Bugün: 08/10/2008. Hoşgeldiniz!

Ocak, 2008


Denize Girerken Dikkat: Bazı Canlılar Sizin İçin Tehlikeli Olabilir!











Ülkemizi çevreleyen denizlerde yaşayan hayvanların bazıları, avlarını yakalamak veya kendilerini savunmak üzere vücutlarının çeşitli yerlerinde savunma aygıtları, zehir içeren bezler ya da elektrik deşarjı oluşturabilecek organlara sahiptir. Yaz mevsiminde denizin tadını çıkarmak isterken zehirli bir balığın sürprizli iğnesi ile karşılaşabilirsiniz. Küçük bir diken batması büyük bir yara haline gelebilir. Zehir, hem sinir sistemini hem de kalbi etkileyici olabilir. Zehirli diken, doğrudan doğruya toplar damara saplanırsa sonuç, ani ölüm bile olabilir. Sahilde başınıza gelen zehirli hayvan sokmaları ya da çarpmalarına karşı ne yapacağınızı biliyor musunuz? Küçük diye pek dikkate almadığınız birçok deniz hayvanı sağlığınız için tehlikeli olabilir. Bu hayvanları tanımak korunmanın ilk adımı olabilir. Denizlerimizde rastlanan bu tür canlılarla temas edilmesi halinde yapılması gereken ilk yardım çalışmalarını da bilmekte de büyük yarar var. Denizlerimizde yaşayan tehlikeli veya zehirli bu deniz canlılarından bazılarını tanıyalım:


DENİZ ANASI: Yaşadıkları denizlere göre boyları, renkleri ve zehir şiddetleri değişen deniz analarının, ölü olsalar bile dokunaçlarındaki zehir etkili olabilir. Deniz anasının etkisi zehirin miktarı ile ilgilidir. Ülkemizde öldürücü düzeyde zehirli denizanası türleri yaşamamakla birlikte, bunların uzantılarında bulunan yakıcı kapsül hücreleri, deriyle teması sonucunda patlar ve zehirini deriye zerketmesiyle yanma ve kaşıntı başlatır. Kaşıntı daha sonra yerini acıya bırakır. Bu acının önemsiz bir kaşınma ve ovuşturma ile geçişti-rildiği zannedilse de bazı kimselerde nefes darlığı, bulantı ve mide krampları görülebilir.


Suda denizanasına herhangi bir şekilde temas edilirse, sudan çıktıktan sonra kesinlikle kaşımamalı ve ovuşturulmamalıdır. Patlamamış yakıcı kapsüller varsa deriden bir havlu ile temizlemek suretiyle uzaklaştırılır. Yanan yerin tatlı suyla yıkanması ilk tedbir olarak yanlış bir uygulama olup, böyle bir uygulamanın, deniz suyu yoğunluğuna sahip patlamamış kapsüllerin, yoğunluk farkından dolayı patlamasına neden olması söz konusudur. Denizanasının dokunduğu bölgeyi amonyaklı su, veya o yoksa sirke ile silmek kazazedeyi rahatlatır. Ciddi yaralanmalarda doktora başvurmak gerekir, aksi halde daha kötü sonuçlar ortaya çıkabilir.


DENİZ KESTANESİ: Küresel vücutları, hareketli ve düzgün aralıklarla sıralanmış dikenleri denizkestanelerinin karakteristiğidir. Genellikle kaya-lık ve temiz kumlu sığ denizlerin diplerinde yaşayan canlılardır. Denizde veya dipte farkına varmadan üze-rine basıldığında veya herhangi bir yerinize sürtünmeden dolayı dikenleri batar ve kırılarak o bölgede kalır. Eğer bu dikenler hemen çıkarılmazsa zamanla o yerde iltihap oluşabilir.


Deniz kestanesinin dikenlerinin battığı bölge zeytinyağı ile yumuşatılıp bir cımbız yardımıyla dikenler çıkarılır. Yaraya kum kaçmamasına dikkat edilmelidir Dikenleri çıkarıldıktan sonra o bölge antiseptik sıvılarla temizlenmelidir. Aksi halde ağrılı iltihaplar oluşur.


VATOZ: Genellikle kıyı şeridinde, deniz dibinde kumlu zeminlerde bulunan vatozların vücutları eşkenar dörtgen şeklinde; baş uçta sivrileşmiş, pulları ve sırt yüzgeçleri bulunmaz. Kuyruk uzun, kamçı şeklinde, birbirine ters eğimli, bazen kancalı zehirli dikenlere sahiptirler. Çıplak ayakla kumlu deniz tabanlarında bir vatoza basılması halinde, şiddetli ve birbiri ardına darbe duygusu hissedilir ve zamanla et-kilenen yerde dayanılmaz bir sancı başlar. Vatozlar bazen zor iyileşen yırtılmış yaralara da yol açarlar. Kan basıncı düşer, büyük ölçüde terleme, kusma, , karın ağrısı ve kalp çarpıntısına yol açabilir.


Ilk yardım olarak, batan ve kırılan dikenler hemen çıkarılmalı, soğuk tuzlu suyla yara emilmeli ve ovulmalı; daha sonra yaranın bulunduğu kısım, mümkünse tüm vücut, yaklaşık bir saat süreyle sıcak suya sokulmalıdır. Yara antiseptik solüsyonlarla temiz- lendikten sonra kanama varsa durdurulmalı ve hasta sağlık kuruluşuna götürülmelidir.


ISKORPİT: Sırt yüzgeçleri zehirli olan iskorpitler, ülkemizde en sığ sulardan 80 m. derinliklere kadar taşlı, yosunlu kayalar arasında yaşar. Az hareket ederler. Tehlike zamanında şiddetle çırpınırken diplerinde zehir bezleri olan yüzgeç dikenleri ile baş ve burun dikenlerini çevrelerindeki canlılara çarparak yaralarlar. Bunlardan başka sırt ve karınlarındaki yüzgeçlerinde bulunan bazı dikenler de zehirlidir. Genellikle denizde yüzerken üzerine basıp dikenlerin batmasıyla veya amatör balıkçıların ellerine dikenleri battığında, kişinin duyarlılığına bağlı olarak, çok acı veren ve geç kapanan yara meydana gelir. Bu durumda eğer diken yaranın içinde kırılıp kalmışsa çıkarılması gerekir. Yara sabunlu su veya amonyak ile yıkanmalıdır.


MÜREN: Boyları 1,5 metreye kadar uzayabilen müren balıklarının görünüşleri yılanı andırır. Göğüs yüzgeçleri olmayan mürenlerin kuvvetli çeneleri son derece keskin dişlerle kaplıdır. Mürenlere en çok Ege ve Akdeniz kıyılarında rastlanır. Sanıldığı gibi saldırgan olmayan mürenler, kayaların içindeki oyuklarda yaşarlar. Dalış esnasında merakınıza yenik düşüp yuvalarına el sokarsanız mürenin saldırısına maruz kalabilirsiziniz. Bazen ısırdıkları zaman öldürülünceye kadar çenelerini açmayabilirler. Oldukça derin ve çok geç kapanan bir yara açarlar. Ağızlarındaki çok çeşitli bakteriler nedeniyle ısırılan yer çoğunlukla iltihaplanır. Kişinin duyarlılığına bağlı olarak durum ağırlaşabilir.


Yara, sabunlu su ya da antiseptik solüsyonlarla yıkandıktan sonra kanama varsa durdurulmalı ve en yakın sağlık kuruluşuna gidilmelidir.


KURBAÐA BALIÐI: Boyları 30 cm kadardır. Vücutları grimsi kahverengi olup düzensiz açık renkli benekleri vardır. Birinci sırt yüzgeci siyahtır. Trakonyalara benzerler; onlardan farklı olarak gözleri yukarıya doğru ve başları büyüktür. Taşlık, kumluk ve kısmen çamurlu bölgelerde zehir içeren birinci sırt yüzgecinin ilk dikenleri açıkta kalacak şekilde zemine gizlenerek veya gömülerek avlarını beklerler. Sert dikenin üzerine basılmasıyla yaralanma olur. Ağrı ve sızısı pek fazla olmamakla birlikte, yara çabuk iyileşmez.


Lezzetli eti olan (özellikle balık çorbası için kullanılan) bu balığı balıkçılar tuttukları zaman, çoğunlukla sırt yüzgeçlerinin zehirli kısımlarını keserler. Çünkü bu zehir, balık öldükten sonra da aynı etkisini sürdürür. Tedavisi iskorpit balığında olduğu gibidir.


TRAKONYA: Özellikle dalış yapacakların dikkat etmesi gereken bir balık türü olan trakonyalar 40 cm boyundadır. Kuma gömülü yaşarlar ve basıldığında dikenlerinden zehir salgılarlar. Zehirden etkilenen organ şişer, hücreler ölür. Sinirler etkilenir ve hatta ölüm söz konusu olabilir. Iğnenin batması durumunda , yara amonyak ile yıkanmalı ve zehirin yapısını bozabilmek için olabildiğince sıcak suya sokulmalıdır. Hasta en kısa zamanda en yakın sağlık kuruluşuna götürülmelidir. Şişen yerlere buz ve alkol pansumanı yapılabilir. Oltaya gelebilirler, bu takdirde iğnelerinden tutmamak gerekir. Öldüklerinde dahi sırt yüzgeçleri diktir ve zehirleyici özelliğini kaybetmez.Bu tür kazalarda; ağrının giderilmesi, zehirin et- kilerinin azaltılması ve yarada ikincil bir enfeksiyonun önlenmesi gerekir. Öncelikle, yara içinde diken veya parçaları kalmışsa çıkarılır, yara tuzlu su veya fizyolojik serum ile bol bol yıkandıktan sonra antiseptik bir solüsyonla temizlenir.


Son olarak, deniz kenarında veya balıkçı tek-nenizde, denizdeki süprizlere karşı ilk yardım çantanızda turnike, antiseptik solüyonlar, sargı bezleri, lokal anestezik, antihistaminik gibi ilaçların hazır bulunmasının faydalı olacağını belirtmek isterim.


Dr. S. Hakan Durmuş


Kaynaklar


- Akşıray F (1955): Türkiye’nin Zehirli Balıkları, I.Ü. Fen Fak. Hidrobiyoloji Araştırma Enstitüsü Yayını, Seri A, 2:85-1,2.


- Kıdeyş AE (1996): Akdeniz Kıyılarında Zehirli Bir Deniz Anası: Rhopilema nomadica, Sualtı Dünyası, Yıl:1, Sayı: 5, sh.34-35.


- Yokeş B (1996): Denizkestaneleri ve denizkirpileri, Sualtı Dünyası, Yıl:1, Sayı: 5, sh.34-35.


