın bestelerinin etkisi altında kaldığı halde sonradan Haydn Mozart’ın eserlerinden ilham alarak yeni eserler meydana getirmiştir.

Haydn, her sabah, işe başlamadan önce Tanrı’ya o gün kendisine kabiliyet bağışlaması için dua ederdi. Çalışmaları iyi giderse Tanrının o günkü duayı kabul ettiğine, kötü giderse, Tanrının o günkü duayı kabul etmediğine inanırdı. Tanrının onu işlemiş olduğu günahlardan ötürü cezalandırdığını düşünürdü. Ömrünü Tanrıya Prens Estarhazy’ye hizmet ederek geçirmeyi çok istiyordu. Fakat 28 Eylül 1790 tarihinde Prens Estarhazy’nin ölümü üzerine Haydn da saraydaki görevini kaybetti. Bereket ki, prens ona yılda beş yüz tutarında bir ödenmesini vaziyet etmişti. Haydn, iki kere Londra’ya gitti. Oxford Üniversitesinden fahri doktorluk ünvanını aldı.

Gençlik yıllarında olsa bu başarı onu herhalde çok sevindirirdi ama Haydn’ın artık böyle şeylerden zevk alacağı yaşı geçmişti. Besteci, altmış altı yaşındayken ünlü ingiliz şaiiri Milton’un “Kaybolan Cennet” isimli şiirinden ilham alarak “Yaratılış” oratoryosunu besteledi. Dünyanın, güneşin, yıldızların oluşunu anlatan bu dev eser Haydn’ın son oratoryosuydu.

Hayd’ın yetmiş altıncı yaş gününde dostları besteciye bir kutlama töreni hazırlamışlardı. Artık yürüyemeyecek halde olan besteciyi tekerlekli sandalyesine oturtup “Yaratılış” oratoryosunun özel temsiline götürdüler. Dinleyiciler arasında Haydn’ın öğrencilerinden Beethoven de vardı. Haydn salona girerken dinleyicilerin birden ayağa kalktılar, besteciyi çılgınca alkışladılar. Konserin sonunda gene tekerlekli sandalyesiyle dışarı çıkarken Beethoven Haydn’ın elini öptü.

Bestecinin uzun, sükün dolu hayatı artık sona ermek üzereydi. Fakat kader, onu sessiz sedasız ölmesine imkan bırakmayacaktı. “Sürpriz Senfonisi” nin bestecisine sürprizli bir ölüm yakışacaktı mutlaka.

10 Mayıs 1809’da Napolyon’un orduları Viyana kapılarına gelmişti. Şehir bombalanırken biri Haydn’ın evinin yakınına düştü. Bombardımandan sonra Haydn da yatağa düştü. Üç hafta sonra her şey bitmişti. Besteci, ölüm döşeğinde : “Şu berbat savaş benim de sonumu getirdi” diyerek söyleniyordu…

kaynak: kimkimdir.gen.tr

Çaykovski’nin acıklı nın filmcilere konu olması birtesadüf değildir. Çünkü yazdığı bir çok eserler arasında yedi senfoniden ikisi, doğru bir değerlendirmeye engel teşkil edecek derecede popüler olmuştur. Diğer taraftan hayatı birtakım uydurmalara yol açacak bir esrar perdesi altında kalmaktadır. Fıkra tarzındaki herşeyi bir kenara bırakarak Çaykovski’nin şahsiyetini tarihin çerçevesi içinde ciddiyetle incelemeye çalışmamız gerektir.

Sadece Glinka ile başlayan Rus müziğinin temsilcisi olarak değil, aynı zamanda senfoni besteci olarak da tarihi bir mevkii vardır. Tıpkı Berlioz, Schumann, Brahms, Bruckner, Dvorak Cesar Franck’ta olduğu gibi Çaykovski’de asrın senfoni çapında eser yaratma zevki tecelli etmiştir. Ancak bunu anladıktan sonra Çaykovski’nin bu alandaki payını ölçmek mümkündür.

