Dünyanın en büyük timsahı 6 metre boyunda, ağırlığı ise 1 tondan fazla.
- Develerin 3 tane kaşı vardır.
- Istakozların kanı mavidir.
- Bir sineğin hızı saatte 8 km’dir.
- Sıçan, deveden daha uzun bir süre susuz kalabilir.
- Erkek güve, dişi güvenin kokusunu 14 km’den alabilir.
- Bazı böcekler kafaları kopmasına rağmen 1 sene yaşayabilir.
- Zürafa kulaklarını diliyle temizler.
- Çikolata köpekleri öldürebilir. Gerçek çikolata köpeklerin kalbini ve sinir sitemini olumsuz şekilde etkiler.
- Yarasalar bir mağaradan dışarı çıkarken hep sola döner.
- Yetişkin bir ayı, bir at kadar hızlı koşabilir.
- İngiltere’deki bütün kuğular, kraliyet ailesine aittir.
- Kutup ayıları solaktır.
- Baykuş mavi rengini görebilen tek kuştur.
- Dünyada insan başına düşen karınca sayısı 1 milyondur.
- Dünyanın bir numaralı domuz üreticisi ve tüketicisi Çinlilerdir.
- Timsahlar dillerini dışarı çıkaramazlar.
- Bir karıncanın koku alma yeteneği, en az bir köpeğinki kadar gelişmiştir.
- Hamam böcekleri yaklaşık olarak 250 milyon yıldır yaşadıkları halde, hiçbir değişime uğramamışlardır.
- Kediler ültrason seslerini duyarlar.
- Zürafa 35 cm. uzunlukta siyah bir dile sahiptir.
- Sadece insanlar ve yunuslar zevk için cinsel ilişkide bulunur.
- Dünyanın en büyük hayvanı mavi balinadır. Aynı zamanda hayvanlar aleminin en hızlı büyüyen hayvanıdır. Kilosu 22 ayda 26 tona kadar ulaşır.
- Dünyanın en hızlı hayvanı Leopar’dır. Hızı saate 100 km.’ye ulaşır.
- Dünyanın en hızlı kuşu Boğazlı Kırlangıçtır. 3 saniye süreyle saatte 128 km. sürate ulaşmıştır.
- İyi bakılan ve erken yaşlarda kısırlaştırılmış bir tavşan 8 ila 12 sene yaşar.
- Kediler 100 değişik ses, köpekler ise 10 ses çıkartabilir.
- Son 4 bin sene içerisinde herhangi yeni hayvan evcilleştirilmemiştir.
- Bir pire, kendi büyüklüğünün 150 kat yüksekliğine zıplayabilir. Bu oranı tutturmak için insanın yaklaşık 30 metre zıplaması gereklidir.
- Atlar bir aya kadar ayakta kalabilirler.
- Kedilerin her bir kulağında 32 adale vardır.
- Bir inek hayatı boyunca yaklaşık 200 bin bardak
süt üretir.
- Karıncalar uyumaz.
- Her sene Amerika’daki hayvan bakım yerleri 30 bin kedi ve köpeği uyutma mecburiyetinde kalmaktadır.
- Hastalanmayan tek hayvan köpekbalığıdır.
- 2 bin 600 değişik cins kurbağa vardır.
- Yılanlar duyamaz.
- Kelebekler ayaklarıyla tat alırlar.
- Filler zıplamayan tek memelidir.
- Bir karıncanın koku alma yeteneği en az bir köpeğinki kadar gelişmiştir.
- Atların, insanlardan 18 tane fazla kemiği vardır.
- Fareler kusamaz.
- Yunuslar gözleri açık uyur.
- Kangurular geri geri yürüyemez.
- Zebralar beyaz üzerine siyah çizgilidir.
- Hayvanlar aleminde sadece domuzlar güneşten yanabilir.
- Sineklerin 5 gözü vardır.
- Sığırların dört tane
midesi vardır.
- Zürafalar yüzemez.
- Penguen yüzebilen ama u
çamayan tek kuştur.
- Dünyada en tehlikeli hayvan sivrisinektir, çünkü insan ölümüne en fazla sebep olan hayvandır.
- Tüm dünyadaki kedi ve köpekler yılda 11 milyar dolarlık mama tüketmektedir.
- İnsanları parmak izinden, köpekleri ise burun izinden tanımak mümkündür.
- Kedi ve köpekler insanlar gibi ya sağ ellerini çok kullanırlar ya da sol.
- Kirpiler suda batmaz.
- Bir ıstakoz, ancak yedi senede, yarım kilo alabilir.
- Salyangozların 25 bin civarında dişi vardır.
- Mavi yunusların kalbi dakikada sadece dokuz kere çarpar.
- Köpekbalıklarının
kansere karşı bağışıklığı vardır.
- Sivrisineklerin 47 tane dişi vardır.
- Büyükçe bir yunus günde 2 ton yiyecek tüketir.
- Timsahlar daha derine batabilmek için taş yutarlar.
- Kediler
şeker tadını ayırt edemezler.
- Amerika’da 58 milyondan fazla köpek vardır.
- Zürafaların ses telleri yoktur..

kaynak: hayvanlar.us


Hayvanlar hakkında bilinmeyenler

Aşağıda yer alan discus türleri dışında, doğal hayatta ve akvaryum dünyasında pek çok tür discus bulunmaktadır. Doğal hayatta mevcut olan belli başlı türler dışında akvaryum ortamında bir çok melez tür elde edilmiştir. Çoğu tür doğal hayatta yaşamakta olan vahşi discusların akvaryum ortamına adapte edilmesinin ardından çeşitli çaprazlama yöntemleriyle üretilmişlerdir. Bu çaprazlama günümüzde de devam etmektedir. Akvaryumcularda, kayıt altına alınmamış bir çok discus türü görmek mümkündür. Bu farklılıklar sizi balığın sağlığı hakkında herhangi bir merak içine düşürmemelidir. (Discusların sağlık problemlerinin olup olmadığını anlamak için bakılması gereken çeşitli durumlar; gövde de görülen bozukluklar, yaralar, dekorlara sürtünme isteği, iştahsızlık, kararma, gözün normal dışı büyük ve çıkık olması.)



Blue Diamond









Solid Blue









Blue White









Ocean Green









Blue Turquoise









Brilliant Blue









Blue Snakeskin









Royal Blue









Royal Blue Cross









Alenquer Discus









Red Pigeonblood









Red Spotted Green









Green Leopard









Leopard Pigeonblood









Leopardskin









Leopard Snakeskin









Pearl Pigeon









Spotted Leopard









Red Turquoise









Royal Turquoise









Red Tiger









Red Snakeskin









Red Melon









White Face Red Melon









White Leopard









Red Snow









Red Ghost









Peach White









White Butterfly Striped









White Butterfly









Snow White









Yellow White









Millenium Gold









Gold









Calico









Golden Snakeskin


Efe Salar

kaynak: hayvanlar.us


Discus Türleri


Frontoza












Tanganyika gölünde bulunan ve çok uzun süre yaşayabilen yaşı ilerledikçe büyüyen balık türünden olan C. Frontosa, tanganika gölünün 40 – 45 metrelik kayalık bölgelerinde yaşayan bir türdür. Tanganika türleri arasında akvaryumcularda çok pahalı fiyatlara satılan bir balıktır bu nedeni ise derinlerde yaşadığından dolayı yakalanması çok zor ve zahmetli olduğundan dolayı çok popüler ve çok pahalıdır.


Bir çok türü olan C.Frontoza’nın en beğenilen ve pahalı olan türleri sırasıyla şöyledir.
Blue Zaire Moba,piyasada her zaman bulunamayan ve pahalı bir türdür. Diğer türlerde şunlardır; Bunlar arasında en yaygını Burundi olmak üzere Kigoma, Zambia, Mpimbwe ve Karliani dir.


Blue Zaire


Magara Brundi



Kigoma


Mpimbwe




Frontozalar genelde yavaş hareketli,sakin ve ürkek balıklar olmakla birlikte çok aşırı ışığı sevmez,karanlık yerleden hoşlanırlar.Genellikle kumları kazmaz ve bitkilere bir zarar vermezler.Akvaryumda diğer sakin tanganika cichledleri ile bir arada beslenebilir.
Frontozaların yanına koyacağınız balıkların küçük olmamasına dikkat ediniz,çünkü frontozalar kendiden küçük olan balıkları yiyebilirler.Gece avlandıklarından dolayı kendinden küçük olan balıkları yutabilirler.

Etobur balıklarıdır.Genelde protein oranı yüksek pul veya granül yemler,su piresi,artemia,kan kurdu,küçük salyangozlarla besleyebilirsiniz.Haftada 2 gün yem değişimi yapmak balıkların bağırsak sağlıkları için ve büyümeleri için önemlidir.
Frotozalar diğer cichled türleri gibi çok yem yiyen balıklar değilerdir.Az yemle idare eder ve fazla yem yemezler.Yemleme yaparken fazla yem atmamaya özen gösterin çünkü yemin hepsini tüketmeyeceği için akvaryumda yüzen bir sürü yem bırakabilirler.

Frontoza’ların dış görünüşü 6 mavi – beyaz üzerine dikey siyah bantları olan ancak kigoma’da türünde 7 dikey bant özelliğini görebilirsiniz.Bu 7 bant sadece kigoma’da has bir özelliktir.Vücutlarındaki beyaz olan kısımlarını mavinin tonlarınıda bulundururlar.2 yaşından sonra erkekte hörgüç daha belirginleşir ama her iki cinste de alın örgücü oluşmaktadır.Erkeklerin ki dişilere oranla daha belirgin ve büyüktür.Yetişkin frontozaların boyları 30 – 35 cm bulmaktadır.Frontozalarda görülen bir diğer göze çarpan özellik ise karın yüzgeçleridir.Arkaya doğru ince beyaz mavi uzantılar balığa ayrı bir görünüm kazandırmaktadır.