- Zammit L (1981): Venemous fish stings, Medicine Digest, 7:9, 17-22.

kaynak: hayvanlar.us

Mercan kayalıkları resifleri biyolojik çeşitlilik bakımından yağmur ormanlarını andıran ve mercan, balık, omurgasız, karides gibi binlerce tür canlıyı bir arada barındıran global ekosistemin önemli bir parçasıdır. Mercan resiflerinde insanları kendilerine hayran bırakan her renkte canlıya rastlanabilmektedir. Başlangıçta bu güzel dünyayı dalarak izlemekle yetinen insanoğlu, bununla tatmin olmayıp hoşuna giden balıkları, mercanları, deniz yıldızlarını, yengeçleri, anemonları vs. doğal ortamlarından koparıp kendi evinde veya iş yerindeki akvaryumlarda barındırmaya başlamıştır. Gittikçe büyüyen bu heves milyonlarca insanı ve binlerce canlı türünü içine alarak zamanla kocaman ticari bir sektöre dönüşmüştür.


Günümüzde akvaryum sektörü, dünyada multimilyon dolarlık bir ekonomik boyuta ulaşmıştır. Bu kadar büyük bir sektörün ana kaynağını başta balıklar olmak üzere diğer sucul canlılar oluşturmaktadır. Akvaryum canlıları tatlı su ve deniz canlıları olmak üzere iki gruba ayrılmakladır. Tatlı su akvaryumlarında barındırılan canlıların % 98’i insanlar tarafından üretilip çoğaltılırken % 2’si doğadan yakalanmaktadır. Diğer yandan deniz akvaryumu için kullanılan canlıların ancak % 2’si kültür yoluyla üretilebilmektedir, geriye kalan % 98’lik kısmı doğadan temin edilmektedir. Dünyada yıllık 14-30 milyon deniz balığının, 3000 ton civarında canlı kayanın, yüz binlerce kilogram mercanın doğadan toplandığı ve 1500’ e yakın deniz canlısının ticaretinin yapıldığı tahmin edilmektedir. Doğadan bu kadar çok canlının toplanmaya devam edilmesi ekolojik dengeyi olumsuz yönde etkilemektedir. Deniz akvaryumlarında kullanılan canlıların hemen hepsi ekvatorun 30º kuzey ve 30° güney enlemleri arasında yer alan tropikal bölgelerde özelliklede, mercan resiflerinden temin edilmektedir. Dünyanın değişik yerlerindeki mercan resiflerinden toplanan canlılar talep olan ülkelere ihraç edilmektedir. Yalnızca Filipinler ve Endonezya’daki resiflerden yakalanan deniz akvaryum balıklarının yaklaşık % 85’i Amerika ve Avrupa’ya ihraç edilmektedir. Sri Lanka, Pasifik Adaları, Hawai, Florida, Karayipler, Kızıldeniz Hint Okyanusu adaları ve Doğu Afrika ülkeleri gibi ülkelerde de canlı toplanan resif alanları mevcuttur. Bu ticari işleyiş, çerçevesinde global akvaryum ticareti hızla büyümeye devam etmektedir. Toplam canlı mercan ticareti 1991 yılında % 5’ten 1997 yılında % 53’e çıkmıştır. Günümüzde yalnızca Amerika’daki deniz akvaryumlarında l milyon sert mercan, 6 milyon yumuşak mercan bulunduğu tahmin edilmektedir. Tropikal balıkların ve mercanların kültürü yapılmakta ancak kültür yoluyla üretilen ürün, ihtiyaç duyulan talebin çok altındadır. Örneğin; mercan kültürü yapan mercan çiftçileri mevcuttur. Ancak çiftliklerin ürettikleri mercan toplam mercan tüketiminin yalnızca yüzbinde üçü kadardır.


Deniz akvaryumları için her yıl yüz binlerce kilogram mercan ve canlı kaya, 15-20 milyon balık alınıp satılmaktadır. 10000’den fazla farklı canlı türü bu ticaret kapsamına girmektedir. Akvaryum canlılarının doğadan temin edilmesi birçok türün azalmasına veya yok olmasına neden olmaktadır. Örneğin; Endonezya Bangay Adalarının endemik türü olan Bangay kardinal balıklarının (Pterapogon Kauderni) binlercesi deniz akvaryumlarında yetiştirilmek üzere doğadan toplanıp ihraç edilmektedir. Bunun devam etmesi halinde sadece bu adalarda yaşayan bu türün nesli tükenme tehlikesi ile karşı karşıya kalacaktır. Özel ekosistemler sınıfına giren mercan resiflerinin yaşamını pek çok şey tehdit etmektedir. Balıkçıların avlanırken resiflere zarar vermeleri önemli bir tehdit unsurudur. Ayrıca teknelerden bırakılan çapaların, suya giren insanların, insan kaynaklı kirleticilerin verdiği zararların yanı sıra akvaryumlar için mercan, balık, canlı kaya ve diğer canlıların toplanması ile de resiflerdeki yaşam ciddi anlamda tehdit edilmektedir. Binlerce canlının ve canlı kayanın doğal ortamlarından alınması önemli bir sorundur bununla birlikte canlıların toplanması esnasında uygulanan yanlış metotlar, doğaya verilen zararı katlamaktadır.


Resif canlıları özellikle de haliklar doğal ortamlarından akvaryumlara gelinceye kadar çeşitli aşamalardan geçerler. Öncelikli olarak balıkların yakalanmaları gerekmektedir. Balıkları canlı bir şekilde yakalayabilmek amacı ile ağ, tuzak, kepçe gibi değişik ekipmanlar kullanılabilmektedir, fakat en yaygın kullanılan metot sodyum siyanür gibi bazı kimyasal maddelerin kullanılmasıdır. Balıkları sersemletmek maksadıyla uygulanan bu metot balıkların yakalanmasını kolaylaştırmaktadır.


Balık toplayıcıları bir pipetin içine doldurulan seyreltilmiş sodyum siyanürü mercanların arasına saklanmış balıkların üzerine veya yakınlarına püskürtürler. Siyanürü soluyan balık bir süre sonra bayılır, toplayıcıda fazla zahmete girmeden balıkları toplar. Buraya kadar her şey normal görülebilir ancak Sodyum Siyanür güçlü bir zehirdir. Kullanırken hedef balığın dışında başka balıkların ve canlıların etkilenmelerde söz konusudur. Siyanür, mercan poliplerini, simbiyotik algleri ve resif sağlığı için gerekli olan diğer organizmaları öldürmektedir. Siyanür kullanan balıkçı da yapılan bu uygulamadan etkilenir.


Siyanür bu amaçla ilk defa 1960’lı yıllarda Tayvan ve Filipinler’de kullanılmıştır. Son on yıldır siyanür kullanımı yasal olmamasına rağmen resif balıklarını toplamada kullanılmaya devam edilmektedir. Filipinler de balık yakalamak için her yıl 150 ton siyanür kullanıldığı rapor edilmektedir.


Insanoğlu milyonlarca deniz canlısını akvaryumlarda barındırabilmektedir. Bu canlıların büyük çoğunluğu toplandıktan sonra akvaryumlara ulaşmadan ölmektedir. Gelse bile hemen hepsi kısa bir süre sonra ölmektedir. Elbetteki bu katliam başta bilim adamları olmak üzere hükümetlerin ve uluslararası sivil toplum örgütlerinin tepkisine neden olmaktadır. Bu bağlamda pek çok ülkede siyanürle balık avcılığı yasaklanmıştır. Eline kepçeyi alan her dalgıcın balık toplamasına müsaade edilmemektedir. Bu amaçla eğitim programları düzenlenmekte ve bu programın sonunda sertifikalar verilmektedir. Bu konuda çalışan organizasyonlardan en önemlilerinden biri MARINE AQUARIUM COUNCIL (MAC)’dır. Kar amacı gütmeyen bağımsız bir organizasyon olan MAC; Filipinler, Endonezya, AB ve ABD gibi ithalat ve ihracat yapan ülkelerde faaliyet göstererek uluslararası bir örgüt halini almıştır. Bu teşkilatın 60 dan fazla ülkede yaklaşık 3000 üyesi mevcuttur. MAC’ın görevi, mercan resiflerini ve diğer deniz ekosistemlerini korumak, kalite ve standartları belirlemek, sertifikalandırmak ve geliştirmek, tüketicilerin talebini güvenilir ve sertifikalı ürün alımına yönlendirmektir.


Akvaryum sektörü özellikle Endonezya, Sri Lanka, Filipinler gibi Asya ülkelerinde önemli derecede geçim kaynağı olmuş durumdadır. Filipinler de 7.000, Sri Lanka da 50.000 civarında toplayıcı mevcuttur. Bu rakamların içerisine aileler de eklendiğinde ortaya çıkan rakamın küçümsenemeyecek boyutlarda olduğu görülmektedir. Sektörün ilk basamağında görev alan ve bu işten para kazanan toplayıcıların dışında ithalatçılar, ihracatçılar, toptancılar, taşıyıcılar, aracılar ve perakendeciler gibi değişik kollarda çalışan milyonlarca insan akvaryum canlıları üzerinden para kazanmaktadırlar. Bu kadar geniş kitleyi kapsayan akvaryum sektöründe insanların para kazanma hırsı doğal hayatın zarar görmesine neden olmaktadır.


Resiflerden topladıkları canlılardan gelir sağlayan Filipinler, Endonezya, Sri Lanka gibi ülkelerin insanları bunun yanı sıra resiflere yapılan turizm dalışları sayesinde de para kazanabilmektedirler. Gerek kamu kuruluşları gerekse uluslar arası organizasyonların resiflerin ve denize canlıların korunması yönündeki çabalarına rağmen deniz akvaryumlarında kullanılan canlıların büyük çoğunluğu hala doğadan temin edilmektedir. Pek çok ülkede uygulanan koruma ve kontrol yasalarına rağmen siyanür kullanımı sürmektedir.


Deniz canlılarını, evlerinin bir köşesine kurdukları akvaryumlarda görmek isteyecek, kadar çok seven insanoğlu birkaç yıl sürecek bir heves için canlıların bu şekilde zarar görmesini elbette istemez. Akvaryumlarda barındırılan canlıların doğayı tahrip etmeden güvenli ve tam kontrollü bir şekilde bilinçli uygulanan metotlarla temin edilmesi mümkündür. Bunun yanı sıra kültüre alınan deniz türlerinin çoğaltılması ile de doğaya ve canlılara zarar verilmemiş olur. Üstelik kültür yoluyla üretilen canlılar doğadan yakalananlara nazaran akvaryumlara daha kolay adapte olabildiklerinden akvaryumdaki yaşam süreleri diğerlerinden daha uzun olacaktır.


