Bugün: 08/10/2008. Hoşgeldiniz!

Ocak, 2008

Hayvanları Koruma Kanunu hayvan, bilgi, hayvanlar

Yazan: admin Tarih: Ocak - 9 - 2008

Ev Hayvanları Yasası hayvan, bilgi, hayvanlar

Yazan: admin Tarih: Ocak - 9 - 2008

EV HAYVANLARININ KORUNMASINA DAİR AVRUPA SÖZLEŞMESİNİN ONAYLANMASININ UYGUN BULUNDUÐU HAKKINDA KANUN

Kanun No. 4934 Kabul Tarihi : 15.7.2003

MADDE 1. - Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti adına 18 Kasım 1999 tarihinde Strazburgda imzalanan “Ev Hayvanlarının Korunmasına Dair Avrupa Sözleşmesi”nin onaylanması uygun bulunmuştur.
MADDE 2. - Bu Kanun yayımı tarihinde yürürlüğe girer.
MADDE 3. - Bu Kanun hükümlerini Bakanlar Kurulu yürütür.


EV HAYVANLARININ KORUNMASINA DAİR AVRUPA SÖZLEŞMESİ
GİRİŞ


İşbu Sözleşmeyi imzalayan Avrupa Konseyi üyesi devletler,
Avrupa Konseyinin amacının üyeleri arasında daha sıkı bir birlik gerçekleştirmek olduğunu dikkate alarak,
İnsanın yaşayan tüm canlılara ahlâkî bir yükümlülüğünün olduğunu tanıyarak ve insan ile ev hayvanları arasında mevcut özel ilişkileri hatırda tutarak,
Ev hayvanlarının yaşam kalitesine olan katkılarını ve bunun sonucu olarak da toplum için taşıdığı önemi dikkate alarak,
İnsan tarafından bakılan hayvanların geniş çeşitliliğinden kaynaklanan güçlükleri dikkate alarak,
Hayvanların, aşırı nüfuslarına bağlı olarak, insan ve diğer hayvanların hijyen, sağlık ve güvenlikleri açısından taşıdıkları riskleri dikkate alarak,
Yabanî fauna örneklerinin ev hayvanı olarak muhafaza edilmelerinin desteklenmemesi gerektiğini dikkate alarak,
Ev hayvanlarının elde edilmesi, muhafaza edilmesi, ticarî veya ticarî olmadan üretilmesi, başkasına devredilmesi ve ticaretini etkileyen farklı şartların bilincinde olarak,
Ev hayvanlarının muhafaza edilme koşullarının her zaman sağlıklarını ve refahlarını geliştirmeye izin vermediğinin bilincinde olarak,
Bilgi veya bilinç noksanlığı nedeniyle, bazen, ev hayvanlarına karşı davranışların önemli ölçüde değiştiğini kaydederek,
Ev hayvanları sahiplerinin sorumluluğu sonucunda doğacak temel müşterek davranış ve uygulama standardının sadece arzu edilen değil, aynı zamanda gerçekçi bir hedef olduğunu dikkate alarak,
Aşağıdaki hususlarda anlaşmışlardır :

BÖLÜM I - GENEL HÜKÜMLER
Madde 1
Tanımlar
1. Ev hayvanı, insan tarafından özellikle evde, özel zevk ve refakat amacıyla muhafaza edilen veya edilmesi tasarlanan her türlü hayvanı ifade eder.
2. Ev hayvanlarının ticareti, kâr amacıyla yapılan, ev hayvanlarının sahipliğinin değişmesine yol açan önemli miktarlardaki tüm düzenli ticarî işlemleri ifade eder.
3. Ticarî üretme ve barındırma, kâr amacıyla ve önemli miktarda yapılan üretme ve barındırmayı ifade eder.
4. Hayvan barınağı, çok sayıda ev hayvanının muhafaza edilebileceği, kâr amacı gütmeyen bir tesisi ifade eder. Ulusal mevzuat ve/veya idarî tedbirler izin verdiğinde, bu gibi tesisler başıboş hayvanları da kabul edebilir.
5. Başıboş hayvan, evi olmayan veya sahibinin veya bakıcısının evinin sınırları dışında bulunan ve herhangi bir sahibin ya da bakıcının kontrolü veya doğrudan denetimi altında bulunmayan ev hayvanını ifade eder.
6. Yetkili makam, üye ülke tarafından tayin edilen makamı ifade eder.
Madde 2
Amaç ve Uygulama
1. Tarafların herbiri;
a) Bir kişi veya kurum tarafından evde ya da ticarî üretme ve barındırma kuruluşlarında ve hayvan barınaklarında muhafaza edilen ev hayvanları,
b) Uygun hallerde başıboş hayvanlar,
konularında işbu Sözleşmenin hükümlerine işlerlik kazandırılması için gerekli tedbirleri almayı taahhüt eder.
2. Bu Sözleşmenin hiçbir hükmü hayvanların korunması veya tehdit altındaki yabanî türlerin korunması konusundaki belgelerin uygulanmasını etkilemez.
3. İşbu Sözleşmenin hiçbir hükmü, Tarafların ev hayvanlarının korunmasına yönelik daha sıkı tedbirleri kabul etme hürriyetine veya bu belgede yer alan hükümlerin işbu belgede özellikle belirtilmeyen hayvan sınıflarına da uygulanması hakkını etkilemez.

BÖLÜM II - EV HAYVANLARININ MUHAFAZA EDİLMESİ İÇİN KURALLAR
Madde 3
Hayvanların Refahı İçin Temel Kurallar
1. Hiç kimse bir ev hayvanının, gereksiz acı, sıkıntı veya ızdırap çekmesine sebep olamaz.
2. Hiç kimse bir ev hayvanını terk edemez.
Madde 4
Muhafaza Etme
1. Bir ev hayvanını muhafaza eden veya bakımını kabul eden kişi, hayvanın sağlığı ve refahından sorumludur.
2. Bir ev hayvanını muhafaza eden veya onunla ilgilenen kişi, hayvanın cinsi ve ırkına bağlı olarak davranış gereksinimlerini dikkate alan barınak, dikkat ve ihtimamı sağlayacaktır. Özellikle;
a) Yeterli ve uygun gıda ve su verecek,
b) Hareketi için uygun imkânları sağlayacak,
c) Kaçışını önleyecek tüm makul tedbirleri alacaktır.
3. Bir hayvan;
a) Yukarıdaki 2 nci paragrafta belirtilen şartlar yerine getirilmediği veya
b) Belirtilen şartlar yerine getirilmesine rağmen hayvan esarete alışamazsa
ev hayvanı olarak muhafaza edilemez.
Madde 5
Üretim
Bir ev hayvanını üretmek için seçen bir kişi, o hayvanın, dişinin veya yavruların sağlık ve refahını risk altına sokabilecek anatomik, psikolojik ve davranış özelliklerini gözönünde bulundurmaktan sorumlu olacaktır.
Madde 6
Ev Hayvanı Edinmede Yaş Sınırı
Hiçbir ev hayvanı ebeveynlerinin veya ebeveyn sorumluluğu taşıyan diğer şahısların açık rızası olmaksızın 16 yaşın altındaki kimselere satılamaz.
Madde 7
Eğitim
Hiçbir ev hayvanı, sağlığına ve refahına zarar verecek şekilde, özellikle doğal gücünü ve kapasitesini aşacak biçimde ya da yaralanmasına veya gereksiz ağrı, acı, sıkıntı veya ızdırap çekmesine yol açacak suni yardımlar kullanarak eğitilemez.
Madde 8
Ticaret, Ticarî Üretim ve Barındırma, Hayvan Barınakları
1. Sözleşme yürürlüğe girdiği tarihte ev hayvanlarının ticaretini, ticarî amaçla üretimini yapan veya barındıran veya hayvan barınağı işleten her kişi, her Tarafça belirlenecek uygun süre içerisinde bu faaliyetlerini yetkili makama bildirecektir.
Bu faaliyetlerden herhangi birinde hizmet yapmaya niyetli her kişi, bu niyetlerini yetkili makama bildireceklerdir.
2. Bu bildirim,
a) Bu faaliyetlere dahil olan veya olacak ev hayvanı türlerini,
b) Sorumlu kişi ve onun bilgi düzeyini,
c) Kullanılan veya kullanılacak mülkün ve ekipmanın tanımını,
belirtmelidir.
3. Yukarıda belirtilen faaliyetler ancak;
a) Profesyonel eğitim veya ev hayvanları konusunda yeterli deneyim sonucunda sorumlu kişinin faaliyette bulunmak için gerekli bilgi ve kapasiteye sahip olması,
b) Faaliyet için kullanılacak mülk ve ekipmanın 4 üncü maddede belirtilen şartları yerine getirmesi,
durumunda gerçekleştirilebilir.
4. Yetkili makam, 1 inci paragrafta belirtilen hükümler çerçevesinde yapılan bildirim temelinde, 3 üncü paragrafta belirtilen şartların yerine getirilip getirilmediğini tespit eder. Şayet şartlar gerektiği şekilde sağlanmamışsa, tedbirler tavsiye eder ve gerekirse, hayvanların refahı için, faaliyetin başlatılmasını veya devam etmesini yasaklar.
5. Yetkili makam, ulusal mevzuat ile uyumlu olarak, yukarıda belirtilen şartların yerine getirilip getirilmediğini denetler.
Madde 9
Reklam, Eğlence, Sergi, Yarışma ve Benzeri Faaliyetler
1. Aşağıdaki şartlar sağlanmadıkça ev hayvanları reklam, eğlence, sergi, yarışma ve benzeri faaliyetlerde kullanılamaz.
a) Organizatörün bu hayvanlara, 4 üncü maddenin 2 nci fıkrasındaki koşullara uygun olarak davranılmasını sağlayacak gerekli şartları oluşturması ve
b) Ev hayvanlarının sağlık ve refahının risk altına sokulmaması.
2. a) Yarışma esnasında veya,
b) Hayvanın sağlık ve refahını risk altına sokabilecek diğer zamanlarda,
ev hayvanının doğal performans düzeyini artırmak veya azaltmak amacıyla ona hiçbir madde verilemez, tedavi uygulanamaz veya cihaz tatbik edilemez.
Madde 10
Cerrahî Operasyonlar
1. Bir ev hayvanının dış görünüşünü değiştirmeye yönelik veya diğer tedavi edici olmayan cerrahi müdahaleler yasaktır. Özellikle;
a) Kuyruğun kesilmesi,
b) Kulakların kesilmesi,
c) Ses tellerinin alınması,
d) Tırnak ve dişlerin sökülmesi.
2. Bu yasaklamalara sadece aşağıdaki durumlarda müsaade edilecektir;
a) Bir veteriner hekimin, veterinerlikle ilgili tıbbî sebepler veya özel bir hayvanın yararı için gerektiğinde tedavi edici olmayan müdahaleyi gerekli görmesi,
b) Üremenin önlenmesi.
3. a) Hayvanın şiddetli acı çekeceği veya çekmesi muhtemel operasyonlar sadece anestezi uygulanarak ve bir veteriner hekim tarafından veya onun gözetiminde gerçekleştirilecektir.
b) Anestezi gerektirmeyen operasyonlar, ulusal mevzuata uygun olarak, yetkili bir kişi tarafından gerçekleştirilebilir.
Madde 11
Öldürme
1. Veteriner hekim veya diğer bir yetkilinin yardımının hızlı bir şekilde temin edilemediği veya ulusal mevzuat kapsamında bir hayvanın acısını ortadan kaldırmaya yönelik acil veya ulusal mevzuatla öngörülen diğer tüm acil durumlar dışında, bir ev hayvanı ancak bir veteriner hekim veya diğer bir yetkili tarafından öldürülebilir.Tüm öldürmeler şartların gerektirdiği asgarî düzeyde fiziksel ve manevî acı verecek şekilde gerçekleştirilecektir. Seçilen yöntem, acil durumlar dışında :
a) ani şuur kaybı ve ölümü gerçekleştirecek ya da
b) derin genel anestezi ile başlayacak, bunu kesin ve mutlak ölümü sağlayacak işlem izleyecektir.
Öldürmeden sorumlu kişi, hayvanın cesedi yok edilmeden önce o hayvanın öldüğünden emin olacaktır.
2. Aşağıda belirtilen öldürme yöntemleri yasaktır.
a) 1. b paragrafında kaydedilen etkilerin gerçekleşmemesi durumunda, boğma veya nefessiz kalmasına neden olacak diğer yöntemler,
b) 1 inci paragrafta belirtilen etkileri sağlayacak, dozu ve uygulaması kontrol edilemeyen herhangi bir zehirli madde veya ilaç kullanımı,
c) Ani şuur kaybı meydana getirmeden yapılan elektrikle öldürme.