Çaykovski, zamanın bu yarışına gelişme cereyanlarına katılmayı hiç düşünmemişse de payı az değildir. Fakat şu iki noktayı hesaba katmalıyız: Birincisi, bu suretle ortaya çıkan Rus müziğinin henüz GENÇ olup batıdaki şümullü kesif ifade kudretini haiz olmaması, ikinsicisi ise daha MODERN yönlerde çabalıyan vatandaşlarının teşebbüslerine yanaşmayan Çaykovski’nin mutlaka GÜZEL olan müzikten başka birşey vermek istememesidir. Bu hususta kendi benliğini ifade etmek isteğiyle Schumann’a yakındı ancak ilhamın nuru ile heyecan duyan sanatkar ruhunun derinliğinden doğan müzik yazmaya gayter etti. Puşkin’in EUGEN ONEGİN’inden lirik bir opera yapan Çaykovski bu şairin idealini seslerle aksettirdi. Fakat tsil ifade bakımından yeni tesirler ilave ederek ona romantizmin itirafçı ruhunun heyecanını verdi Rus hususiyetlerini de katarak diğer Rus bestecilerine yaklaştı. Çaykovski’nin şiddetli gürültülü hamlelerinden, geniş bir saha toplayan şehvetli hislerle dolu kısımlara anş olarak geçmek itiyatından korkmamalıdır. Eser bir bütün olarak yine mükemmel bir formun güzelliğine bürünmüştür. Bilhassa orkestra eserlerinde fevkalade olan bu güzelliğin sihirine dinleyici meftun kalmaktadır. Bu , Çaykovski’nin kendi kendini anlattığı sonsuz yalnızlığını ifade ettiği yerlerde en çok belirmektedir.

Yedi senfonisinden beşincisi kendisinin vasiyetnamesi REQUİEM’I denilen PATHETİQUE adlı altıncı senfonisi müzik dünyasının benimsediği eserlerdendir. Dördüncü senfoni de buna layık olabilirdi. Bu yedi senfoni ile dokuz operasını, iki balesini, konçertolarıyla oda müziği eserlerini armoni yapılış bakımından tetkik etmek zamanı gelmiştir. Bu yapıldığı takdirde umulmayan sonuçlar elde edilebilir.

Fakat şimdilik dünyanın meraklı rivayetler halinde devam ettirdiği eserlerinden okumaya çalıştığı hayat hikayesiyle iktifa etmek zorundayız. Bu hikayede, Çaykovski’nin kendini tamamen müziğe vermeden önce memur olduğu, sonra Moskova konservatuarında öğretmenlik yaptığı bir zaman da müzik tenkitleri yazdığı şeklindeki olaylardan çok, evlilikteki bedbahtlığına dair esrarlı şaiyalar, Nadjeshda von Meck ile olan dosrluğu çeşitli tahminler zikredilmektedir. Hatta Çaykovski’nin intihar ettiği bile söylendi. Fakat ispat edilemedi. (Ölümünün intihardan mı yoksa koleradan mı olduğu konumuz dışındadır).

Dünya realitesi Çaykovski’yi korkutuyordu. Bu yüzden inzivaya çekildi kendi içine kapandı. nın son yılları huzursuzluk içinde geçti. Moskova ile Floransa, Simaki ile Bayreuth arasında mekik dokudu. (Bayreuth’da iken bütün iyi niyetlerine rağmen Wagner’in alemine intibak edemedi.) Mektuplarında yazılarında yeni bir devrin habercileri olan Debussy Busoni gibi iki ismin geçmesi ilgi çekici bir olaydı.

kaynak: kimkimdir.gen.tr

Kuzey Almanya’lı Johannes Brahms”ın babası Hamburg’ta kontrbasçıydı. Brahms’da küçüklüğünde yerlerinde çalmıştı. Oradan, büyük kemancı Joseph Joachim vasıtasıyla Robert Schumann’ın muhitine girdi.

Brahms’ta müziğe yeni imkanlar açacak bir kudret sezen Schumann, bu başlık altında yazdığı bir makale ile onu dünyaya ttı. Detmold’de huzur içinde geçirdiği senelerden sonra Hamburg’ta kendisini deneyen Brahms, Göttingen Bonn şehirlerine gidip oralarda bir müddet kaldı. Mürzzuschlag Tutzing gibi küçük kasabalarda geçirdiği günler eserleri için önemli tesirler yarattı. Nihayet Viyana’ya yerleşti. Bu, Brahms’ın talihini tayin eden, nın son durağı oldu. Bruckner gibi Brahms’da bekar kalmıştır. Fakat sayısı pek fazla olan dostları –ki başta Clara Schumann, joseph Joachim, Hans von Bülow, Theodor Billroth geliyordu- geçimsiz olarak nan ihtiyarı hayata bağladı.