İhsan ÇELİK



Kaynaklar


1. Ellis, S. ve Ellis. E., 2002. Recent Advances in Lagoon-based Farming Practices for Eigth Species of Commercially Valuable Hard and Soft Corals - A Technical Report. Center for Tropical and Subtropical Aquaculture Publication No. 147.


2. Green, E., 2002. Understanding the Trade in East Asian Aquarium Species. Marine and Coastal Pragramme UNEP World Conservation Monitoring Centre. Cambridge. United Kingdom.


3. Jones. R. and Steven, A. 1997. Effects of Cyanide on Corals in Relation to Cyanide Fishing on Reefs. Marine and Freshwater Research 48: 517- 522 In [ Holthus, P. 2004. The Marine Aquarium Council and Environmental Certification for the Marine Aquarium Trade Sustainable Use case Study. (www.aquariumcouncil.org). 2004]


4. Mc Allister, D., Caho, N. And Shih C. 1999. Cyanide fisheries: Where did they start? SPC Live Reef Fish Information Bulletin 5: 18-21. Secretariat of the Pacific Community. In [ Ho Holthus, P. 2004. The Marine Aquarium Council and Environmental Certification for the Marine Aquarium Trade Sustainable Use case Study. (www.aquariumcouncil.org). 2004]


5. Nolting, M. Ve Schirm, 2003. Marine Ornamental Fish Trade in the Philippines New Ecological and Quality Standards. Lessons Learned No. 2. Sector Project: Polcy Advice for Susutainable Fisheries. Deutsche Gesellschalf für Technische Zusammenarbeit (GTZ) GmbH Division 4500 - Agriculture, Fisheries and food Postfach 5180 65726 Eschborn, Germany.

kaynak: hayvanlar.us

Jaubert filtre sistemi hayvan, bilgi, hayvanlar

Yazan: admin Tarih: Ocak - 9 - 2008

Akvaryum Uğruna Siyanürlenen Balıklar

Jauber sistemi, Prof. Jean Jaubert tarafından uygulandığı ve geliştirildiği için kendi ismi ile anılmaktadır. Prof. Jean Jaubert Deniz biyologudur ve Niza Üniversitesiyle Monako’daki Okyanus Müzesinde çalışmaktadır. Bu sistem Almanya’da hala ender olarak kullanılmakla birlikte, artan bir bilinirlikle memnuniyetle kullanılmaktadır. Monako’daki Okyanus müzesinde yer alan akvaryumlarda, filtre sistemi olarak Jauber sistemi kullanılmaktadır. Burada esas amaç, ucuz aynı zamanda basit bir şekilde Nitratın doğal bir şekilde azaltılmasıdır.

Jaubert Sisteminin prensibi çok basittir.

Esas olarak Jauber sisteminde, yüksek bir taban malzemesi kullanılmaktadır ki bu en az 10 cm yüksekliğinden az olmalıdır. Akvaryum ile ilgilenen çoğumuzun bildiği üzere, Oksijen bakımından fakir olan bölgede, bizim için önemli olan Denitrifikasyon gerçekleşmektedir. En az 8 cm yüksekliğindeki bir tabanda, bu Oksijence fakir bölge oluşmaktadır. Dikkatli okuduysanız bunun DSB sistemi ile benzerliğini fark etmişsinizdir bile.

En iyisi 3-5 mm büyüklüğündeki kalın bir Mercan kırığının altında, bizim görüşümüze göre mutlaka taban levhası kullanılması gerekmektedir, çünkü ancak bu şekilde difüzyon gerçekleşebilir. Taban levhası yaklaşık 2 – 3 cm yüksekliğinde olmalı ki kalın mercan kırığının altında, taban malzemesi olmayan serbest bölge oluşsun. Bu bölgeye Plenum adı verilmektedir. Taban malzemesi olmayan bu serbest bölgede oksijence fakir su vardır, bunun üstende mercan kırığının ortasına kadar Oksijensiz bölge bulunur, daha üstünde ise Oksijence zengin bölge yer almaktadır.

Jaubert sisteminin kuruluşu ve Plenum’dan resimler.

Sadece Mercan kırığı ile yapılan uygulamalardaki etkinlik (Taban levhasının olmadan yani Plenum bölgesi olmadan), taban levhası ile yapılan uygulamadaki kadar yüksek değildir. Plenum bölgesi olmadan burada daha kolay Demirsülfür oluşur ki ufak dozaj’ı bile balıklar için ölümcül olabilir. Taban levhası kullanırken dikkat edilmesi gereken husus, uçlarının ufak olması ve taban malzemenin aşağıya düşmemesi. Taban levhasının altı yani Akvaryum tabanı boş olmalı. Taban levhasının üzerine ise kalın bir mercan kırığı konmalı, 10 cm yükselti yeterlidir. Ne olur ne olmaz düşüncesi ile Taban levhası ile mercan kırığı arasına ince bir ağ konula bilinir ki bu durumda mercan kırığının tabana düşmesi engellenmiş olunur. Aynı zamanda mercan kırığına da ağ konulmasını tavsiye olunur. Bu sayede tabanı kazan balık ve diğer canlıların daha derinleri kazması önlenmiş olunur. Bu dikkate alınması gereken bir husustur ve tabanın kazılması önlenmelidir. Bu ağı mercan kırığının ortasına, yukarıdan takriben 5 cm aşağıya serile bilinir. Sabine Mülder’in sistemi kurarken ki raporu ve uygulaması bu yazının ekinde yer almaktadır.



Plenum içersindeki su, Oksijence mercan kırığının üzerindeki akvaryum suyundan çok daha fakirdir. Kalın taban malzemesinde Oksijence fakir bölge oluştuğu gibi, Oksijensiz ortam da vardır, Denitrifikasyon burada oksijensiz ortamda gerçekleşir. Peki orta kısımlara Oksijen nasıl gelmektedir? Düşüncemize göre taban malzemesinde yaşamakta olan birçok ufak canlının bunda rol oynadığıdır. Bunlar ufak kurtçuklar, yengeçler yada burada yaşayan diğer canlılardır. Bu canlılar taban malzemesi içersinde hareket eder ve tabanı kazarlar ki bu sayede alt kısımlara da Oksijen götürürler. Ayrıca burada da zaman içersinde çöken biriken Detrius’ları (Yem artıkları, Balıkların dışkıları vs.) tüketirler.

Notlar :

İnce kum kullanılmaz çünkü iyi bir Diffizyon olmasını isteriz. 3 – 5 mm kalınlığındaki mercan kırığı ince kumdan daha iyidir. Gene aynı nedenden dolayı karışık büyüklükteki kumların bir arada Jaubert sisteminde kullanılması tercih edilmez. Benzer doğal filtre sistemi sistem olan DSB sisteminde ise, ince kum kullanılmakta ve Plenum kullanılmamaktadır.

Ana akvaryumunda böylesine kalın taban malzemesi kullanmak istemeyenler için extra bir Tank yani Refugium tarzı bir akvaryum öneririz. Böyle bir durumda ana tank’ı taban malzemesi olmadan yada çok ince bir malzeme ekleyerek kullanıla bilinir. Düşüncemize göre bu tercih meselesidir ve isteyen, doğru düşündüğü ve beğendiği şekilde bunu uygulayabilir.

Jaubert sisteminin uygulandığı kum’un üzerine, tabanı kaplayacak şekilde kaya konulmamasını hatırlatmak isteriz. Mümkün olduğunca çok serbest alan bırakılmalı çünkü Jaubert sisteminin ana dayanağı Difizyondur. Bu yüzden uygulanan yüzeyde ne kadar çok alan kalırsa, o derecede etkili bir difizyon gerçekleşir.

Protein Skimmer, Oksijen ve Fosfat :

Temel olarak Jaubert sisteminde PS şart değildir, ama uygulamada kullanılmaktadır. Sadece suyu Oksijence zenginleştirmek için bile olsa, PS kullanılması iyidir. Ayrıca PS kullanımı ile birlikte, sisteme yük getirebilecek olan maddelerin bazıları da sistemden atılmış olur. Bu sistemde de Fosfat değeri göz altında tutulmalıdır. Kurulan bu Refigum’a Yosun ekleyerek ve zaman içersinde büyüyen dalların kesilmesi ile Fosfat’a seviyesinin düşürülmesi akıllıca olur. Jaubert sisteminde de Sarı madde yi gidermek için aynı Berlin sisteminde olduğu gibi, aktif Kömür kullanıla bilinir.

Işıklandırma :

Berlin sisteminde olduğu gibi görünüm’e, isteğinize ve tercihinize bağlı. Önerimiz HQI , T5 yada her ikisini bir arada kullanmanızdır.

İz elementleri ve Kalsiyum :

Jaubert sisteminde başlangıçta bunların taban malzemesinden yeterince eriyerek suya karışacağı düşünülüyor ve bu maddelerin eklenmesi gereksiz olarak görülüyordu. Ama çok çabuk bunun doğru olmadığı görüldü. Zaman içersinde kumdan eriyen iz elementleri, sistemin ihtiyacı olan iz elementlerin ihtiyacını karşılamaktan çok uzak. Aynen Berlin sisteminde olduğu gibi Kalsiyum Reaktörü alına bilinir yada Balling metodu uygulana bilinir. Tüm sistemlerde olduğu gibi su değerlerinin düzenli bir şekilde ölçümü şarttır.


Sabine Mülder’e ait bitmiş olan jauber sisteminden bir görüntü.

Özellikler :

Son zamanlarda bazı Aquaristler Plenumdaki suyu her gün düzenli olarak çekmektedirler. Bu çok pratik olduğu anlaşıldı. Çünkü bu sayede Fosfat sistemden uzaklaştırılmaktadır. Ama biz Plenum’um alabileceği sudan daha fazlasının çekilmesini önermeyiz.

