SİNİRLENDİĞİNİZDE YAPMANIZ GEREKENLER
Aralık 5, 2007
Yolda trafiğe, işyerinde patrona, evde karıya veya kocaya, kafede sevgiliye, akşamları çocuğa sinirlenir dururuz sürekli… Derken elektrikler kesilir, maç varken lüzumsuz bir şeyle uğraşmak zorunda kalırsınız, sevdiğiniz dizinin en heyecanlı bölümünü kaçırırsınız, benzine yine zam gelir… Yani gün içinde sizi sinirlendirecek bir şey mutlaka olur. Ama “kriz yönetimi” tabiri gibi, bir de “sinir yönetimi” tabiri var tıp dünyasında… Yani sinirleri kontrol edip bu işten en az hasarla kurtulmanın yöntemleri… Peki bunun için ne yapmalı?
Amerika nın 1801 yılındaki Başkanı Thomas Jefferson un bu konudaki tavsiyesi şöyle: “Kızgınsan konuşmadan önce 10, çok kızgınsan 100 e kadar say.”
Saymak sinir yönetimidir. Sayarken zaman geçiyor, konuya dikkatimiz etkileniyor ve sakinleşme sürecine geçiyoruz. En azından o andaki gibi değiliz artık. Sinirlilik anında ortaya çıkan enerji, zaten gergin olan durumu daha da kötüye götürüyor ve saldırgan davranış ve sözlere neden oluyor. Ama örneğin 10 a kadar saydığınız zaman hem zaman geçiyor hem de sizi sinirlendiren olaydan uzaklaşmanızı sağlıyor. Böyle bir durumda derin nefes almak da sinirliliği azaltıyor. Bilerek yavaş ama derin bir nefes almak, hem yatıştırıcı etki yapıyor hem de dikkatimizi nefes sonrası ana odaklıyor. Dolayısıyla ilk başta anormal sinirleneceğimiz duruma artık o kadar sinirlenmiyoruz.
Sinirlenmenin insan sağlığı üzerindeki olumsuz etkilerini artık herkes biliyor. Bu durumda uzmanlar olaya “reaksiyon göstermenizi değil” ama “cevap vermenizi” öneriyor. Bunu yapmak için de üç noktaya dikkat etmek gerekiyor:
Bu sayede karşınızdaki kişinin yerine kendinizi koyup onun gözleri ile olaya bakabilirsiniz. Böylece anlaşmazlığın kaynağını daha iyi anlarsınız. Cevabınız da o oranda yumuşak olur. Kendine güvenerek cevap vermek, sinirlendiğiniz anda ortaya çıkan saldırgan tutumunuzdan tamemen değişiktir, duygularınızı doğrudan, dürüst ve doğru kelimeleri seçerek ifade edersiniz. Bu tutum, anlayış ve karşınızdaki kişi ile ortak bir nokta bulmanıza yardımcı olur.
Önce neye sinirlendiğinizi, karşınızdaki insanın size ne söylediğini iyice anladığınızdan emin olur. Böylece sorunu yanlış anlamamış olur ve bu sayede de reaksiyon göstermek yerine düşünme sürecine girersiniz. Duygularınızı kontrol etmek için konuyu ilerki bir zamanda karşınızdakiyle tartışmanız da iyi bir yöntem. Bu süreçte kısa bir yürüyüş bile çok işe yarar.
Endişeliyim, çok şaşırdım, sinirliyim” cümleleri ile başlayın.
İki: Sorunu açıkça ortaya koyun. Karşınızdakini yargılar bir tavır almayın. O türlü yorumlardan kaçının. Örneğin “sen zaten hiçbir zaman işe vaktinde gelmezsin” demek yerine “Bu hafta senden üç kere şu konuda ropor istedim. Ama daha önüme gelmedi. Neler oluyor?” deyin.
Üç: Niye sinirli olduğunuzu izah edin. Karşınızdakinin yaptığı hatanın yol açtığı etkinin sizin de geleceğinizi olumsuz etkileyeceğini anlatın.
Dört: Karşınızdaki insana içinde bulunduğu durumu anladığınızı hissettirecek kelimeler seçin.
Beş: Yanınızda, baktığınız zaman sizi mutlu hissettiren bir fotoğraf taşıyın.
HUZUR ÖNERİLERİ
• Sinirliyseniz bir şey yapmadan veya söylemeden önce 10 a çok sinirliyseniz 100 e kadar sayın
• Cevap vermeden önce derin ve yavaş bir nefes alın
• Kişileri yargılar şekilde konuşmayın
• Kendinizi karşınızdakinin yerine koyun, onun gözüyle bakın
• Onun durumunu anlamaya çalışın
• Sinirlendiren alışkanlıklarınızı bir anda değil ama yavaşça terk edin
• Trafikte araba kullanırken asla cep telefonu ile konuşmayın
• Sinirlenmeye başladığınız mekanı hızla değiştirin
• Bir Walkman, discman edinin
SİNİRE KARŞI BİLE HOŞGÖRÜLÜ OLMALI
Çok fazla sinirlenip de bu yazıdaki hiçbir öneriyi uygulayamazsanız, o zaman ne yapmalısınız?
Size bir şeytanın avukatı lazım. Onunla ciddi anlamda sinirlenme kontrolü deneyimi yapın. Öncelikle araba kullanırken ve de o korkunç trafiğin içinde cep telefonunuzla asla konuşmayın. Gelen telefon sizi daha da çıldırtabilir. Kendi zayıf noktalarınızı, nelerin sizi sinirlendirdiğini bilin. Trafik mi? O zaman erken işe gidip, geç çıkın. Eve gitmeden önce bir saat jimnastik yapın veya bir yere gidip o günün stresini atın. Bu sayede eviniz veya çocuk gürültüsü üzerinize gelmez. Ve unutmayın ki sinir de gündelik hayatımızın bir parçası. Sinire karşı bile hoşgörülü olmak lazım.
AKUSTIK TRAVMA
Aralık 5, 2007
Akustik travma işitme kaybının sık görülen bir türüdür. Ekseriyetle kulağa gelen bir darbe veya patlama sonunda hava basıncı çok fazla aniden değişir. Bu da kulağın hassas kemikleri-ne ve mekanizmasına zarar verir. Ayrıca yüksek makine sesini ve aşırı yüksek müzik sesini uzun zaman dinlemek durumunda kalanlarda da görülür.Belirtiler
- işitme kaybı
- Kulak çınlaması.
Teşhis
Yakındaki bir patlamadan ya da kulağa gelen bir darbeden sonra meydana gelen işitme kaybı sık görülen bir durumdur. Kısmi sağırlığa, yüksek perdeli bir kulak çınlaması da eşlik edebilir.
Doktorunuz bir dizi test yaparak, hangi tipte bir işitme kaybı olduğunu belirleyecektir.
Tedavi
Travmanın neden olduğu ağır işitme kaybının etkili tek tedavisi işitme aletleridir.Bazı yöntemler de kısmi sağırlığa uyum sağlamayı kolaylaştırabilir; bunlar arasında yüz ifadesine dikkat etmek ve dudak okumak bulunmaktadır.