Fakat her zaman, resimlerde kitaplarda gördüğümüz beyaz sakallı ihtiyar değildi. Genç Brahms hülyalar romantik heyecanlarla dolu coşkun bir delikanlıydı. Hoffmann vari (1776-1822 şair besteci ressam) bir şekilde kendini genç bir Johannes Kreisler olarak görüyordu. Yukarıda söylediğimiz gibi, istemiyerel fikir ihtilaflarına ıştı. Fakat zaman onu destekledi ya ulaştırdı.

Coşkun delikanlı Brahms olgunlaşarak formlara bağlı bir klasikçi oldu. Haydn Handel’den daha gerilere giderek Bach onun manevi atalarıyla ilgilendi, böylece bu seviyeye yükseldi. Devrin görüşü dahilinde halk üleri ile uğraştı bu yolda, yeniden uyanan tarihi düşünüşün neticesi olarak canlanan eski stillere şı sevgi ilgi gösterdi. Böylece senfoniler, sonatlar, Schubert Schumann ruhundan mülhem olan oda müziği eserleri, konçertolar, liedler lirik piyano ğarçaları yanında moteler, org eserleri dini mahiyette olan eserler yarattı (Alman Requiem’i).

Viyana’da yerleşmesi, hiç değişmeyen ayrı tabiatta bir kuzey Almanyalı olmasına rağmen Viyana’yı sevmesi dikkate değer bir özellik taşımaktadır. Schumann’ın yapamadığı şeye, yani klasiklerden sonraki Viyana’da hayal kırıklığına uğramamaya muvaffak oldu. Bach’ın Bach’tan önceki zamanların şekillendirme ifade tarzını klasiklerin zihniyeti ile kaynaştırarak kendi stilini yarattı. Brahms’ın ifadesinde bir güz havası melankoli kabilinden acı bir havanın esmekte olduğu söylendi. Brahms’ın neşelenmek isteyince (mezar benim sevincimdir) koralini söylediği nükte olarak anlatılırdı. Bu söz kötü niyetle söylenmiştir. Fakat birazda gerçeğin ifadesidir. (Onun stili bir gelişmenin, mazinin derinliklerine yönelen bir bakıştır).

Bu bakış Brahms’ıa kendisinden sonra gelenlere birçok malümat kazandırmıştır. Bach külliyatı yayınlarının en ciddi mesai ortaklarından biri olan Brahms, bugün mevcudiyeti tabii görünen definelerin meydana çıılmasına etmiştir. Bunu hiç unutmamak gerekir.

Şunu da unutmamalıdır ki, Max Reger Brahms’tan ilham almıştır. Wagner’i edenler yanında, müziği hakimiyetleri altına alan, kütleler halinde ortaya çıkan Brahmin’ler (Brahms taraftarları taklitçileri) ile ne Reger ne de bizzat Brahms’ın hiç bir ilgisi yoktur.

kaynak: kimkimdir.gen.tr

Aynı devirde bu garip dünyaya gelmiş büyük müzisyenlerin hatta diğer büyük şahsiyetlerin doğum yıllarını bir kağıda yazarsak, ortaya garip olduğu kadar da, faydalı bir şey meydana gelir nesillerin tabi olduğu tabiat kanunu dikkate değer birçok rabıtalar gösterir. Birbirine zıt görünen şahsiyetler hakkında bile böyle rabıtalar tespit edilebilir. Bu bize birçok kalın kitaplardan daha fazla şeyler anlatabilir.

Böyle bir denemenin neticesi mesela, geçen asrın sonlarına doğru lirik ifadenin en büyük temsilcisi olan Hugo Wolf’un Gustav Mahler ile aynı yılda doğduğunu, Busoni’nin Debussy, Strauss Sibelius’dan biraz daha genç Pfitzner’den biraz daha yaşlı olduğunu, Ravel’in ise Williams, Reger, Schönberg Skrjabin’in nesline mensup bulunduğunu gösterebilir. Esrarlı görünen bu münasebetler üzerinde durarak her devirde tekerrür eden nihayet diye adlandırdığımız bu cereyanları incelemek faydalı bir iştir. sayfalarında kaydedilen yolların her biri vaktiyle mazi ile istikbal arasındaki halin yoluydu. Bu gidiş her zaman zaruri bir şekilde devam etti tekrar tekrar ilan edilen SON hiçbir zaman gelmedi.