Yazar :
Frank Diehl, Robert Baur-Kruppas

kaynak: hayvanlar.us


Jaubert filtre sistemi

Amerika’da yıllardır Dr.Ron Shimek öncülüğünde yaygın olarak kullanılan bu sistemin dalgası yavaş yavaş Avrupada ulaştı. Amerika’da aşağı yukarı en yaygın sistemin DSB olduğunu söyleyebiliriz. Dergilere aktarılmadan önce, yada Deniz akvaryumculuğu sempozyumlarında anlatılmadan önce mutlaka ki Almanya da bu sistem hakkında bazılarımız kafa yordu.
Prensip olarak burada, yüksek taban malzemesi esastır. Taban yüksekliği en az 8, daha iyisi 10 hatta bazen 20 cm yapılmaktadır. Kullanılan taban malzemesi çok ince olmalıdır. İncelikten kasıt, normal kum tanesi bile bu sistemde büyük kalmaktadır. Tane boyutu aşağı yukarı 0.06 mm’den başlayıp, max. 2 mm olmalıdır. Dr. Shimek’e göre kum büyüklüğü 0.125 ile 0.250 arasında olmalıdır. Bu öneriye rağmen gerek Amerika da, gerek diğer ülkelerde, daha büyük çaplı kum kullananlar çıkmış ve başarılı sonuçlar almışlardır. Burada önemli olan, gerçektende çok ince kum kullanmak gerektiğidir. Akvaryumlarda kullanılan iri boyutlardaki kum, bu iş için uygun değildir.
Son zamanlarda Taban malzemesi çeşidi çok arttı. Her şey 2003 yıllının ortasında, Alman bir ithalatçının “Live Sand” denilen Canlı Kum’u ithal etmesi ile başladı. Bu ana kadar birçok Akvaryumda, sadece daha büyük taneli kum kullanılmaktaydı. 2004 yılında ise DSB kumu gibi, daha birçok ince kum çeşidi geldi. Kilosu 11 Eu gibi fiyatla satılan “Live Sand” direkt denizin içersinden çıkartılmakta ve taze olarak paketlenip ithal edilmektedir. Bu kumda Derin Kum Yatağı için gerekli olan ufak organizmalar vardır. Ayrıca günümüzde akvaryumcularda Pasifik ve diğer tropikal denizlerden gelme, bol çeşitte ince taneli kum bulunmaktadır.

Dr. Shimek’e göre her 2 yılda bir, kum içersindeki ufak hayvancıkların sayısını arttırmak bakımından “Detrivore Kits” (Sanırım Detrius‘dan geliyor. Detrius=küçük kurtçuklar, minik deniz yıldızları vs.) ilave edilmelidir.
Dr. Jens Kellmeyer daha 2002 yılında Balık ve sürüngen fuarında, yüksek ve daha alçak taban malzemesinin etkileri üzerine, Deniz sempozyumunda açıklamaları olmuştur. Ona göre daha alçak bir taban malzemesi, yüksek bir taban malzemesine göre daha az etkilidir, hatta yükseltinin az olanın fayda sağlayacağına, nitrat bile üretebilir. Ayrıca Jens Kellmeyer burada gösterdiği bir film ile, sadece kalın mercan kırığı kullanımında, bu kum tabakasında da akıntının oluştuğu ve bu bölgede Oksijensiz ortam oluşmadığı için Nitrat çözülümü oluşamayacağını gösterdi. Bu arada Jens Kellmeyer’in kendi akvaryumu 1000 litre olup, içersinde yaklaşık 100 kilo taban malzemesi vardır. Shimek’in öngörüsüne uymayıp hem kalın mercan kumu, hem de ince mercan kumu bir arada karıştırılarak kullanılmaktadır.

Kum, kaynağına göre birçok Mineral içermektedir. Örneğin Mercan adaları çoğunlukla Volkan patlaması ile oluştuğu halde, Rifflerde kalsiyum içermeyen kum çok ender bulunur. Nehirlerin deniz ile birleşimlerindeki Quarz kumda ise, çoğunlukla silika içermektedir (yosun problemi). Bazı istisnalar hariç (örneğin içersinde maden filizi varsa) DSB için Kum’un mineral yapısı genellikle önemsizdir. Esas önemli olan Kum’un mümkün mertebede ince olmasıdır. Kum ne kadar ince ise DSB o kadar iyi çalışır. Tabi burada da bazı sınırlar vardır. Belli bir incelikten daha küçük taneli kum da uygun olmaz. Bu durumda taban kumunda bazı bölümler oluşur ki burada biyolojik Filtrasyon gerçekleşmez.
Kum tanecikleri arasındaki açıklık çok küçük olur ve organizmalara için yer kalmaz ise, bu takdirde kullanılan kum bu organizmalara yataklık edemez. Kum tanecikleri arasında yaşamakta olan bu organizmalar, DSB’nin fonksiyonunda önemli bir yer tutar. Bu organizmalar zamanla sadece kendi boyutlarına uygun kumda yaşar. Daha kalın kum kullanılırsa, bu sefer kum başka organizmalara da yataklık eder. Sonuç itibarı ile Kum’un tane büyüklüğü hangi boyutta ve çeşitlilikte organizmaya yataklık edeceğini belirler. Aynı zamanda kum tane büyüklüğü, içersinden suyun ne hızda yada yavaşlıkta geçeçeğini de belirler ki, gene bu hangi yoğunlukta mikroorganizmalara yataklık edeceğini etkiler.




Derin Kum Yatağının nasıl çalışır?

Su akıntısının, kumun derinliklerinde azalması sonucu DSB kumunda değişik bölümler oluşur. Oksijenli bölge, Karışık bölge ve Oksijensiz bölge. Oksijenli bölgede Akvaryumda olduğu gibi oksijen ihtiva eder ve burada Nifrifikasyon gerçekleşir. Daha aşağıda karışık tabakada ise Oksijen bulunmaz yada çok az vardır ve en alt tabakada ise oksijensiz bölüm vardır. DSB’de birçok organizma yaşar. Özellikle DSB’nin üst tabakasında bu organizmaların önemli bir rolü vardır. Bu bahsedilen organizmalar Ufak kurtçuklar, böcekler vs. olmaktadır. Dr. Shimek’e göre oluşan Tortu ve çökeltide birçok proses’in gerçekleşebilmesi açısından, bu organizmalardaki çok çeşitlik önem kazanmaktadır. Bu hayvancıklar öncelikle yem ve balıkların artıklarını tüketerek, işlenebilir maddelere çevirirler ki, bunlarda bakteriler tarafından tekrar işlenir, ta ki sistemden zararsız bir gaz olarak uzaklaşana dek.
Kum’un üst tabakasında akıntı ve Difüzyon ile hep oksijence zenginleşecektir. Oksijeni de bu tabakada yaşan canlılar tarafından, kendi yaşamları için kullanacaktır. Shimek’e göre hızlı bir biçimde bu Oksijen tüketilmesi sayesinde, DSB alt tabakalarında karışık ve Oksijensiz ortam oluşmaktadır. Bu 2 tabakada anaerop bakteriler yaşamaktadır, bunlar aynı zamanda Denitrifikasyon gerçekleştirirler. DSB’deki oluşan besin maddelerine göre daha ufak tabakalar vardır. Her tabakada birbirinden farklı bir micro organizmalar yaşar. Her grup kendi için ihtiyaç duyduğu farklı besin maddesini tüketir.

Bunu şu şeklide düşünebiliriz:
Kum yüzeyinde, yem artıkları ve balıkların artıkları ile beslenen hayvancıklar birçok atığı tüketir (Kurtcuklar yada salyangozlar gibi). Saklanmak ve tükettiği bu atıkları sindirebilmek için kum’un daha derin tabakalarına giderler. Bir sonraki tüketimde, tam burada Kum’un derinliklerinde gerçekleşir. Bu hayvancıkların tüketimi sonucu, oluşan ayrılmış maddelerle diğer organizmalar yaşamaktadırlar.Bu bir tam döngü olup, bir sonraki de bir önceki organizmanın artığını yemektedir.
Çevirmenin Notu : Bu sistemde biyolojik bir Filtrasyon söz konusudur. Kısaca teorik olarak, kum ne kadar kalın ise en alt’ta o kadar çok Oksijensiz ortam oluşur ki bu 9-10 Cm’den itibaren gerçekleşir. İşte bu Oksijensiz ortamda Anaerop bakterileri devreye girer. Bu bakteriler ortamdaki uygun besinleri tüketirken Oksijen ihtiyacını da Nitrat’daki (NO3) Oksijeni kullanarak sağlarlar (Denitrifikasyon) NO3 –> NO2 –> NO –> N2O –> N2 serbest haldeki Azot gazı ise sistemden zararsız bir şekilde havaya karışması ile birlikte Nitrojen döngüsünün son halkası tamamlanmış olur. .

Sonuç :
Kum yatağının tam anlamı ile işleyebilmesi için, mutlaka kum tanesinin gerekli incelikte olması gerekmektedir. Bu büyüklük 0.125 – 1 mm arasında olmalı ve taban bu kum ile yaklaşık 10 Cm yada daha fazla yükselti olacak şekilde taban kaplanmalıdır. Bu az önce okuduğunuz üzere birçok hayvancığa ve organizmaya yataklık görevi görür. Bundan sonrası zamanla otomatik olarak kendiliğinden gerçekleşecektir. Bu organizmanın Popülasyonu biraz size, biraz mali durumunuza, biraz da balık Nüfusu’na bağlıdır. Yukarıda bahsedilen “marine detrivore kits” ile akvaryumdaki organizma sayısını ve çeşidini arttırmanız kuşkusuz ki önemlidir. Kumda ne kadar çok, çeşitli organizmalar yaşar ise tüm akvaryum sistemi içinde o kadar iyidir.
Ama özellikle şuna dikkat edilmesi gerekmektedir. Birçok akvaryum sahibi, kalın kumlardaki tortuları ve balık artıklarını sistemden uzaklaştırmak için, düzenli olarak yaptığı gibi, DSB’deki kum asla karıştırılmamalıdır. Karıştırma esnasında bu ufak ekosistemin bozulması, sonucu ağır olan nedenlere hatta kayıplara sebep olabilir.
Ron Shimek bu konumda, yiyeceğini kumda arayıp bu şekilde beslenen balıkları mümkün olduğunca önermemektedir. Bu tür balıklar onun görüşüne göre DSB kumun üzerinde negatif etki yapmaktadır. Bu balıklar kumları süzerek, özellikle bizim çoğaltmak istediğimiz hayvancıkları yemektedir.


Kum süzerek beslenen balıklar evet/hayır? Ron Shimek ve Jens Kellmeyer farklı düşüncedeler.

Jens Kellmeyer bu düşüncenin tam tersi bir fikri savunmaktadır. O özellikle bu tür balıkların DSB beslenmesi gerektiğine inanmaktadır. Genellikle bu tür balıklar sadece yüzeyin 1-2 Cm’lik kısmındaki kumu süzmekteler. Çok nadir olarak kuyu açarlar yada kısa zamanda tüm yüzeyi kazarlar. Bu tür balıklar aynı zamanda Detritus (balıkların artıkları vs.) parçacıklarını kumdan topladığı için, bu atıkların çoğalmasını önlemektedirler. Bu atıklar sistemden uzaklaşmadığı taktirde, yani birikip kumun altında Oksijensiz ortamda çürümesiyle zaman içersinde yüzeye ulaşarak zehirli toxsid artıkların serbest kalmasına neden olur. Belki bu tür balıklar yararlı organizmaları tüketmektedir, fakat sistemden uzaklaştırdıkları Detriuslar göz önüne alınınca, bu dezavantajlarını bertaraf etmektedirler.