Önlem
Eğer yüksek sesle işyerinde çalışacağınızı biliyorsanız, özel olarak yapılmış kulaklık kullanın. Bunlar aşağı yukarı tüm gürültüyü keser ve takan kimse diğer kimselerle iletişim kurabilsin diye bunlara mikrofon ve alıcı yerleştirilebilir.
SİGARA VE GÖZ SAĞLIĞI
Aralık 5, 2007
İngiltere de bilim adamlarının yaptıkları araştırmalar, sigara içenlerin kör olma ihtimalinin içmeyenlere göre üç kat daha fazla olduğunu ortaya koydu.Sigara içenlerde, yaşlılıkla bağlantılı olarak ortaya çıkan maküler dejenerasyon adlı rahatsızlığın görülme oranının yüksek olduğuna dikkati çeken bilim adamları, hastalığın sürekli ve tedavisi imkansız şekilde körlük yarattığını hatırlattı. Araştırmacılar, İngiltere de halkın büyük bölümünün söz konusu tehlikeden haberdar olmadığını da belirtirken, hükümetten sigara karşıtı kampanyalarda bu unsurun da kullanılmasını istedi.
Kampanyalarda kullanılan afiş ve broşürlerde bu konudaki bilgilerin de yer almasını isteyen bilim adamları, aksi takdirde maküler dejenerasyon nedeniyle körlük vakalarındaki artışın süreceğine işaret etti.
Araştırmayı yürüten Manchester Üniversitesi ve Bolton Hastanesi bilim adamları, İngiltere de görülen her beş maküler dejenerasyon vakasından birinin sigaradan kaynaklandığını bildirdi.
AKCİĞER ZARI İLTİHABI: EKSÜDALI (SIVI FİBRİNLİ)
Aralık 5, 2007
Sıvı-fîbrinli (sulu) akciğer zan iltihabının nedenleri fibrinli iltihap nedenleriyle aynıdır. En önemli neden veremdir; olguların yüzde 9O ı vereme bağlıdır. Belirti veren olgulann bir bölümü de akciğer tümörlerine bağlı olarak ortaya çıkar.
Sıvı-fibrinli akciğer zan iltihabının en önemli özelliği, zar boşluğunda birkaç mililitreden birkaç litreye kadar değişebilen sıvı (eksüda) toplanmasıdır; toplanan sıvı miktarı 5-6 litreye ulaşabilir.
Dikkat çekici bir nokta da akciğer zan boşluğunda toplanan sıvı miktarının çok olmasına karşın, akciğer zanndaki ya da akciğerdeki lezyonların fazla ağır olmamasıdır. Bunun nedeni sıvı-fibrinli akciğer zarı iltihabının oluşumunda alerjik bir sürecin rol oynamasıdır.
Özet olarak fibrinli ve sıvı-fibrinli akciğer zan iltihabı arasındaki başlıca fark, akciğer zannın aynı uyanya değişik biçimlerde yanıt vermesinden kaynaklanır.
Belirtileri
Hastalığın başlangıç belirtileri, kuru akciğer zan iltihabı belirtilerinin aynısıdır. İlk dönemde göğüs ağn-sı hep vardır, ama aralarında sıvı birikmesi sonucunda akciğer zan katmanlarının birbirinden uzaklaşmasıyla zamanla kaybolur. Nefes darlığı başlangıçta ağrıya bağlıdır. Daha sonra ise sıvı toplanması sonucu solunuma katılan akciğer yüzeyinin azalması nefes darlığı yapar. Önceleri tutulan akciğer alanına basınç ağrıyı artırdığından hasta sağlam akciğer yanına yatmayı yeğler. Oysa akciğer zarı boşluğunda sıvı toplandıktan sonra hasta akciğer yanına yatma eğilimi görülür, böylece sağlam akciğerin daha rahat solunuma katılması sağlanır. Biriken sıvının aşırı miktarlara vararak kalp ve dolaşımı engellediği olgularda hasta ancak yan oturur durumda ya da dik durduğunda soluk alıp verebilir.
Ateş hiç kaybolmayan bir belirtidir, ama süresi ve yüksekliği hastalık etkenine göre değişebilir. Sıvı birikiminin en çok olduğu devrelerde en yüksek düzeye erişir; daha sonra sıvı geri emildik-çe yavaş yavaş hafifler.
Tanı
Sıvı-fibrinli akciğer zan iltihabının tanısı genellikle kolaydır. Hastalığa özgü birçok nesnel ve öznel belirti tanıyı kolaylaştırır.
Bununla birlikte hastalığın gidişini belirleyen, iltihabı başlatan ana etkeni saptayıp uygun tedavi yöntemini bulmaktır. Bunun için akciğer zannda biriken sıvının fiziksel, kimyasal, hücresel ve bakteriyolojik özellikleri titizlikle incelenmelidir. Bu inceleme, sıvının biriktiği bölgede akciğer zan boşluğuna bir iğneyle girilip toplanan sıvıdan örnek alınarak yapılır. Torasentez adi verilen bu girişim yerel anestezinin ardından boşluğa iğneli bir tüp (kanül) ya da enjektörle girilerek gerçekleştirilir.
Alınan sıvının özgül ağırlığı ve asit-lik derecesi saptanarak transüda ya da eksüda niteliğinde olduğu belirlenir. Sıvı transüda niteliğindeyse içeriğinde proteine, genellikle kırmızı ve beyaz kan hücrelerine ve akciğer zarı yüzeyini döşeyen hücrelere ender rastlanır. Sıvı tipinin belirlenmesi tanı açısından çok önemlidir. Eksüda niteliğinde bir sıvı örneği genellikle akciğer zarı İltihabını düşündürür. Transüda yapısında sıvı ise daha çok akciğer zan katmanlan arasındaki iltihaptan bağımsız olarak kalp, böbrek ya da karaciğer hastalıkla-nna bağlı sıvı birikiminin belirtisidir. Kimyasal İncelemeler yağ, kilus ya da kolesterol gibi bazı Özel maddelerin varlığını kanıtlamak için yapılır.
Hücresel inceleme için Önce sıvı santrifüjle ayrıştrılır; sonra kalan cisimcikler lama yayılarak boyanır ve mikroskop altında incelenir. Hücresel bileşenlerin tanınması, özellikle tümöre bağlı sıvı birikiminde çok önemlidir. Bakteriyolojik inceleme ise sıvıda bulunan bakterileri, yani hastalığın asıl etkenini ve bunların çeşitli antibiyotiklere karşı olan duyarlılıklarını saptamaya yöneliktir.
Akciğer zarından alınacak biyopsi örneği kesin tanı açısından çok yararlıdır. Torasentez sırasında zar dokusundan kolayca örnekler alınabilir.