Frontozalar için akvaryum şartları çok önemlidir.Balıkların doğadaki yaşam koşullarını akvaryum koşullarında hazırladığınız zaman balığın bu güzel görselliğini ve davranış özelliklerini tadabilme olanağı sağlayabilirsiniz.Akvaryumu bu balıklar için ayarlarken dikkat etmeniz gerekenler ilk etapta frontozalar doğada kayalık bölgelerde ve kayalıkların oluşturduğu mağalar ve kovuklarda yaşadıklarından dolayı akvaryum içersine yapılacak kaya dekoru ve bunlardan oluşturulacak kovuk ve mağaralar balıkların daha rahat stressiz olmalarını sağlamakla beraber doğada yaşadığı ortama yakın bir zemin hazırlamış olacaksınız.Frontoza akvaryumlarına tabana koyu renk kum tercih sebebidir.Çünkü doğada yaşadıkları yerler koyudur.Su sertliğini düşürmemek için tank içersine mango kökü,lav taşı gibi su sertliğini azaltacak malzemeler koymayınız,bu tarz malzemeler akvaryum suyunu sertliğini azaltacaktır.

Frontozalar için iç filtreleme yeterli olmayabilir.Bunun için dış filtre kullanmanızda çok fazla yarar sağlayacaktır.Balıkların gelişimi için iyi bir filtrasyon ve su değişimi gelişimleri için çok daha iyi ve sağlıklı olacaktır.

Frontozalar için akvaryumunuzun en az 350 lt altın düşürülmemesi gereklidir.Bundan küçük akvaryumlarda balıkların büyüdükçe ve belli bir boya geldikten sonra çok rahat hareket alanlarının olmaması akvaryumun hacminin küçüklüğü balıkların gelişimini etkileyeceği gibi stres gibi etkenler yaratacağı bir gerçektir.

Frontozalar ph oranı yüksek suları daha çok severler.Doğadaki ph akvaryumda tam olarak sağlayamasakta bu değerlere yakın ph şa ulaşmak için bir çok ürünü akvaryumculardan temin edebilirsiniz. pH 7,8-8.7,GH 12°-20°,24-28°C, üreme 25-28°C dir.

Frontosa Çifti Yumurtlarken


Frontozalar uygun akvaryum koşulları sağlandığında kolayca yumurta bırakırlar.2-2.5 yaşında cinsel olgunluğa erişir.Üstünkörü yapılan kısa bir kur döneminden sonra dişi yumurtalarını düz bir yüzeye sıralar.Bu sırada dişiyi takip eden erkek,yumurtaları döller.20 ile 70 arasında değişebilen sayıdaki döllenmiş yumurtayı dişi tek tek toplayarak 27°C sıcaklıkta 28 gün kadar süren bir kuluçka dönemi boyunca ağzında saklar. Tecrübesiz genç dişilerin ara sıra yumurtalarını yedikleri gözlenir. Dayanıklı yavrular, artemia larvaları, ince su piresi ve toz yemlerle kolayca yetiştirilebilirler. İyi beslenme ve sık su değişimleriyle çabuk büyüyüp 10-12 ayda, erkekler yaklaşık 16cm, dişiler ise 10 cm boyundayken cinsel olgunluğa ulaşırlar.


Serkan Yanık

kaynak: hayvanlar.us

Burada kısaca tuzlu su akvaryumlarında ışığın ne kadar önemli olduğuna değinmeye çalışacağım.
Genelde hepimiz önce tatlı su akvaryumlarına sahip olmuşuzdur.Ardından deniz akvaryumu (marine ya da reef) kurmaya heveslenmişizdir.Bu nedenle hemen şu soru aklımıza gelir.Acaba daha önceki akvaryumlarımda kullanmakta olduğum aydınlatma ürünlerimi tuzlu su akvaryumumda da kullanabilir miyim? Mevcut T8 Flüoresanlar başlangıç aşamasında kullanılabilir.Ancak dikkat edilmesi gereken bir husus vardır.Akvaryumun yüksekliği 50 cm ve üzerinde ise bu aydınlatma ürünlerinin yeterli gelmeyeceğidir.Işıklandırmada özellikle yaşatılmak istenen canlılara dikkat etmek gerekir.Işık ihtiyacı yüksek olan küçük polipli mercanlar akvaryumunuzda bulunuyor ise T8 artık hiçbir işe yaramaz hale gelir.Mevcut ışık bu canlılarıın ihtiyacını karşılayamayacaktır.


T8: T8 olarak ifade edilen Flüoresanlar heryerde bulabileceğimiz ev aydınlatması için de kullanılan 26 mm çapındaki aydınlatma ürünleridir.T5 olarak adlandırılan Flüoresanlar ise çok daha ince, yaklaşık 16 mm çapındadır.



T5 ve T8 Flüoresanlar örnekleri



T5’in en büyük avantajı çok daha ince olmasıdır.Bu sayede daha fazla aydınlatma ürünü akvaryumun kapağına monte edilebilir.Ayrıca elektronik balastların kullanılabilir olması ve lambaların güçlü olması ışık şiddetlerinin daha fazla olmasına olanak sağlamaktadır.Ama kullanım ömürleri hala 1 yıl dır. İster T5 ister T8 ya da HQI olsun 1 yıl sonra mutlaka yenileri ile değiştirilmelidirler.

Tuzlu su için elverişli olan lambalar 10K ile 15K arasında olmalıdır.Sadece beyaz Flüoresanlar kullanmamaya da dikkat edilmelidir.Mavi lambaların da (actinic) beyaz lambalarla berbaer kullanılması gerektiği unutulmamalıdır.Denizlerde 1 metre derinlikten donra ışıktaki kırmızı tayf azalmaktadır.Bu nedenle sadece beyaz ışık iyi bir seçim olmaktan uzaktır.Actinic lambalar la ile kombinasyon yapılması doğal ortama daha yakın bir renk elde edilmesini sağlar.Diğer bir alternatif olarak bu iki lambanın karışımı olan Flüoresanlar da tercih edilebilir.Bu lambaların %60’lık kısmı beyaz ışık %40’lık kısmı mavi ışık üretmektedir.

T5’in T8’e oranla bir dezavantajı vardır.O da daha fazla ısı üretmesidir.Bu özelliğinden dolayı kapalı kapakların içersinde T5 kullanımı problem teşkil edebilir.Bu nedenle kapak içersinde kullanılacak bir bilgisayar fanı soruna çözüm olabilir.

T5 lambaların ayarlanabilir ışık şiddetine sahip modelleri zor da olsa piyasada bulunmaktadır.Bu modeller kullanark gün doğumu gün batımı efektleri yaratılabilir.


İyi bir ışık elde etmek için sadece aydınlatma ürünü yeterli değildir.Reflektör kullanılması burada çok büyük önem taşır.Doğru yerleştirilmiş reflektörler ile 2 hatta bazen 3 kat verim artışı sağlanabilir.Yapılan en büyük yanlışlardan bir tanesi reflektör kullanmadan lambaları doğrudan kapağa bağlamak ya da bütün lambalar için tek bir reflektör kullanmaktır.Her bir lamba için ayrı ayrı kullanılan reflektörler verimde daha fazla artış elde edilmesine olanak sağlar.


HQI: Bu isim aslında bir üretici firmanın civa buharlı lambalar için verdiği isimdir ve zaman içersinde bu tip lambalar metal halide ya da HQI olarak adlandırılmaya başlamıştır.
Bu lambalar 5600 K’den 20.000 K’ e kadar geniş bir yelpaze içersinde satışa sunulmaktadır.
20.000K oldukça mavi bir renge sahiptir.Tuzlu su akvaryumlarında daha ziyade 10.000-14.000K arasındaki lambalar tavsiye edildir.Kelvin değeri ne kadar düşük ise ışık o kadar sarı renkli gözükür.Gün ışığı ya da beyaz ışık değerlerine sahip metal lambaların yanında actinic olarak tabir edilen lambaların kullanılması faydalı olur.
Yüksekliği 50 cm civarı olan bir akvaryumda 70-150 Watt arasında bir metal lamba kullanılması tavsiye edilir.Daha yüksek akvaryumlarda daha yüksek Watt’lı metal lambalar kullanılmalıdır.Ancak bu değerler tahmini verilen değerlerdir.Eğer mercan ya da küçük polipli canlılar akvaryumda beslenmeyecek ise metal aydınlatmaya gerek yoktur.

75 cm yüksekliğe kadar tüm akvaryumlarda T5 aydınlatma ürünlerinin çekinilmeden kullanılabileceğini söyleyebilirim. Alansal aydınlatma yapan T5 floresanları tüm akvaryum tabanını aydınlatabilecek şekilde dizmek önemli noktadır.Metal lambalar ise daha noktasal aydınlatma yaptıkları için T5’lerin aydınlatamadığı noktalara gelecek şekilde yerleştirilir ise tüm alanda hakim bir aydınlatma sağlanmış olur.

Metal lambalar yandıklarında etraflarına ultraviyole (UV) ışık yayarlar.Bu nedenle akvaryumdaki su seviyesinden 20-30 cm yüksekte tutulmalıdırlar.Bu konu özellikle lambaların değiştirilmesinde dikkat edilmesi gereken bir noktadır.Yenilenen ışık kaynağına canlıların adaptasyonunun sağlanması için ilk günler daha da tyüksekte tutulmalı.Zamanla olması gereken seviyeye indirilmelidir.
Diğer bir yanlış düşünce de metal lambaların T5’lere oranla daha daha yüksek ışık şiddetine sahip olduğudur.Böyle bir durum söz konusu değildir.Bunu belirtmekte fayda var.Mercanlar için şu daha iyi balıklar için bu lamba daha çok işe yarar gibi bir ayrım yapmak mümkün değildir.Sadece akvaryumun yüksekliğine bağlı olarak seçilecek aydınlatma ürününe dikkat edilemsi gerekir.Özellikle yüksek akvaryumlarda en alt noktalara kadar ışığın ulaşabilmesi için yüksek Watt’lı metal lambalar tercih edillmelidir.