Aslında bu yemek ve yenilmekten oluşan bir döngünün bütünüdür. Kumun içersindeki göremediğimiz bu hayat, Deniz akvaryumlarının daha doğal bir şekilde çalıştırmamıza olanak tanır.
Özellikle bu tür bir sistem/ akvaryum kurmak isteyenler için, önemli bir şeyi daha söylemek ve açıklamak isteriz. Ron Shimek’in önerileri doğrultusunda hazırlanan birkaç DSB tankları çökmüştür. Bununla ilgili Amerika’daki Forumlarda bazı bilgiler vardır. Olumsuz oluşum hep şu şekilde gerçekleşmektedir: Birdenbire kum üzerinde siyah bir leke belirmekte, Sülfür Akvaryum suyuna karışmakta ve ardından da balıklar ölmektedir. Bu nedenle tabanı rahat bırakmak ve karıştırmamak çok önemlidir. Tahminen bu sebepten dolayı da, Shimek DSB sistemi ile birlikte Protein Skimmer kullanılmasını tavsiye etmektedir !

Bu yazının büyük bir çoğunlu Dr.Shimek’in çalışmasından oluşmuştur. Yazarlar ise bu çalışmayı sadece önemli kısımları ile, yazıyı sınırlamışlardır. Aynı şekilde yıllardır DSB sistemi üzerine çalışan ve bu konudaki bilgisinin büyük bir kısmı burada yer alan Jens Kellmeyer’in görüşleri içinde geçerlidir. Bu yazıyı hazırlayan 2 yazar da, gerek Ron Shimek gerekse Jens Kallmeyer’i, bu sistemi akvaryum severlere yakınlaştırmak için gösterdikleri çaba için tebrik eder.
Bu yazı ile, akvaryum severlerin DSB veya benzeri başka doğal sistemlere ilgi duymasını ve uğraşacaklarını ümit etmekteyiz.

Yazarlar :
Frank Diehl, Robert Baur-Kruppas

kaynak: hayvanlar.us


Deep Sand Bed - Derin Kum Yatağı

Su döngüsü, Akvaryum Döngüsü,nitrifikasyon, biyolojik döngü,Nitrojen döngüsü veya adı her ne isterse olsun her yeni kurulmuş akvaryum filtresi veya kendi, içerisinde yeni faydalı bakteri kolonileri oluşumu süreci yaşamaktadır. Bazı eski kurulmuş akvaryumlar bile kendi içlerinde bu bakteri oluşumu (ölümü, eksikliği,tekrar oluşumu) sürecini küçük çapta bile olsa yeniden yaşayabilmektedir. Bu da genelde balık ve canlı ölümlerine sebebiyet veren en büyük etkendir.

Bu döngüyü iyi anlamak , nasıl seyrettiğini bilmek, takip etmek ve özümsemek başarılı bir akvaryum sahibi olmanın en temel taşıdır.

Doğanın eşsiz dengelerine karşılık, akvaryumlarımız küçük ve kapalı birer ekosistem olmalarından dolayı herhangibir balık ölümü, canlı ölümü, balık pislikleri, bitki erinikleri, tüketilmemiş yemler vb gibi etkenlerden dolayı yaşanamaz bir çöplüğe gönüşebilmektedir. Eğer bu çöp ve pislik birikimini engelleyici bir tedbirimiz yok ise güzelim akvaryumlarımız canlılar için yaşanamaz bir ortam oluşturacaktır.

Yeni kurulmuş her akvaryum kısa bir süre için toksit bir lağımı andırmaktadır. Suyunuz temiz görünse bile yeni akvaryumunuz toksit maddelerle dolar. Bu toksit maddeleri zararsız hale dönüştürebilen bakteriler ne yazık ki henüz oluşmadığından dolayı akvaryumunuz tamamı ile canlılar için ölümcüldür. Bahsekonu toksit maddeleri yiyebilecek faydalı bakteriler ise ancak 2 hafta ile 6 hafta arasında tam oluşum ve kolonizasyonlarını tamamlayarak çıkabilecek sorunları engelleyecek güce sahip olabilmektedirler.

Bu toksit süreci hasarsız tamamlamak yine döngüyü anlamamıza bağlıdır. Esas sır akvaryumda oluşacak toplam toksit pislikleri tamamen zararsız hale getirecek bakterilerin tümünün oluşmasının sağlanması ve bunun anlanmasında yatmaktadır.

Genelde yeni akvaryum su döngüsü’nün 3 aşaması bulunmaktadır.

Aşama 1-Başlangıç ve Amonyak:

Döngü, akvaryuma ilk pisliğin konulması, tanıtılması ile başlar. Gerek pislik çıkaracak dayanıklı bir balık (tavsiye etmiyorum) , çürüyecek birkaç parça yem veya benzeri pislikler akvaryuma elle konulmalıdır.
Bu yemler veya pislikler kısa bir sürede iyon halinde veya iyonlaşmadan çürüyerek zehirli amonyağa dönüşeceklerdir. İyonlaşmış amonyak (NH4) genelde ph 7 altındaki sularda oluşur ve aşırı toksit de değildir. Ancak İyonlanmamış amonyak (NH3) ph 7 üzeri sularda oluşmakta ve oldukca zehirli ve toksit bir maddedir.
Genelde akvaryuma pisliklerin tanıtıldığı ilk hafta amonyak ölçülebilir oranlarda akvaryum suyunda görülebilmektedir. Amonyak 2 ppm (ppm=parts per million=milyonda oran) ve üzeri oranlarda suda bulunduğunda canlılarımız için oldukca zehirli ve öldürücü olmaktadır.


Aşama 2- Bakteri Oluşumu ve Oksijenli Ortamda Yaşayan Bakteriler:

Bu aşamada Nitrosomonas dediğimiz bakteriler amonyaklı ortamda oluşmakta ve amonyağı oxside ederek (yiyerek, sindirerek) yok etmektedirler. Bu bakteriler oksijenli ortamlarda yaşadıklarından akıntılı ve bol oksijenli akvaryum suyumuzun her bölgesinde erkence oluşma fırsatı bulacaklardır. Ancak amonyağın Nitrosomanas bakterileri tarafından oksidasyonu sonrasında ürün olarak suyumuzda yine zehirli Nitrit çıkacaktır. Nitrit’in akvaryum suyumuzda 1 mg/L (bir lire suda 1 miligram nitrit) oranında bile olması canlılarımız için ölümcüldür. Genelde Nitrit kurulumun ilk haftasından sonraki günlerde görülmeye başlanacaktır.


Aşama 3- Bakteri Oluşumu -Nitrobakterler:

Döngünün 3. ve son aşamasında Nitrobakter dediğimiz bakteriler Nitriti tüketerek Nitrat’ a çevirmektedirler.Nitrat az ve orta oranlarda bulunduğunda canlılarımız için çok zehirli bir madde sayılmamaktadır. Genelde döngünün son ve en az zararlı olan maddesi nitrat düzenli su değişimleri , protein toplayıcı, oksijensiz ortamda yaşayan bakterilerin üretilmesi , yosun beslenmesi gibi yöntemlerle akvaryumun dışına alınarak döngü zararsız bir şekilde tamamlanabilir. (bazı oksijensiz ortamda yaşayan bakteriler nitrat maddesini de oxside ederek nitrojen gazına çevirebilmektedir, bu şekilde akıntısız ve az oksijenli ortamlarda üretilen bakteriler ile süzülen akvaryum suyu bol nitrojen gazı içereceğinden, ardından bol havalandırma ile nitrojen gazının akvaryumdan havaya çözülmesi sağlanarak döngü mükemmelliğe ulaştırılabilmektedir.



Sertaç Eyuboğlu - Kıbrıs Akvaryum Kulubü

kaynak: hayvanlar.us

Su ısısı ve etkileri hayvan, bilgi, hayvanlar

Yazan: admin Tarih: Ocak - 9 - 2008

Nitrojen Dongüsü, Akvaryum Nasıl Hazır Olur ! (cycle)

Akvaryumlarımızdaki su sıcaklığı küçümsenemeyecek ve hiç aklımıza gelmeyecek birçok etkileşime sebebiyet vermektedir. Basitce su sıcak veya soğuk denildiğinde aklımıza hiç gelmeyen ve ninelerimizin bize anlatmadığı birçok olayın akvaryumda geliştiğini anlamanın zamanı geldi diye düşünüyorum. Bu olay deri dokularımızda suyu sıcak veya soğuk hissetmekten öteye giderek su içinde yaşayan organizmaların yaşamsal faaliyetlerinden tutun sunun yapısına , içeriğine , değişken olaylara verdiği tepkilere kadar birçok şeyi etkilediğini bilmek akavryumlarımızdaki suya faklı açılardan bakmamıza ve sıcaklığı önemsememize sebebiyet verecektir.

Su sıcaklığı’nın değişkenliği neticesinde akvaryumda etkilenen doneler kısaca aşağıdaki gibi sıralanabilir:

1-Canlıların metabolizma , sindirim sistemi.
2-Sunun oksijen tutma kapasitesi, PH.
3-Suda çözülmüş toksit maddelerin etkileşimi,amonyak.
4-Genel su değerlerindeki diğer değişimler. (bir sonraki makalede)

Kısaca yukarıda listelenen ve sıcaklık değişimleri ile etkileşim gösteren öğelere basitce ve bir hobici gözü ile tek tek değinelim.

1- Akvaryum canlıları soğuk kanlı hayvanlardır, yani vicut sıcaklıkları sunun sıcaklığına göre değişmekte , ısı ve enerji ihtiyaçlarını biz insanların tersine dış su ısısından temin ederek hayatlarını idame ettirebilmektedirler. Kısaca bir yemi, besini sindirebilmek için dış su ısısından elde ettikleri enerjiden faydalanırlar. Bunu düşünerek bir balığin besinlerden düzgün bir şekilde faydalanabilmesi için su ısısının balığın yeme alışkanlığı olan besinleri vicudunun metabolize edecek değerde tutulması gerekir. Bu konuda bir örnek vererek konuyu netleştirmekte fayda var. Örnek bir balığın doğada ortalama 26 C derece sıcaklıkta yaşadığını düşünelim, bu balığın varsayım olarak bizim de olduğumuz gibi sıcak kanlı bir canlı eti ile yemlendiğini düşünelim(dana ciğeri, eti, yağı vb gibi). Yem yapılan sıcak kanlı hayvanın normal vicut ısısını yaklaşık olarak 30-35 C derecede idame ettirdiğini düşünelim. (insan 35-36 C derece gibi). Bu vicut sıcaklığında erimeyen yağlar ve etler 26 C derecede yaşayan bir balığın vicudunda metabolize edilmesi, parçalanarak sindirilmesi ve yemden fayda sağlanabilmesi için balığın 26 C dereceden çok daha yüksek sıcaklıklarda yaşayabilmesi gereklidir. Bu da mümkün olmadığı için balıklarımız vicutlarında eriyemeyen besinlerden, yağlardan dolayı ilk başlarda yağlanarak büyür gibi görünecektir, ancak daha sonraları erken büyüyen fakat yağlanmaya bağlı olarak balık sirozu, kısırlık gibi etkilerden dolayı ömrü uzun olamayacak bir balık sahibi olmanız kaçınılmazdır.