AKCİĞER KANSERİ - TETKİK YÖNTEMLERİ
Aralık 5, 2007
Akciğer tümörü tanısında unutulmaması gereken temel nokta hastalık belirtilerinin yavaş ortaya çıktığı, sessiz kaldığı ve bu hastalığa özgü olmadığıdır. Çünkü hekimi zamanında uyararak bir an önce tanıya ulaşmasını sağlayacak laboratuvar incelemelerine yönelten gene bu belirtilerdir. Öksürük, hafif kanlı balgam, güçsüzlük, ağrılar ve kilo kaybı gibi belirtiler hekimi mutlaka kuşkulandır-malı, özellikle de erkek, orta yaşlı ve sigara içen hastalara dikkat edilmelidir.
•Radyolojik İnceleme
Klinik belirtileri bronş-akciğer kanseri kuşkusu uyandıran olgularda Ön-arka ve yan düzlemde çekilen göğüs filmleri en çok başvurulan tam yöntemidir; bu yöntemle tanıya yardımcı çok değerli bilgi edinilebilir. Akciğer filminin hastalık belirtilerinin ortaya çıkmasından yedi ay kadar önce tümörle ilgili özellikleri gösterebileceği düşünülmektedir. Ama bu tümörlerin çoğunluğunun büyüklüğü 6 aydan kısa zamanda iki katına çıktığından yılda iki kez kontrol amacıyla çekileri göğüs filmleri çoğu kez yetersiz kalır. Akciğer filminin daha sık aralıklarla çekilmesi ise yalnız ekonomik değil, vücuda zararlı ışın alınması gibi sorunlar da yaratır.
•Bilgisayarlı tomografi (BT)
Son derece etkili bir tam yöntemi olmasına karşın bilgisayarlı tomografi akciğer tümörlerinin saptanmasında standart bir yöntem olarak kabul edilmemektedir. Bilgisayarlı tomografi tümörün yerleşim yeri, akciğer zarı boşluğunda sıvı toplanması ve akciğerler arasındaki bölgede oluşan büyük kütleler (mediyastin) konusunda çok değerli bilgiler verir. Ama en azından şimdilik, tümörün lenf bezlerine yayılıp yayılmadığını belirlemede geleneksel tanı yöntemleri kadar yararlı değildir. Karşılaştırmalı araştırmalar mediyastindeki lenf bezlerine yayılmış tümör tanısında bilgisayarlı tomografinin yüzde 25 yalancı negatif ve yüzde 2 yalancı pozitif sonuç verdiğini göstermiştir.
•67Galyum-sitrat ile akciğer sintigrafisi
Birincil akciğer tümörlerinin yüzde 80-90 ında bu radyoaktif madde toplanır, ön tanı amacıyla yapılan 67Galyum-sitrat ile sintigrafı şu noktalar gözönünde bulundurularak değerlendirilir.
— Mediyastin ya da yan akciğer göbeğinin birincil tümörlerinin yaklaşık yüzde 90 ı lenf bezlerine de yayılır.
— Buna karşılık birincil tümörün mediyastin ve akciğer göbeği çevresi dışında yerleştiği durumların yüzde 60-70 inde lenf bezlerinde yayılım yoktur.
— Radyoaktif maddenin büyük oranda akciğer dışında tutulduğu birincil tümör olgularında yüzde 90 olasılıkla uzak yayılım vardır.
•Hücresel (sitolojik) inceleme
Kolay ve ekonomik bir tanı yöntemidir. Akciğer tümörlerinin yüzde 70-90 ı bu yolla saptanır. Hücresel inceleme için örnek çeşitli yollardan elde edilir. Balgam, emme aygıtıyla (aspiratör) dışarı çekilen bronş salgısı, bronkoskopi sırasında mukozadan kazıma yöntemiyle alınan örnek, göğüs kafesine dışarıdan iğne ile girerek alınan örnek ya da akciğer zarı kalp zarına iğne sokarak alınan örnek incelenir. Bu yöntemin tanı değeri çeşitli teknik ve yorumlamayla ilgili etkenlere bağlıdır. Yeterli sayıda (3-5) balgam örneğine uygulandığında sitolojinin doğru tanıya ulaştırma oranı yüzde 60-75 tir. Alınan örnek bronş yıkantı suyuysa bu oran yüzde 45-50, bronşlardan bronkoskopi sırasında kazınarak alınan dokuysa yüzde 70-90 dır. Bu yöntemlerin olumsuz sonuç verdiği olgularda göğüse dışarıdan iğneyle girilerek alınan doku Örnekleri incelenir. Bu durumda hücresel incelemenin tanıya götürme oranı yüzde 80-90 dır. Hücresel inceleme
— alınan örneğin yetersiz olması;
— tümör merkezindeki ölü dokudan örnek alınmış olması;
— tümör çevresindeki iltihaplı dokulardan örnek alınmış olması durumunda başarısız kalabilir. Akciğer zarının tutulduğu olgularda tümörü hücresel incelemeyle saptama olasılığı yüzde 30-90 arasında değişir. Olguların yüzde 60 ında da ameliyat öncesinde mikroskopik tanıya varılır. Bütün bunlar dikkate alınırsa, hücresel incelemenin akciğer tümörlerinin başlangıç ve daha ileri evrelerinde etkili bir tam yöntemi olduğu ortaya çıkar.
• Bronkoskopi
Tam ve tedavi planlamasında önemli rol oynar. Akciğer çevre dokusundaki küçük tümörlerle akciğerler arasındaki bölgede yayılmış tümörler dışında herhangi bir akciğer tümöründen kuşkulanıldığı bütün olgulara bronkoskopi uygulanmalıdır. Hücresel incelemenin tümöre işaret ettiği, ama göğüs filminde tümörün görülmediği olgularda özellikle yararlıdır.
Bronkoskopiyle urun yayılımı konusunda da bilgi edinilir ve böylece cerrahi girişim yönlendirilir.
Geleneksel sert bronkoskopla bronşlardan emme ve yıkama yoluyla alınan örneklerde hücresel incelemenin tanıya götürme oram yüzde 70-90 dır.
Bronkoskopi sırasında tümörden parça alınabilir (biyopsi). Böylece tümörün doku yapısı ve hücre tipi belirlenerek uygun tedavi programı saptanabilir. Ameliyatla çıkanlabilen akciğer kanserlerinin yaklaşık yüzde 30 unda biyopsi kansere işaret eder.
Tümör akciğer göbeği dışı dokular gibi sert bronkoskopla ulaşılamayan yerlerdeyse fiber optik bronkoskop kullanılır. Fiber optik bronkoskopla çevre bronşlar gibi akciğer tepesinin ve yanlarının ince bronşları da incelenebilir. Uzman ellerde fiber optik bronkoskop, biyopsi ya da kazıma yoluyla Örnek alarak en küçük bronşlardaki gizli lezyon-ları bile ortaya çıkarabilir.