Eski şekilleri tekrarlayanlar istisna edilirse, aynı çağa mensup olanlar her ne suretle olursa olsun daima aynı veya benzeri fikirlerle uğraştılar. Sadece Menşe, yani memleket, , fikir özelliği çevre onların meşguliyet alanlarını ayırdediyordu. Bundan anlaşılıyor ki, bir Fransız olan Ravel, tabii olarak yurdunun kuzeyinde doğusunda bulunan memleketlerdeki çağdaşlarından farklı bir yol tutmuştur. Fakat buna rağmen bu yollar arasında muayyen bir kavşak noktasi mevcuttur.

Reger’in barok dünyasının formlarına meylettiğini, Schönberg’in ATONALİTE olarak anılmaktan hoşlanılan gelişmesinde kontrpuan tekniği vasıtalarından faydalandığını Skrjabin’in TRİSTAN’dan doğan tınlayışların vecdine kapıldığını, Williams’ın halk ülerine Shakespeare devrindeki İngiliz müziğine döndüğünü görüyoruz. Ravel ise, Fransız müziğinin mazisine yani Bach’ın dağdaşları olan Couperin Raameau’ya yönelerek zamanından uzaklaşmışyır.

, , tınlayış ruh bakımından Fransız müziğinin öz kaynağı olan bu eserlerden ilham alarak kendi sanat dilini yarattı. Ressamlıktaki cereyanlara uyarak bu dile PUVANTİLİZM, EMPRESYONİZM denildi. Ravel kendine mahsus yollarda, kendisinden daha yaşlı olan vatandaşı Debussy’nin de vardığı hedeflere ulaştı. bir filigran gibi bükülerek yayılan akorlarında (armonilerinde), bilhassa piyano eserlerinde, keza oda müziği eserlerinde, balelerinde operalarında hassasiyet, espri canlanır. Orkestrasyon tekniği renklerle doludur (mesela ritm bakımından çok tesirli olan BOLERO, ın sembolü olan VALSE adlı senfonik poemi, Mussorgsky’nin BİR SERGİDEN TABLOLAR adlı eserinin orkestrasyonu). Fakat 1. dünya savaşının ikinci yılında yazılan meşhur piyano triyo ile, besteciyi daha derli toplu kesin bir ifadeye götüren istihale başladı. Bu ifadeye artık düzgün tınlayışlar değil, melodinin hatları hakim oldu. Bu, Ravel’in son stilidir.

Güney Fransa’nın espri dolu evladı Ravel, bütün Fransız müzisyenlerinin gittiğiyolu etti. Tahsilini meşhur Paris Konservatuarında yaptı. O zamanki gençliğin hocası olan Gabriel Fauré, ona besteciliğin sırlarını öğretti. Bu bilgilerle techiz olduktan sonra Eric Satie’nin tesiri altında kalan Ravel ortaya çıktı yeni yollar aramaya başladı. Ravel’e ananevi Roma Mükafatını makla görevli yüksek jüri heyeti onun sanatkarlığından şüphe ediyordu. Fakat Ravel, kendini göstermeye mevaffak oldu. Içe dönük bir karaktere sahipti. Bu yüzden, onu anlayanların takdirine rağmen çok yalnız kaldı. Bir akıl hastası olarak dünyayı terk eden Ravel, yalnızlık içinde öldü.

kaynak: kimkimdir.gen.tr

Beethoven, 1770 yılında Almanya”da (Bonn) doğdu. Alkole şı olan zaafıyla bilinen Beethoven’in babası Johann da saray müzisyeniydi. İlk piyano derslerini henüz dört yaşındayken babasından aldı. Katı bir insan olan babası çocuğunu çok zorluyor, henüz dört-beş yaşında olan parmakları piyanoya yetişemeyen çocuk bazen bu çalışmalar sırasında gözyaşı döküyordu…

İlk müzik eğitimini babasından aldıktan sonra, 1779’da Christian Gottlob Neefe’yle çalışmaya başladı. 1783’te ilk bestesi olan Dressler’in Marşı Üzerine Çeşitlemeler Neefe’nin ıyla yayımlandı. 1786’da Viyana’ya yaptığı ziyaretin ardından, annesinin olumu üzerine Bonn’a geri döndü Kont Walstein’ın hizmetine girdi. 4 yıl boyunca kontun orkestrasında viyola çaldı.

Annesinin ölümünden sonra Beethoven Viyana”ya geri döndü nın sonuna dek orada yaşadı.1794″e dek Viyana aristokrasisi içindeki müzik aşıklarına saraylarda özel toplantılarda çaldı. 1795 yılına kadar halka açılmamıştı. Başlangıçta bir besteci olarak değil, bir piyanist öğretmen olarak adını duyurdu kısa zamanda üne kavuştu.