2- Su, yapısı ve doğası gereği oksijen içermektedir ancak sudaki çözülmüş oksijen miktarı akvaryumumuzdaki canlı yüküne, akvaryum suyunun hareketli olmasına, havalandırılmasına ve de sunun ısısına bağlı olarak değişkenlik göstermektedir. Sudaki oksijen miktarının azlığı ve/veya çokluğu da akvaryumumuzun PH değeri’nin azalması’na ve/veya çoğalmasına sebebiyet vermektedir. Bol oksijenli bir akvaryumun Ph değeri yüksek az oksijenli sunun ph değeri ise daha düşüktür. Bilimsel olarak kanıtlanmakla birlikte belirtmekte fayda var ki: Su, ısısına göre oksijeni daha az veya daha çok barındırabilir. Soğuk bir suda oksijen tanecikleri daha az hacme sahip olduklarından (basınç bakımından) soğuk su’nun oksijen oranı nispeten daha çok olur. Bu veri ve bilgilerden yola çıkarak sabit su ısısı , sabit Ph değerini de sağlamaktadır. Isınan suda az oksijen düşük Ph, Soğuyan suda çok oksijen yüksek Ph değeri gözlemlenir. Isının değişkenliği diğer etkileri yanında Ph değerini de değişken kılacağından balıklarımızın sağlıkları açısından kaçınılması gerekli bir durum arzetmektedir. Zaten balıklarımızın çeşitli ısılardaki tepkileri de bu etkenler sonucunda ortaya çıkmaktadır.

3- Isısı yüksek ve oksijen bakımından zayıf sularda Ph değerimizin düşük olması yanında tam tersi bir durumda ise Ph değerimiz nispeten yüksek olabilmektedir. Yüksek Ph ve Oksijenin bol olduğu sularda Amonyak gibi zehirli gazlar daha kolay okside olduklarından zehir etkileri düşük Ph değerlerine nazaran daha yüksektir. Sonuç olarak Amonyak Yüksek Ph değerleri’nde daha zehirli ve toksit, düşük Ph değerlerinde ise daha az toksittir. Bu yüzdendir ki yüksek Ph derecesine sahip tuzlusu akvaryumlarında Amonyak vb gibi toksit maddeler balıklara daha çok etki ederek zarar verebilmektedir. Tatlı su gibi düşük Ph değerlerinin bulunabileceği akvaryumlarda ise Amonyak daha az toksit ve zehirlidir.

İyi çalışmalar

Sertaç Eyuboğlu - Kıbrıs Akvaryum Kulubü

Not: Deneysel olarak kendi akvaryumlarımda yaptığım testler neticesinde elde ettiğim sonuçlara göre hazırlanmıştır. Hiçbir resmi, bilimsel ve/veya eğitimsel dayanağı yoktur.

kaynak: hayvanlar.us

Temel İtaat Eğitimi hayvan, bilgi, hayvanlar

Yazan: admin Tarih: Ocak - 9 - 2008

Su ısısı ve etkileri

Her köpeğin mutlaka alması gereken eğitimdir.Bütün görev köpekleri temel ve ileri itaat eğitimi altındadır.Köpeğin görevi ne olursa olsun temel itaat eğitimini almadan görevini yapamaz.Temel itaat eğitimi köpeğin öğrenmeyi öğrenme aşamasıdır.Bu eğitim dönemi içinde köpeğin sahibine itaat etmesi için gerekli komutlar ve davranışlar öğretilir.

Eğitimin başarılı olabilmesi için köpeğin sosyalleşmesi maximum düzeyde olmalıdır,sosyal bir köpek sahibi olmak eğitimli bir köpek sahibi olmaktan çok daha önemlidir.Bu yüzden köpek sahibinin temel itaat eğitimine kadar yavruyu olabildiği kadar sosyalleştirmesi ve ona dünyayı tanıtması gerekir,aksi takdirde yeteri kadar sosyal olmayan bir yavru köpek eğitimde başarı sağlamayacak ve sorunlara yol açacaktır.Eğer köpeğinizde sosyal davranış sorunları gözlemledi iseniz hiç vakit kaybetmeden bu sorunların önüne geçmeniz gerekir.Ancak sorunlar çözüldükten sonra köpeğiniz temel itaat eğitimi için hazır olacaktır.

Temel itaat eğitimine giriş yaşı altı ila oniki ay arasında olabilir.Koruma eğitimi için hazırlanan köpeğe temel itaat eğitimi,köpeğin koruma ve kendine güven duygusunun zayıflatılmaması için onikinci ay içinde verilmeli ancak bu ana kadar köpek koruma içgüdüsü ve cesaretini kuvvetlendirmek için çalıştırılmalı ve temel itaat komutlarına alıştırılmalıdır.

Eğer köpek görev için değil, arkadaşınız olacaksa eğitimine altıncı ay içinde başlayabilirsiniz ancak bu ana kadar yani sekizinci haftadan başlayarak köpeğinize komutları kesinlikle zorlamadan ve oyun arasında en fazla beş dakikanızı ayıyarak öğretebilirsiniz..Bu anlar köpeğinizle geçirdiğiniz en güzel ve eğlenceli günlerdir,unutmayın ki o henüz çok genç,şu an bebeklik döneminde ve bir bebekten olağanüstü bir hafıza veya düşünce bekleyemeyiz.Şu anlar köpeğinizin birşey anlamadığını düşünmeyin çünkü siz farkında olmasanız bile köpeğiniz öğrenmeye başladı ,önemli olan ona doğru hareketleri öğretmek ve geliştirmek yalnız sabır ile, her şey yavaş yavaş olacak

Temel itaat eğitiminde köpeğiniz size itaat etmeyi öğrenir ve verdiğiniz komutları uygulamaya çalışır.Bu eğitim dönemi içinde köpeğiniz yedi adet temel komut öğrenecektir.Köpeğin bu komutlara tamamen uyum süresi 30-40 gün arasındadır.Temel itaat eğitimi için verilen esas süre yirmibir gündür.Ancak bu süre çoğu köpek sahibinin, köpeğini yeteri kadar sosyalleştiremediği ve bu yüzden köpeğin, eğitime ve dış dünyaya yeteri kadar uyum sağlayamadığı için süre uzamaktadır.

Burada bir kez daha tekrar etmekte fayda görüyorum.Köpeğinizin eğitimde başarılı olması ve onunla ömür boyu rahat bir yaşam istiyorsanız yavru köpeğinize dünyayı ve insanları çok iyi tanıtmalı ve bu alanlardaki sorunlarını çözmelisiniz.bu sorunlar çözüldükten sonra köpeğinizi temel itaat kursuna vermelisiniz.

Yürüme-Yavaş Yürüme-Hızlı Yürüme-Koşma.Sol yanınızda sizinle uyumlu olarak,gevşek kayışta yürüme.

Otur.

Yat.

Gel.

Otomatik oturuş. Siz durduğunuz anda köpeğinizde durarak oturur.

Yerinde kal. Sol yanızda yürüyen köpeğinize komut vererek onu ayakta bekletebilirsiniz.

Dur. Size doğru gelen köpeğinizi komutunuz ile ileride durdurabilirsiniz.

Eğitimde yanlış olarak bazı eğitmenler “Bekle” komutunu kullanırlar.Örneğin köpeğe “Otur” veya “Yat” komutunu verdikten sonra ayrıca “Bekle” komutunu verirler ve köpek bu komuta uyar.Yukarıda da gördüğünüz üzere “Bekle” komutu sıralamada yer almamıştır,çünkü bu komut eğitim için gereksizdir.Zaten köpeğinize “Otur” - “Yat” -”Yerinde Kal” ve “Dur” komutunu verdiğiniz anda köpeğimizden bir dahaki komuta kadar komutu uygulamasını istemekteyiz.Bu yüzden köpeğimize komut vererek yanından ayrıldığımız anda köpeğimiz hareket etmeyerek yeni komutlarımızı beklemelidir.

Temel itaat eğitiminde köpek yedekli olduğu halde yukarıdda sayılan komutlarınıza itaat etmektedir.Köpeğinizin tasmasını çıkardığınız ve onu serbest bıraktığınız anda köpeğinizin komutlara cevap verme oranı düşer hatta başlarda biraz cevap verirken ileride hiç vermeyebilir.Bunun için trafiğin ve insanların yoğun olduğu bölgede köpeğinizi serbest bırakmamak uygun bir davranış olacaktır.Eğer köpeğinizin tasmasız olarakda komutlarınıza uymasını isterseniz itaat eğitiminin bir üst basamağı olan ileri itat eğitimine geçmelisiniz.

kaynak: hayvanlar.us

Işık saçan canlılar hayvan, bilgi, hayvanlar

Yazan: admin Tarih: Ocak - 9 - 2008

Temel İtaat Eğitimi

Işık saçan canlıların en bilinenleri ateş böcekleridir. Bilim adamları yıllardır sürdürdükleri araştırmalarında ateş böceklerinin ürettikleri kadar verimli bir ışık üretmeye çalışmaktadırlar. Işıktan maksimum verim elde eden ve neredeyse hiç enerji kaybetmeyen ateş böcekleri, bu özellikleri nedeniyle sürekli araştırma konusu olurlar.

Gerçekte bir canlının ışık üretmesi, aynı zamanda da bu ışığın ısısından etkilenmemesi son derece şaşırtıcıdır. Çünkü bilindiği gibi günümüz teknolojisi ile gerçekleştirilen ışık üretiminde, mutlaka bir sıcaklık açığa çıkar ve bu sıcaklık dadışarıya ısı enerjisi olarak verilir. Dolayısıyla bu durumda ışık üreten canlıların da zarar görmesi gerekmektedir. Oysa ışık üreten canlılarda kusursuz bir tasarım vardır. Kendi ürettikleri sıcaklıktan hiç etkilenmezler. Çünkü genellikle bu canlılar ışık ürettikleri sırada çok fazlamiktarlarda bir sıcaklık da açığa çıkmaz. Vücut sistemleri buna uygun olarak tasarlanmıştır.

Deniz altı canlıları, böcekler ve daha pek çok canlı türü kendi ışıklarını kendileri üretirler. Her birinin ışığı üretim şekilleri, kullanım alanları, süreleri ve üretilen ışığın cinsi gibi özellikleri birbirinden çok farklıdır.