• Mediyastinoskopi
Uzmanlar arasında tartışmalara yol açan bir incelemedir. Tümörün ameliyat edilebilir olup olmadığını belirleyecek bilgileri sağlar. Akciğer tümörlerinin üçte birinin tanı anında akciğerler arası bölgeye yayılmış olduğu göz önüne alınırsa bronş-akciğer kanseri hastalarını bu yöntemle incelemek yararlı görünmektedir. Soluk borusu yanlarındaki ya da akciğer göbeğindeki lenf bezlerinin tutulmuş olması, göğüs kafesinin kesilerek açılmasını (torakotomi) engeller. Aşağıdaki durumlarda mediyastinoskopi yapılabileceği kabul edilmiştir:
— Akciğer göbeğinde mediyastine yayıldığı saptanmış ya da saptanmamış büyük tümör kütlesinin bulunması.
— Soluk borusu yanlarındaki lenf bezlerinde radyolojik yöntemle yayılım saptanması.
SICAK TAŞ TERAPİSİ
Aralık 5, 2007
Sıcak Taş Terapisi, ısıtılmış taşlar kullanılarak ısının bedenin derinlerine nüfuz ettirilmesini sağlayan bir masaj terapisidir. Masaj, ısıtılmış ve soğutulmuş volkanik lav (bazalt) taşlarıyla özel bir teknik uygulanarak yapılır. Sıcak Taş Terapisi, 1993 yılında Arizona’da Mary Nelson Hannigan tarafından geliştirilmiştir. Mary Hannigan bu masaj tekniğini 1999 yılında Avrupa’da ilk kez İngiltere’de öğretmeye başlamıştır.Sıcak Taş Terapisi, uzun süre ısıyı üzerinde tutma özelliğine sahip volkanik lav (bazalt) taşları ile yapılır. Bu pürüzsüz, parlak ve değişik boylardaki yassı taşlar su içerisinde ısıtılırlar.
Sıcak Taş Terapisi Nasıl Uygulanılır?
Sıcak taşlar, terapist tarafından masaja başlamadan önce vücudun belli kilit noktalarına yerleştirilir. Böylece, daha masaja başlanmadan, taşların ısısı kasların derinlerine nüfuz eder ve “Termoterapi” özelliğinden yararlanılmaya başlanır. Ardından aromatik öz yağlardan da faydalanılan masaj uygulanır. Taşlardan emilen ısı, kan dolaşımının hızlanmasını ve dolayısıyla kasların, dokuların ve hücrelerin daha çok oksijenle beslenmesini (Termoterapi) sağlar. Ayrıca lav taşlarının su içinde ısıtılması nedeniyle, suyun terapi özelliğinden de (Hidroterapi) yararlanılır. Sıcak taşlarla yapılan bir ovma hareketi, taşların sıcaklığı ile kan dolaşımını anında harekete geçirmesinden dolayı, normal bir masajdaki on ovma hareketine eşittir.
Sıcak Taş Terapisi nin Özellikleri Nelerdir?
Sıcak Taş Terapisi’inde, hava, su, ateş ve ‘Toprak Ana’nın enerjisinden; aslında onun bütün elementlerinden yararlanılır. Bu, Sıcak Taş Terapisi’nin çok kendine özgü tekniği sayesinde gerçekleşir. Volkanik lav (bazalt) taşlarının enerjisi bize, doğayla iç içeymişiz duygusunu verir. Bu nedenle, terapi sonunda kişi fiziksel, duygusal ve zihinsel rahatlık, dinginlik kazanır; baştan ayağa arınmış hissederek kendi doğasına döner.
Sıcak Taş Terapisi nin Faydası Nedir?
Sıcak Taş Terapisi’nin periodik olarak uygulanması, kronikleşmiş sıkıntılar üzerinde etkili olmaktadır. Sıcak Taş Terapisi nin faydası, yalnızca tanımlanan sorunun giderilmesiyle sınırlı değildir. Aynı zamanda fiziksel, duygusal ve zihinsel anlamda da enerji verir; kısacası terapi gören kendisini, baştan ayağa arınmış hisseder. Sıcak Taş Terapisi, kendi doğasına dönmek isteyen birisi için dengeli bir yoldur.
Sıcak Taş Terapisi nelere iyi gelir?
Sıcak Taş Terapisi, periyodik olarak uygulandığında, kronikleşmiş sıkıntılar üzerinde de çok etkilidir. Sıcak Taş Terapisi, aşağıdakiler de dahil pek çok durumda yardımcı olabilir:
• Kas, kemik ve eklem sorunları; bel ve sırt ağrısı
• Spor yaralanmaları
• Stres kaynaklı sorunlar; stres, gerginlik
• Uykusuzluk
• Başağrısı
• Kadın sağlığı; regl sıkıntıları
• Sancılı regl ağrıları, aşırı kanama,
• Hamilelikteki sorunlar; bel ve sırt ağrıları, rahatlama
• Solunum, dolaşım, sindirim sorunları
AKCİĞER ZARI İLTİHABI: İRİNLİ (AMPİYEM)
Aralık 5, 2007
Akciğer zan boşluğuna yerleşen mikroplar uygun koşullar bulduğunda çoğalarak ampiyem adı verilen çok ağır bir enfeksiyona yol açar. Ampiyemde zar boşluğundaki birikim ya başlangıçtan beri irin biçimindedir, ya da önceleri sıvı (eksüda) niteliğindeyken sonradan irinleşmiştir.
Göğüs boşluğundan alınan sıvı örneği yoğun, krem renginde ve opaksa, ayrıca bol miktarda hücresel öğe ve mikrop içeriyorsa bunun irinli olduğu söylenebilir. İrinli akciğer zan iltihabı, üre-mek için akciğer zarında uygun ortam bulan mikropların yaygın bir enfeksiyon başlatmalan sonucunda gelişir.
Nedenleri
Ampiyemin etkeni çeşitli bölgelerden gelen değişik mikroorganizmalar olabilir. En sık görülen neden, akciğerdeki bir bakteri enfeksiyonunun akciğer zarına yayılmasıdır. Yayılma akciğerdeki iltihabın gidişi sırasında ya da bu hastalık iyileştikten sonra gerçekleşebilir. Grip enfeksiyonu sırasında bile ampiyem gelişebilir. Grip her ne kadar virüs kökenli bir enfeksiyonsa da akciğerde, streptokok ya da stafilokok-ların da eklenmesiyle hastalık akciğer zarına yayılabilir. Bakteriler ayrıca genel mikrobik hastalıklardan, göğüs duvarındaki iltihaplardan, diyafram altı, karaciğer ya da böbrek çevresi apsesi gibi iltihap odaklarından ya da göğüs duvarındaki delici bir yara yoluyla doğrudan dış ortamdan gelerek akciğer zan boşluğuna yerleşebilir. Daha önce değinildiği gibi kuru ya da sıvı-fîbrinli akciğer zan iltihabının en sık görülen nedeni olan verem basili de irinli akciğer za-n iltihabına yol açabilir. Bu durum özellikle akciğer veremi sırasında oluşan bir kavitenin doğrudan akciğer zan boşluğuna açılmasıyla ortaya çıkar.