1798 yılında Beethoven işitme problemleri yaşamaya başladı. Bu tarihten itibaren 21 yıl boyunca hiç kimseyle iletişim kurmadı. Ancak 1819 yılına gelindiğinde yazarak insanlarla diyalog kurmaya başladı. 21 yıl boyunca çekilen yalnızlık çok derin acılar yaşamasına oldu. Beethoven bütün senfonilerini işitme problemi yaşamaya başladıktan sonra bestelemesi de dikkate değer bir olaydır.

Beethoven ömrü boyunca birkaç ı sevmesine rağmen hiç evlenmemiştir. Bunlar içinde evlenmeye en çok yaklaştığı en çok sevdiği Ölümsüz Aşık’tır. olduğu kesin olarak bilinmemekle birlikte bu ın, Frankfurtlu bir tüccarın ısı olan Antonie Brentano olduğu sanılmaktadır. Sevdiği kişiye kendini bütünüyle veren Beethoven, Diabelli Varyasyonları’nı Ölümsüz ı’na adamıştır.

1826’da kardeşi Karl ile Gneixendorf’ta yaptığı tatilin ardından Viyana’ya dönüşünde, siroz hastalığı iyice ilerlemiş, yataktan kalkamaz olmuştu. 26 Mart 1827’de hava iyice bozmuş, durmadan yağmur yağıyordu. O sırada akan büyük bir şimşekle Beethoven’in odası aydınlandı. Aynı anda, yumruğunu havaya kaldıran Beethoven’in gözleri birkaç saniyeliğine hayata meydan okurcasına açıldı, ardından bir daha açılmamak üzere kapandı. Doktorlar bunun Beethoven’in anlamlı bir hareketi değil, sadece ışığa şı bir tür refleks olduğunu söylemektedirler. Beethoven yaklaşık 30.000 kişinin katıldığı bir cenaze töreninin ardından Wahring mezarlığına defnedildi. 1888’de ise naaşı Viyana Merkez Mezarlığı’na Schubert’in mezarının yanına aktarıldı.

kaynak: kimkimdir.gen.tr

Macaristan”da Raiding şehrinde aslen Alman olan bir aileden doğan piyanist, besteci. Müzik öğretimine çok küçük yaşta başlamıştır. Ayrıca Czerny, Salieri, Paer A.Reicha yanında çalışmıştır. Birçok Avrupa şehrinde piano virtüözü olarak konserler vermiştir. Bu arada İstanbul”a da gelmiş Dolmabahçe sarayında konser vermiş, Padişah tarafından bir nişan almıştır. Yine bu seyahatlerin birinde Kontes Marie d”Agoult ile evlenmiş, bu birleşmeden sonradan Richard Wagner”in ısı olacak Cosima doğmuştur. 1848″den sonra Weimar”a gelen Liszt oraya yerleşmiştir. Bu arada Richard Wagner ile tanışmış genç besteciyi her bakımdan desteklemiştir.Liszt 1850 yılında Wagner”in ünlü operası “Logengrin”in ilk temsilinde orkestrayı idare etmiştir.1858`de idare etiği Peter Cornelius”un “Barbier von Bagdad” adlı operasının sızlığa uğraması üzerine Roma”ya gitmiş uzun süre dini bir çevre içinde yaşadıktan sonra 1869 yılında Weimar”a dönmüştür. Bundan sonra tekrar öğretmenliğe devam etmiştir. Liszt Bayreuth”daki Wagner festivali sırasında ölmüştür.

kaynak: kimkimdir.gen.tr

Ilk sanat denemelerine çocukluğunda başladı. Duyduğu kendine mal ettiği tesirlerden öğrenmeye çalıştı. Çocukluğu gençliği huzursuz geçen genç Liepzig’li Wagner, Thomas Kantoru Theodor Weinlig’den müzik kurallarını öğrenmek suretiyle sanatkarlığını disiplinli bir eğitime tabi tuttu. Fakat daha sonra hayata atılınca dünya meşgalelerinin içinde huzursuz bir halde dönüp dolaştı. Magdeburg, Köningsberg Riga tiyatrolarında orkestra şefi oldu. Riga’dan kaçarak deniz yolu ile Fransa’ya gitti. Dresden’de krallık orkestrası şefliğini yaptı. Bir ihtilalci olarak iltica ettiği İsviçre’de sürgün hayatı yaşadı. Masal prensine benzeyen Bavyera kralı 2. Ludwig tarafından Münih’e çağrıldı. Sonra tekrar İsviçre’ye kaçtı. Nihayet Bayreuth’daki eserini gerçekleştirme imkanını bulunca orada huzura kavuştu.