T5’in metal lambalara oranla daha ucuz olduğunu da belirtmekte fayda görüyorum.

Aktinic Lambalar (Mavi Işık)
Sylvania — Coralstar.
Philips — Aqua Coral
Hagen — Marine Glo
Sera — Deep Sea

10.000 K Lambalar (Parlak Kuvvetli Işık)

Sylania — Aquastar
Philips — Aquarelle
Hagen — Aqua Glo
Sera — Blue Sky

Aquastar ışık spektrumu Coralstar Işık spektrumu


Semih GEDİZ

kaynak: hayvanlar.us


Tuzlusu Akvaryumlarında Aydınlatma

Pygocentrus Nattereri, bildiğimiz adıyla Piranha, yerli dilindeki anlamı olan “MAKAS”, Amazon nehrinin kahverengi asidik ve yumuşak sularında sürüler halinde yaşayan, üreme zamanında ise eşleşip ayrı bölgelerde yaşayan balıklardır. Piranhalar Characins grubuna dahil olup Serrasalmus ailesine dahil balıklardır. Serrasalmuslar çok geniş bir aile olmalarına karşın belkide en çok üzerine dikkat çeken tür nattereri dir. Ülkemize bu aileden çeşitli türler gelmektedir. En çok bildiğimiz türler şunlardır;


1) Silver Dollar

Özellikleri genel görünüm olarak diğer türlere nispeten vücutları daha yassı ve yüksektir. Hem etçil hem otçul olarak beslenir. Gümüş renkleri ile tropikal bir akvaryumda son derece güzel gözükürler.

2) Pacu

Nattereriyle vücut yapısı genel olarak benzerdir. Alt çenesi üst çeneyle aynı hizada olup dişleri daha seyrek ve şekilsizdir. Bu tür akvaryumun hacmine göre 50 cmye kadar büyüyebilir fakat nattereriler bu kadar büyümezler. Hem etçil hem otçuldurlar, büyüdükçe oluşturdukları sürüler dahada az bireyli olur. Avlarını parçalamaktan çok küçük balıkları yutarak yerler.

3) Piraya

Nattereri ile genel görünümü aynıdır. Farklarından bazıları karın bölgesinin nattererilerdeki gibi kırmızı olmayıp sarı görünüm kazanmasıdır.


Piranha Dişleri
Piranhanın en ilginç yeri dişleridir. Üçgen şeklindeki sivri dişler o kadar keskindir ki amazon yerlileri piranha çenesinden günlük hayatta kullanmak üzere gereçler üretmişlerdir.Örnek olarak yerliler saç tıraşlarını piranha alt ve üst çenesini kullanarak yapıyorlar.

Nattereriler bir characins türü olmasına rağmen diğer characins türlerinden çok farklı özellikleri vardır. Mesela diğer caracins türleri omnivor (hem etçil hem otçul) olup piranhalar carnivor (etçil) beslenirler. Ayrıca üremeleri bile daha farklıdır. Diğer türler yumurtalarını döküp onları kaderine terk ederken piranhalar yavrular yumurtadan çıkasıya kadar cichlidler gibi onları koruyup kuyruklarıyla havalandırıp tam bir anne baba şefkati gösterirler.

Sürü psikolojisini belkide en güzel gösteren balıklar olan piranhalar iyi birer temizlikçidirler. Nehre düşmüş yaralı, ölü hayvanları yerler ayrıca su altında zayıf bir canlı gördüklerinde sürü halinde saldırıp avlarını kemiklerine kadar tüketirler. Eğer doğal ortamına yakın bir piranha akvaryumu
kurmak istiyorsanız mutlaka en az 8-10 bireylik bir sürü oluşturmak çok yerinde olacaktır. Aksi takdirde 2-3 bireylik bir grup hiçbir zaman size gerçek piranha kimliğini göstermez.


Not: Yukarda geçen tüm piranha kelimeleri Pygocentrus nattereri olarak bahsedilmektedir.


Ufuk İNAN

kaynak: hayvanlar.us


Pygocentrus Nattereri (Piranha)

Akvaristler olarak hep su ile ilgili bazı problemlerimiz olmuştur. Akvaryumlarımızda beslediğimiz türlerin özelliğine göre asidik veya bazik ortam yaratmak için bazı ekipmanlara ihtiyaç duyarız. Buda yetmez suyun istikrarını sağlamak için dışarıdan müdahale etmemiz gerekir. Besladiğimiz canlılara doğal ortamlarındaki şartları sağlamak için elimizden geleni yaparız.

Denizde yaşayan canlıların aksine tatlısu’da yaşayan canlıların ihtiyaç duyduğu su kimyası bir çok farklılık gösterir. Dağlardaki sular serin ve hızlı aktıkları için oksijence zengindir. Kayaların arasından süzülürken birtakım mineralleride beraberinde taşır. Bu tip sularda Dorios tipi balıklara rastlarız. Tropik ormanlardan geçip akan akarsular genellikle yumuşak ve asidik sulardır. Daha yavaş akan bu sular daha az oksijenlidir. Akvaryumlarımızda baktığımız balıkların büyük çoğunluğu bu sulardan gelir. Cichlid, Rasbora, Characins. Bitki yapısının az olduğu Orta Amerika’daki sular ağır akar ve alkali yani sert özellik taşır. Bu sularda canlı doğuran dediğimiz türler yaşar. Swordtail, Molly, Platy.


Mevsim değişimlerinde göllerin ve küçük ırmakların bazılarının bölgesel olarak kuruduğu gözlemlenir. Muson yağmurlarının başlamasıyla canlanan bu sular çok değişken bir kimyaya sahiptir. Bazen yumuşak ve asidik bazende buharlaşmayla beraber sertleşir. Bu sularda hareket az olduğu için oksijen içeriğide azdır. Killfish denilen tür bu sularda yaşar. Döllenen yumurtalarını çamura gömer suların yükselmesiyle beraber üreme gerçekleşir.



Afrikadaki göller su toplayan göllerdir. Buharlaşma dışında su kaçağı olmayan bu sular çok sert ve baziktir.Rüzgar ve dalgalanma ile oksijen içeriği zenginleşir. Bu tip sularda cichlid dediğimiz tür yaşar.



Yukarıda bahsi geçen su çeşitliliği biz akvaristleri akvaryumlarımızda beslediğimiz canlıların türlerine gore akvaryum sularımızı simule etmemize yöneltmiştir. Şehir sularını birtakım işlemlerden geçirdikten sonar akvaryumlarımızda kullanırız.Klor etkisinin giderilmesi için suyu bekletmek, bakır, çinko gibi ağır metallerin etkisini azaltmak için bir takım kimyasallar kullanmak gibi.Suyun temiz ve dengeli sağlanıp devam ettirilmesi önemlidir. Şehir suyuyla akvaryumda başarı sağlamak için ayarlama yapılmasında bilgili olmak gerekir.Bunun için azda olsa suyun kimyasını bilmemiz gerekir.



Genelde pH, kH, gH ve iletkenlik gibi bazı terimleri hepimiz duymuş veya okumuşuzdur.

pH [potentia hidrogenii]

pH bir çözeltinin asitlik veya bazlık ölçüsüdür. pH özel durumların haricinde 0-14 değerleri arasında bir skala yardımıyla ölçülür. pH sudaki hidrojen iyonu konsantrasyonunu negative logaritma değeridir. Suyun pH değeri sudaki hidrojen iyonları [H+] konsantrasyonunun, hidroksit [OH-] konsantrasyonuna oranıyla belirlenir.

Eğer H+ iyonları, OH- iyonlarından fazla ise su ASİDİK yani pH 7’den küçüktür.
Eğer OH- iyonları, H+ iyonlarından fazla ise su BASİK yani pH 7’den büyüktür.
İki iyon birbirlerine eşitse su NÖTR yani pH 7 dir.




pH akvaryumumuzdaki en önemli ölçütlerden birisidir. Balıkların doğal ortamlarındali pH değerlerine yakın değerlerdeki akvaryumlarda bakılması son derece önemlidir. Akvaryumlarımızdaki balıkların pH aralığı genelde 6,0-9,0 arasındadır. Bu aralığın dışında canlıların çok büyük bir kısmının yaşaması mümkün değildir. Sudaki pH salınımları çok tehlikelidir. Çoğu zaman suyun mutlak pH değerinden çok pH’ı sabit tutmak daha önemlidir. Çünkü akvaryumdaki canlılar, bitkiler ve microorganizmalar pH salınımlarından olumsuz etkilenir veya hastalanırlar. pH’ı sabit tutmada en önemli rolü karbonat sertliği kH oynar. kH yükseldikçe pH daha kolay dengede tutulur. Bir akvaryumda pH değerini etkileyen en önemli madde karbondioksit’dir. Suda ne kadar CO2 varsa, pH o kadar düşüktür.

KARBONAT SERTLİÐİ [kH]

kH sudaki bikarbonat ve karbonat iyonlarının ölçüsüdür.Karbonat sertliği sudaki pH salınımlarına karşı tanpon görevi üstlenir.Bir akvaryumda kH nekadar yüksekse sudaki pH salınımları o kadar düşüktür. Eğer sudaki kH değeri düşük ise akvaryumdaki biyolojik denge içindeki şartlardan yani artan ve eksilen karbondioksit değerleri, neticesinde pH salınımları yüksek olacak ve akvaryumunuzdaki canlılar olumsuz olarak etkilenecektir.Çok özel bazı türlerin dışında akvaryumunuzdaki kH değerleri 3o-10o kH arasında olmalıdır.