BÖLÜM III- BAŞIBOŞ HAYVANLAR İÇİN EK TEDBİRLER
Madde 12
Sayılarının Azaltılması
Taraflardan biri, başıboş hayvan sayısının sorun yarattığını düşünürse, gereksiz ağrı, acı ve ızdırap çekmelerine sebep vermeyecek şekilde sayılarını azaltmak için uygun yasal ve/veya idarî tedbirleri alacaktır.
a) Bu tedbirler aşağıdaki şartları kapsayacaktır;
i. Bu hayvanlar yakalanacak ise, bunun hayvana fiziksel ve manevi olarak en az seviyede acı verecek şekilde gerçekleştirilmesi,
ii. Yakalanan hayvanların muhafaza edilmesi veya öldürülmesi işlemlerinin bu Sözleşmede belirtilen prensiplere uygun olarak gerçekleştirilmesi.
b) Taraflar,
i. Köpek ve kedilere damgalama gibi az acı veren ya da hiç ağrı, acı ve ızdırap çektirmeyen uygun bir yöntemle aynı zamanda sahiplerinin isim ve adresleri ile birlikte numaraları kayda geçirilerek daimi kimlik sağlamayı,
ii. Kedi ve köpeklerin plansız üremelerini azaltmak için bu hayvanların kısırlaştırılmalarını teşvik etmeyi,
iii. Başıboş kedileri ve köpekleri bulan kişilerin, bu konuda yetkili makama bilgi vermelerini teşvik etmeyi,
değerlendirmeyi taahhüt ederler.
Madde 13
Yakalama, Muhafaza Etme ve Öldürme İçin İstisnalar
Başıboş hayvanların yakalanmaları, muhafaza edilmeleri ve öldürülmeleri konularında bu Sözleşmede yer alan prensiplere sadece hastalıkların kontrolüne yönelik Hükümet programları kapsamında kaçınılmaz hallerde istisna getirilebilir.

BÖLÜM IV- BİLGİLENDİRME VE EÐİTİM
Madde 14
Bilgilendirme ve Eğitim Programları
Taraflar, ev hayvanlarının muhafaza edilmesi, üretilmesi, eğitimi, ticareti ve barındırılmaları ile ilgili kurum ve bireyleri bu Sözleşmenin hükümleri ve prensipleri hakkında bilinçlendirme ve bilgilendirmenin yaygınlaştırılması amacıyla bilgilendirme ve eğitim programları geliştirilmesini desteklemeyi taahhüt ederler. Bu programlarda özellikle aşağıda belirtilen noktalara dikkat çekilmelidir:
a) Ev hayvanlarının, yarışma amacıyla uygun bilgi ve beceriye sahip kişiler tarafından ticaret veya eğitilmelerinin gerekliliği,
b) Aşağıdaki hususların engellenmesi gerekliliği:
i. Ebeveynlerinin veya ebeveyn sorumluluğu taşıyan diğer şahısların açık rızası olmadıkça 16 yaşından küçüklere ev hayvanlarının hediye olarak verilmesi,
ii. Ev hayvanlarının ödül, hediye veya ikramiye olarak verilmesi,
iii. Ev hayvanlarının plansız üretilmesi.
c) Yabani hayvanların ev hayvanı olarak alınması veya kabul edilmesinin, bu hayvanların sağlık ve refahına olumsuz sonuçları olabileceği,
d) Sorumsuz şekilde ev hayvanları edinmenin, istenmeyen ve terk edilen hayvan sayısının artmasına yol açma riski getirdiği.

BÖLÜM V- ÇOKTARAFLI MÜZAKERELER
Madde 15
Çoktaraflı Müzakereler
1. Taraflar, Sözleşmenin yürürlüğe girmesinden sonraki beş yıl içerisinde ve bundan sonraki her beş yılda bir ve Tarafların ekseriyetinin talep ettiği her zaman Sözleşmenin uygulanmasını ve Sözleşmenin gözden geçirilmesinin veya bazı hükümlerinin daha kapsamlı hale getirilmesinin uygunluğunu incelemek üzere Avrupa Konseyi bünyesinde çok taraflı müzakereler yapacaklardır. Bu müzakereler, Avrupa Konseyi Genel Sekreterinin daveti üzerine gerçekleştirilecek toplantılarda yapılacaktır.
2. Tarafların her biri bu müzakerelere katılmak üzere bir temsilci görevlendirme hakkına sahiptir. Sözleşmeye taraf olmayan Avrupa Konseyi üyesi herhangi bir ülke, toplantılarda bir gözlemci ile temsil edilme hakkına sahiptir.
3. Taraflar her müzakereden sonra, müzakere ve Sözleşmenin işleyişi hakkında Avrupa Konseyi Bakanlar komitesine bir rapor sunacaklar ve gerekli gördükleri takdirde, Sözleşmenin 15 ilâ 23 üncü maddelerine değişiklik teklif edebileceklerdir.
4. Taraflar, Sözleşme hükümlerine bağlı kalarak, müzakerelerin işleyiş kurallarını belirleyeceklerdir.

BÖLÜM VI - DEÐİŞİKLİKLER
Madde 16
Değişiklikler
1. Taraf bir ülke veya Bakanlar Komitesi tarafından Sözleşmenin 1 ilâ 14 üncü maddelerine getirilecek değişiklik önerileri, Avrupa Konseyi Genel Sekreterine bildirilecek ve bu öneriler Genel Sekreter tarafından Avrupa Konseyine üye devletlere, her taraf ülkeye ve Sözleşmenin 19 uncu maddesi hükümleri gereği Sözleşmeye katılmaya davet edilen her devlete gönderilecektir.
2. Bir önceki paragraf hükümlerine göre yapılan her değişiklik önerisi, Genel Sekretere gönderildiği tarihten itibaren iki aydan az olmayan bir süre içerisinde, düzenlenecek çok taraflı müzakerede incelenecek ve taraf ülkelerin üçte iki oy çokluğu ile kabul edilebilecektir. Kabul edilen metin taraf ülkelere gönderilecektir.
3. Herhangi bir ülke itirazda bulunmadığı takdirde her değişiklik, çok taraflı müzakerede kabul edilmesinden 12 ay sonra, yürürlüğe girecektir.

BÖLÜM VII - SONUÇ HÜKÜMLERİ
Madde 17
İmza, Onay, Kabul, Uygun Bulma
Bu Sözleşme Avrupa Konseyine üye devletlerin imzasına açıktır. Sözleşme onay kabul ve uygun bulma işlemlerine tâbidir. Onay, kabul veya uygun bulma belgeleri Avrupa Konseyi Genel Sekreterine tevdi edilecektir.
Madde 18
Yürürlüğe Girme
1. Sözleşme, Avrupa Konseyine üye dört devletin, 17 nci maddenin hükümlerine uygun olarak, Sözleşme ile bağlı olduklarını bildirme tarihini takip eden altı aylık sürenin bitiminden sonraki ayın birinci günü yürürlüğe girer.
2. Sözleşme ile bağlı olduklarını daha sonra bildirecek her devlet için Sözleşme onay, kabul veya uygun bulma belgelerinin tevdi edildiği tarihi takip eden altı aylık sürenin bitiminden sonraki ayın birinci günü yürürlüğe girer.
Madde 19
Üye Olmayan Devletlerin Katılımı
1. Bu Sözleşmenin yürürlüğe girmesinden sonra, Avrupa Konseyi BakanlarKomitesi, Avrupa Konseyi Statüsünün 20/d maddesinde belirtilen çoğunlukla ve taraf devletlerin Bakanlar Komitesinde bulunma hakkına sahip temsilcilerinin oybirliği ile alınan karar ile Avrupa Konseyine üye olmayan her devleti Sözleşmeye katılmaya davet edebilir.
2. Sözleşme, katılan her devlet için katılım belgesinin Avrupa Konseyi Genel Sekreterine tevdi edildiği tarihi takip eden altı aylık sürenin bitiminden sonraki ayın birinci günü yürürlüğe girer.
Madde 20
Bölgesel Hüküm
1. Her devlet, imza sırasında veya onay, kabul, uygun bulma veya katılma belgesini tevdi ederken Sözleşmenin uygulanacağı ülke ve ülkeleri belirleyebilir.
2. Her Taraf, daha sonraki bir tarihte Avrupa Konseyi Genel Sekreterine göndereceği bir beyan ile Sözleşmenin uygulama alanını, bildirimde belirteceği başka ülkelere genişletebilir. Sözleşme, bu ülkeler için, Genel Sekreter tarafından beyanın alınmasını takip eden altı ayın bitiminden sonraki ayın birinci gününde yürürlüğe girer.
3. Önceki iki paragraf çerçevesinde belirlenen bölgelere ilişkin yapılan her beyan Genel Sekretere yapılacak bir bildirim ile geri çekilebilir. Geri çekme, bildirimin Genel Sekreter tarafından alınmasını takip eden altı aylık sürenin bitiminden sonraki ayın birinci günü yürürlüğe girer.
Madde 21
Çekinceler
1.Her devlet, Sözleşmeyi imzaladığı veya onay, kabul, uygun görme veya katılma belgelerini teslim ettiği sırada, 6 ncı madde ile 10 uncu maddenin 1 inci paragraf, 1(a) alt paragrafına bir veya daha fazla çekince koyduğunu beyan edebilir. Bunun dışında başka bir çekince konulamaz.
2. Önceki paragrafa göre çekince koyan her Taraf, Avrupa Konseyi Genel Sekreterine göndereceği bir bildirim ile bu çekinceyi kısmen veya tamamen geri çekebilir. Geri çekme bildirimin Genel Sekreter tarafından alındığı tarihten itibaren geçerlilik kazanır.
3. Sözleşmenin bir hükmüne çekince koyan bir Taraf, bu hükmün diğer bir Tarafça uygulanmasını talep edemez, ancak bu çekince şayet kısmî veya şarta bağlı ise, hükmün, kendi kabul ettiği şekilde uygulanmasını talep edebilir.
Madde 22
Fesih
1. Her Taraf, herhangi bir zaman, Avrupa Konseyi Genel Sekreterine bir bildirimde bulunarak, bu Sözleşmeden ayrılabilir.
2. Fesih, buna ilişkin bildirimin Genel Sekreter tarafından alındığı tarihten itibaren altı aylık sürenin bitiminden sonraki ayın birinci günü geçerlik kazanır.
Madde 23
Bildirimler
Avrupa Konseyi Genel Sekreteri, Konsey üyesi devletlere ve bu Sözleşmeye katılan veya katılmaya davet edilen devlete;
a) her imza,
b) her onay, kabul, uygun bulma veya katılma belgesinin tevdii,
c) Sözleşmenin, 18 inci, 19 uncu ve 20 nci maddeler uyarınca yürürlüğe girdiği tarih,
d) işbu Sözleşme ile ilgili diğer her karar, bildirim veya bilgilendirme,
hakkında bildirimde bulunacaktır.
Aşağıda imzası bulunan yetkili temsilciler bu Sözleşmeyi imzalamışlardır.
13 Kasım 1987 tarihinde Strazburgda her iki metin aynı şekilde geçerli olmak üzere, İngilizce ve Fransızca Avrupa Konseyi Arşivine tevdi edilecek şekilde tek bir suret olarak düzenlenmiştir. Avrupa Konseyi Genel Sekreteri, Avrupa Konseyi üyesi olan devletler ile Sözleşmeye katılmaya davet edilen her devlete aslına uygunluğu onaylanmış bir suretini gönderecektir.

kaynak: hayvanlar.us

Caulerpa Racemosa hayvan, bilgi, hayvanlar

Yazan: admin Tarih: Ocak - 9 - 2008

Ev Hayvanları Yasası

Akdenizde Caulerpa Racemosa Yayılımı


Sevgili Dostlar,



Lesepsiyen göçmenlerden biri olarak Suveyş kanalı üzerinden Akdenize giriş yapan Caulerpa racemosa isimli yosun 1926 yılında Tunusta Hamel tarafından bulunduğundan beri Akdenizde bilinmektedir. Bu tarihten itibaren Akdenizde Caulerpa racemosanın farklı varyasyonlarına rastlanılmaktadır. Caulerpa racemosa türü çok geniş bir dağılım gösteren tropik bir su yosunu türü olup daha çok Hint Okyanusu ve Kızıldeniz gibi tropik denizlerde yaşar ve Kızıldenizde sıklıkla görülebilmektedir. Halen Caulerpa racemosanın Akdenizde bilinen birkaç varyasyonu şu şekilde sıralanabilir;





C.racemosa var. turbinata – uvifera (1926den beri),


C.racemosa var. lamourouxii f. requineii (1950den beri),


C.racemosa var. laetevirens,


C.racemosa var. occidentalis (1990den beri) ve


C.racemosa var.racemosa.