Etrafındaki kimselerin fedakarlığını gerektiren bu huzursuz nda sanat uğrundaki sabatkarlığı sarsılmaz bir sütun gibi yükselmektedir. Liszt, dahi piyanist orkestra şefi Hans Richter, ikinci ısı Liszt’in ı olan Cosima onun sadık dostlarıydı. Wagner’in Venedik’te vefat etmesi sembolik bir mana taşır. En son yazdığı “Liebe-Tragik” (, fecaat), nın bütün muhtevasını kapsamaktadır. Fakat “Tristan” ile müziğin geleceğini tayin eden eseri o yaratmıştı.

Wagner 9 kardeşin sonuncusuydu. Napolyon’dan kaynaklanan sıkıntılar dışında çocukluğunda olağan dışı pek bir şey olmadı. Dresden’de Kreuzchule’de okudu. 1827’den sonra Leipzig’de felsefe derslerine devam etti ilk yapıtlarını burada verdi. Bu yapıtları arasında bir fantezi, bir Polonez, iki piyano sonatı, bir senfoni, Goethe’nin “Faust”u için müzik, tiyatro için bitiremediği “Düğünler” ile “Die Feen” operası sayılabilir. Wagner, 1829’da Leipzig’de, Beethoven’in “Fidelio”sunu seyredince müziğe şı ilgisi artmıştı. Çünkü başroldeki primadonnaya aşık olmuştu. 1836’da Magdeburg’da bencil tutarsız oyuncu Minna Planer ile evlendi. Çalkantılı birlikteliği Minna’nın 1866’da ölümüne kadar mutsuz bir yaşamın kapısını aralamıştı Wagner’e. Shakespeare’den esinlenerek bestelediği “Das Liebesverbot / Yasağı” adlı operası başarı kazanmadı.

Mayıs 1849’da Röckel Bakunin’in dostu olduğu katıldığı Dresden ayaklanmasının bastırılması üzerine İsviçre’ye kaçarak Zürich’e yerleşti. nın 10 yılı burada geçmiştir. Zürich’te bir yandan tiyatro opera yapıtlarını kaleme alırken, Liszt’in önerisi üzerine “Der Ring des Nibelungen”, yazmaya başladı.

Zürich’ten Venedik’e geçti. Stuttgard’da bulunduğu sırada, Bavyera Kralı II. Ludwig’in çağrısı üzerine Münih’e gitse de , yapıtları yuhalandı. Fakat buna rağmen kralın dostluğunu kazanmayı da başardı. Trihscen’e sığındı. Burada içinde 6 yıl boyunca operalar yazdı Bayreuth tiyatrosunun planlarını hazırladı.

Franz Liszt’in ı Cosima, 1870’te von Bülov’dan boşanmadan önce ona 3 çocuk doğurmuştu. Cosima ile aynı yıl Lüzern’de bir Protestan kilisesinde evlendi. Cosima, evlendikten sonra Wagner’in can yoldaşı esin kaynağı oldu.

1872 yılında kesin olarak Beyrut’a yerleşti. 1876’da büyük bir başarı ile “yeşil tepe” festivallerinin açılışını yaptı. 1882’de son operası “Parsifal”in Beyrut’taki galasından sonra ailesiyle birlikte kışı geçirmek üzere Venedik’e gitti.

Ölüm Wagner’i, 13 Şubat 1883’de krizi biçiminde, bir felsefe incelemesi üzerinde çalıştığı sırada yakaladı. “Wahnfried” villasının bahçesinde kendi adına hazırladığı mezarına gömüldü.

Mezarı, torunları olan Wieland Wolfgang’ın büyük bir çabayla sürdürdükleri festivalleri izleyenlerin ziyaret ettikleri yerdir hala.