GENEL SERTLİK [Gh]

Sudaki kalsiyum (Ca++) iyonlarının ve magnesyum (Mg++) iyonlarının ölçümlerinden ibarettir. Bir takım başka iyonlarda gH değerlerinde etkilidir fakat etkileri önemsizdir. Genelde Gh pH’ı doğrudan etkilemez yani genel sertliğin az yada çok olması pH salınımlarında rol oynamaz. Genel sertlik akvaryumdaki biyolojik denge açısından oldukça önemlidir. Akvaryumunuzdaki canlıların yumuşak veya sert suyu tercih etmesinden bahsediliyorsa Gh’dan bahsediliyordur. Genel sertlik akvaryumunuzdaki canlılara verdiğimiz besinler ve artık maddelerin hücre mebranlarından geçişini sağlayacağından sudaki yanlış gH değerleri yumurta kanalları ve böbrek gibi iç organların çalışmasını ve büyümesini engeller. Canlılar farklı gH’a adapte olabilirler fakat üreme engellenebilir. Genel olarak akvaryum balıkları için uygun sertlik derecesi 5o-15o gH arasındadır.


Sudaki gh ölçüleri aşağıdaki gibi değerlendirilir;



Su Kimyası



0o-5o Çok yumuşak
5o-10o Yumuşak
10o-15o Orta sert
15o-20o Sert
20o-+ Çok sert

Özet olarak su sertliği akvaristleri iki açıdan ilgilendirir,
1) Balıklar için en uygun ortamı yaratmak
2)Akvaryumunuzdaki pH değerlerini sabit hale getirmek.
İki çeşit su sertliği vardır;
ı) Genel sertlik (gH)
ıı) Karbonat sertliği (kH)

İLETKENLİK
Suyun içerdiği çözünmüş iyonların miktarını belirler. Su saflaştıkça iletkenlik azalır. Birimi direnç biriminin tersi olup, µS/cm ‘dir.

Sonuç olarak yerel suyumuzu akvaryumda kullandığımızda suyun pH değerini yükseltmek için kaya, midye kırığı,vs. gibi yan ürünler kullanırız. Asıl sorun suyun pH değerini düşürmekte yaşanır. Bunun pek çok meşakatlı yöntemi vardır.Buharlaştırma yoğunlaştırma, reçine yastıkları kullanmak ve bence en doğrusu R/O sistemi.



Suyun gH değeri düşükse, kalsiyum sülfat veya magnesyum sülfat kullanabiliriz. Fakat bunun dezavantajı suya sülfat eklemektir. Dolayısıyla çok tecrübeli akvaristlerin yapmasını öneririm. Kalsiyum karbonat ta kullanılabilir ancak bu suyun kH değerinide yükseltecektir. İstediğimiz sonuçları elde edene kadar çeşitli kombinasyonları kullanabiliriz.



Suyun karbonat sertliğini kaynatarak azaltabiliriz.Bu küçük akvaryumlar dışında pratik bir çözüm değildir. Sodyum bikarbonat koyarak kolayca yükseltilebilinir. Kalsiyum karbonat kH ve gH değerlerini eşit olarak arttırır. Her 50 lt. su için bir çay kaşığı sodyum bikarbonat kH değerini 4o arttırarak genel sertliği arttırmayacaktır. Aynı miktarda suya 2 çay kaşığı kalsiyum karbonat eklemek kH ve gH değerini 4o arttıracaktır.


Kubilay ANDAÇ

kaynak: hayvanlar.us

Koruma ve koku meziyetleri yapan köpeklere SCHTZHUND denir.Bu bir eğitim sistemidir. Bu eğitimde asıl amaç köpeğin sahibini ve yakınlarını korumasıdır. Elbette ki her köpek bu görevi yapamaz yine uygun bir yavrunun eğitim aşamasına kadar çok iyi yetişmiş olması gerekir. Ayrıca iyi beslenmesi ve sağlıklı olması da şarttır. Halk arasında bazı yanlış uygulamalar mevcuttur. Köpeği karanlıkta tutmak, çiğ yemek yedirmek gibi uygulamalar yapılmamalıdır.


Şayet köpeğin geninde sertlik yoksa ne yaparsınız yapın olmaz, köpeğin özünde olması gerekir, Mizacı sert olması gerkir gerisi makyaj olur ve gerçek anlamda bir tehlike ile karşılaştığında bir tekme yediğinde korkup kaçacak ve sizi yarı yolda tehlike ile burun buruna bırakcaktır. Bu eğitim oldukça zor ve tekniktir çok yetenekli partner gereklidir. Örneğin bir düşman şahsın silahına davranması ile köpeğin bu hareketin ne manaya geldiğini anlayıp düşmana saldırması gerekir veya (tut)komutu ile şüpheli şahsa saldırıp onu etkisiz hale getirmelidir, (BIRAK)komutu ile bırakmalı fakat yinede dikkatti düşmanın üzerinde olmalıdır. Köpekler normalde eğitim almadıkları sürece gerçekten ısırmayı bilmezler.Ancak profesyonel eğitim sonucunda köpekler etkili ısırma tekniği kazandırılır.


Bu işide provakatörler tabir ettiğimiz partner yapar. Biz onun için size bu çalışmayı yapmayın diyoruz. Isırmayı bilmeyen köpeğe elindeki malzemeyi ustalıkla köpeğe nasıl vermesi gerektiğini provakatör çok iyi bilir. Buna yer tutuşda dahildir. Kısaca özetlersek, dövüş sanatını bilmeyen insanla bilen insan gibidir. Ancak ısırma tekniğini öğrenen bir köpek kolunuzu tuttuğu anda 3 sn. gibi kısa bir sürede sizin kolunuzu kırar ve liflerinizi kopartır ve siz bu kısa zamanda bayılırsınız ve etkisiz duruma düşersiniz. Sanırım işin önemi ve ciddiyetini kavradınız. Şahış koruması yapacak yavru daima sahibi ile birlikte yaşamalı ve eve gelen herkesle haşır neşir edilmemelidir. Ama gözlemlemelidir. Sokakta herkesle temas içinde bulunmamalıdır, çünkü insanlardan aşırı sevgi ve ilgi gören köpek miskinleşir ve ona ileride insan kötü demek çok zor olur. Beynine insanların iyi olduğu kazınmıştır.


Bu sebeple bu ilişkiyi iyi ayarlamalıyız. Daima uzaktan. Eğitim alanına çıkan acemi bir köpeğe daima kendisinin güçlü kuvvetli olduğu hissettirilir,aslı da böyledir. Hiç bir zaman bir köpeğe güç uygulanmaz, daima köpek kazanır. İnsan hep ondan korkar, bu boğuşma esnasında da böyledir. Burada provakatörün önemi ortaya tekrar çıkıyor.

kaynak: hayvanlar.us


Köpeklerde Bodyguard Eğitimi

İnsan ve hayvan zekası arasında ne fark var?


Zeki hayvanlarla ilgili birbirinden ilginç öyküleri zaman zaman büyük bir merakla izliyoruz. Matematikten anlayan attan tutun da felsefe yapan gorile kadar ne ararsanız var. Televizyon ve daha sonra internetin ortaya çıkmasıyla birlikte birbirinden akıllı hayvanlarla ilgili haberler tüm dünyada, sanatçı dedikoduları kadar hızlı yayılmaya başladı.


Bilim hayvanların zihinsel yetilerini gerçi çok araştırıyor, fakat bilim adamlarının elde ettikleri sonuçlar o kadar “çılgın” değil. Buna rağmen yine de yeterince sürpriz var. Kaliforniya Üniversitesi Deniz Memelileri Enstitüsü’nde yaşayan fok Rocky, 90 kadar sembolü aklında tutabiliyor. Hatta bunları belli gruplara göre sınıflandırmayı bile öğrenmiş. Üstelik bir fok için üçgen, otomobil veya muz gibi resimlerin hiçbir anlamı yok. Rocky buna rağmen özelliklerin değişebileceğini de kavramış. Yani aynı topun bazen küçük bazen de büyük olabileceğini biliyor.


Uzun yıllardan bu yana Rocky ile birlikte çalışan psikolog Ronald Schusterman’a göre bu yetenekler, dilin koşulu. İnsanlar sadece bu düşünce sürecini yerine getirebildikleri için gerçek topu, “top” sözcüğüyle tanımlayabiliyorlar.


Bununla birlikte hiçbir bilim adamı “gelişkin” hayvanlarda, bilinçli bir düşünme yetisinin varlığından söz etmez. Birçokları, “kurnazlığı” çağrıştırdığı için “zeka” yerine “kavrama” veya “idrak kabiliyeti” sözcüğünü tercih ediyor.

Çıkmaz yol mu?


Hayvanların zihinsel iç yaşamlarıyla ilgili tartışma adeta bir çıkmaz yola saplanmış gibi. Zihinsel durumları ve yetileri ya da duyguları anlatan terimlerin hiç biri bilimsel olarak tanımlanamamıştır.


Kelimelerin anlamı sürekli değişmekte. Zeka (intelligence) genelde sorunları çözme ve bağlantıları görme yetisi olarak açıklanmakta. Fakat her problem düşünülerek çözülmüyor, hayvanlarda zekayı yansıttığı sanılanların bir çoğu genlerinde programlanmıştır. Ayrıca zekanın farklı biçimleri söz konusu. Teknik görevlerde, sosyal görevlerden farklı yetenekler gerekli. İnsanlar arasında da mesela yabancı dil öğrenmekte zorlanan matematik dahileri vardır.


Konu, işin içine “bilinç” de girince iyice bulanıklaşmakta. Sözlüklere göre bilinç, düşünce veya anı gibi zihinsel koşullar gerektirmekte. Fakat bilinç için de aslında bağlantılı bir açıklama var sayılmaz. Alman nörobiyolog Andreas Kreiter, bilinç kelimesinin arkasında hatalı bir konseptin bulunduğunu söylüyor ve bilinç belki de belli bir bilgi işlem tipinin bir yan ürünüdür diyor.