Belirtileri
İrinli akciğer zan iltihabının belirtileri, sıvı-fibrinli akciğer zan iltihabında görülenlere benzer. Ama bu kez irinleşmeyle giden sürecin özel belirtileri de tabloya eklenmiştir. Bunlar iltihap etkeninin cinsine, iltihabın ağırlığına ve yaygınlığına göre değişir. Ampiyem bütün akciğer zan boşluğuna yayılabildiği gibi belirli bir bölgeyle de sınırlı kalabilir. Bu durumda kese biçiminde sınırlanmış ampiyemden söz edilir.
Hastanın genel durumu değişen Ölçülerde de olsa her zaman bozulmuştur. Hasta halsiz, solgun, tümüyle iştahsız ve zayıflamıştır; sürekli yatma gereksinimi duyar. Ateşi yüksektir. Bütün irinli olaylardaki gibi ateş titreme nöbetleriyle yükselip belirli bir noktaya ulaşır, daha sonra hafif ya da şiddetli bir terlemeyle düşer. Sıvı-fıbrinli akciğer zan iltihabının gidişi sırasında, yüksek ateşin ortaya çıkması olaya İrinleşme sürecinin eklendiğini düşündürmelidir. Aynca hasta enfeksiyonun yerine göre değişen göğüs bölgelerinde ağn duyar. Tansiyonu dü-şer ve genellikle böbrek işlevleri bozulur.
Havasız ortamda yaşayabilen mik-roplann varlığı, bozunma ya da kokuşmanın başlaması, akciğer ve akciğer zarında doku yıkımıyla kangrenleşme ve bunun sonucunda gelişen kendiliğinden (spontan) pnömotoraks, yani akciğer zarına hava girmesi hastalığı ağırlaştırır ve yakınmaları artırır.
Ampiyem sırasında ortaya çıkan irinin görüntüsü ve özellikleri akciğer zan boşluğunda üreyen mikropların cinsine göre değişir. PnÖmokoklara bağlı irin gri renkte ve yoğundur; streptokoklar yoğunluğu daha az ve genellikle kanlı bir sıvı oluşturur. Irinleştirici (piyojen) mikroplar krem kıvamında ve yeşilimsi renkte, verem basili toz renginde ve içinde kesilmiş süt gibi parçacıklar bulunan, kokuşturucu mikroplar ise son derece kötü kokulu, içinde akciğer ve akciğer zarına ait doku parçacıklan bulunan irin üretir. Doku parçalarının varlığı bozundurucu ya da kokuşturucu mikroplanıl akciğer ve akciğer zannda yol açtığı doku yıkımım gösterir.
Antibiyotiklerin kullanıldığı günümüzde bile ampiyem olgularına özenle yaklaşmak gerekir. Ne kadar erken tanı konur ve cerrahi girişim ya da ilaçlarla tedaviye başlanırsa o kadar İyi sonuç alınır.
Gerekli tedavi uygulanmadığında, irin göğüs duvarına ya da akciğerlere doğru bir yol bularak ilerler. Bu durumda akciğer zanyla göğüs duvan arasında ya da akciğerle akciğer zan arasında bir fistül oluşur. Fistül gelişimi iltihabın akciğer dokusuna da yayılmasının sonucudur. Çok seyrek olmakla birlikte bazen, özellikle de keseleşmiş ampiyem olgularında sıvı kendiliğinden emilir ve irin-leşen bölgeyle sınırlı olarak akciğer zarı kalınlaşıp kireçlenebilir.
Günümüzde antibiyotik tedavisinin yaygınlaşması sonucunda bir zamanlar öldürücü olan ampiyem olgulanmn büyük bölümü başanyla tedavi edilmektedir. Çok kolay olmamasına karşın tedavi genellikle iyileşmeyle sonuçlanır. Özellikle antibiyogram yapılarak hastalık etkeninin duyarlı olduğu antibiyotiklerin belirlenmesi ve buniann yerel olarak enjekte edilmesi, hinin akciğer zan boşluğundan uzaklaştırılmasını sağlar. Böylece iltihabı yenmek kolaylaşır ve hastalık yavaş yavaş iyileşir. Başta vereme bağlı ampiyemler olmak üzere bazı olgularda iyileşme ancak cerrahi girişimle sağlanabilir. Hastalığın uzun sürdüğü bu olgularda hastanın son derece sabırlı olması, İyileşme döneminde ve sonrasında tedavinin bütün kurallarına sıkı sıkıya uyması zorunludur. Tedaviye belli bir süre ara vermek ya da ihmal etmek aylar alan iyileşmeyi bir anda ortadan kaldırır.
SAHTE İLAÇLAR KORKUTUYOR
Aralık 5, 2007
Gerek reçete ile satılan gerekse bitkisel kökenli ilaçlarda sahtekarlık her geçen gün artıyor. Ayrıca ithal edilen ve tam olarak kaynağı tespit edilemeyen ilaçların yaygınlaşması büyük bir tehlike olarak karşımızda duruyor.
Birleşmiş Milletler (BM) sahte ilaçların her geçen gün daha da büyüyen bir problem haline geldiğini resmi olarak da bildirdi. Üretim, ithalat, satış ve kalite gibi konularda tüm üye ülkelerin daha sıkı kurallar koymasını öneren BM, piyasadaki pekçok sahte ilacın sadece “etkisiz” olmadığını bir kısmının ölümcül potansiyele sahip olduğunu bildirdi.
İlaçların denetimsiz satışında ve tüketiciye hiçbir kontrolden geçmeden ulaşmasında en önemli yollardan bir tanesini kuryeler veya elektronik postalar oluşturuyor. Ancak benzer bir sorun reçetesiz olarak eczanelerde veya daha çok marketlerde satılan ürünler için de geçerli. Bu tür ilaçların içerisindeki etken maddelerin ne olduğu, hangi miktarda kullanılması gerektiği neredeyse tamamen kişilerin inisiyatifine ve ticari yaklaşımlarına kalmış durumda.
Bu kontrolsüz ilaç pazarının en korkutucu yanı “uyuşturucu etkisi olan ve üretimi, satışı sıkı kontrol altında olan pekçok ilacın da kolaylıkla ulaşılabilir olması”… bu sayede ülkemizin de içinde olduğu Avrupa dünyanın en büyük ikinci uyuşturucu pazarı haline gelmiş durumda…
Dünya Sağlık Örgütü (WHO)’nün rakamları ayrıca korku verici; gelişmiş ülkelerde kullanılan ilaçların %25-50’sinin uydurma ilaçlar olduğunu resmen açıklamış durumda… Bu ilaçların çoğunun orijinallerinden ayrılması oldukça zor. Para gibi çok teknik ürünlerin bile kolaylıkla kopyalanabildiği günümüzde bir ilacın kendisinin ve kutusunun benzerinin yapılması çok ilkel imkanlarla bile gerçekleştirilebiliyor.
İlaç istismarı konusunda ülkemizi ilgilendiren iki temel sorunun üzerinde özellikle durulması gerekiyor.