Bunlardan özellikle C.racemosa var.racemosa geçtiğimiz on sene içerisinde Türkiye kıyıları da dahil olmak üzere Akdenizde C.racemosa var. occidentalis ile beraber hızla yayılmaktadır. Caulerpa racemosa sifonlu talluslu (stolon) bir yeşil deniz yosunu türü olup, yatay uzanan tallus üzerinde rhizoidleri bulunur. Tallusun dikey yükselen kısmı ise üzüm salkımı şeklindedir. Daha önce Sayın Bayram Öztürk ve Sayın Şükran Cirik tarafından Türkiyenin Akdeniz bölgesinde Akkuyu (Mersin), Üçadalar-Kemer/Antalya sahillerinde gözlenen ve tanımlanan C.racemosa var. turbinata – uvifera halen bu kıyılarımızda görülmektedir. Fakat C.racemosa var.racemosa başta Bodrum bölgesinde Akyarlar, Kargı Adası, Yalıkavak, Turgutreis, Türkbükü, Akvaryum, Aspat (Kara Abidin) , Kara İncir, Gümüşlük, Kargı Plajı olmak üzere Akkuyu (Mersin), Didim, Gökova, Marmaris (Muğla), Çeşme (İzmir), Kuşadası (Aydın), Kaş, Üçadalar-Tekirova (Kemer-Antalya), Odunluk İskelesi ve Bozcaada (Çanakkale) gibi bölgelerde giderek artan sayıda ve hızda gözlenmektedir.



Bu yosunun Kızıldeniz üzerinden Süveyş Kanalı ile Doğu Akdenizde İsrail, Lübnan ve Suriye kıyılarından Türkiyenin Doğu Akdeniz kıyılarına ulaştığı tahmin edilmektedir. Doğu Akdeniz kıyılarımızdan ülkemizin güney sahillerine oradan da Ege kıyılarının kuzeyine kadar ulaşmıştır. Son olarak Bozcada kıyılarında ve Bozcadaya yakın kıyı şeridinde gözlenmiştir. Geçtiğimiz on yıl içerisinde Batı Akdeniz ülkelerinde İtalya, Fransa ve İspanyada da hızla yayılmaktadır. Şimdiye kadar İtalya, Yunanistan, Tunus, Kıbrıs Türk Cumhuriyeti, Kıbrıs Rum Cumhuriyeti, Türkiye, İsrail, İspanya, Mısır, Lübnan, Libya, Suriye ve Fransa kıyılarında tespiti gerçekleştirilmiştir. Fransada da yaygın olarak gözlenen bu yosun en son Korsika adasında bulunmuştur. İtalyanın Ligurya bölgesi kıyılarında bulunan başta Livorna sahilinde olmak üzere İtalyada birçok bölgede ve Sardunya Adasında gözlenmektedir. Akdenizin güneyinde bulunan Kuzey Afrika Ülkelerinden Mısır, Tunus ve Libyada da takip edilmektedir. Diğer bir Caulerpa türü olan Caulerpa taxifolia gibi hızlı bir yayılım göstermektedir. Kumluk, kayalık, yarı kumluk, yarıçamur-yarıkumluk veya benzeri zeminlerde yayılımı hızlı olmakta ve Posidonia oceanica, Zostera marina ve Cymodocea nodosa gibi deniz canlılarını ekolojik olarak etkilemekte ve yaşam alanlarını tehlikeye sokmaktadır. Biyolojik çeşitliliği kötü yönde etkilemektedir. Kış aylarında 12-13°Clik deniz suyu sıcaklıklarında dahi yaşamını kısıtlı da olsa sürdürebilen Caulerpa racemosa deniz suyu sıcaklığının ve güneşin etkilerinin arttığı yaz ve sonbahar aylarında maksimum çoğalma göstermektedir. Belirli bölgelerde deniz suyunun ve çevre koşullarının etkisi ile azalma veya yok olma gösterse de bir zaman sonra tekrar yayılımı olmaktadır. Çoğalma ve ölüm anlarında toksin madde salgılamaktadır. Bu nedenle yok olduğu zannedildiğinde de dikkatli olunmalıdır. Özellikle Akdenizin akciğerleri olarak kabul edilen Posidonia oceanica, Zostera marina yataklarını etkilemektedir. Deniz seviyesinden 60 metre derinliğe kadar görülebilmektedir. Caulerpa racemosanın yayılım bölgeleri incelendiğinde yatların, gezi motor teknelerinin, yelkenli teknelerin, balıkçı teknelerinin demirlediği, dalış teknelerinin dolaştığı, balıkçılar tarafından trol ağlarının çekildiği bölgelerde, liman ağzı ve içlerinde gözlenmektedir. Tıpkı Caulerpa taxifolia gibi gemi balast suları, teknelerin çapaları, balıkçı ağları ve deniz suyu hareketleri ile bir yerden başka bir yere taşındığı kabul edilmektedir.



Akdeniz ülkelerinde Caulerpa taxifolia türü ile beraber Caulerpa racemosa da zararlı ve mücadele edilmesi gereken yayılımcı deniz canlıları sınıfına alınmıştır. Akdeniz ve ilgili tüm ülkeler Birleşmiş Milletler Çevre programı kararı ile bu iki Caulerpa türü için bilimsel ve yönetimsel tedbirler konusunda ortak çalışmalar yapmaktadırlar. Tüm Akdeniz ülkelerinin denizle ve çevre ile ilgili olarak, başta bakanlık seviyesinde olmak üzere, ilgili bilimsel araştırma kurumları, üniversiteler, sivil toplum kuruluşları ve diğer tüm ilgili birimler birlikte hareket etmektedirler.



Birleşmiş Milletler Çevre Programı, Avrupa Birliği LIFE Programı ve ilgili ülke kuruluşlarının yardımı ile yürütülen çalışmalar halen devam etmektedir. Birleşmiş Milletler Çevre Programı (UNEP), Akdeniz Eylem Planı (MAP) çerçevesinde 18-20 Mart 1998 tarihleri arasında, Heraklion/Yunanistanda yapılan “Akdenizdeki Yayılımcı Caulerpa Türleri Çalışma Grubu Toplantısı” kararları 19 ülke temsilcisi 53 bilim adamı ve devlet yetkilisi tarafından imzalanmıştır. Ek-1de bu toplantının kararları verilmiştir. Birleşmiş Milletler Akdeniz Eylem Planı çerçevesinde mutlaka mücadele ve takip edilmesi gereken canlılar sınıfına alınan Caulerpa racemosada Caulerpa taxifolia gibi T.C. Çevre Bakanlığınca da derhal takip altına alınmıştır. Bu doğrultuda, ülke kıyılarımızda durum tespiti yapılması amacıyla Çevre Bakanlığı koordinasyonunda çalışmalar başlatılmış, Akdenize giriş yapan yayılımcı yabancı tür olan Caulerpa türlerine ilişkin “Akdenizde Caulerpa Türlerinin Araştırılması Projesi” adı altında bir proje hazırlanmıştır. “Akdenizde Caulerpa Türlerinin Araştırılması Projesi” Dokuz Eylül Üniversitesi Deniz Bilimleri ve Teknolojisi Enstitüsü tarafından yürütülmüş, proje 2001 yılı sonu itibariyle tamamlanmıştır. Proje sonucunda, Caulerpa taxifolia türünün ülkemiz kıyılarında bulunmadığı, bunun yanı sıra Caulerpa racemosa türünün ise belirli alanlarda varlığını sürdürdüğü tespit edilmiş, bu nedenle “Türkiyede Yayılımcı Yabancı Caulerpa Türleri için Eylem Planı Taslağı” hazırlanmış ve bu taslak “Deniz Bitkilerinin Korunması Eylem Planı” olarak genişletilmiştir. Denizel bitki çeşitliliğimizin korunması, fırsatçı nitelikli yayılımcı yabancı bitki türlerinin biyolojik çeşitliliğe etkilerinin belirlenip, bertaraf edilmesi ve dağılımlarının kontrol edilmesine yönelik yapılacak çalışmaları belirleyen söz konusu eylem planı ile Akdenize has (endemik) ve nesli tehlike altında olan deniz bitki türlerinin doğal ortamlarında korunması ve habitatlarının devamlılığının sağlanması amaçlanmıştır. Bu türlere tehdit oluşturan çevresel faktörlerin etkisinin ortadan kaldırılması ile yerli türler üzerinde olumsuz etkileri olan yayılımcı yabancı türlerin girişinin engellenmesi ve yayılışının kontrolüne ilişkin amaçlar eylem planında hedeflenmiştir.





Caulerpa Racemosa






İzmir ili kıyılarında bulunan yayılımcı yabancı türlerin tespit edilmesi ve yayılışlarının engellenmesinin sağlanması amacıyla, 13.09.2002 tarihinde İzmirde “Deniz Bitkileri Yerel Eylem Planı Toplantısı” gerçekleştirilmiş olup, toplantıya Tarım İl Müdürlüğü, Turizm İl Müdürlüğü, Denizcilik Müsteşarlığı Bölge Müdürlüğü, Sahil Güvenlik Ege Deniz Bölge Komutanlığı, Emniyet İl Müdürlüğü Deniz Şube Müdürlüğü, Deniz Ticaret Odası, Ege Üniversitesi Su Ürünleri Fakültesi, Dokuz Eylül Üniversitesi Deniz Bilimleri ve Teknolojisi Enstitüsü, Ege Bölgesi Su Ürünleri Kooperatifler Birliği, Karaburun Kaymakamlığı (SAD Ege Bölge Ofisi adına) ve İzmir Su Altı Federasyonu İl Temsilciliği tarafından katılım sağlanmıştır.



Toplantı sonucunda, “Yerel İzleme Komitesi (YİK)” ve “Yerel Acil Müdahale Ekibi” oluşturulmuş, Yerel İzleme Komitesi tarafından “Yerel Eylem Planı” hazırlanmıştır. Konu ile ilgili çalışmalar devam etmekte olup, yapılan çalışmalar “Ulusal İzleme Komitesi“ne aktarılmaktadır. Halen çalışmalar Çevre Bakanlığı ve ilgili üniversite ve araştırma birimleri ve sivil toplum kuruluşları tarafından takip edilmektedir. Tıpkı Caulerpa taxifolia gibi hızla yayılan Caulerpa racemosanın yapısı, morfolojik ve genetik özellikleri, yayılım mekanizması, diğer canlılara olan etkileri, ekolojik özellikleri, biyolojik çeşitliliğe zararları, üreme ve çoğalım mekanizmaları, çoğaldığı bölgedeki deniz suyu ve iklim koşulları, besin zincirindeki yeri ve predatörleri ve diğer tüm özellikleri İtalya, Yunanistan, Tunus, Kıbrıs Rum Cumhuriyeti, Türkiye, İsrail, İspanya, Mısır, Lübnan, Suriye ve Fransadaki araştırma kuruluşlarında incelenmektedir. Bulunan varyasyonlarla kıyaslamaları yapılmaya çalışılmaktadır. Bu çalışmalarda ayrıca (I) C.racemosa var. Turbinata – uvifera, (II) C.racemosa var. Lamourouxii f. Requineii, (III) C.racemosa var. Laetevirens, (IV) C.racemosa var. Occidentalis ve (V) C.racemosa var.racemosa varyasyonları arasındaki farklar da irdelenmektedir.