İmkansız olan

İnsanın kendisini bir hayvanın yerine koyabilme imkansızlığına dikkat çeken bilim adamı Amerikalı filozof Thoman Nagel idi. Mesela bir yarasa gibi yaşamanın ne olduğunu asla tahmin edemeyiz.


Sadece rutubetli bir ortamda baş aşağı sarkarak yaşamanın bizim için hiç de dayanılır bir durum olmayacağını bilebiliriz. Dahası başka bir insanın bilincini bile öğrenemeyiz sadece hissedebiliriz. Fakat yine de tüm insanların bir iç dünyaya sahip oldukları kabul edilmekte.


Yarasalar, yönlerin, ses yansımalarına göre bulunduğu bir dünyada yaşıyorlar. O halde yarasanın bir ultrason bilinci mi var? Köpekler idrar koklayarak yaşadıkları bölgenin sosyal topografisini çıkarabiliyorlar. Buna göre köpeklerde idrar kokusu bilincinin bulunduğunu söyleyebilir miyiz?


Hayvan olmanın nasıl bir şey olduğunu öğrenmek isteyenler, algılamalarındaki farklılıkları kavramalı. Yarasalara, köpeklere sorulanları sormak imkansız. Bu, körlerin önüne kağıda basılı bir zeka testi koymak gibi olurdu.


Bochum’daki Ruhr Üniversitesi nöro ve davranış biyologu Guido Dehnhardt, fokların duyu dünyasını araştırıyor. Bizimkinden bir milyon kez duyarlı olan koku duyusu sayesinde havadaki en küçük orandaki dimetil sülfiti bile koklayabiliyorlar foklar.


Fokların yeteneği


Yosunlar, minik planktonların besinidir, bunlar ise balıkların besini oluşturur. Foklar da balıklara bakarak planktonlarla beslenmeyi öğrenmişler. Foklar ayrıca suyun toz içeriğine göre en ince nüansların tadını bile alabiliyorlar. Bu foklar açısından büyük bir avantajdır, çünkü fokların besinleri genelde okyanus sularının üst üste bindiği sınır bölgelerinde yaşıyor. Ayrıca foklar, tuzun mesajlarını gayet iyi okuyabiliyorlar.


Hayvanların diğer canlılarla iletişim kuramamaları, içteki yaşama bakışı engellemekte. Foklar, suyun içinde insanlar dünyasında var olmayan izleri kaydediyorlar.


Şöyle, son derece duyarlı bıyıklarıyla, bir balığın suda bıraktığı titreşimleri üç dakika sonra bile algılayabiliyorlar. Bir fok olmanın nasıl bir şey olduğunu insanlar, bedenen bile hayal edemezler. Bir fokun duyuları algılayış şekli bile bu kadar farklıyken, iç deneyimi ve bilincine nasıl yaklaşabiliriz diyor uzman.


Ama buna rağmen fokların da bilincin bir ön safhasına sahip olduğundan emin. Mesela bir hayvanat bahçesindeki bir havuzda yaşayan fokların hepsi erkek olmasına rağmen, farklı kişiliklerden bile söz edilebilir, diyor Dernhardt. “Her hayvan görevlere farklı yaklaşıyor ve bireysel stratejiler geliştiriyor”.


Bir tür bilinç var


Hayvanların “bir tür bilince” ya da en azından “basit ön biçimine” sahip olduklarına İsviçreli zoolog Heini Hediger de inanıyor. Hatta primat araştırmacısı biraz daha ileriye giderek şöyle diyor:


“Eğer bilinç, kişinin kendi davranışları ve kararları üzerine düşünmek demekse, o halde hayvanlar buna muhakkak sahipler” diyor. Nörobiyolog Andreas Kreiter, ise hayvanlardaki bilincin insandan farklı olduğunu, insan ve hayvanın ortak yönlerinin spesifik olmayan korku, acı, doyum ya da iyi hissetme gibi temel duygular olduğunu vurgulamakta.


Doğabilimciler, diğer canlıların beyninde tam olarak nelerin yaşandığını bulamadıkları için tartışma, filozoflar arasında da hararetli bir şekilde sürmekte.


Descartes, hayvanları belli bir mekanizmaya göre işleyen saat gibi tarif etmişti, ancak bu tanımlamayı kabul eden kalmadı artık. Günümüzde örneğin John Searle gibi filozoflar, insan ve hayvan bilinci arasında bir sınır koymanın doğru olacağını savunuyorlar.


Bilincin en basit formu olan kendi bedeninin farkında olma yetisinde bile farklı bulgular elde edilmiş. Avusturyalı hayvan psikologu Heini Hediger, her yıl düşüp, yeniden büyümesine rağmen, geyiklerin, boynuzlarının genişliğini bildiklerini ama buna karşın kafalarında ömür boyu taşıdıkları boynuzlardan birinin kırılması halinde antilopların bunu fark etmediklerini saptamış.


Ulusal karakter?


Bize çok yakın olan türlerde bile hayvanlar hakkında kesin açıklamalarda bulunmak neredeyse imkansızdır. Bertrand Russel, Amerikalı ve Alman bilim adamlarının çalışmalarını okuduktan sonra alaylı bir şekilde hayvanların, gözlemleyenin ulusal karakterine uygun bir biçimde davranmadıklarını söylemişti. Amerikalıların deney hayvanları inanılmaz bir gayret sarf ederken, Alman araştırmacıların hayvanları, hareket etmeden oturuyor ve problemi nasıl çözeceklerini düşünüyorlardı.


Bir davranışın bireysel bilişsel süreçlerle mi işlediği yoksa Descartes’in saati gibi otomatik olarak mı çalıştığını bulmak çok zordur. Karmaşık davranış biçimleri, genelde kalıtımda programlanmıştır. Bunlar rastlantısal olarak oluştuktan sonra evrimsel rekabet sürecinde kalıcı olarak kalıtıma işleniyorlar diyor bilim adamları.


Nasıl bir zeka


Hormonlar veya çevresel bir uyarı istediğinde, bu davranışlar otomatik olarak yerine getirilmekte. Mesela karıncalar ölü hemcinslerini yuvalarından dışarı taşırlar. Hijyen açısından aslında gayet mantıklı bir davranış. Fakat bu işi yaparak tamamen robot gibi davranıyorlar.


Bilim adamları, normalde yalnızca ölü karıncalarda salgılanan bir asidi, canlı karıncanın üzerine döktüklerinde, karıncaların canlı olan hayvanı da dışarı taşıdıklarını görmüşler. Bu gibi davranışlardan yola çıkan davranış biçimcisi Conwy Lloyd-Morgan, bugün bile geçerliliğini koruyan bir ilkeyi formüle etmişti:
Refles yada içgüdü gibi daha kolay açıklamalar dururkenhayvansal davranışlar zeka olarak yorumlanmamalı. Akıllı bir davranışın mutlaka bilinçli olarak yerine getirilmesi gerekmiyor.


Münster Üniversitesi’nden Norbert Sachser de mesela sincapların kışa hazırlık olsun diye yiyecek depolamalarını, genetik bir programa bağlıyor. Kimi bilim adamları bunu “ekolojik zeka” olarak açıklayarak, Wolfgang Wickler gibi şu iddialı soruyu soruyorlar:


Zeki olmak için gerçekten beyne ihtiyaç var mı? Ve buna yanıt olarak da arıların dansından, böceklerdeki alet kullanımına kadar minik beyinlerle ne kadar zor davranışların yerine getirildiğini gösteriyorlar. Ancak “ekolojik zeka” tezini destekleyenler yine de bunların planlı ya da refleksle gerçekleştiğini iddia etmek yerine, evrimsel süreçlerin, bilinci gerektirmeyen çözümler getirdiğini kanıtlamaya çalışıyorlar.

Neresi içgüdüsel?


Tabii bireysel zihinsel yetiler ve zeka programı arasındaki farkı görmenin kolay olmadığı istisnalar da var. Mesela bilimsel adı İndicatoridae olan bal kuşu, arı larvalarıyla beslenir. Kuş, arılar tarafından korunan yuvaya ulaşamadığı için buraya girmenin yollarını arar.


Çözüm şudur: Kanatlarını çırparak ve tiz bir şekilde öterek balla beslenen bir porsuk türünü baştan çıkarak yuvaya gitmesini sağlar. Porsuk kovanları parçalayarak balı yer ve artanı da kuşa bırakır. Bunun içgüdüsel bir davranış olduğunu söylemek zor diyor uzmanlar. Kaldı ki kuş bu stratejisini insan da uygulayabiliyor. Örneğin bir arıcı, çalı bıçağıyla ağaca vurduğunda da kuş uçup geliyor.


Ve benzer davranışları bilim adamları şebeklerde de gözlemlemişler. Yavru şebek, yetişkin bir şebeğin çıkardığı kökleri elde etmek için sanki canı yanıyormuş gibi avazı çıktığı gibi bağırır.


Yavrusunun sesini duyan anne şebek koşa koşa gelir ve sözde yavrusuna zarar veren şebeği kovalar. Böylece yavru şebek lezzetli köklere kavuşur. Bunun bir rastlantı olduğunu söylemek imkansız çünkü, uyanık maymun bu davranışı sürekli tekrarlıyordu diyor bilim adamları. Burada ilginç bir şekilde maymunun yalana başvurduğu görülmekte. Maymun yalan söylemesini biliyorsa, düşünebilir de.


Peki fark ne?


Peki bu durumda insan ve hayvan arasında ne gibi fark kalıyor geriye? Mizah olabilir mi? Fakat Hediger bazı hayvanların mizah anlayışı ya da en azından başkalarına gelen zararlara gülmek gibi davranışlar sergilediklerini görmüş.