Birincisi; zayıflama ve diyet ilaçlarına olan talebin kontrolsüzlüğü; çoğu ithal olan bu tür ilaçlar hakkında hemen hiçbir bilgi olmaksızın (etken madde, etki etme şekli, zehirleyici/zararlı olabilecek özellikleri, dikkat edilmesi gerekenler, yan etkileri vb.) büyük bir iştah ile kullanıyoruz. Neredeyse hepimizin zihninde hala ithal olan ürünlerin kaliteli ve etkili olduğuna dair büyük bir yanılgı vardır. Oysa en büyük ilaç ve bilim sahtekarlıklarının önemli bir bölümü hep bu ülkelerden çıkmıştır. Hiç yaşamamış doktorlara yazdırılan ve yayınlanan araştırmalar, para ile yazdırılan yazılar ve övgüler, sahte isimlerle yapılan destekler batı dünyasının yabancı olmadığı hilelerdir.
İkincisi; tüm bitkisel kökenli ilaçların veya ürünlerin en azından “zararlı olmadığı/olmayacağı” düşüncesi; ki son derece yanlış ve tehlikeli bir düşüncedir. Pekçok bitki içinde 200’den daha fazla kimyasal madde içerir bunlardan en az birkaç tanesi ya zehirli ya da zararlıdır. Kaldı ki, bitkinin üretildiği bölge, zararlı metal kalıntılar içerip içermediği, mikrop barındırıp barındırmadığı gibi konuları çoğu zaman düşünmüyoruz.
Lütfen ilaç ve destek ürünleri kullanırken mutlaka güvendiğiniz bir “hekim”e başvurunuz. Hiçbir ürünü kulaktan duyma bilgilerlerle, kendisine iyi geldiğini ifade eden kişilerin yönlendirmeleri ile kullanmayınız. Aldığınız üründe mutlaka bazı garantilerin olmasına özen gösteriniz (ör. FDA, OHSAS, ISO, BRC, CE, IFS, TSE, TSEK). Sağlıklı günler dileği ile…
AKCİĞER EMBOLİSİ
Aralık 5, 2007
Akciğere gelen pıhtı tıkacı (trombo-emboli) geniş bir alanı etkiliyorsa hasta ancak yoğun tedavi girişimleriyle kurtarılabilir.
Damarlarda normal olarak bulunmaması gereken değişik boyutlardaki yabancı maddelerin kan yoluyla taşınarak ince bir damarı tıkaması emboli olarak bilinir. Bunun sonucunda tıkanan damarın beslediği bölgeler kansız kalır. Ortaya çıkan beslenme ya da dolaşım bozukluğunu gidermek için yan damarlar zamanında gelişmezse kangren kaçınılmaz sonuçtur.
Emboli
Gaz, sıvı ve katı haldeki maddeler emboliye yol açabilir.
Gaz (hava) embolisi
Damara dışarıdan hava girmesi ya da damar içinde gaz açığa çıkmasıyla oluşur. Örneğin, iğne yapılırken, serum verilirken ya da basıncın ters yönde olduğu boyun toplardamarının bir travmayla karşılaştığında damara hava girebilir.
Normal koşullarda atardamarlardaki kan basıncı kalbin hem kasılma, hem de gevşeme hareketleri sırasında atmosfer basıncından daha yüksektir. Bu nedenle atardamara normal basınç altında hiçbir zaman hava giremez. Atardamarda gaz kabarcığı “dalgıç vurgunu” örneğinde olduğu gibi hızlı basınç değişiklikleri sonucunda ortaya çıkar.
Tüple derine dalanların dokularında hava, Özellikle de azot, doyma noktasına kadar çözünerek birikir. Dalgıç gaz fazlalığının solunumla yavaş yavaş vücuttan atılmasına fırsat vermeyecek bir hızla yukarı çıkarsa serbest kalan çok ufak gaz kabarcıktan kanda birleşerek gaz embolisini oluşturur. Vurgun ölümle sonuçlanabilecek kadar tehlikelidir.
Sıvı madde embolisi
Kana kansan sıvının emboli oluşturabilmesi için kanda çözünememesi gerekir. Bu da genellikle yağlı bir maddedir. Örneğin, iskelet sisteminin uğradığı travmalarda kemik iliğinde bol miktarda bulunan yağlı maddeler kana karışarak emboli yaratabilir.
Katı madde embolisi
En sık rastlanan emboli tipidir. Birçok etkene bağlı olabilir. Dolaşıma girerek kümelenen tümör hücreleri ve çeşitli mikroorganizmalar ya da daman delerek kan akımına kansan mermi parçaları embolilere yol açabilir. Ama tromboz, yani damar içinde pıhtı oluşması katı madde embolilerinin en sık rastlanan nedenidir.
Akciğer embolisi, akciğer atardamarındaki ya da bu damarın bir dalındaki ani tıkanmaya bağlı olarak ortaya çıkar. Çoğu olguda etken madde çevresel toplardamarlardan kopan, kalbin sağ kulakçık ve karıncığından geçerek akciğerlere gelen pıhtıdır. Atardamar tıkanmasının sonuçlan, akciğerlerin durumuna ve tıkanan atardamarın önemine bağlıdır. Ayrıca embolinin olası yıkımını karşılayacak koşulların varlığı da sonucu etkiler. Yan damarların zamanında gelişerek yeterli kan dolaşımının yeniden sağlandığı durumlarda, embolinin gidişi belirtisizdir. Bu durumda akciğerde doku ölümü (nekroz) görülmez. Tıkanıklığın akciğer dolaşımım büyük Ölçüde aksattığı olgularda birden tansiyon düşer ve hasta şok durumuna girer.
Nedenleri
Büyük dolaşımın toplardamar sisteminde, daha sık olarak da kalbin sağ kulakçık ve karıncığında çeşitli nedenlerle pıhtı oluşabilir. Bu olguya tromboz, oluştuğu noktada damar duvarına yapışık duran, henüz kopmamış pıhtı parçasına ise trombus denir. Trombusların en sık koptuğu yerler alt ana toplar damar başı, özellikle de bacak, kalça ve böbrek toplardamar! andır. Dolaşımın yavaşlaması, damar duvarında kayganlığın azalması ve kanın pıhtılaşma bozuklukları nedeniyle bu damarlarda trombuslar belirir. Kan akımı zamanla trombusu aşındırarak koparır.
Yerinden kopan pıhtı parçalan alt ana toplar damar, sağ kulakçık ve sağ karıncık yolunu izleyerek akciğerlere ulaşır. Akciğer süzgecine takılmayacak kadar küçük pıhtı parçacıkları büyük dolaşıma geçerek başta beyin olmak üzere öbür organlara taşınır ve buralarda emboliye yol açabilir.
Çoğu zaman görünüşü sağlıklı, fiziksel ve zihinsel açıdan etkin kişilerde görülen miyokart (kalp kası) enfarktüsü ve beyin dolaşım bozukluklarından farklı olarak, akciğer embolisi Önceden kestirilemeyen ani ve şiddetli belirtilerle ortaya çıkar. Bazen kalp kapakçığı hastalıkları, ileri evrede miyokart sklerozu ve miyokart enfarktüsü gibi kulakçık fibrilasyonuna yol açan kalp hastalıkları emboliyi hazırlayan nedenlerdir. Kulakçıkların düzensiz atımlarla çalışması (kulakçık fibrilasyonu) sonucunda kan burada göllenir ve pıhtı oluşur.