Kızıldenizden Süveyş Kanalı ile Doğu Akdenize ulaştığı kabul edilen Caulerpa racemosa türü yosunun Türkiyenin Güney sahillerinden Ege Denizine doğru yayıldığı bu çalışma ile gözlenmeye başlanmıştır. Yosunun başta Bodrum Yarımadası ve Gökova Körfezi olmak olmak üzere, Marmaris, Kuşadası ve Çeşmede de farklı derinliklerde görülmesi bu derinliklerde yaşayan başta sünger olmak üzere diğer türlerinde yaşam alanları için tehdit oluşturabilecektir. Yapılan araştırmalar bu ve benzer canlı türlerinin ve bunların etkilerinin incelenmesinin ne kadar önemli olduğunu ortaya koymaktadır. Ekolojik sistemi olumsuz etkileyen yayılımcı Caulerpa racemosa gibi organizmaların etkileri mutlaka araştırılmalıdır. Bu tür canlıların gözlenmesi amacıyla yapılan SCUBA dalışlarıyla takibin, bilimsel araştırmaların ve bilgilendirmelerin devam ettirilmesinde yarar görülmektedir. Bu tür yayılımcı türlerle mücadele için bakanlıklar, araştırma merkezleri, deniz bilimleri enstitüleri, üniversiteler, sivil toplum kuruluşları, deniz ticaret odaları, sualtı kuruluşları, balıkçılık kuruluşları ve ilgili tüm birimler ortak çalışma içerisinde olmalıdırlar.





CAULERPA RACEMOSA Yayınımı Konusunda Mücadele Önerileri




Caulerpa racemosa yosunundan korunma ve üremesinin azaltılması için alınması gereken tedbirler şöyle sıralanabilir:



Ø Her ülke uluslararası antlaşmaların hükümlerine uygun olarak gerekli tedbirleri almalıdır.



Ø Akdenizde C.racemosanın gelişimini durdurmak veya yavaşlatmak için ulusal ve uluslararası koordinasyon geliştirilmelidir.



Ø Bilimsel araştırmaların ve edinilen bilgilerin geliştirilmesi için ulusal ve uluslararası programlar desteklenmelidir.



Ø C.racemosa türünün ticareti ve kullanımı yasaklanmalıdır.



Ø C.racemosanın yayılımını engellemek amacıyla bu türün bulunduğu yerler hakkında bilgi akışını temin etmek için denizlerden yararlananlara yönelik bilgilendirme faaliyetleri desteklenmelidir.



Ø İlgili makamlar C.racemosaya yönelik kuralları ilgililere bildirmelidir.



Ø İlgili kuruluşları denizden yararlanan herkesin denizel faaliyetlerinde, (yatçılık, balıkçılık, sualtı turizmi gibi) bu türlerin yayılımına neden olacak hareketlerden sakınmaları sirküler ile bildirilmelidir. Bu bitkilerin parçalarının denize atılmasından sakınılmalıdır. C.racemosanın yoğun olduğu bölgeler liman başkanlıklarınca denizcilere bildirilmeli, bu konuda sirküler çıkarılmalıdır.



Ø Envanter çalışması yapılarak mevcut dağılım belirlenmeli, haritalama teknikleri gelişim izlenmelidir.



Ø Bu bitkilerin bulunduğu yörelerdeki canlı topluluklarının gelişimi izlenmelidir.



Ø Bu bitkilere yönelik çok yönlü bilimsel araştırmalar desteklenmelidir. Caulerpaların gelişimi, ortama etkilerinin belirlenmesi ve dinamiklerinin kontrolü için bu çalışmalar gereklidir.



Ø Bu bitkiler ile olanaklar ölçüsünde, özellikle önemli biyolojik değeri yüksek olan yörelerde küçük alanlarda dağılmış olsalar dahi mücadele edilmelidir.



Ø DENİZCİLER ve tekne sahipleri, demir aldıktan sonra çapa ve zincirleri kontrol edip temiz tutmalıdırlar.



Ø BALIKÇILAR ağları denizden çektikten sonra kontrol edip bu tür yosunla karşılaştıklarında gerekli mercilere uyarılarda bulunsunlar.



Ø SUALTI sporuyla uğraşanlar, bu bitkinin üzerinde yapışmış olabileceğini göz önüne alarak dalış öncesi ve sonra ekipmanları gözden geçirmelidirler.



Tüm denizcilere ve sualtı dünyası üyelerine önemle duyurulur.



Saygılarımızla



Dr. Mustafa Tolay


Group Sea

kaynak: hayvanlar.us

Karıncalar hayvan, bilgi, hayvanlar

Yazan: admin Tarih: Ocak - 9 - 2008

Yeryüzünde en kalabalık nüfusa sahip olan canlılar, karıncalardır. Her yeni doğan 40 insana karşılık, 700 milyon karınca dünyaya gelir. Ve bu canlılar hakkında öğrenebileceğimiz çok fazla bilgi vardır.


Böcek türlerinin en “sosyal”lerinden biri olan karıncalar, son derece iyi “örgütlenmiş” bir düzen içinde, “koloniler” denen topluluklar halinde yaşarlar. Örgütlenmeleri öyle gelişmiş bir düzen içindedir ki, bu açıdan insanlarınkine benzer bir uygarlığa sahip oldukları bile söylenebilir.


Karıncalar besinlerini üretip depolarken, yavrularını gözetir, kolonilerini korur ve savaşırlar. Hatta “terzilik” yapıp, “tarım”la uğraşan, “hayvan yetiştiren” koloniler bile vardır. Aralarında çok güçlü bir iletişim ağı bulunan bu hayvanlar, toplumsal örgütlenme ve uzmanlaşma açısından bakıldığında, hiçbir canlı ile kıyaslanamayacak üstünlüktedirler.


Günümüzde toplumsal örgütlenmeleri sağlamak, sosyo-ekonomik sorunlara kalıcı çözümler bulabilmek için kurulan “düşünce grupları”nda (think-tankler), üstün zeka ve eğitim düzeyine sahip araştırmacılar geceli gündüzlü çalışmalar yapmaktadırlar. İdeologlar asırlardır sosyal modeller üretmektedirler. Bunca yoğun çabaya rağmen dünya geneline baktığımızda, henüz ideal bir sosyo-ekonomik toplum düzenine ulaşılabilmiş değildir. İnsan toplulukları içinde daima rekabete ve kişisel çıkarlara dayalı bir düzen anlayışı olduğundan, kurulan düzenlerin kusursuz olması hiçbir zaman mümkün olamamaktadır. Oysa karıncalar kendileri açısından en ideal olan sosyal sistemi milyonlarca sene öncesinden günümüze kadar hiçbir aksaklığa meydan vermeden sürdüregelmişlerdir.



Peki bu milimetrik canlılar nasıl oluyor da böyle bir düzeni sağlayabiliyorlar? Bu mutlaka cevap aranması gereken bir sorudur.


Bu soruya cevap vermeye çalışan evrimciler, karıncaların 80 milyon yıl önce arkaik bir yabanarısı türü olan “Tiphiidae”den türediklerini, 65-40 milyon yıl önce aniden “kendi iradeleriyle” sosyalleşmeye başladıklarını ve böceklerin evriminin en üst basamağını oluşturduklarını iddia ederler. Ancak bu sosyalleşmenin sebeplerini ve oluşumunu herhangi bir şekilde açıklamazlar. Çünkü evrimin temel mekanizması, hayatlarının devamı için canlıların birbirleriyle kıyasıya mücadele etmelerini gerektirmektedir. Buna göre her tür ve o türün içindeki her birey yalnızca kendisini ve kendi yavrularını düşünür. (Yavrularını düşünmeye neden ve nasıl başladığı sorusu da Evrim için ayrı bir çıkmazdır, ama şimdilik bu noktayı atlıyoruz.) Bu tür bir “evrim kanunu”nun nasıl olup merkezinde fedakarlığın yer aldığı bir sosyal sistemi oluşturabileceği sorusu elbette cevapsızdır.


Yanıtlanması gereken sorular bu kadarla sınırlı değildir. Bir milyon tanesinin sinir hücrelerinin toplamı ancak 20 gram olan bu canlılar, “aniden” gruplar halinde sosyalleşme kararı almış olabilirler mi? Veya böyle bir karara vardıktan sonra toplanıp bu gruplaşmanın kurallarını belirleyebilirler mi? Belirlediklerini kabul etsek bile, hepsi bu yeni sisteme itirazsız itaat eder mi? Bütün bu imkansızları gerçekleştirdikten sonra mı milyonlarca üyeli koloniler kurup ileri bir sosyal düzen sağlayabilmişlerdir?


Peki bu mücadele içinde bir “kast sistemi” nasıl ortaya çıkmıştır? Öncelikle şu sorunun cevaplanması gerekir: Kraliçe ve işçi farkı nasıl ortaya çıkmıştır? Evrimciler bu noktada, işçilerin arasından bir grubun çalışmayı bıraktıklarını ve uzun bir zaman dilimi içinde genetik farklılıklar yaşayarak işçi karıncalardan farklı bir fizyolojiye sahip olduklarını öne süreceklerdir. Ancak bu dönüşüm süreci içinde sözkonusu “kraliçe adayları”nın nasıl beslendiği sorusu karşımıza çıkmaktadır. Çünkü kraliçe karıncalar yiyecek aramazlar, işçilerin getirdikleri besinlerle beslenirler. Eğer bazı işçiler kendilerini “kraliçe” olarak görmeye başlamış olsalar bile, bu hiyerarşi nasıl ve neden diğer işçiler tarafından kabul edilmiştir? Dahası, neden bu kraliçeyi beslemeye razı olmuşlardır? Evrime göre içinde bulundukları “yaşam mücadelesi”, yalnızca kendilerini düşünmelerini öngörmektedir çünkü.


Tüm böcekler hayatlarının büyük kısmını yiyecek aramakla geçirirler. Yiyecek bulurlar, yerler, yeniden acıkır, yeniden ararlar. Bir de tehlikelerden kaçarlar. Evrimi kabul ettiğimizde, karıncaların da bir zamanlar böyle “bireysel” yaşadıklarını fakat milyonlarca yıl önce bir gün sosyalleşmeye karar verdiklerini kabul etmemiz gerekir. Aralarında ortak bir iletişim yokken -çünkü iletişim Evrime göre sosyalleşmenin bir sonucudur- bu sosyal düzeni “kurmaya” nasıl “karar verdikleri” sorusunun ise hiçbir cevabı yoktur. Dahası, bu sosyalleşme için gerekli olan genetik farklılaşmayı nasıl elde ettikleri sorusunun da hiçbir bilimsel izahı yoktur.


Tüm bunlar bizi tek bir noktaya götürmektedir: Karıncaların milyonlarca yıl önce günlerden bir gün “sosyalleşmeye” başladıklarını iddia etmek, aklın ve mantığın tüm temel kurallarını çiğnemek demektir. Konunun tek açıklaması ise şudur: Detaylarını ileriki bölümlerde göreceğimiz sosyal düzen karıncalarla birlikte yaratılmıştır ve yeryüzündeki ilk karınca kolonisinden bugüne dek bu sistem değişmemiştir.


Kuranda, karıncalarınkine benzer bir sosyal düzene sahip olan arılardan söz ederken, bu sosyal düzenin onlara “ilham” edildiği şöyle haber verilir:


Rabbin bal arısına vahyetti:


Dağlarda, ağaçlarda ve onların kurdukları çardaklarda kendine evler edin. Sonra meyvelerin tümünden ye, böylece Rabbinin sana kolaylaştırdığı yollarda yürü-uçuver. Onların karınlarından türlü renklerde şerbetler çıkar, onda insanlar için bir şifa vardır. (Nahl, Suresi 68-69)


Şüphesiz düşünen bir topluluk için gerçekten bunda bir ayet vardır.