Bilim adamı Kenya’daki Milli Parkı’nda bir step şebeğinin vahşi köpeklerle nasıl dalga geçtiğini anlatıyor. Köpek sürüsü bir akasya ağacının gölgesinde uyumaya çalışırken, şebek ağacın tepesinden atlayarak köpekleri rahatsız ediyordu. Şebeğin her atlayışında köpekler, maymunu yakalamak için yerlerinden kalkıyor ama maymun yeniden ağaca çıkıveriyordu.


Maymun aynı şeyi beş altı kez tekrarladıktan sonra yabani köpekler, hayvanın peşinden gitmekten vazgeçmişler. Burada şebeğin amacının sadece köpekleri kızdırmak olduğunu anlamak için bilim adamı olmak gerekmiyor. Başkalarını kızdırabilmek için hayvanın, kendisini başkasının yerine koyma yetisine sahip olması gerekiyor.


Bir ekonomi anlayışıyla ilgili gözlemler de bilinçli davranış için kanıt olabilir aslında. Jersey hayvanat bahçesindeki orangutanlar ilginç bir şekilde bakıcılarla bir tür alışveriş sistemi geliştirmişler.


Eşyaya değer biçme


Ziyaretçiler kafese, şemsiye, anahtar, kamera ve vb gibi eşyalar düşürdüklerinde, maymunlar bunları yakından incelemek için topluyorlar. Bakıcı bu eşyaları geri alabilmek için onları yiyeceklerle ödüllendirince, maymunlar kısa bir süre sonra eşyalar için belli bir değer biçmeye başlamışlar.


Mesela bir çocuk eldiveninin karşılığı iki tane kuru üzüm, anahtar ise bir muz değerinde olmuş. Bu davranışı sergileyen maymunlar, kendilerini bit pazarında alışveriş yapan insanlar gibi mi hissettiklerini anlatabilseydiler ne iyi olurdu.


Bazı zoologlar ve filozoflar bu yetinin yokluğunu insan ve gelişkin hayvanlar arasındaki fark olarak açıklıyorlar. Konuşamayan canlılar belli bir zeka seviyesini asla ulaşamazlar.


Bu tezin en ateşli savunucularından biri de Noam Chomsky. Dilbilimci, evrensel gramerin tüm insanlarda doğuştan var olduğunu ve insanların bu sayede konuşmayı hızlı bir şekilde öğrendiklerini ve yaratıcı bir dil geliştirdiklerin söylüyor.


Chomsky aslında bu iddiasıyla haksız da sayılmaz. Bilim adamları maymunlara konuşmayı öğretmek için on yıllar boyu uğraşsalar da hiçbir zaman düşünce alışverişini yansıtan bir diyalog ortaya çıkmamıştır. Yani Chomsky’nin dediği gibi maymunlar yaratıcı bir dil geliştirememişti.


Yetenek tek yönlü ve değişmez mi


Sorun sadece dil de değil. Guido Dehnhardt, yunuslara üçgen, daire ve dörtgen arasındaki farkı öğretmek için üç ay boşu boşuna çabaladığını anlatırken, nörobiyolog Andreas Kreiter de Rhesus maymunlarına optik sinyalin yer değiştirmesinden sonra öğrendikleri bir görevi yeniden öğretmesi gerektiğini söylüyor. Oysa insanlar bildikleri bir şeyi yeni bir düzenlemede tanımakta hiç zorlanmazlar.


Tüm doğanın postlu ve tüylü Einsteinlarla dolu olduğuna dayanan ünlü bir kurgu, büyüleyici olabilir belki ama neredeyse hiç gerçek bir yanı yoktur.


Tamam bazı kargalar yeme ulaşmak için alet yapabiliyorlar, bazı ahtapotlar ve fareler ise karmaşık labirentlerde hayatta kalabilmek için belli başlı görevleri yerine getirebiliyor, ama tüm hayvanların yetenekleri yine de tek yönlü ve değişmezdir. Hem zaten doğa gerçekten de dahilerle dolu ise niçin sadece insan bu kadar gelişebilmiştir?


Zeka ve öğrenme yetisi aynı şey değil, diye açıklıyor Andreas Kreiter. Hayvanları doğru yerde yakaladığınızda, arı bile inanılmaz konumlamaya yetisiyle şaşırtıcı davranışlar sergileyebilir. Ama bu tür tek yönlü beceriler için reflekslerin bağlantısı yeterlidir.


Zihinsel duvar mı var


Evrim dehasının iş başında olduğu yerde, zekaya ve bilince gerek duyulmaz bile. O halde insan ve hayvan arasında zihinsel bir duvar mı söz konusu? Gerçi memelilerin duygulara sahip oldukları kesin diyen Norbert Sachser da önemli farklılıkların bulunduğuna inanıyor. Mesela şempanzeler sadece o anda kendisine yarayacaklarla uğraşıyorlar.


Ancak Leipzig Max-Planck Evrimsel Antropoloji bilim adamlarının bir süre önce Science dergisinde yayımlanan araştırmaları ilginç bir şekilde orangutanların ve şempanzelerin bile plan yaptıklarını gösteriyor. Hayvanlar, saatler sonra işlerine yarayacak bir aleti 14 saat kadar önce yanlarına almayı öğrenmişler.


Sachser, insan ve hayvan arasındaki genel farkın alınan kararlardaki özgürlük derecesi olduğu kanısında. İnsan, evrimsel liyakatine karar verebiliyor. Mesela çocuk yapmama, sarhoş olma ya da uç sporlar yapma gibi seçimler yapabilmekte.


Oysa bir hayvan her zaman evrimin üreme kuralını yerine getirmek için çabalar hatta bu uğurda acı ve ölümü bile göze alır. Başka bir seçimi yoktur. Bilincin varlığıyla ilgili soru sadece gelişkin omurgalı hayvanlar için geçerli olabilir. Solucanlar ya da salyangozlar için günümüzde de Descartes’in saat modeli pek hatalı sayılmaz.


Aslan konuşsaydı


Ama kim bilir belki kendi kavrama yeteneğimiz yetersiz olduğu için omurgasız hayvanlardaki kavrama yeteneğinin de yetersiz olduğunu düşünüyoruzdur.


Z.Wissen’de yer alan araştırma yazısına göre (04/2006) “Hayvan olmak nasıl bir şey” sorusu daha uzun bir süre sadece hipotezler ve teorilerle yanıtlanabilecek. Ayrıca Ludwig Wittgenstein’ın diğer canlıların sübjektif deneyimlerini anlamamanın imkansız olduğu kanısı da bir süre geçerliliğini koruyacaktır. “Bir aslan konuşabilseydi, bizler onu zaten anlayamazdık” demişti Wittgenstein.


Yoksa bilim adamları olaylara gereğinden çok daha karmaşık mı yaklaşıyorlar? Norbert Sachser, çocuklara tavuklar ve köpeklerle ilgili bir film göstermiş: Bakıcılar çitin önüne yem koymuşlar. Tavuklar çitin arkasından yeme ulaşmak için boşu boşuna çabalarken, köpek bir iki metre ilerdeki açıklıktan çıkarak yeme ulaşır. Çünkü köpekler, çocuklara göre düşünebiliyorlar. Kim bilir belki de olay bu kadar basittir?


Hürriyet Bilim

kaynak: hayvanlar.us


İnsan ve hayvan zekası arasında ne fark var?

Sünger, bir hayvan türüdür. Ama, ayırımı öylesine güç yaratıktır ki XIX. Yüzyıl başlarına değin bitkimsi hayvan yada hayvan bitki olarak adlandırılmıştır. Sünger, çok hücreli hayvanlar arasında en ilkel yapılılardan biridir. Kas, sinir, ağız ve sindirim boşluğu, kalp gibi herhangi bir organı oluşmamışır. Buna karşın süngerlerin çok uzun zamanlardanberi yaşadığı ve varlıklarını başarıyla sürdürdükleri bilinmektedir. 5000den çok türü olan bu hayvanlar tatlı suda ve denizlerde, 7500 metreden derin olan yerlerde bile yaşarlar.


Genellikle göze çarpacak derecede güzel, çok çeşitli boy ve renklerde olan süngerlerden binlerce yıldır yararlanılmaktadır. Günümüzde en önemli kullanım alanı ilaç endüstrisindedir. Bir tür süngerin bazı kanserlere karşı yararlılığı üzerinde durulmaktadır.


SÜZME MAKİNELERİ


Süngerler, vücutlarının iç ve dış bölümlerine düzensiz bir şekilde dağılmış birkaç değişik yapıda hücrelerden oluşur. Süngeri diğer hayvanlardan ayıran, vücutlarındaki yaka hücreleri tarafından oluşturulan odacıklardır. Bu tip hücrelere adını veren, hücre merkezinde bulunan ve kamçıya benzeyen küçük çıkıntılardır. Bu kamçıcıklar süngeri baştan başa kaplayan kanallara giren suya, sürekli olarak vurulurlar.


Kuşkusuz su, oksijen ve besin maddelerini getirmektedir. Yaka hücreleri sudaki bakteri, küçük yosun ve organik atıkları yuttuktan sonra bunları besin torbacığı denilen hücrelerine geçirirler. Bunlar kendi başlarına hareket edebilen sindirim hücreleridir. Sindirdikleri besinleri diğer hücrelere iletirler. Tüm hücrelerin birbiriyle oksijen ve karbondioksit değişimi yaptıkları görülmektedir.


On santim boyunda ve iki santim kalınlığında bir süngerin iki milyonu aşkın yaka hücresi vardır. Bu sünger kanallarından günde 110 litre su pompalayabilir. Bu özellikleriyle canlı bir süngeri, etkin bir filtre olarak da niteliyebiliriz.



SÜNGERLERDE ÜREME


Süngerlerin çoğu erselik (çift cinsellikli)dir. Yani, hem yumurta hem de sperma oluşturur. Böyle bir sünger, yumurta ve spermasını ayrı zamanda bırakır. Bu da bir süngerin spermasının kendi yumurtasını döllemesini önler ve değişik hayvanlar arasında çaprazlama sağlanmış olur. Bazı türlerde sperma ve yumurta bırakma gözle görülür bir yoğunlukta gerçekleşir. Spermalar süt gibi sıvı bir durumdadır.