Akciğer embolisi karın, göğüs ya da böbrekleri ilgilendiren cerrahi girişimlerin sonrasında da gelişebilir. Bu gibi durumlarda emboliye yol açan olay, tromboflebit (toplardamar duvarında tromboza bağlı iltihaplanma) ya da flebotrombozdur (toplardamar trombozu). Bir komplikasyon, yani durumu karmaşıklaştıncı bağlantılı bir sorun biçiminde ortaya çıkan bu tür emboli cerrahi girişimden sonraki on gün içinde, genellikle dışkılama gibi zorlanma gerektiren durumlarda oluşur.
Bazen embolinin nedeni, bacak toplardamarlarında önemsiz gibi görünen bir tromboflebittir. Tromboflebitler sık sık emboliye yol açtığından hiçbir zaman göz ardı edilmemelidir.
Belirtileri
Emboli, tıkanıklığın yerine göre değişen belirtiler verir. Örneğin, akciğer atardamarının tümüyle tıkanması bayılma ve hemen ardından ölümle sonuçlanır. Buna karşılık küçük atardamar dallarım tıkayan emboliler göğüs ağrısı, hafif nefes darlığı ve zaman zaman ateş gibi daha hafif belirtilere yol açar. Bu belirtiler birkaç gün içinde kendiliğinden kaybolur. Bazı durumlarda çok ufak pıhtı parçalan akciğerlerde birikerek buradaki damar yatağının gittikçe daralmasına, ilerleyen damar daralması da akciğer yüksek tansiyonuna yol açar. Bu daralma akciğer yüksek tansiyonu ortaya çıkana değin belirti vermez.
Yukarıda sözü edilen durumların her ikisi de uç örnektir. Akciğer embolisinin bu en ağır ve en hafif biçimlerine görece seyrek rastlanır. Daha sık görülen biçiminin tipik belirtileri ise şiddetli göğüs ağrısı, hastaya korku veren aşın solunum güçlüğü, kanlı balgam çıkarma, kan basıncında aşın düşme, nabızda hızlanma, morarma ve aşın terlemedir.
Tanı
Hastalık belirti ve bulgularının emboliyi düşündürdüğü olgularda kesin tanıya varmak için önce elektrokardiyografiye (EKG) başvurulur. EKG de sağ karıncık yüklenmesi ve konjestif kalp yetmezliğine ait değişiklikler gözlenir. Bu bozukluklar embolinin tipik belirtileridir. Akciğer filminde hava kaybı ve hilus (akciğer göbeği) gölgesinin çift ya da tek yanlı genişlediği gözlenir. Akciğer sintigrafisi ve anjiyografisi de tanıda önemli rol oynayan İki yöntemdir. Sintigrafide toplardamar yoluyla radyoaktif bir madde verilerek bu maddenin akciğer dolaşımındaki dağılımı incelenir. Anjiyografide ise toplardamardan verilen radyoopak (X ışınlanın geçirmeyen) maddenin akciğer damar ağında izlediği yol görüntülenir. Bu iki yöntem embolinin yerinin ve yayıldığı alanların belirlenmesine olanak verir.
Gidişi
Hastalığın nasıl gelişeceği tıkanıklığın etkilediği alanın büyüklüğüne bağlıdır. Büyük atardamar embolileri ani ölümle sonuçlanır. Ama olguların büyük çoğunluğunda tedavi edilebilen daha küçük tıkanmalar söz konusudur. Tedaviye değinmişken unutulmaması gereken önemli bir nokta da zamanında yapılacak tromboflebit ve flebotromboz tedavisiyle emboliyi önlemenin çok daha iyi bir yol olduğudur.
Tedavi
Akciğer embolisinin tedavisinde amaç, akciğer dokusunun yeterli oksijeni alabilmesini sağlamak, genel ya da büyük dolaşıma pıhtı karışmasını önlemek, kalbi desteklemek ve şok tehlikesine karşı hastayı denetim altında tutmaktır. Bu hastalara ilk olarak burun maskesi yoluyla dakikada 6-8 litre saf oksijen verilir. Böylece akciğerde yetersiz kanlanma sonucu gelişen oksijen açlığı giderilir.
Akciğer embolisinde tedavinin temeli pıhtılaşmayı önleyici heparin adlı maddeye dayanır. Embolinin oluşmasından kısa bir süre sonra pıhtı tıkacı trombositlerle kaplanır, Trombositlerin burada çökerek kümeleşmesi akciğer ve bronş damarlarını kasan kimyasal maddelerin salınmasına yol açar. Böylece embolinin yarattığı daralma daha da ilerler. Daralmayı gidermek için damar içine 15-20 bin ünite heparin verilir. Doğal olarak pıhtılaşma bozukluğu olan hastalarda heparin kullanılamaz.
Verilecek bu doz konusunda hekimler arasında görüş birliği yoktur. Bazıları bunun yerine her 4-6 saatte bir yinelenen 10 bin ünitelik dozu yeğlerler. Ayrıca her heparin uygulamasından Önce pıhtılaşma zamanının ölçülerek dozun buna göre ayarlanması gerektiğini savunurlar. Tedavi birkaç gün bu dozda sürdürüldükten sonra daha düşük dozlu (12 saatte bir 5 bin ünite) derialtı heparin uygulamasına geçilir. Yukarıda belirtildiği gibi heparin tedavisi boyunca pıhtılaşma zamanı sık sık kontrol edilmeli ve normalin 2-3 katını aşması önlenmelidir. Normalde 8-10 dakika olan pıhtılaşma zamanı hastada 20-30 dakikayı aşmamalıdır. Genel durumu düzelince yataktan kalkmasına izin verilen hasta 11. günden sonra taburcu edilir. Sintigrafi incelemesinde tam düzelme görülmüyorsa hasta hâlâ tehlikeyi atlatmış kabul edilmez ve uzun süreli tedavi altına alınır. Uzmanlar 3-6 ay süren tedavide ağızdan alman dikumarol gibi pıhtılaşma önleyici ilaçları önerirler. Hastanın taburcu edilmesinden Önce hastanede başlatılan bu uygulama bir pıhtılaşma faktörü olan protrombinin etkinliği yaklaşık yüzde 30 azalana değin sürdürülür. Konjestif kalp yetmezliği ve derin toplardamar yetmezliği gibi emboliye zemin hazırlayan hastalıkların varlığında tedavi daha da uzatılır.
Kan pıhtısını eritme özelliği taşıyan ilaçlarla tedavi daha ağır durumlarda uygulanır. Bu tedavinin hedefi akciğer atardamarını zaman yitirmeden açmak ve pıhtının erimesini sağlayarak emboHnin yinelemesini Önlemektir.