kaynak: kimkimdir.gen.tr

1958 yılında Erzurum’da doğdu. “İdi Amin”" lakabı ile nıyor. 24 Mart 1978 tarihinde Ankara”da Cumhuriyet Savcı Yardımcısı Doğan Öz ile 9 Ekim 1978 günü Bahçelievler semtinde 7 TİP”linin öldürülme eylemlerinin sanığı olarak hakkında arama ı çıkartıldı. 8 Eylül 1978 tarihinde İstanbul”da kimlikle yakalandı Ankara”ya getirildi. Nisan 1988″de Bahçelievler Katliamı davasında idama mahkum oldu. Hapiste iken Fetullah Gülen çevresiyle ilişki kurmaya başladı. 16 Temmuz 1989 tarihinde Bursa Cezaevi”ndeki açık görüşte, üzerinde Ali Ekinci kimliği ile firar teşebbüsünde bulundu. Çıılan İnfaz Kanunundan yararlandı 26 Nisan 1991 tarihinde Bursa Cezaevi”nden şartlı tahliye edildi. Ancak her idamı için ayrı hesaplanması gereken süre henüz tamamlanmadığından tekrar aranmaya başlandı. 1 Ağustos 1992″de Erzurum”da evlendi. Nikah Şahidi Mehmet Ağar”dı. 25 Ocak 1996″da İstanbul”da yakalandı aynı gün firar etti.

Kırcı sektöründe faaliyet gösteren çok sayıda şirkete ortak oldu. Kırcı, 10 Ocak 1999″da İstanbul Terörle Mücadele Ekiplerinin bir operasyonu ile yakalandı. 8 Şubat 1999″da İstanbul DGM”de yargılanmaya başladı.

İKİ KEZ YANLIŞLIKLA TAHLİYE EDİLDİ
Haluk Kırcı 8 Eylül 1978’de Ankara Bahçelievler’de, 7 İşçi Partili gencin öldürülmesi suçundan 8 Kasım 1980’de yakalandı.

7 kez ömür boyu hapis cezasına çarptırılan Haluk Kırcı, ilk kez 26 Nisan 1991’de yanlışlıkla tahliye edildi. Yeniden aranmaya başlanan Kırcı, 10 Ocak 1999’da Kartal’da yakalandı.

Ömer Lütfü Topal cinayetinden beraat eden Kırcı, çetesine üye olmak suçundan 4 yıl hapse mahkum oldu.

18 Mart 2004’de ikinci kez yanlışlıkla tahliye edilen Haluk Kırcı, Bahçelievler’de öldürülen öğrencilerin avukatlarının itirazı üzerine aranıyordu.

Yanlış infaz hesabı nedeniyle serbest bırakılan ardından kaçtığı Ukrayna’da yakalanan Haluk Kırcı sorgusunun ardından kesinleşmiş hapis cezaları nedeniyle, 04 Şubat 2005 günü Kartal Cezaevi’ne gönderildi.

kaynak: kimkimdir.gen.tr

Kurumu Başkanı

1949 yılında Adana”nın Kozan kazasında doğdu. 1967″de liseyi, 1971 yılında İstanbul Üniversitesi Fakültesi ü Yeniçağ Tarihi Kürsüsü”nden “Fırka-i İslâhiye Kozan” isimli lisans tezini hazırlayarak mezun oldu. 1974 yılında aynı üniversitede Yeniçağ Tarihi Kürsüsü”nde asistan, 1978 yılında “XVIII. yüzyılda Osmanlı İmparatorluğu”nda İskân Siyâseti” konulu doktora tezi ile doktor oldu. 1982″de Yardımcı Doçent, Nisan 1983″te de “Osmanlı İmparatorluğu”nda Menzil Teşkilâtı Yol Sistemi” isimli doçentlik tezini hazırlayarak doçentliğe yükseldi. 1983-84 öğretim döneminde bir yıl süreyle 2547 sayılı Yükseköğretim Kanununun 41. maddesi nca Elâzığ Fırat Üniversitesi Fen- Fakültesi ü”nde görev yaptı. 1986 yılında Marmara Üniversitesi Eğitim Fakültesi Sosyal Bilimler ü”ne geçti. 20 Mart 1989″da “XVI. Yüzyılda Sosyal, Ekonomik Demografik Bakımdan Balkanlar”da Bazı Osmanlı Şehirleri” konulu takdim tezi ile profesörlüğe yükseldi. Aynı tarihlerde Kurumu asıl üyesi seçildi.

1989 yılında Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü Osmanlı Arşivi Daire Başkanlığı”na tayin edildi ; 17 Aralık 1990″da da Genel Müdür Yardımcılığına getirildi. Bu sırada, Osmanlı Arşivi”nin otomasyonunu başlattı. Bu görevinden 2 Mart 1992″de istifa etti Marmara Üniversitesi”ndeki görevine döndü. 26 Ağustos 1992 tarihinde Rektör yardımcısı oldu. 23 Ekim 1992″de Rektör vekili Kasım 1992″de tekrar rektör yardımcılığında bulundu. Bu görevdeyken 21 Eylül 1993″de Kurumu Başkanlığı“na getirildi. Halen bu görevde bulunmaktadır.