Bir sperma hücresi başka bir süngerin kanal sistemine girdiği zaman yaka hücreleri tarafından yutulur ve yumurtaya iletilir. İçinde sperma bulunan hücre yumurtayla birleştiği zaman çiftleşme olur ve yumurta döllenir. Bazı türlerde, döllenen bu yumurta hemen suyun içine bırakılır. Ama, çoğu tür süngerde yumurtadan larva oluşuncaya kadar süngerin içinde saklanır. Sonra, larva serbest bırakılır. Serbest kalan larva birkaç saatten birkaç güne kadar değişen süreyle çevrede yüzer ve sonra genç bir sünger olarak yaşantısını sürdürmek için uygun bir yüzeye yerleşir.



Süngerlerin aseksüel olarak (herhangi bir çiftleşme olmadan) yalnız tomurcuk verme yoluyla üreyebilme nitelikleri de vardır. Bazı sünger türleri, çok yüksek ya da çok alçak sıcaklık, kuraklık, çevre kirliliği, besin yetersizliği gibi durumlarla karşılaşınca soylarını sürdürmek için küçük tomurcuk (gemmül) denen bir grup hücre bırakırlar. Tomurcuk uygun olmayan koşullara karşı dayanıklıdır. Gelişmeye uygun koşullar yeniden ouşuncaya değin, tomurcuk durumunda kalır. Bu olaya daha çok tatlı su süngerlerinde rastlanırsa da bazı tür deniz süngerlerinde de görülmektedir.


Süngerlerin dikkati çeken özelliklerinden biri de parçalandıkları zaman yeniden hayata dönmek için birleşebilmeleridir. Bunu kanıtlayan klasik deneyde, bir sünger parçası sık dokunmuş tül ya da ipek kumaştan geçirilip içi deniz suyu dolu bir kaba konulur . bu şekilde binlerce parçaya ayrılan süngerin hücreleri önce dibe çökmekte, birkaç saat ya da birkaç gün sonra yine bir araya gelerek eskisinden küçük ama işlevlerini aynı şekilde sürdüren bir süngeri oluşturmaktadır.



BAŞARILI UYUM



Sünger iskeletleri esnek liflerden, spikül denilen küçük, iğne gibi sert öğelerden ya da bunların her ikisinin birleşiminden oluşmaktadır. Bilim adamları süngerleri iskeletlerine göre başlıca silisli (cam gibi) ya da kalkerli (kireçli) olmak üzere iki sınıfa ayırırlar.


Bir hayvan türü olarak süngerlerin ilk oluşumu, 550 milyon yıl öncelerine kadar dayanır. Büyük bir olasılıkla tek hücreli hayvanlardan bir türün evrimi ile oluşmuş ve o zamandan beri pek az değişmişlerdir. Normal bir süngerin yaşam süresi birkaç yılla 20 küsür yıl arasında değişir. Son zamanlarda katı sünger adı verilen ve birkaç yüzyıla kadar yaşayabildikleri sanılan bir tür sünger bulunmuştur.



DEÐİŞİK ORTAMDA SÜNGERLER



Bir yer edinebilmek için büyük savaşım veren çok çeşitli canlıların yoğun bir şekilde yaşadıkları mercan kayalıklarında süngerler üç değişik türde görülmektedir. En çok rastlanan türü büyük, şekilsiz, uzun ve dallı, boru ya da bazen vazo biçiminde olanlardır. Bu türün büyüyebilmesi için yanlızca küçük bir yere tutunmaları ve orada beslenmeleri yeterlidir.


İkinci tür sünger, mercan ya da diğer katı deniz cisimlerinin alt taraflarında ufak çatlaklar oluşturur, buraya yerleşir. Bu süngerlerden çatlağa yerleşen portakal renkli Mycale leavis adlı türün mercan kayalıklarını, zararlı organizmalara karşı koruduğu saptanmıştır.


Üçüncü tür süngerler kandilerine mercan ya da kireçli kayaları delerek tüneller açar. Kayanı içine önce asit ya da enzim salgılarlar. Bu asit ya da enzim kayadan minik parçaların kopmasına yol açar. Kopan parçaları sünger hücreleri içine alır, hücreden hücreye ve sonra kanallarından geçirerek kayanın dışına atar. Bu şekilde tünel kazan sünger sonunda tüneli kendi vücudu ile doldurur. Ama, içi oyulan ve zayıflanan kaya iskeleti zamanla kuvvetli akıntı ve dalgalara karşı koyamaz duruma gelir.


Bu tür süngerlerin büyük bölümü kayanın içindedir. Yanlızca dışarıdan tünelin giriş ve çıkışında bacamsı papiller (bir çeşit küçük uzantı) görülür. Bazı papiller kayadan ayırt edilemeyecek kadar küçüktür. Kayaların içini tümüyle kaplayan türlerde çok sayıda giriş ve çıkış organına gereksinme duyulacağından, bunlar kayanın üstüne ufak papillerle kaplanmış görüntüsünü verirler. Sünger, kayalıklarda yaşayan bir çok canlının sığınağıdır. Çok büyük tür süngerler, kanallarında binlerce karidesi barındırır. Bir tür deniz yıldızları süngerlere sarılıp dinlenir. Yengeç, balık ve hatta deniz kestaneleri vazo tipindeki süngerlerin dibinde düşmanlarından saklanırlar.


Bazı sünger türleri belli bir yerde durağan yaşamaz. Suberites Domuncula adlı sünger türünün larvası, içinde bir tür küçük yengeç yaşayan bir salyangoz kabuğu üzerine yerleşir ; büyüdükçe kabuğu tümüyle sarar. Zamanla salyangoz kabuğunu eritir ve önceden kabuğun içinde yaşayan küçük yengeç bundan sonra yaşantısını süngerin boşluğu içinde sürdürür.


Dromia vulgaris türü yengeçlerin kabuğu tüylü ve geniş, son çift bacakları yukarı doğru dönüktür. Bunlar, süngerden bir parça koparıp ayakları ile üzeri tüylü kabuklarına takar. Sünger burada yerleşir, gelişerek gizleme yaparmışçasına yengeci örter. Böylece yengeç kendisini yemek isteyen balıklardan korunmuş olur, çünkü balıklar süngeri yemezler. Sünger de yangecin sırtında sürekli yer değiştirip daha çok beslenme olanağı bulur.


İlginç bir Japon göreneğinin kökeni Spangiola (süngerde yaşayan karides) ile cam süngeri (Euplectella ya da Venüsün çiçek sepeti) arasındaki ilişkiden gelir. Karides çiftler halinde yaşar ve daha küçükken süngerin içine girer. Sonunda süngerden çıkamayacak kadar büyür. Süngerin içinde yaşamını sürdürür, çünkü o da besinini sudan süzerek alır. Böylece içine karides tutsak olmuş sünger Japonlar tarafından yaşam boyu sadakatin simgesi sayılır ve evlenme hediyesi olarak verilir.


Süngerin düşmanları dostlarına oranla çok azdır. Soğuk ve ılıman kuşak denizlerinde, deniz yıldızı ve deniz sarmaşığı süngerin düşmanlarıdır. Tropik denizlerde ise, bazı balık ve deniz kestaneleri süngeri kemirir ya da parçalarlar. Deniz kaplumbağaları da arada bir süngerden büyük parçaları ısırarak koparır. Ama çoğunlukla, iğne şeklindeki spikülleri ve bazı türlerin zehirli salgıları ile süngerler düşmanlardan korunurlar.



SÜNGERİN YARARLARI


Görünüş güzelliğinin yanı sıra süngerler çok yararlıdır. Günümüzde çoğu yerlerde yapay süngerler kullanılmasına karşın, doğal süngerlere olan istek azalmış değildir. Doğal sünger hiç damlatmadan daha çok suyu tutar, temizlenmesi kolaydır ve daha ağır işte daha uzun süre dayanır. Bu nedenle boyacı, cam silici ve seramikçiler doğal süngerleri yeğlerler. Yüzyıllardır banyolarda ve yıllardır otomobil temizliğinde kullanılan sünger günümüzde ilaç endüstrisi ve hücre dirim bilimcileri (biologlar) tarafından da kullanılmaya başlamıştır. Bir çok deniz omurgasızında olduğu gibi, süngerin de alışılmış anlamda savunma aracı yoktur. Süngerler ne kavga edebilir ve ne de kaçabilirler. Bu nedenle süngerler zehirli ya da zehirsiz çok güçlü sıvılar salgılar. Bu sıvıların bazı insan hastalıklarının iyileştirilmesinde kullanılması, ilaç endüstrisinin yeni bir umudu ve beklentisidir.


Aynı zamanda, hücre düzeyinde yaşamın gizlerini çözmek için bilim adamları süngere her gün daha çok zaman ve dikkatlerini ayırıyorlar. Sünger hücrelerinin hareketleri, karşılıklı ilişkileri ve diğer ayrıntıların incelenmesi insan hücresinin evrimi ile ilgili bigilerin tamamlanması yönünden çok yararlı olmaktadır.