Pıhtı eritici ilaçlarla tedaviye özellikle akciğer anjiyografisi ve kalp kateterizasyonu, yani damardan sokulan kateter adlı borunun kalbe kadar ilerletilmesi sonra*sında başvurulur. Her iki durumda da tedavinin etkililiğini anjiyografıyle denetlemek uygun olur. Bu tip tedavide streptokinaz (beta hemolitik streptokok kültürlerinden elde edilen, enzim) ve ürokinaz (insan böbreğinde üretilen ve idrarla atılan bir protein) kullanılır.
Pıhtı ya da pıhtılaşma sürecinin son ürünü olan fibrin çözücü tedaviler sırasında uygulama sıkı laboratuvar incelemeleriyle izlenmelidir. Kanda parçalanan fibrinojen ve fibrin ürünlerinin düzeyinin belirlenmesi, kısmi tromboplastin ve trombin zamanının ölçülmesi zorunludur. Bu ilaçlarla tedavide tehlikeli boyutlara varan kanamalara rastlanabilir. Kanama varsa verilen ilaçlar hemen kesilmeli ve hastaya pıhtı erimesine karşı etki gösteren ilaçlar verilmelidir. Pıhtı çözücü tedavinin bir başka komplikasyonu da, pıhtının parçalanıp akciğerlere doğru yol alarak emboliye yol açmasıdır. Ayrıca bu tedavinin alerjik yan etkilerinden de söz etmek gerekir. Streptokinazların yol açtığı alerjiler daha çok kortizon türevleriyle giderilir.
Pıhtı eriticilerle tedavi özellikle şu durumlarda uygun değildir:
• Hastanın 70 yaşın üstünde olması
• Mide ülseri ve basur gibi hastalıklardan kaynaklanan belirgin ya da gizli kanama
• Ağır karaciğer ve böbrek yetmezlikleri
• Geçmişte beyinde görülen beyin kanaması gibi damar lezyonları
• Son 10-15 gün içinde cerrahi girişim yapılmış olması
• Son 10-15 gün içinde kalp masajı yapılmış olması Gebelik (özellikle ilk 5-6 ayı).
Cerrahi Tedavi
Ağır akciğer embolisi olgularında ölüm oranının yüzde 95 e varması cerrahi tedavinin önemini çok artırmaktadır. Ölümlerin büyük bölümü emboliyi izleyen dakikalarda, yaklaşık yüzde 25 i de bir saat gibi daha uzun bir süre içinde gerçekleşir. Bu gibi durumlarda acil cerrahi girişim gerekebilir.
Kanın yapay kalp-akciğer makinesinden geçirilerek oksijenlendirilmesi tekniklerinin sürekli gelişmesiyle cerrahi tedavide basan oranı da artmaktadır. Cerrah bu olanaktan yararlanarak daha rahat çalışır ve emboliye yol açan pıhtıyı çıkarır. Emboli akciğerin çevresel damar sistemine yerleşmişse cerrah ya akciğer masajı, ya da emici bir sonda yardımıyla pıhtıyı alır. Tam donanımlı merkezlerde acil durumlarda hasta ameliyata alınmadan önce akciğer-kalp makinesine bağlanarak yaşatılır.
SAĞLIKSIZ BESLENİYORUZ
Aralık 5, 2007
Yapılan araştırma ile sokak sütlerinin besleyici değerinin düşük olduğu, içerdiği mikroorganizmalarla insan sağlığını ciddi şekilde tehdit ettiği belirlendi.UÜ Ziraat Fakültesi Gıda Mühendisliği Bölümü’nce, piyasada dondurulmuş olarak satılan kabuklu deniz ürünlerinden karides ve midyenin, Veteriner Fakültesi Besin Hijyeni ve Teknolojisi Anabilim Dalı’nca da sokak sütlerinin kimyasal ve mikrobiyolojik kalitesinin belirlenmesi amacıyla araştırma yapıldı. 5 firmaya ait dondurulmuş karides örnekleri ile 3 firmaya ait dondurulmuş midye örnekleri üzerinde yapılan ilk araştırmada, piyasadaki her satış noktasından 2’şer adet olmak üzere, orijinal ambalajında satılan 40 donmuş karides ve 24 donmuş midye örneği 4 ayrı dönemde incelendi. Karides örneklerinde, gıda zehirlenmelerine, mide ve bağırsak hastalıklarına neden olan e-coli, salmonella-shigella gibi bakterilere rastlanmazken, TSE dondurulmuş karides standartında 1 gramda en fazla 1000 adet bulunmasına izin verilen ve sadece insan solunum yolu mukozasından bulunan “staphylococcus aureus” bakterisi sayısının, standarta aykırı olduğu belirlendi. Bu durum, karideslerin işlenirken gerekli hijyen koşullarına uyulmadığı şeklinde yorumlandı. Araştırmada, midyelerdeki tehlikenin daha ciddi boyutlarda olduğu görüldü. Karideste hiç görülmeyen “salmonella-shigella” bakterileri midyelerde yüksek oranda saptanırken, “staphylococcus aureus” bakterisi sayısı da, karidesteki gibi sınır değerlerin çok üzerinde bulundu.
UÜ Ziraat Fakültesi Gıda Mühendisliği Öğretim Üyesi Prof. Dr. Ahmet Yücel, araştırmayı yorumlarken, midye ve karideslerin yakalandıkları bölge ve işleme şekillerinin, mikrobiyolojik kalitelerinde etkili olduğuna işaret etti. Prof. Dr. Yücel, “Kabuklu deniz ürünleri avlandıkları denizin kirli olması halinde mikrobiyolojik olarak kirlenebiliyorlar. Kirli sulardan avlanan deniz ürünlerinin tüketilmesi insan sağlığı için uygun değildir. Bunun için bu tarz ürünler mutlaka temiz denizlerde avlanmalıdır. Ayrıca, avlama, işleme ve tüketim aşamalarında soğuk zincirin korunmasına önem verilmeli. Ancak, araştırmamızda bu konularda gereken titizliğin gösterilmediği ortaya çıktı” dedi.
SOKAK SÜTLERİ
UÜ Veteriner Fakültesi Besin Hijyeni ve Teknolojisi Anabilim Dalı’nca, tüketime sunulan sokak sütlerine yönelik diğer araştırmada ise 25 farklı satış noktasından alınan örnekler incelendi. Araştırmada, örneklerin yüzde 20’sinde yağ oranının, yüzde 52’sinde besin değerinin standartların altında olduğu, yüzde 40’ına su katıldığı, yüzde 84’ünün de uygun olmayan koşullarda bekletildiği için asitlik ve mikroorganizmalar yönünden sağlığı tehdit edici boyutlarda kirli olduğu saptandı.
Uludağ Üniversitesi Veteriner Fakültesi Besin Hijyeni ve Teknolojisi Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Mustafa Tayar, sokak sütlerinin besleyici değerinin düşük olduğunu, içerdikleri mikroorganizmalarla insan sağlığını ciddi şekilde tehdit ettiğini savundu. Prof. Dr. Tayar, “sokak sütlerine uygulanan yasalar çok yetersiz. Bu konuda bir an önce yeni ve daha büyük yaptırımlara gerek vardır” diye konuştu.