Ayet, bal arılarının tüm işlerinin onlara Allah tarafından yapılan bir “ilham”la yürüdüğünü bildirmektedir. Buna göre bu hayvanların kurdukları tüm “evler”, yani kovanlar-ve dolayısıyla bu kovanlardaki tüm sosyal düzen-bal yapmak için sürdürdükleri tüm işlemler, Allahın onlara verdiği bir ilhamla gerçekleşmektedir.


Karıncaları incelediğimizde onlardaki durumun da bundan farksız olduğunu görürüz. Onlara da Allah tarafından belirli bir sosyal düzen ilham edilmiştir ve buna harfiyyen uymaktadırlar. Her karınca türünün kendisine verilmiş olan görevi eksiksiz yerine getirmesinin ve tam bir teslimiyetle daha fazlasına uzanmamasının nedeni budur.


Nitekim doğanın kanunu da budur. Doğada evrimin iddia ettiği gibi başıboş ve tesadüfi bir “yaşam mücadelesi” yoktur, hiçbir zaman da olmamıştır. Aksine, tüm canlılar kendilerine belirlenen “rızkı” yerler ve Allah tarafından kendilerine verilen görevleri ifa ederler. Çünkü


“Onun (Allahın) alnından yakalayıp denetlemediği hiç bir canlı yoktur” (Hud Suresi, 56)
ve
“O (Allah) rızık verendir”. (Zariyat Suresi, 58)



Sosyal Hayat


Karıncaların koloniler halinde yaşadıklarından ve aralarında mükemmel bir işbölümünün hakim olduğundan bahsetmiştik. Sistemlerini daha yakından incelediğimizde, oldukça orjinal bir toplum yapısına sahip olduklarını da göreceğiz. Ayrıca bir çok yönden insanlardan daha fazla fedakar oldukları da dikkatimizi çekecektir. En ilgi çekici yönlerinden biri ise-insanlarla karşılaştırmak gerekirse-bizim toplumlarımızda görülen zengin-yoksul ayrımı, iktidar mücadelesi gibi kavramları bilmemeleridir.


Karıncalar üzerine uzun yıllar araştırma yapmış pek çok bilim adamı, onların ileri sosyal davranışları konusuna henüz bir açıklık getirememiştir. Washington Carnegie Enstitüsü Başkanı Dr. Caryl P. Haskinsin bu konudaki samimi itirafı şöyledir:


60 yıllık araştırma ve çalışmadan sonra hala karıncaların detaylı sosyal davranışlarına hayret ediyorum. Koku ve vücut lisanına dayalı karmaşık fakat kendilerinin kolayca anlayabileceği bir sistem oluşturmuşlar. Karıncalar bizim hayvan davranışlarını incelememiz için iyi bir model oluşturuyor.


Karıncaların bazı kolonileri, nüfus ve yaşama alanı açısından o kadar geniştir ki; bu denli büyük bir alanda kusursuz bir düzen oluşturabilmeleri açıklanabilecek gibi değildir. Bu açıdan Dr. Haskinse hak vermemek olanaksızdır.


Bu geniş kolonilere bir örnek olarak Afrikanın İshikari sahilinde yaşayan, Formica Yesensis adındaki karınca türünü verebiliriz. Bu karınca kolonisi 2,7 km2 alanda, birbirine bağlı 45 bin adet yuvada yaşar. Yaklaşık 1.080.000 kraliçe ve 306.000.000 işçiye sahip olan koloniyi, araştırmacılar, “Süper Koloni” olarak isimlendirmektedirler. Koloni içinde tüm üretim araçlarının ve yiyeceklerin düzenli bir biçimde takas edildiği ortaya çıkarılmıştır.


Çok geniş bir alana yayılarak yaşamalarına rağmen, ebatları da düşünüldüğünde, karıncaların hiçbir karışıklık çıkarmadan düzeni korumalarını açıklamak oldukça zordur. Düşünün ki, bugün düşük nüfuslu ve uygar bir ülkede bile asayişi sağlamak, toplum düzenini devam ettirebilmek için çeşitli kuvvet birimlerine başvurulmaktadır. Bu birimlerin başlarında da mutlaka kendilerini yönlendiren, yöneten bir idari kadro bulunmaktadır. Bütün bu yoğun çabalara rağmen gerekli düzenin eksiksiz olarak sağlanamadığı da gözlemlenebilmektedir.



Karıncalar












Son derece küçük olan karıncalar, bu küçüklüklerinin yanısıra kusursuz bir sosyal düzen içinde yaşamlarını sürdürmektedirler.

Karınca topluluklarında ise ne polis, ne jandarma, ne de bekçiye gerek duyulmamaktadır. İlk bakışta kolonilerin hakimleri olarak düşünülen kraliçelerin de tek görevlerinin soyu devam ettirmek olduğunu düşünürsek; bir liderleri, yöneticileri de bulunmamaktadır. Dolayısıyla aralarında emir-komuta zincirine dayalı bir hiyerarşi yoktur. Peki o halde bu düzeni bir sistem üzerine oturtan ve devamlılığını sağlayan kimdir?


Kitabın ilerleyen bölümlerinde bu ve benzeri soruların cevaplarını birlikte bulacağız.



Kast sistemi


İstisnasız her karınca topluluğu kast sistemine kesin olarak bağlılık gösterir. Bu kast sistemi, bir koloni içinde üç ana bölümden meydana gelir.


Birinci kastın üyeleri üremeyi sağlayan kraliçeler ve erkeklerdir. Bir kolonide birden çok kraliçe olabilir. Kraliçe, üreme ve böylece koloniyi oluşturan bireylerin sayısını arttırma görevini üstlenmiştir. Diğer karıncalardan vücutça daha iridir. Erkeklerin görevi ise, yalnızca kraliçeyi döllemektir. Nitekim bunların tamamına yakın bölümü çiftleşme uçuşundan sonra ölür.


İkinci kastın üyeleri askerlerdir. Bunlar, koloninin korunması, yeni yaşam alanları bulunması ve avlanma gibi görevleri üstlenirler.


Üçüncü kast ise, işçi karıncalardan oluşur. İşçilerin hepsi kısır birer dişidir. Ana karıncaya ve yavrularına bakar, onları temizler ve beslerler. Bunun dışında koloninin tüm diğer işleri de işçilerin sorumluluğundadır. İşçiler yuvaları için yeni koridorlar, galeriler inşa eder, yiyecek arar ve yuvayı sürekli temizlerler.


İşçi ve asker karıncalar da kendi aralarında küçük bölümlere ayrılırlar. Bunlar köleler, hırsızlar, yetiştiriciler, inşaatçılar, toplayıcılar gibi isimlerde adlandırılırlar. Her grubun farklı bir görevi vardır. Bir grup tamamen düşmanlarla savaşmaya ya da avlanmaya yönelirken, diğer bir grup yuva inşa eder, bir diğeri de bakım işleriyle uğraşır.


Bütün bunların sonucunda ortaya çıkan şudur: Karınca topluluklarında her birey kendi üzerine düşeni eksiksiz olarak yapmaktadır. Hiçbiri bulunduğu mevkiyi, yaptığı işin niteliğini problem edinmeden sadece kendisine verilen görevi yerine getirmektedir. Önemli olan koloninin devamlılığıdır.


Bu sistemin nasıl oluştuğunu düşündüğümüzde ise kaçınılmaz olarak Yaratılış gerçeğine varırız.


Nedenini açıklayalım: Ortada kusursuz bir düzen olduğunda, mantıksal olarak, bu düzenin mutlaka planlayıcı bir akıl tarafından kurulmuş olması gerektiği sonucuna varırız. Örneğin bir orduda disiplinli bir düzen vardır; bu düzenin orduyu yöneten subaylar tarafından kurulduğu ise açıktır. Ordudaki her bireyin tesadüfen biraraya gelerek kendi kendilerini organize ettiklerini, rütbelere ayırdıklarını ve bu rütbelere uygun davrandıklarını varsaymak ise kuşkusuz saçma bir düşünce olur. Dahası, ordudaki mevcut düzenin kusursuz bir biçimde devam edebilmesi için de, düzeni kurmuş olan subayların bu düzeni denetlemeye devam etmeleri gerekir. Aksi halde, sadece erlere bırakılan bir ordu, ne denli disipline edilmiş olursa olsun, kısa sürede disiplinsiz bir güruha dönüşür.














Aynı koloni içindeki farklı kastlara mensup karıncalar, fiziksel olarak da çok farklı görünümlerde olurlar. Herbiri yapacağı ise uygun bir fiziksel yapıya sahiptir.

Karıncalarda da aynen ordu disiplinine benzer bir disiplin vardır. Kritik olan nokta ise, ortada hiçbir “subay”ın, yani hiçbir düzenleyici yöneticinin olmayışıdır. Karınca topluluğu içindeki farklı kast sistemleri görevlerini kusursuz bir biçimde yürütürler, ama bunları düzenleyen gözle görünür bir “merkezi irade” yoktur.


Dolayısıyla tek açıklama sözkonusu merkezi iradenin “gözle görülmeyen” bir güç olduğudur. Kuranın


“Rabbin bal arısına vahyetti…” (Nahl Suresi, 68)


ifadesiyle kastettiği ilham, işte bu gözle görülmeyen iradedir.


Bu irade, o denli müthiş bir planlama gerçekleştirmiştir ki, inceledikçe insanları hayran bırakmaktadır. Bu hayranlık ve şaşkınlık zaman zaman çeşitli şekillerde, araştırmacılar tarafından da ifade edilmiştir. Böylesine mükemmel sistemin tesadüfler sonucu meydana geldiğini iddia etmekten çekinmeyen evrimciler de, bu sistemin merkezinde yer alan özverili tavırları açıklamakta aciz kalmaktadırlar. Bilim ve Teknik dergisinde konuyla ilgili olarak yayınlanan bir makalede yazılanlar, bu acizliği bir kez daha gözler önüne sermektedir:


Sorun, canlıların niye birbirlerine yardım ettikleridir. Darwinin teorisine göre; her canlı kendi varlığını sürdürmek ve üreyebilmek için bir savaş vermektedir. Başkalarına yardım etmek, o canlının sağ kalma olasılığını bağıl olarak azaltacağına göre, uzun vadede evrimde bu davranışın elenmesi gerekirdi. Oysa canlıların özverili olabilecekleri gözlenmiştir.


Özveri olgusunu açıklamanın klasik bir şekli, bunun grubun veya türün çıkarına olduğu özverili bireylerden oluşan toplulukların bencil bireylerden oluşan topluluklara kıyasla evrimde daha başarılı olacağıdır. Ancak bu teoride belirtilmeyen nokta, özverili toplulukların bu özelliklerini nasıl koruyacaklarıdır. Öyle bir toplulukta belirecek tek bir bencil bireyin, kendisini feda etmeyeceği için bir sonraki kuşaklara bencillik özelliklerini daha yüksek oranlarda aktarabilmesi gerekir. Bir diğer belirsiz nokta da, eğer evrim topluluk düzeyinde oluyorsa, bu topluluğun boyutlarının ne olacağıdır. Aile mi, sürü mü, tür mü, yoksa sınıf mı? Aynı anda birden fazla seviyede evrim olsa bile çıkarlar çelişince sonuç ne olacaktır?


Görüldüğü gibi, canlılardaki fedakarlık duygusunu ve bu duygu sayesinde gelişen sosyal sistemleri evrim teorisi ile, yani canlıların tesadüfen meydana geldiklerini varsayarak açıklamak kesinlikle mümkün değildir.


hayvanlaralemi.net

kaynak: hayvanlar.us

Termitler hayvan, bilgi, hayvanlar

Yazan: admin Tarih: Ocak - 9 - 2008

Termitlerin Gizli Dünyası

Yeryüzünde insanı hayrete düşürecek kadar farklı çeşitte canlı türü yaşar. Görmeye alışık olduğumuz karıncalar, balarıları, köpekler, kediler, sinekler, örümcekler, atlar, tavuklar, martılar, serçeler ve diğerlerinin yanısıra bir de pek sık rastlamadığımız canlılar vardır. Dünyanın farklı bölgelerinde yaşayan, kimi zaman ismini bile duymadığımız, duysak da neye benzediğini bilmediğimiz milyonlarca canlı türü vardır.