Günlük yaşamımızda çok çeşitli amaçlarla kullandığımız süngerden ayrıca ilaç üretiminde yararlanılması, hücre yapısında çok değerli bilgiler elde edilmesi, doğanın insanoğlu için ne denli bitmez tükenmez bir kaynak olduğunu birkez daha kanıtlamaktadır.


kaynak: hayvanlar.us


Süngerler

Ülkemizde yağışlı olmasına alıştığımız bu mevsim, oldukça kurak geçiyor ve hemen herkes yağmurların yağmasını bekliyor. Hava durumunu öğrenmek için de ya televizyon seyrediyoruz, ya gazetelerin ilgili köşelerine bakıyoruz ya da İnternette yer alan meteoroloji sitelerini tıklıyoruz. Peki günümüzden yüzyıllar öncesinde bu teknolojiler yokken hava tahminleri nereden öğreniliyordu? Çağımız teknoloji çağı ve meteoroloji bilimi kapsamında bu teknoloji kullanılarak bir haftalık ya da iki haftalık hava tahminleri yapılabiliyor. Hava tahmininde ilk adım atmosfer hakkında bilgi toplamak. Bunun için çeşitli uydular ve gözlem balonları kullanılıyor. Dünya genelinde günde iki kez atmosfere gönderilen bu gözlem balonları çeşitli düzeylerde atmosferin sıcaklığını, basıncını, nemini, rüzgar hız ve yönünü ölçerek yerdeki istasyonlara ulaştırıyor. Atmosfer olayları hakkında bilgi toplamanın diğer yolu da bazı özel radar sistemlerinden yararlanmak. Bu yöntemde bulutların içerisine sinyaller gönderilerek yağış cinsleri, yoğunlukları ve hareketleri gözleniyor. Tüm bu teknolojiler geliştirilmeden önceyse hava tahminleri yalnızca gözleme dayalı olarak yapılıyordu. Bunun için de Güneş, Ay, yıldızlar, bulutlar, bitkiler ve hayvanlar kullanılıyordu. Can lı ve cansız varlıkların gözlenmesi sonucunda elde edilen bilgiler, o zamana kadar kazanılmış deneyimlerle birleştirilerek hava tahminleri yapılıyordu.


Hava tahminlerinin kronolojisine baktığımızda bu konunun uygarlık tarihi kadar eski olduğunu görüyoruz. Çünkü insanoğlunun hava durumunu bilmesi, yaşamını sürdürebilmesi için gerekliydi. O dönemlerde avlanmak ya da besin toplamak için havanın yağışlı ya da fırtınalı olup olmaması büyük önem taşıyordu. Yerleşik hayata geçildikten ve tarım başladıktan sonra da hava tahmini önemini korudu. Toprağın işlenebilmesi, tohumların dikilmesi için toprağın hafif nemli ve kuru olması gerekirken, bitkilerin büyüyebilmesi için yağmura, hasat zamanı ürünlerin toplanması ve kurutulması içinde de sıcak ve kuru havaya gereksinim duyuluyordu. Tüm bu uğraşların gerçekleştirilmesinde hava durumunu bilmek çok önemliydi. İnsanlar, bu amaca yönelik olarak çevrelerinde bulunan hemen her şeyi gözlemlemeye başladılar ve böylece meteoroloji biliminin temelleri atılmış oldu.

Önceleri yalnızca Güneş, Ay, yıldız ve bulutları izleyerek tahmin yapmaya çalışan atalarımız daha sonraları çevrelerinde gördükleri bitkilerin ve hayvanların da atmosfer olaylarına karşı çeşitli tepkiler gösterdiklerini keşfettiler. Bu keşiften sonra gök olayları dışında bu canlıların da hareketlerini izleyerek hava durumunu tahmin etmeyi öğrendiler. Hava tahminleriyle ilgili yazılı bilgilere ilk olarak Aristonun yazmış olduğu, ancak günümüzde pek fazla bilinmeyen “Meteorologica” adlı eserde rastlıyoruz. Aristo, 4 ciltten oluşan bu eserinde gök cisimleri ve gök olayları hakkında gözlemlerini anlatıyor. Aristodan sonra Teofrast adlı bilgin de “Havanın İşaretleri” adı altında, hava tahminlerinin nasıl yapılacağına ilişkin bilgiler veriyor. Antik dönemde bu konuyla ilgili en önemli bilgilerse MÖ 315-245 yılları arasında yaşamış olan Aratus adlı bilginin “Pronostic” isimli kitabında bulunu yor. Bunun dışında hava durumuyla ilgili bilgiler, Seneca (MÖ 4 - MS 65) adlı bilgin tarafından yazılmış “Doğal Sorunlar” adlı eserde ve Antik Çağın en önemli bilginlerinden olan Pliniusun Doğa Tarihi adlı ansiklopedisinde bulunuyor. Bu adını saydığımız kaynaklardan öğrendiklerimiz ve Ülkemizde yapılan folklorik çalışmalara dayanarak, hava tahminlerini çevremizi iyi gözleyerek ve biraz da bilgiyle kolayca yapabiliriz. Bu bilgiler ışığında 2 ya da 3 gün sonra hava sıcaklığının gündüz kaç derece, akşam kaç derece olacağını her ne kadar bilemesek de, yağmurun yağıp yağmayacağını ya da fırtınanın çıkıp çıkmayacağım tahmin edebili riz. Öncelikle bitki ve hayvanladan yararlanarak na sıl tahminde bulunabileceğimizi özetleyelim.

Örneğin, deniz kıyısında yaşıyorsanız hava durumunu martılardan öğrenebilirsiniz. Sabahın erken saatlerinde martılar denize doğru uçuyorlarsa bu havanın güzel olacağına işarettir. Eğer karaya doğru uçuyor ve teknelerin üzerine konuyorlarsa bu da fırtına çıkacağının ve yağmur yağacağının belirtisidir. Toprakta bulunan küçük böcekler ve solucanlar eğer topraktan dışarı çıkıyor ve yuvalarının ağzını kapatmaya çalışıyorlarsa bu da şiddetli bir yağışın habercisidir. Çevrenizde bulunan at, eşek ve koyun gibi hayvanlar kulaklarını normalden çok daha fazla sallıyorlarsa bu da yağmurun geldiğine işarettir. Çobanlar da yaşamlarının büyük bir kısmını arazide geçirdikleri için hava durumunu iyi tahmin edebilmekteler. Sözgelimi koyunlar başlarını her zaman rüzgara doğru verirler. Bu bilgiden yola çıkarak rüzgarın yönünü tespit edebilirsiniz. Geceleri de koyunlar rüzgardan daha az etkilenmek için genellikle kuzeye dönerler. Yağışlı havalarda da rüzgar kuzeyden esmeye başladığında yağmur bulutları dağılarak uzaklaşır.

Çinde rastlanan ilginç bir hava tahmin yöntemi de karıncaların gözlenmesini içeriyor. Karıncalar iyi havalarda yuvalarının çevresini temizleyerek yeni yiyecekler bulmaya giderler. Fırtına ve yağmur yağacak günlerdeyse yuvadan içeri girerek yuvanın girişini de kapatırlar. Ülkemizdeyse benzer şekilde arılar izleniyor. Arıların sabahın erken saatlerinde kovandan çıkarak oğul halde uçmaları, havanın güzel olacağı ve yağış olmayacağı anlamına geliyor. Eğer kovana giriyor ve bir daha çıkmıyorlarsa, bunun anlamı da havanın bozacak olduğu. Bitkiler alemindeyse lale, çiğdem safran gibi çiçeklerini basınç ve sıcaklığa göre açan türler, kötü havanın yaklaştığını bizlere bildirebiliyorlar. Çünkü bu tip çiçekler özellikle alçak basınç gözlenen yağışlı havaların öncesin de çiçeklerini kapatıyorlar.

Bitkiler ve hayvanların dışında, gök cisimlerini ve bulutları izleyerek yapılan hava tahminine gelince, gün doğumunda ve batımında Güneşin parlak görülmesinin, iyi havanın göstergesi olduğu kabul ediliyor. Bu görünüm, atmosferin temiz olduğu durumlarda ortaya çıkıyor. Ancak Güneş sabahın erken saatlerin de çok ısıtmaya başlıyorsa, bu da günün çok sıcak olacağı anlamına geliyor. Bu tip aşırı sıcaklar, çoğu kez fırtınalı sağanakların da habercisi olabiliyor. Havada basınç düşmesi var sa ve buna bağlı olarak, yükseklerde bulunan ince bir bulut tabakası görülüyorsa bu durum Güneşin parlak görülmesini engelliyor ve havanın kötü olacağını gösteriyor. Yine Güneş yükselerek kalın bir bulut tabakasının arkasına gizleniyorsa havanın kötü olacağı anlaşılıyor. Ancak kapalı ve yağmurlu havada Güneşin batarken kendini göstermesi, mevcut alçak basıncın uzaklaştığı ve ertesi gün havanın açık olacağı anlamına geliyor. Güneşin dışında Ayın çeşitli durumları da hava durumu hakkında bilgi verebiliyor. Örneğin kırmızı görülmesi havanın rüzgarlı, açık renkli görünmesi de iyi olacağına, renksiz ya da beyaz görünmesiyse havanın yağmurlu olacağına işaret ediyor.

Yıldızlara göre tahmine gelince, yıldızların net bir şekilde görülebildiği bir günde, yıldızlar kaybolmaya başlıyorsa bu havanın bozacağı ve yağmur yağacağı anlamına geliyor. Yıldızların büyük görünmeye başlaması da atmosferde nemin arttığını ve olasılıkla kısa bir sağanağın yağacağının göstergesi. Yıldızların parlaklığının azalma nedeni, çıplak gözle görülmeyen ince bulut tabakası. Bu bulut tabakası kalınlaşmaya başladığındaysa az parlak yıldızlar görünmez hale geliyor ve parlak yıldızların çevresinde birer hale oluşuyor. Bu şekil de yıldızların çevresinde hale oluşması alçak basınç ve kötü havanın habercisi. Kış aylarında açık ve parlak bir şekilde görülen yıldızlarsa büyük olasılıkla don olacağını gösteriyor. Gün batımında ve doğumunda bulutların kızarması da yağmur yağacağına işaret ediyor. Bu bilgiler doğrultusunda sizler de her sabah kısa bir süre gökyüzünü gözleyerek hava tahmini yapabilirsiniz.

Cenk Durmuşkahya

kaynak: hayvanlar.us


Hava Tahmini Yapan Karınca