Her canlıya kullanabileceği niteliklerde ışık üretebileceği sistemi veren, bu sistemin devamlılığını sağlayan ise elbette canlıların kendileri değildir. Tesadüfler sonucunda ışık üreten organların ortaya çıkması mümkün değildir. Işık saçan tüm canlılar Allahın üstün yaratma sanatının tecellisidir. Allah sonsuz bilgi, akıl ve kudretinin delillerini, yarattığı canlılarvasıtasıyla bizlere tanıtmaktadır.


IŞIK ÜRETEN COMB JELLY

Comb Jelly tıpkı deniz anaları ve deniz Anemonları gibi hassas canlılardandır. Genellikle mikroskobik bitkiler ve küçük deniz hayvanları ile beslenirler. Bazıları avlarını tıpkı balık oltası gibi suda hareket eden yapışkan dokunaçları ile yakalar. Bir türün ise çok geniş bir biçimde açılabilen ve diğer Comb Jellyler de dahil olmak üzere pek çok canlıyı yutabilen ağızları vardır. Comb Jellynin vücudunda sıra halinde ince tüyler bulunur. Bu tüylerini suda kendini ileri doğru itebilmek için kullanır. Bundan başka hemen hemen tümünün sırtında tıpkı dikiş yerine benzeyen, özel ışık üretebilen hücreler bulunmaktadır. Türlerin de kendi içlerinde ilginç özellikleri vardır. Örneğin kırmızı Comb Jelly dokunulduğunda parlar. Aynı zamanda suya parıldayan, ışıklı taneler bırakabilir. Bu, düşmanlar için kullanılan bir şaşırtma yöntemidir.


IŞIK SAÇAN MÜREKKEP BALIKLARI

Deniz diplerinde yaşayan küçük mürekkep balıklarının gözlerinin ve dokunaçlarının üzerinde ışık saçan organlar bulunmaktadır. Bu organlar bir yandan mürekkep balıklarının planktonları kendilerine çekebilmeleri için ışıldak (projektör) görevi görürken bir yandan da planktonları yakalayabilmeleri için kapan görevi görür


BÖCEKLERİN IŞIKLA ANLAŞMALARI

Böceklerin kullandıkları anlaşma yollarından bir tanesi de ışıktır. Allah tarafından kendilerine verilmiş olan ışık üretme yeteneği sayesinde pek çok böcek türü ışık saçarak birbirlerine mesaj gönderir. Örneğin güneş battığında ortaya çıkan yetişkin iki erkek ateş böceği eş bulabilmek için etrafa birlikte işaretler gönderir. Bundan başka kandil böcekleri de düşmanlarını uyarmak için sürekli olarak parıldayan kuyruklarını kullanır. Mangrov ağaçlarında bulunan Pteropteryx


ATEŞ BÖCEKLERİ


Üzeri ateş böcekleri ile kaplanmış bir ağaç karanlıkta çok sayıda lamba ile aydınlatılıyormuş gibi görünür.

Ateş böcekleri vücutlarının içinde gerçekleşen kimyasal reaksiyonlar sonucu ürettikleri yeşil-sarı ışıklarla tanınan böceklerdir. Haberleşmek ve çiftleşme mesajı verebilmek için bu ışıkları kullanan ateş böceklerinde türe göre ışıldama uzunluğu değişir. Ayrıca bazı türlerde, dişiyi cezbetmek için önce erkek ışıldarken, bir diğerinde çağrıyı dişiler yapabilir. Bazı türler ise ışıklarını kendilerini savunmak için kullanır. Saçtıkları ışık aynı zamanda tadlarının kötü olduğu mesajını da iletir. Bundan başka ateş böceklerinin sadece erkeklerinin kanatları vardır. Erkekler çiftleşebilmek için uçarak dişi ateş böceklerini ararlar. Çiftleşme gerçekleştikten sonra dişi, yumurtalarını bir kayanın ya da bitki örtüsünün altına bırakır. Beş hafta sonra, yumurtalar kırılır ve larvalar çıkar. Ateş böceklerinin başka bir özelliği de hayatlarının her safhasında gelişme halinde olmalarıdır.


IŞIKLI DEMİR YOLU KURTLARI

Demir yolu kurdu ismini, kafasındaki parlak kırmızı ışık ve saçtığı ışıktan dolayı gece yolculuk eden bir trenin pencerelerini andıran gövdesi nedeniyle almıştır. Demir yolu kurdu, Güney ve Orta Amerikada yaşar ve çok seyrek olarak ortaya çıkar. Sadece geceleri yiyecek bulmak için ortaya çıkan bu canlı eğer kendini bir tehlike altında hissederse, birden kafasındaki ve vücudundaki ışıkları yakar ve düşmanını uzak durması için uyarır. Bu ışık gösterisi sırasında, başı ateşkırmızısı ve vücudu da soluk yeşil-sarı gibi bir renk alır.

Normal zamanlarda demir yolu kurtlarının rengi, kütüklerin ya da kayaların altında saklanmasına yardımcı olan donuk bir kahverengidir.

Demir yolu kurdunun kullandığı ışıklar vücudunda gerçekleşen kimyasal reaksiyonlar sayesinde üretilir. Demir yolu kurdunun vücudunun her bir kenarında soluk renkte yeşil-sarı ışık saçan 11 tane spot bulunmaktadır. Işıklarının tamamını bir kerede veya zaman içinde birkaç kerede yakabilir. Dişi demir yolu kurtlarının ise sadece başında parlak kırmızı bir ışık bulunur.

Dişi, yumurtalarını yerin altındaki yuvasına bırakır ve kurda benzeyen larvalar yumurtalardan çıkana kadar üzerlerine kıvrılarak onları korur. Yaklaşık bir yıl sonra larva pupaya dönüşür. Pupa evresinden sonraki bir ay içinde ise pupa yetişkin haline gelir.


MYCENA CYANOPHOS MANTARLARI

Mycena cyanophos gecenin karanlığında ışık saçan bir mantar türüdür. Bu mantarın solungaçları karanlıkta flaşsız fotoğraf çekmek için bile yeterli olacak kadar kuvvetli bir ışık yayar. Söz konusu mantar gibi bir canlının nasıl olup da bu kadar güçlü bir ışık yaydığı bilim adamları için cevaplanması gereken bazı sorular oluşturmuştur. Bunun üzerine mantarın ışığı nasıl ürettiğini bulmak için araştırmalar yapan bilim adamları, bazı enzimlerin oksijenle birleşmeleri sonucunda bu ışığın oluştuğunu tahmin etmektedirler. Mycena cyanophos mantarlarında enzim üreten ve seri kimyasal işlemler başlatan bir sistem vardır. Bilim adamlarının ancak uzun araştırmalar yaparak nasıl işlediğini bulabildikleri bu sistem sayesinde mantarlar ışık üretir. Böyle bir sistemin bu mantar türünde tesadüfen ortaya çıkmış olması elbette ki imkansızdır. Mantarın sahip olduğu ışık üretme sistemi bir tasarımın varlığını gösterir. Bu, Allahın yaratış mucizelerinden biridir. Allah herşeyi eksiksiz yaratandır.


IŞIK SAÇAN MANTARTÜRLERİ

Canlı ya da ölü maddelerle beslenen mantarlar yiyeceklerinin üzerini ince bir iplikle sarmalar ve besleyici kısmını emer. Mantarların tropik orman ve ağaçlıklarda yaşayan yaklaşık 40 kadar türü kendi yeşil ya da mavi-yeşil ışıklarını üretir. Bazıları geceleri parlar. Diğerleri ise ağaç dallarında ve gövdelerinde büyür ve üzerinde bulundukları ağaç kabuğunu da aydınlatırlar. Bu, sporlarını dağıtabilecek böceklerin dikkatini çekmek için kullandıkları bir yöntemdir. Örneğin bal mantarının köke benzeyen ipleri ağaca yaslandıkça parıldar. Mantarlar, mikroskopla görülebilecek küçüklükte küf üretenlerden, Armillaria bulbosa gibi kapladığı alan kilometrelerce kare olan türlere kadar değişiklik gösterebilir


IŞIKLI MÜREKKEP BALIÐI

Bir tür mürekkep balığı kimyasal olarak mavi-beyaz bir ışık üretir. Vücudu ve dokunaçları mücevhere benzeyen organlarla kaplıdır. Bu mürekkep balığının özelliği; kendisini kamufle edebilmek için ışığın rengini, yoğunluğunu ve çevresini kaplayan şeye göre açısını değiştirebilmesidir. Dişi mürekkep balıklarının çiftleşmeden önce erkeği cezbetmek için ya da kendisini koruma amaçlı ışık ürettiği düşünülmektedir. Yukarıdan gelen ışığa göre ayarlama yaparak kendilerini suyun içinde düşmanlarına karşı görünmez hale getirebilirler.

Bazı mürekkep balığı türleri ise düşmanlarını şaşırtmak için suya parlak renkli bir mukus bulutu fırlatır. Bu arada yaptıkları bu hareket sayesinde kaçmak için vakit kazanırlar. Bazı türler saatte 40 km.ye varan bir hızla mürekkep fırlatabilir.

Mürekkep balıkları güçlü ve hızlı yüzen balıklardır. Hareket etme sistemleri de son derece şaşırtıcıdır. Vücutlarından içeri-dışarı su pompalaAllahdanKorkAllahdanKorkAllahdanKorkAllahdanKorkAllah danKork hareket ederler.Buraya kadar sayılan tüm özellikleri mürekkep balıklarındaki tasarımdan sadece birkaç örnektir. Bu örneksiz tasarım tüm evreni yaratıcı olan Allaha aittir


GÜMÜŞ RENKLİ BALTA BALIÐI

Balta balığı ismini gümüş renkli, keskin şekilli ve baltayı andıran narin kuyruğundan dolayı almıştır. Balta balıkları küçük, parlak ve gümüş renklidir. Gün ışığının az olduğu zamanlarda, suyun yaklaşık 500 m. derininde saklanırlar ama geceleri beslenme amacıyla 300 m. kadar yüzeye çıkarlar. Diğer birçok derin deniz balığı gibi, karınlarının alt kısmında ışık üreten organlar bulunur. Bu organların içerisinde, kimyasal maddeler tepkimeye girer ve dışarıya gün ışığına uygun olan ve kendisini denizin aşağı kesimlerindeki düşmanlarından saklayan soluk, mavi bir ışık verir. Balta balığı, vücudunun altında mavimsi ışık yayabilen yaklaşık 100 kadar ışık organına sahiptir.