İşte bu kitapta konu edilen canlı da çevremizde görmeye alışık olmadığımız bir böcek türüdür. Yaşantısı ve görünüşü ile kısmen karıncalara benzeyen bu türün ismi “termit”tir. Termitler karıncalara benzer canlılar olsa da aslında onlardan çok farklı özelliklere ve yeteneklere sahiplerdir.


Termit hakkında bir kitap ise kimileri için şaşırtıcı olabilir. Küçük bir böcek hakkında anlatılacak çok fazla konu olmadığını düşünenler çıkabilir. Ancak bu düşüncenin termitlerin özelliklerini okuduğunuzda yanlış olduğunu göreceksiniz. Çünkü termit diyerek geçip gidilen, hakkında fazla bir şey bilinmeyen bu canlı, aslında insana çok farklı bir düşünce ufku açabilecek özelliklerle donatılmıştır.


İşte bu yüzden bu site de, termitlerin gizli dünyası incelenmiş, fiziksel özellikleri, yaşadıkları mükemmel sosyal sistem detaylarıyla anlatılmıştır. Tüm bunlar okunduğunda insanın ulaşacağı sonuç şudur: Yeryüzündeki tüm canlılar gibi termitler de Allahın örneksiz ve kusursuz yaratan isimlerinin apaçık bir delilidir.


O Allah ki, yaratandır, (en güzel bir biçimde) kusursuzca var edendir, şekil ve suret verendir. En güzel isimler Onundur. Göklerde ve yerde olanların tümü Onu tesbih etmektedir. O, Aziz, Hakimdir. (Haşr Suresi, 24)




Termitler








Resmi görülen termit, tropik bölgelerin zor şartlarında, sahip olduğu özellikler sayesinde rahatlıkla yaşamını sürdürebilmektedir.

Termit kolonilerindeki yaşamın detaylarına girmeden önce, termitlerin yaşadıkları ortamın tarif edilmesinde fayda vardır. Termitler tropikal bölgelerde yaşarlar. Bu bölgelerdeki yaşam oldukça zorludur. Aniden bastıran yağmurlar ve bunların ardından gelen seller, çok yüksek derecelere çıkan hava sıcaklıkları ve bunlara benzer pek çok olumsuz etken, tropikal bölgelerdeki yaşamı güçleştirmektedir. Ancak bütün olumsuzluklara rağmen bu bölgelerde yaşayan canlıların ortamla kusursuz bir uyum içinde oldukları ve yaşamlarını rahatlıkla sürdürdükleri görülür.


Bu kitabın konusunu oluşturan termitler de tropikal bölgelerde yaşayan canlılardandır. Dev kulelere benzeyen yuvalar yapan termitler, koloniler halinde yaşarlar. Yuvaları incelendiğinde, karmaşa içinde hareket ettikleri sanılır. Oysa bu canlılar, kusursuz bir sosyal düzene sahiptir. Termit şehirleri sadece sosyal açıdan değil, şehirlerdeki düzen bakımından da kusursuzdur.



Termit Şehirleri

Tropikal bir bölgeye giderseniz, daha önce hiçbir yerde görmediğiniz canlılara ve alışılmadık manzaralara rastlarsınız. Örneğin; bu bölgedeki ıssız arazilerde manzaranın doğal birer parçası gibi görünen kayalarla karşılaşabilirsiniz. Bu kayalar adeta gizli şehirler şeklindedir.

Yüksekliği 4-5 metreye varan ve bazen birkaç tanesi bir arada bulunan bu minyatür şehirler aslında termit yuvalarıdır. Nüfusu kimi zaman bir milyonu aşan termit şehirlerinde yapılacak kısa bir inceleme bile yuvalardaki genel düzenin kusursuzluğunun görülmesi için yeterli olacaktır.

Bu minyatür şehirlerdeki yapılar, sürekli değişen iklim şartlarına uyum sağlayacak şekilde inşa edilmiştir. Ayrıca şehirdeki bireylerin bütün ihtiyaçlarını kendi içlerinde karşılayabilecek, dışarıdan alışverişe ihtiyaç duymayacak, bir düzenleme vardır. Kusursuz bir havalandırma sistemi, ihtiyaca göre düzenlenmiş bölümler (çocuk odaları, kuluçka odası, kraliçe odası vs.), tarım alanları termit kolonilerindeki düzenin parçalarındandır.

Bu şehirlerdeki sosyal düzen de son derece kusursuzdur. Şehir sakinleri işlerine son derece bağlıdır, hızlı hızlı hareketlerle görevlerini yerine getirirler.











Resimlere baktığınızda ilk anda belki toprak yığını olarak düşüneceğiniz bu yapılar, havalandırma sistemli, özenle düzenlenmiş bölümleri olan hatta içinde tarım alanları bulunan termit şehirleridir. Kendi boyutlarına göre gökdelen olarak nitelendirilebilecek bu yapıları inşa edenler 1-2 cm boyutlarında böcekler olan termitlerdir.

Milyonlarca termitin bir arada yaşadığı termit kolonilerinde oturmuş bir düzen vardır. Her yönüyle kusursuz olan bu düzen, kolonideki her bireyin kendine düşen görevi yerine getirirken gösterdiği titizliğin bir ürünüdür. Bir arada yaşayan diğer canlılarda olduğu gibi termitler de sürekli birbirleriyle yardımlaşırlar. Savunma, iletişim, besin bulma gibi birçok alanda mükemmel bir dayanışma içindedirler.










Termitler yuvalarını değişen iklim şartlarında zor durumda kalmayacak şekilde inşa ederler. Tam ihtiyaç duyacakları özelliklere sahip yuvaları yapmayı termitlere ilham eden, elbette ki gökten yere her işi evirip düzene koyan Allahtır.

Termit kolonilerinde askerler, işçi termitler ve bir kraliçe bulunur. Kraliçe sürekli olarak yumurtlayıp koloniyi geliştirir, işçiler hiç durmaksızın yuvanın bütün ihtiyaçlarını karşılar, asker termitlerse yuvayı düşmanlardan korurlar. Gerektiğinde koloninin tüm üyeleri, kendi görevleri olmamasına rağmen, diğer işlere yardımcı olurlar. İşte bu dayanışma ve görev dağılımı sayesinde koloni içinde sayıları kimi zaman milyona ulaşsa da termitler, hiçbir sorun çıkarmadan yaşarlar.


İlerleyen bölümlerde termitlerin sosyal düzenleri ve yaşadıkları yerlerin özellikleri hakkında bilgiler verilecektir. Bu bilgiler incelenirken unutulmaması gereken nokta, bütün bunları yapanların boyutları santimetrelerle ifade edilen canlılar olduğudur.


Zaman zaman yapılacak olan insan-termit karşılaştırması, bu canlıların yaşadıkları konforlu hayatın ve şaşırtıcı düzenin kendi kendine oluşamayacağının anlaşılmasında özel bir yol olarak kullanılmaktadır. Değişik yöntemler kullanılarak örnekler verilmesindeki amaç, düşünmeyi teşvik etmektir. Ancak burada düşünmekten kastedilen, yüzeysel bir bakış açısı ile değil, bu canlıların yaptıkları olağanüstü işleri ve kurdukları disiplinli sosyal yaşantıyı “nasıl” ve “neden” sorularını sorarak düşünmektir.











Termitler doğadaki pek çok canlı gibi şaşırtıcı özelliklere sahiplerdir. Aşağıdaki resimde çiftleşme uçuşu için gerekli kanatlarla yaratılmış bir kraliçe adayı görülüyor. Yanda görülen işçi termit ise yine tam kendi sorumluluğunda olan işler için gerekli özelliklerle donatılmış.

İnsan gün içinde pek çok konu hakkında düşünür. Aklına takılan sorular olur, bu soruların cevaplarını bulmak için düşünür. İşiyle, okuluyla ilgili, işyerindeki veya sınıfındaki arkadaşları ile, ailesi ile, kendisi ile pek çok konu hakkında gün boyunca düşünür. Seyrettiği filmlerdeki karakterler aklına gelir, sokakta gördüğü insanları düşünür. Okuduğu kitaptaki ya da televizyonda gördüğü bir canlı hakkında düşünür. Akşam ne yiyeceğini, geçmişte neler yaşadığını düşünür. Bütün bunlar insanın zihnini meşgul eder. Ancak burada asıl önemli olan gereği gibi, fayda sağlayacak şekilde düşünmektir. Sorular sorup bu soruların cevaplarını bulmaya çalışarak düşünmek asıl olandır. İşte bu kitapta, termitlerle ilgili verilen örneklerle beraber sorular sorarak insan, düşünmeye teşvik edilmektedir. Allah, Kurandaki pek çok ayette, insanın çevresindeki varlıklar, olaylar ve iman delilleri üzerinde düşünmesinin önemine dikkat çekmiştir:


Sizin ilahınız tek bir ilahtır; Ondan başka ilah yoktur; O, Rahmandır, Rahimdir (bağışlayan ve esirgeyendir). Şüphesiz göklerin ve yerin yaratılmasında, gece ile gündüzün ard arda gelişinde, insanlara yararlı şeyler ile denizde yüzen gemilerde, Allahın yağdırdığı ve kendisiyle yeryüzünü ölümünden sonra dirilttiği suda, her canlıyı orada üretip-yaymasında, rüzgarları estirmesinde, gökle yer arasında boyun eğdirilmiş bulutları evirip çevirmesinde düşünen bir topluluk için gerçekten ayetler vardır. (Bakara Suresi, 163-164)

İşte termitler de, insanın üzerinde düşünerek önemli gerçekleri kavrayabileceği milyonlarca canlı türünden biridir.


hayvanlaralemi.net

kaynak: hayvanlar.us

Deniz Kabukları hayvan, bilgi, hayvanlar

Yazan: admin Tarih: Ocak - 9 - 2008


Denizaltının tam olarak keşfedilmemiş çok renkli dünyasında, balıklar ve mercanların yanı sıra, gizemli şekilleri, renkleri ve yaşam biçimleriyle deniz kabukları birer mücevher gibi yer alır. Çoğu insanın sadece deniz kıyısında dolaşırken veya yaz tatili için kıyı bölgelerine gittiği zaman gördüğü, kumsaldan toplayıp evinin bir köşesinde süs eşyası olarak kullandığı bildik deniz kabuklarından başka, az bilinen ve insanı hayretler içerisine düşürecek güzellikte binlerce çeşit deniz kabuğu daha var. İstiridye kabukları içinde küçücük bir kum tanesinin gösterişli bir inci haline gelmesi veya birbirinden farklı iki tür deniz minaresinin yan yana gelişi, farklı güzellikler ve şaşırtıcı zariflikler yaratır. Çeşitleri yüz bini bulan deniz kabuklarının bazıları hoşa giden renk ve zarafetlerinden ötürü eski devirlerde para yerine kullanıldığı gibi, günümüzde de pek çok evde süs eşyası olarak en hatırlı köşelere oturtulur.




Tılsımlı Kabuklar


Deniz kabuklarının bir başka özelliği ise bilinen en eski büyülerde kullanılması. Kabuklarla tılsım yapmanın binlerce yıl öncesine dayanan bir tarihi var. Deniz kabuklarını her dönemde pek çok konu ile ilişkilendirebilen insanoğlu, onu hem nazara karşı koruyucu, hem de doğurganlığı temsil eden bir sembol olarak kullanmış. Kabukların güçlü bir doğurganlık sembolü olarak düşünülmesi nedeniyle, doğum sancıları ve kısırlığa karşı yaygın olarak kullanıldığı da biliniyor. Araştırdıkça, deniz kabuklarının sadece basit bir güzellikten ibaret olmadığı, her birinin mücevher değerinde ve hassasiyetinde olduğu ortaya çıkıyor. Malakoloji adı verilen kabuklu canlılar bilim dalında yapılan araştırmalarla literatüre her gün yeni türler ekleniyor. Deniz kabukluları, formlarına göre ana ve alt familyalar olarak sınıflandırılıyor.



Tek parçadan oluşan ‘Gastropod’lar familyası, yüzde 80’lik oranı ile en kalabalık familya. Bunu yüzde 18 ile çift kapaklı ‘Bivalvia’lar izliyor. Dünyanın en güzel ve değişik kabuklarının Hint-Pasifik Okyanusu bölgesindeki denizlerden çıktığı biliniyor. Erişilmesi güç derinlikteki kabukların toplanması için farklı yöntemler kullanılıyor.