BİLİMSEL ÇALIŞMALARI

a) Basılmış Kitaplar
1- Ahmed Cevdet Paşa, Ma‘rûzât, İstanbul 1980, V-XV+270 s., 16 belge, 3 harita.

2- XVIII. Yüzyılda Osmanlı İmparatorluğu”nun İskân Siyâseti Aşiretlerin Yerleştirilmesi, Kurumu Yayınları, Ankara 1988, VII-XX+179 s., 2 harita (İkinci baskı).

3- Osmanlılarda Ulaşım Haberleşme (Menziller), PTT Genel Müdürlüğü Yayını, Ankara 2002.

4- Osmanlı Devlet Teşkilâtı Sosyal Yapı, Kurumu Yayınları, Ankara 1991 (Dördüncü baskı).

5- Başlangıçtan 1774″e Kadar Osmanlı Tarihi, Anadolu Uygarlıkları Ansiklopedisi ( Bir heyetle beraber), İstanbul 1982.

6- 90 Numaralı Mühimme Defteri, İstanbul 1994 (Bir heyetle beraber).

7- Tarihinde Ermeniler, Ankara 2001 (Prof.Dr. A. Süslü, Prof.Dr. F.Kırzıoğlu, Prof.Dr. R.Yinanç ile beraber).

8- Ermeni Tehciri Gerçekler, Kurumu Yayınları, Ankara 2001.

9- Facts On The Relocation of Armenians. 1914-1918, Ankara 2002.

10- Ermeniler: Sürgün Göç, Kurumu Yayınları, Ankara 2004.

b) Makaleler :

1- “Midhat Paşa”nın Necid havalisi ile ilgili birkaç lâyihası”, Enstitüsü Dergisi, Sayı 3 (İstanbul 1973), s. 149-176.

2- “Fırka-i İslâhiye Yapmış olduğu iskân”, Dergisi, Sayı 27 (İstanbul 1973), s. 1-20.

3- “Teselya Yenişehri eserleri hakkında bir araştırma”, Güney-doğu Avrupa Araştırmaları Dergisi, Sayı 2-3 (İstanbul 1974), s. 89-100.

4- “Bombay şehbenderi Hüseyin Hasib”in 1876 tarihli bir mektubu”, Kültürü Dergisi, Sayı 136-138 (Ankara 1974), s. 259-265.

5- “Batı Trakya Basınından seçmeler”, Kültürü Dergisi, Sayı 159 (Ankara 1976), s. 29-37.

6- “Şer‘iyye Sicilleri”nin Toplu Kataloğuna Doğru, Adana Şer‘iyye Sicilleri”, Dergisi, Sayı 30 (İstanbul 1976), s. 99-108.

7- “Greec Policy and the Ottoman State, 1885-1918″, Dış Politika (Foreign Policy) Dergisi, V/1-2 (Ankara 1977), s. 47-57 (Aynı makale “Yunanistan”ın Osmanlı Devleti”ne şı ettiği siyaset (1885-1918)” adı altında Dünyası Araştırmaları Dergisi, Sayı 6 (İstanbul 1980), s. 14-25″de çe olarak da yayınlanmıştır).

8- “Tapu-Tahrir Defterlerine göre XVI. Yüzyılın ilk yarısında Sis (=Kozan) Sancağı”, Dergisi, Sayı 32 (İstanbul 1979), s. 819-892+1041-1046.

9- XVIII. Yüzyılda Osmanlı İmparatorluğu”nun iskân siyâsetinde Derbendlerin yeri”, Millî Eğitim Kültür, Sayı 6 (Ankara 1980), s. 95-102.

10- “Osmanlı İmparatorluğu”nda Menzil Teşkilâtı hakkında bazı mülâhazalar”, Osmanlı Araştırmaları (The Journal of Ottoman Studies), Sayı II, İstanbul 1981, s. 123-132.

11- “Ahîlik Adana Esnaf Teşkilâtı”, Kültürü Ahîlik, İstanbul 1986, s. 197-201.

- “Kendi Kaleminden Ahmed Cevdet Paşa”, Ahmed Cevdet Paşa Semineri Bildirileri, İstanbul 1986, s. 1-6.

13- “Ma‘rûzât Tezâkir”de Mustafa Reşid Paşa Tanzimat Erkânı”, Mustafa Reşid Paşa Dönemi Semineri, Bildiriler, Anka