BAKTERİLERİ KULLANARAK IŞIK ÜRETEN BALIKLAR

Bazı balıklar ihtiyaçları olan ışığı bakterilerle sürdürdükleri ortak yaşam sayesinde üretirler. Örneğin adını vücudunu kaplayan zırha benzeyen pullardan alan çam kozalağı balığı, çenesinin altındaki iki ışık organında yaşayan milyonlarca bakterinin yardımı ile ışık üretir. Bundan başka Midilli balığının da boğazının arka kısmında, bakteri dolu iki ışık bezi bulunmaktadır. Balık bu sayede ara sıra yanıp sönerek veya sürekli biçimde ışık gönderebilir.


DENİZDEKİ YAKAMOZUN SIRRI: OSTRACODLAR

Karayib Denizinde yaşayan ve ışık üreten birçok deniz hayvanından biri de, yüzlerce hatta daha fazla türü bulunan Ostracodlardır. Ostracodlar bir susam tohumundan daha büyük olmayan kabuklu canlılardır, fakat birçok canlının yapamadığı şeyleri yapar ve vücutlarında ışık üretirler. Ostracodlar ışık saçan zerreleri üst dudaklarının içinde bulunan bazı bezlerden bırakır. Yalnızca erkek Ostracodlar ışık üretir. Her gece güneş battıktan yaklaşık olarak 1 saat sonra yüzlerce erkek Ostracod, dişileri kendilerine çekebilmek için ışık saçmaya başlar. Erkek Ostracodlar etrafta yüzerken arkalarında parıldayan noktalardan oluşan bir iz bırakır. Yakamoz olarak adlandırılan bu iz nedeniyle Ostracodların bulunduğu sularda binlerce küçük, parlak ışık yanıyormuşgibi olur.


KORUNMAK İÇİN IŞIK ÜRETEN CANLILAR

Deniz yıldızları, denizkestaneleri, tüylü yıldızlar gibi canlılar “dikenli hayvanlar” olarak adlandırılır. Bu hayvanların birçoğunun derisi savunma amacıyla kullandıkları keskin dikenlerle kaplıdır. Deniz kıyılarında, mercan kayalıklarında ve deniz yataklarında yaşarlar.

Bu canlılar düşmanlarından korunmak için kendi ışıklarını üretir. Parlak kollara ya da omurgalara sahip olan bu canlılar kendilerine saldırı olduğunda suda ışık bulutları oluşturabilir.

Korunmak için ışık üreten canlılara başka bir örnek olarak da bir denizyıldızı türünü verebiliriz. Bu denizyıldızı denizin yaklaşık 1000 m. dibinde yaşamaktadır. Kollarının ucundan parlak yeşil-mavi ışıklar saçar. Işıklı uyarısı düşmanlarına kötü bir tadı olduğunu bildirmek içindir. Yine başka bir denizyıldızı türü ise kendisine saldırıldığında parlamaya başlar ve düşmanı uzaklaştırmak için kollarından birini düşmana doğru fırlatır. Bu, denizyıldızının kullandığı önemli bir savunma taktiğidir. Kopan kolun beyaz ışık saçmaya devam etmesi düşmanın dikkatini kola yöneltir. Denizyıldızı da bu sırada kaçar


EL FENERİ BALIÐI

Gece olduğunda, el feneri balığı kayalıklarda ya da mercanların arasında saklandığı yerinden çıkar. Herhangi bir ışığa karşı çok dikkatlidir ve eğer ay ışığı çok parlaksa ya da herhangi bir dalgıcın ışığını görürse hemen saklanır. Karanlığın sağladığı emniyetle birlikte el feneri balığı ışığını, avını bulabilmek, düşmanlarını şaşırtabilmek ve türdeşleriile iletişim kurmak için kullanır. Parlak ışıklar, gözlerinin altındaki büyük organlar tarafından üretilir. Bu organlar, balığın kanına karışan oksijen ve şekerle beslenen ışık saçan milyonlarca bakteriden oluşur. Balık ışığı açıp, kapatabilir ve yiyecek ararken istediği yöne çevirebilir. Ürettiği ışık o kadar güçlüdür ki, otuz metrelik mesafeden bile görülebilir. Aslında, tek bir el feneri balığından gelen ışık bile küçük bir odayı aydınlatmak için yeterlidir. El feneri balığı bir çeşit kepenk görevi gören göz kapakları sayesinde ışığını yakıp, kapatabilir.

kaynak: hayvanlar.us

Tavşanlar hayvan, bilgi, hayvanlar

Yazan: admin Tarih: Ocak - 9 - 2008

Işık saçan canlılar


Tavşanlar yüzyıllardır ehlileştirilmişlerdir, biraz gayretle çok sevimli pet olabilirler.
Tavşanlar tuvalet alışkanlığı kazanabilirler.Evi kirletmemeyi öğrenirler, çok uğraştığınız takdirde, itaat etmeyi de öğrenebilirler. Eğer bir an evvel tavşanın belli bir yere pislemesini ve böylece evin içinde serbestce dolaşmasını arzu ediyorsanız onu eve aldıktan sonraki bir kaç gün bir odaya koymak önerilir. Bu odaya bir talaş kabı bırakarak,tavşanın ihtiyacını buraya görme alışkanlığını kazanması sağlanır.


Eğer bu sevimli hayvanı beslemek isterseniz,biraz sabırlı olmanız gerekecektir Tavşanınızı ne kadar iyi eyitirseniz eğitin unutmayınki o bir kemiricidir.Evinizdeki tahta eşyalar süpürgeliklerde diş izi bırakmaması için ona bunun yerine geçebilecek sert birkaç eşya sağlamak iyi olacaktır. Örneğin iyice bayatlamış ekemek veya küçük parça odun bu ihtiyacı karşılar.
Tavşanlarda kaprofaji (dışkı yeme )vardır. Eğer günün herhangi bir zamanında küçük dostunuz kakasını yerken görebilirsiniz. Sakın şaşırmayın ve buna asla engel olmayınız. Tavşanlar iki çeşit kaka yaparlar bundan sadece birisini yerler. Çünkü tavşan, barsağının son kısmında imal ettiği bu içerik proteğin den çok zengindir,bazı vitaminleri içerir ,düşük selülozlu ve sindirime yardımcı bakterilerden oluşur. Tavşan günlük protein ihtiyacının % 7 sini bundan karşılar.
Eğer buna engel olursanız tavşan güçten düşer ve zayıflar.

· Yavru tavşanlar, eğer üretilmeyeceklerse, iki yaşından önce kısırlaştırılmalıdırlar.Dişiler üreme organları(yumurtalık ve uterus ) kanserlerine çok yatkındırlar ve kısırlaştırma bu riski ortadan kaldırır; erkeklerin ise agresif davranışlarını önler.

· Çoğu tavşan, fazla beslenildiğinden, obesliğe yakın derecede şişmandır ve dengeli bir rejim şarttır. İyi kalite timothy samanı yanısıra, az miktarda pellet ve koyu yeşil , sarı sebzelerle meyveler kullanın. Samanın içindeki seluloz en iyi, tüy topu önleyicisidir ve sindirimi düzenler.

· Tavşanınız eve gelir gelmez, veteriner kontrolüne götürün; daha sonraki kontrolleri her altı ayda bir yapılacaktır. Tavşanlarda iç parazit çok görüldüğünden, gaita muayenesi tavsiye edilir. Pirelenebileceği için, pire ilaçları kullanılması gerekebilir. Dişlerini sıkça muayene ettirn. Tavşanlarda diş uzaması görüldüğünde dişlerin törpülenmesi gerekir.
Tavşanların aşıya gereksinimi yoktur.

kaynak: hayvanlar.us


Tavşanlar

Kafes ve salmaların bakımında en önemli konuların başında temizlik gelir. Temizliğine özen gösterilmeyen kafes ve salmalarda yaşayan kuşlar için hastalıkların ve parazitlerin etkisiyle sağlıklarının bozulması kaçınılmaz bir sonuçtur. Kuşkusuz, bir hastalıkla tedavi amacıyla uğraşmaktansa, o hastalığın doğmaması için önlemler almak çok daha kolaydır. Temizlik kavramıyla anlatılmak istenen, yalnızca kafesi veya salmanın temizliği değil, aynı zamanda kuşların temizliğidir. Bu temizlik, günlük ve haftalık olmak üzere iki bölümde ele alınabilir.

Günlük temizlikte yapılacak işleri şöyle sıralayabiliriz ;
1- Temizlik tercihen sabah saatlerinde yapılmalıdır. İlk iş olarak yemlikler, suluklar, yemişlik ve eğer kirlenmişse tünekler, kafesin sürgülü tabanıyla birlikte çıkartılarak, temizliğin yapıldığı ve yemlerin tazelendiği yerlere götürülür. Tünek başlıklarında bulunan , bitlere karşı konan toz gereğinde temizlenir.
2- Kaplar temizlenir, su ve yemlikler, gereken özen gösterilerek tazelenir. Kafesin tabanına eğer taban kumu serilmekteyse, buradaki dışkı ve yem artıkları toplanır. Muhabbet kuşlarının dışkıları kuru olduğu ve yemleri aşırı oranda dağıtmadan yedikleri için bu işlem o denli zor değildir. Taban kumu serilmiyorsa, kafes tabanına tabanı koruyan, temizlikte kolaylık sağlayan kalın paket kâğıtlarından uygun ölçüde kesilerek kullanılması yararlı olur.
3- Bütün bu tazeleme ve temizleme işleri tamamlandıktan sonra herşey yerli yerine konulur.
4- Kafesin bulunduğu oda, kuş hava akımlarının ortasında kalmayacak, rahatsızlanmasına neden olabilecek bir etkiye uğramayacak biçimde havalandırılır. Bu çok önemli bir noktadır. Kuşların en büyük gereksinimlerinden biri de temiz havadır. Ancak bunu sağlarken hastalanmasına neden de olmamak gerekir.

Kafes ve salmaların bu günlük bakım ve temizliklerinden başka, haftada veya onbeş günde bir daha büyük ve ayrıntılı temizlik yapmak yararlı bir zorunluluktur. Bu büyük temizlikte, kafeslerin ve salmaların her yeri inceden inceye temizlenir. Hiçbir yerde yem artığı ve pislik bırakılmaz. Kafesler sodalı sıcak sularla silinir, tünekler iyice temizlenir. Tünek başlarına pamukla konulan pire tozları yenilenir. Yuva kutularına, salmanın kapı, pencere gibi tahta bölümlerinin ek yerlerine, çatlaklarına ve aralarına, bir litre suya iki kaşık izotox konularak hazırlanacak eriyikten bir süngerli sürülerek dezenfeksiyon sağlanır.
KAYNAK :
Altınköprü yayınları , Muhabbet Kuşları , Tuncel Altınköprü

kaynak: hayvanlar.us


Muhabbet Kuşlarında Kafes Ve Salmaların Bakımı