Deniz kabuklarının saklanmasında dikkat edilecek en önemli nokta, kabukların doğrudan güneş ışığı almayacak ve tozlanmayacak yerlerde muhafaza edilmesi.



Pahalı Bir Hobi


Deniz kabuğu koleksiyonculuğu özellikle Amerika’da yaygın. Birçok kulüp ve dernek bu dalda faaliyet gösteriyor.



İnternet yoluyla yapılan açık artırmalarda 40 dolardan 3500 dolara kadar değişen fiyatlarla alım satımı yapılan deniz kabukları, artık bir hobi. Türkiye’de de dünya denizlerinden toplanan çeşitli kabuklara koleksiyonunda yer veren meraklılarla bu hobi yaygınlaşıyor. Kabuk koleksiyonerlerinden birisi de Fikret Özer. Deniz kabuğu merakının yıllar önce Bodrum Kalesi önündeki bir satıcıdan aldığı ‘Tridacna Squamosa’ türü bir kabukla başladığını belirten Özer, altı yıldır topladığı deniz kabukları ile bugün 3 bin türün üzerinde parçaya sahip bir koleksiyoner. Deniz kabuğu hobisini giderek bir iş haline getiren Oğuz Oral da Türkiye’de profesyonel anlamda deniz kabuğu ticareti yapan önemli bir isim.



İşi gereği deniz ve denizcilikle sıkı bir bağ içinde bulunan Gültekin Genç de nesli tükenen deniz kabuklarının da içinde bulunduğu 2 binin üzerinde parçadan oluşan koleksiyonu ile bu işin tanınmış meraklılarından biri. Kısacası, deniz kabukları binbir renk, desen ve şekliyle bambaşka bir dünya. Yıllardır deniz kabuklarıyla haşır neşir olan Profesör Nihat Tarlan, bu konuda yazdığı bir makalede bu rengârenk dünyayı anlatırken, “Napolide Mercelline sahillerinde deniz hayvanlarının kabuklarından yapılmış biblolar satılır.


Bu sergilerden birinde gördüğüm bir manzara karşısında hayrete düştüm. Bu bir deniz canlısının kabuğu idi. Benim diyen bir ressamın yapamayacağı kadar renkli, parlak bir tablo karşısındaydım.Yeşil rengin her tonundan sedefin içindeki dalgaların baygın beyazlığına kadar bin bir rengin yaldızlı pırıltılarına bürünmüş bir tablo…



Bu renkler öyle bir âhenk içinde şekilleniyordu ki, hayran oldum.


Bu canlının adının daha sonra Patella olduğunu öğrendim” diyor. Gerçekten de, gözümüzün önündeki ile yetinmeden kendi ruhumuz dahil, her şeyin derinliklerinde neler olduğunu araştırmak gerek. Bunu başarabilirsek, dünyada hiç görmediğimiz bambaşka güzelliklerin bulunduğunu da fark edeceğiz.



Kaynakça:
SkyLife Aralık 2003

kaynak: hayvanlar.us

Akdeniz Fokları hayvan, bilgi, hayvanlar

Yazan: admin Tarih: Ocak - 9 - 2008

Deniz Kabukları

Neden yok oluyorlar?


Akdenizin en önemli kültür mirası nedir diye sorsalar, aklınıza “Akdeniz foku demek” gelir mi? Oysa foklar Akdeniz besin ağının en tepesinde olmaları nedeniyle sağlıklı bir Akdeniz ekosisteminin simgeleri durumundalar. Bu nedenle onların korunması gerçekten çok önemli.



Akdeniz Fokları






Foklar son 100 yıla kadar İtalyadan Cezayire tüm Akdeniz kıyılarında yaşarken günümüzde yalnızca ülkemiz, Yunanistan kıyıları ve Afrikanın kuzeybatı sahillerine sıkışmış vaziyetteler ve yok olma tehlikesi yaşıyorlar.
İşte bu yazıda yok olma nedenlerini bulacaksınız.


Bunlardan ilki ağır habitat kayıplarıdır. Doğal yapılarını korumuş sakin koylar Akdeniz foklarının habitatlarıdır. Türkiyede bu tür yerlerin sayısı gittikçe azalıyor. Yol, yazlık ve turistik tesis yapımı yüzünden sahiller doğallıklarını ve sakinliklerini kaybediyor, Akdeniz fokları da buraları terk ediyor. Akdeniz fokları insan aktivitesinden uzakta yaşar. Kayalık ve dalgalı yerlerde kendilerine saklanacak bir yer bulurlar. Ve buraları kimsenin malı değildir, kamuya aittir. Fakat Türkiyede bu tür yerler satılabildiği veya kiralanabildiği için, Akdeniz foklarının son ümitleri de bitiyor.


İkinci nedense yasak ve fazla avlanma. Foklar besinlerini tamamen denizden sağlarlar. Yıllardır süregelen yasak ve fazla avlanmaların (yasak şekillerde yapılan trol, trata, gırgır ve zaten yasak olan dinamitleme, zıpkınla/ışıkla avlanma) sonucunda balık stokları büyük bir gerileme gösteriyor.







Dolayısıyla bunun acısını hem foklar (ve besin zincirinin üstlerindeki diğer benzer hayvanlar) hem de küçük ölçekli balıkçılar çekiyor: Foklar aç kalıyor ve balıkçılar da geçimlerini sağlamakta zorlanıyorlar. Bu soruna bir çözüm getirilmezse, foklar (ve benzeri hayvanlar) yok olma tehlikesiyle karşı


karşıya kalacak ve bizler de balığı çok yüksek fiyattan bulabileceğiz. Balığın tükendiği zamanlar bile olacaktır. Bu da deniz ekosisteminin çöküşü anlamına gelir.


Üçüncü neden kasıtlı öldürmeler. Balık stoklarındaki azalma nedeniyle, aynı sularda avlanan foklarla balıkçılar arasındaki rekabet iyice şiddetleniyor ve gelirleri gayet düşük olan küçük ölçekli balıkçılar, fokların neden olduğu en küçük zarara bile büyük tepki gösteriyor. Sabırları tükenince de, balıkçılar fokları vurmakta tereddüt etmiyorlar. Bu durumda kimi suçlayabiliriz; balıkçıları mı, fokları mı? Hiç birini. Aslında bu sorunun altında yatan gerçek neden yasak ve fazla avlanma üzerindeki kontrol yetersizliğidir.


Fok mağaralarına turistik gezilerse dördüncü bir neden. Fokların yaşadıkları (yavrularını doğurdukları, dinlendikleri ve beslendikleri) yerler denizden girişi olan mağaralardır.









Son yıllarda fok mağaralarına turistik geziler düzenleniyor. Bazıları da dalgıçların yol açtığı rahatsızlıklar nedeniyle foklar tarafından terk ediliyor. Yasak olmasına karşın; Bodrum, Marmaris, Fethiye, Kaş ve Alanyadaki birçok dalış şirketi fok mağaralarına turlar düzenliyor.


Ve son neden de deniz ve sahil kirliliği. Denizlerin ve özellikle fok habitatlarının kirliliği nedeniyle foklar buraları ya çok az kullanıyor ya da tamamen terk ediyorlar. Bu sorun sularımızda pek yaygın olmamasına rağmen potansiyel bir tehdit. Bununla birlikte foklarda çok az miktarda “ağır metal birikimi” saptanmıştır. Yine de kirlilik, ilk üç sorun kadar önemli değildir.


Kaynakça: The Gate 02 Şubat2003

kaynak: hayvanlar.us

Denizanaları hayvan, bilgi, hayvanlar

Yazan: admin Tarih: Ocak - 9 - 2008


Soluk maviydi. Üzerinde zaman zaman beyaz ışıklar dolaşıyordu. Sessiz ve şeffaftı. Derinlere doğru iyice karanlıklaşan, yukarılarda ise koyu bir maviliğe dönüşen sularda, donuk renkli, saydam ve alabildiğine sessiz bir hayalet gibi kayıp gidiyordu. Bir bale resitali verircesine… Gittikçe lacivertleşen karanlık mavi içinde, etrafına sihirli ışıklar yayarak Prokofiev’in Sinderella, ya da Alexander Gorsky’nin Paris Yangını’nı oynuyordu. Bazen yüzeye iyice yaklaşıyordu ve güneş ışıkları altında çok kısa bir zaman için buğulu bir altın rengine bürünüyordu. Sonra yeniden derin mavilere doğru sessizce akıyor ve arkasında bıraktığı küçücük su baloncuklarının arkasından, nazlı nazlı ve her yöne doğru sallanan ‘kolları’ görünüyordu. Bu kollar, sularda sallanan saçlara benziyordu. Uzun, sivri ve her yöne doğru durmadan sallanan saçlara. Hani kadim çağ insanlarının inandıkları ve korktukları Medusa’nın binlerce yılandan oluşmuş saçlarına. İşte bu nedenle, yani saçak saçak kolları, Yunan mitolojisindeki başı yılanlı kadın Medusa’ya benzetildiği için bir türü, zoologlar tarafından haksız yere Medusa diye de anılıyordu bu ilginç deniz canlısı…



Denizanalarından bahsediyoruz. Şaşırtıcı vücut şekilleri, gerektiğinde kullandıkları etkili silahları ve daha birçok özellikleriyle denizler dünyasının sessiz, şeffaf ve bir o kadar da gizemli üyeleri olan denizanalarından. Denizanaları, kendilerini tanımayanlara bazen ürkütücü gelir. Bazen de sadece gizemli bir siluet olarak bilinir. Oysa, aynı ekolojiyi paylaşıyoruz ve onları tanımamız lazım. Onlar, mavi-yeşil suların derinliklerine süzülürken bize eşlik eden canlılar. Onlar, bize “gelinlerin büyülü dansını sunan” gizemli hayvanlar.



İki Çeşit Denizanası


Denizanalarında genel olarak iki çeşit vücut şekli var. Birincisi ismini Yunan mitolojisindeki Medusa’dan alan medüz, diğeri ise polip şeklinde bir vücut yapısına sahip olanlar. Medüzler bir çanı andırıyor ve su içinde serbestçe hareket edebilme yeteneğine sahipler. Polip diye sınıflandırılan denizanası ise tüp şeklinde ve serbestçe hareket edemiyor.





Denizanaları








Birçok balıkadam, bazı büyük denizanalarının derin sularda adı konulmamış bir bale gösterisi yaptığına şahit oluyor. Oysa denizanaları, hareket edebilen öteki canlılarda bulunan ‘sert omurga’dan yoksunlar. Öyleyse nasıl hareket edebiliyorlar? Denizanalarında biri vücudun dış kısmını, öteki de sindirim ve dolaşım sisteminin bulunduğu iç kısmı kaplayan iki doku tabakası var. Bunların arasında ise mesoglea denen jel benzeri bir katman bulunuyor. İç ve dış tabakanın sıkışması sonucunda mesoglea’da sıkışıyor ve denizanasının içindeki su bir jet motoru gibi dönüp, ağızdan dışarı çıkıyor. Sonra da denizanası eski şekline dönüyor. İşte denizanalarının sualtındaki ritmik hareketleri, birbirini izleyen bu kasılma-gevşeme hareketlerinin bir sonucu. Polip şeklindekiler ise, bir yere tutunmuş oldukları için kısıtlı hareket etme imkânına sahipler.



Denizanasının Av Saati


Besin girişi ve boşaltım, vücudun dışa açılan tek kapısı olan ağız yoluyla yapılıyor. Peki denizanası besinini, yani avını nasıl yakalıyor? Yüz milyonlarca yıldır var olabilmeyi başarabilmiş olan denizanalarının çoğu, doğada bir tek kendi şubelerinin yani Cnidaria şubesi üyelerine özgü mükemmel bir silaha sahip.



Nematosist adı verilen bu yakıcı silah, denizanasının saçaklarındaki cnidosit isimli özelleşmiş bir hücrenin yapısında bulunuyor. Etkili bir silah olan nematosist’in içerdiği zehir sayesinde bir denizanası oldukça büyük avlar bile yakalayabiliyor. Cnidosit hücrelerinin içerisinde kıvrılarak katlanmış şekilde duran bu silah, yine bu hücrelerde bulunan bir tetiğin av tarafından harekete geçirilmesiyle yaydan çıkan bir ok gibi ava saplanıp onu bir anda felç ediyor. Denizanasının bu silahı bazen insanlar için de tehlike yaratabiliyor. Mesela Tropikal Pasifik sularında yaşayan Physalia cinsi bir denizanası, insanları birkaç saniyede felç edip ölümcül sonuçlar doğuracak kadar etkili nematosist’lere sahip.


Bazı denizanası türleri ise koloniler halinde gözlemleniyor. Çeşitli özelliklere sahip polipler ve medüzler bir araya gelip tek bir birey halini alabiliyor ya da poliplerin oluşturduğu kolonilere rastlanabiliyor. Koloniyi oluşturan bireyler, hareket, savunma, beslenme ve üreme işlevlerini kendi aralarında bölüşerek tek bir canlının organlarıymış gibi hayatlarına devam ediyorlar.



Taraklı Denizanaları


Vücut şekilleri itibarıyla ötekilere benzeyen, ama onlardan farklı olan bir başka tür denizanası daha var ve bunlara ‘taraklı denizanası’ deniyor. Bilimsel adı ‘ktenefor’ olan bu canlılara taraklı denizanası denilmesinin sebebi ise sekiz sıra halinde kirpiklere sahip olmaları.


Taraklı denizanaları, öteki türdeşlerinde bulunan nematosist silahına sahip değiller, ama siz yine de dikkatli olun. Eğer bir gün “nasıl olsa nematosisti yok” diye bir taraklı denizanasını ellerseniz ve derinizde kızarıklar oluşursa bizi suçlamayın lütfen. Çünkü onlar zekiler ve midelerine indirdikleri öteki tür denizanalarının zehirli saçaklarını saklayıp, sırası geldiğinde bunu kendi yararları için kullanıyorlar.


Unutmadan söyleyelim. Denizanalarının ve ktenoforların çoğunda biyolüminesans denen biyolojik ışıma olayı görülüyor. Ne var ki, bu ışık ve renk gösterisini izleyebilmek için sizin de mutlaka onlarla birlikte mavi derinliklerin içine dalıp, bu sis bulutu gibi adı konulmamış bale gösterisini yapmanız gerekiyor.


Var mısınız?



Kaynakça: SkyLife - Temmuz 2006

kaynak: hayvanlar.us

Kızılgöç hayvan, bilgi, hayvanlar

Yazan: admin Tarih: Ocak - 9 - 2008

İnsanoğlunun müdahalesiyle oluşan çevresel değişiklikler, belli coğrafi alanlar üzerinde bulunan canlı türleri üzerinde farklı etkiler yapar. Gerçekten de, Süveyş Kanalının açılması ve Assuan Barajının (Nil Nehri Üzerinde) inşasıyla, Doğu Akdenizde önemli bir çevresel etki 19. yyın sonuna doğru başladı ve bugüne kadar devam etti.


Öncelikle Akdeniz, Kızıldeniz ve aralarındaki bağı sağlayan Süveyş Kanalının kendine özgü özelliklerine bakmak, bu denizlerde yaşayan her türlü canlı üzerinde yapılan incelemeleri daha ilgi çekici ve anlamlı kılacak. Akdeniz, batıda Atlas Okyanusundan doğuda Asyaya kadar uzanan ve Avrupayı Afrikadan ayıran bir iç deniz. Bugünkü durumuyla oldukça küçük ve fazla derin değil. Dünyanın en büyük iç denizi de diyebileceğimiz Akdenizin, toplam alanı, Karadeniz dışında 2.5 milyon km2. Derin ve karalar arasında uzunlamasına sıkışmış bir çöküntüyü kaplayan Akdenizin, 1500 m olan ortalama derinliği, Atlantik, Pasifik ve Hint Okyanuslarının yaklaşık 4000 m olan derinliği ile karşılaştırıldığında çok az. Ancak, yine de epey derin olan ve görece küçük kıta sahanlığına (kıyıya yakın verimli balıkçılık alanları) sahip olan Akdenizi sığ olarak nitelendirmek yanlış olur. Akdeniz kıta sahanlığının dar olması balık populasyonunu olumsuz yönde etkilemekte. Yavru balıklar, genellikle kıta sahanlıklarına yerleşip orada büyür. Fakat kıta sahanlığı dar ve kıyının açıklarında akıntı olduğunda, bu sistem gerektiği gibi çalışmaz ve yavru balıklar dünyaya geldiklerinde barınabilecekleri çok geniş bir alan bulunmaz. Açığa giderlerse akıntıyla baş etmeleri zordur. Bunun için, dar bir alanda hayatta kalmaya çalışırlar. Bu durum da sayılarının artmasını engeller.


Sıcak iklimin bir sonucu olarak, Akdenizin suyunun büyük kısmı buharlaşır. Buharlaşma ile Akdenizin tuzluluğu ve yoğunluğu artar. Genellikle buharlaşma yoluyla kaybedilen su, yağmur ve nehir suyuyla kazanılandan daha fazladır. Akdeniz, buharlaşma sonucu yitirdiği suyun ancak üçte birini akarsularla yeniler, Atlantik Okyanusundan Akdenize sürekli bir yüzey suyu akıntısı vardır. Saniyede yaklaşık 1 milyon m3 su, Cebelitarık kanalıyla Atlantik Okyanusundan Akdenize geçer. Aynı anda daha az bir miktar da, Akdenizden Atlantike geçer. Bu iki akıntı farklı seviyelerde gerçekleşir. Düşük yoğunluğa sahip Atlantik suyu, yüzeye yakın kısımdan; daha yoğun ve tuzlu su olan Akdeniz suyuysa dipten geçer. Az miktarda su da Çanakkale ve İstanbul Boğazları aracılığıyla Karadenizden gelir. Atlantikten gelen su, Cebelitarık boğazından geçtikten sonra Afrikanın kuzey kıyısı boyunca ilerler. Tüm etkenler sonucunda, Akdenizin su tuzluluk seviyesi sabit kalır.


Akdeniz, dünya denizlerine göre tuzlu bir denizdir. Ortalama tuzluluk oranı % 0.38, okyanusta ise % 0.35dir. Bu oran yağış artışına ve buharlaşmanın azalmasına bağlı olarak batıya doğru azalır. Cebelitarık boğazında % 0.36 iken, Kıbrısın güneyinde % 0.39,5e ulaşır. Büyük ırmakların ağzında tatlı su tuzlu suya karıştığı için tuzluluk azalır.


Akdenizde, tuzlulukta olduğu gibi batıdan doğuya gidildikçe yüzey sularının ortalama sıcaklığında bir artış görülür. Şubat ayında sıcaklık, denizin batı tarafındaki yüzey sularında ortalama 13-14 derece olduğu halde denizin doğu tarafında bu değer 17 dereceyi geçer.


Ağustos ayındaysa batı kesimde ortalama 23 derece dolayında olan yüzey suyu sıcaklığı, Doğu Akdenizde 25-28 derece dolayında olur. Kış mevsiminde suların en soğuk olduğu mevsim Cenova körfezidir. Akdeniz kıyılarında kış aylarında yüzey sularının ortalama sıcaklığı, Fethiye-Anamur arası 15 derece; daha doğuda 16 derece oluyor. Ağustos ayındaysa sıcaklık batıda 26 derece, doğudaysa 28 derece. Akdenizde önemli gelgit hareketleri yok. Genellikle 20-30 cm civarında yüzey sularında değişme görülür. Yalnız Tunusun doğusunda 1 m, Gabes Körfezinde 2 m dolayında yüzey değişimine rastlanıyor.



Kızılgöç








Cebelitarık Boğazının ve boyutlarının başka önemli etkileri de var. Boğaz, dar (7 mil) olmasının yanı sıra sığ (350 m) olduğundan, Akdeniz ve Atlantik arasında yüksek bir eşik işlevi görüyor. Bu eşik, Akdeniz sahillerinin sahip olduğu özellikleri açıklıyor. Bu eşiğin varlığı, derin sularda görülen bir diğer önemli olgunun da nedeni. Böyle bir eşiğin Akdeniz ve çevresi gibi kapalı bir havzayı okyanustan ayırdığı yerlerde, havzanın dibindeki suyun sıcaklığı aynı olur. Bunun sonucunda 300 metrenin altında yaşayan Akdeniz canlıları 13°C sabit sıcaklıkta yaşarlar. Bu durum, sıcaklığı 1000 metrede 5°C ye düşen Atlantik ile büyük bir tezat oluşturuyor. Bu nedenle, Atlantikte yaşayan derin deniz canlılarının Akdenizde yaşamaları zor.


Bu nedenle Akdeniz derin deniz canlıları açısından oldukça fakir. Atlantikin suyu, daha soğuk olmasının yanı sıra besin açısından da daha zengin. Bu farklılık, küçük denizlerin maruz kaldığı kirlilik gibi yeni olgulardan oldukça farklı olarak, Akdenizin verimliliğini kısıtlayan bir diğer etken. Bunların yanında Akdenizde bitkileri besleyen fosfat, nitrat ve nitrit gibi maddeler az bulunuyor. Başka denizlerde olduğu gibi, bunların oranları mevsimlere göre değişip genellikle ilkbaharda artıyor. Akdenizde besleyici maddelerin azlığının en önemli nedeni, Akdeniz suyunun ana bölümünü oluşturan Atlantikten gelen yüzey suyunun bu maddeler açısından zengin olmayışı. Besleyici maddelerin azlığı, suda yaşayan canlı türlerinin de azlığına neden olur. Bununla birlikte Akdenizdeki türlerin dağılımını farklı derinlikler, maksimum ve minimum sıcaklıklar ve sudaki plankton(*) miktarı gibi doğal olgular etkilemekte. Bu nedenle Akdeniz ve Karadenizde çok sayıda türün yaşamasına karşın, bunlar aynı değil. Bu arada doğu havzasında sadece Hint Okyanusu ve Pasifikten gelmeyen ve Akdenizin şimdikinden daha sıcak olduğu bir dönemden kalan birkaç türle, batı havzasında şüphesiz Cebelitarık yoluyla Atlantikten gelen fakat Sicilya Kanalının diğer tarafına geçmeyi göze alamayan birçok Atlantik türü de yaşamakta.


Kızıldeniz, Asya ile Afrika kıtaları arasında kalan, yaklaşık 2300 km uzunluğunda ve en geniş yeri 350 km olan bir iç deniz. Yüzeyde tropik bir iklime sahip olan Kızıldenizde su sıcaklığı, kışın 18-21C, yazın ise 21-28°C civarında oluyor. Kızıldeniz, çok küçük kanal ve boğazlarla Akdeniz ve Hint okyanusuna bağlı. Az sayıda akarsuyun döküldüğü ve buharlaşmanın yüksek olduğu Kızıldeniz gibi denizlerde tuzluluk oranı %0 40a, hatta daha yukarı çıkabilir. Kızıldeniz çok yüksek bir biyolojik çeşitliliğe sahip. Bitki ve hayvanlarıyla dünyada az bulunan bu çeşitlilik, aynı zamanda dalıcılar için bir sualtı cenneti.


Süveyş kanalı, Akdeniz ile Kızıldenizi birleştiren 161 km. uzunluğunda yapay bir suyolu. Kanalın genişliği 70-125 m arasında değişiyor. Derinliği 11-12 m.


Kanal, Süveyş Körfezi ve Kızıldeniz arasında, balıkların ve suyun herhangi bir engelleme olmadan geçebildiği bir bağlantı oluşturuyor. Kanaldan geçen suyun miktarı önemli değil; ama son yıllarda Süveyş Kanalındaki acı göllerin tuzluluk seviyesinin değişmesi nedeniyle artan balık trafiği önemli. Önceleri bu göller kanal aracılığıyla Kızıldenizden Akdenize geçecek türler için çok tuzluydu. Fakat şu anda 100 yaşında olan kanalın seyreltici etkisiyle göllerin tuzluluk seviyesi düşmüş bulunuyor. Örneğin, Doğu Akdenizde artık çok sayıda Siganus rivulatus yani sokar balığı yaşamaktadır. Ayrıca, paşa barbunu olarak bilinen Hint - Pasifik türl