nedir

Doyurucu cinsel ilişki için öncelikle kişinin kendi içinde bir istek duyması, isteğin bir partnere yönelmesi gerekir ve bu süreç içinde kişinin mizacı ve iç dünyasıyla ilgili psikolojik etkenler, bedensel durumla ilgili biyolojik etmenler, bizi kuşatan ve içinde yaşadığımız çevresel ve kültürel etkenler belirleyici rol oynarlar.

Partnerler arasında yanlış anlamalara ve ciddi çatışmalara yol açan en önemli faktörlerden biri eşlerin cinsel istek düzeylerinin belirgin olarak farklı olmasıdır.

Cinsel işlev bozuklukları arasında sık görülen bozukluklardan biri olan cinsel isteksizlik sorunun tanımlanması bu konuyla ilgilenen uzmanlar arasında fikir ayrılıklarına yol açmıştır. Kişinin partneriyle ilgili düşünce ve hisleri, inançları, sosyal durumu, yaşı, mesleği, cinsellikle ilgili kültürel normları, yeterli özgüven, cinsellikle ilgili önceki deneyimlerin olumlu olması, uygun bir cinsel eşin olması, cinsellik dışındaki alanlarda da iyi bir ilişkinin olması, cinsel isteğin yoğunluğu ve sıklığı gibi birçok kriteri göz önüne almak gerekmektedir. Bu nedenle cinsel isteğin objektif kriterlerini belirlemek oldukça güçtür.

Cinsel istek nedir?

Kişinin karşı cinsle ilişkiye girme arzusudur. Olası çekici cinsel partnere yönelik dikkatin olması, yazılı veya görsel erotik materyallere karşı ilgi, cinsel içerikli rüyalar veya fanteziler kurma, cinsel etkinlikle ilgili arzuların farkında olunmasıdır. Bir partnerle cinsel ilişkiye girmeyi istemektedir. Cinselliğin azalmasına ilişkin hayal kırıklığını da kapsamaktadır. Görme, koklama, işitme, dokunma, tatma, düşünce ve duygular cinsel isteği meydana getirir.

Cinsel isteksizlik nedir?

Azalmış cinsel istek, yeterli cinsel uyarı olmasına rağmen cinsel fantezilerin ve cinsel etkinlikte bulunma isteğinin az olması veya hiç olmaması, cinsel arzu duyulmaması durumudur. Halk arasında “frijidite” ya da “cinsel soğukluk” olarak da adlandırılmaktadır.

Cinsel İsteksizliğin Tipleri

1-Primer Cinsel İsteksizlik

Ergenlik döneminde başlar.

2-Sekonder Cinsel İsteksizlik

Cinsel sorunu olmayan bir kadının hayatının herhangi bir evresinde cinsel açıdan isteksizleşmesidir.

Cinsel isteksizlik ne sıklıkla görülür?

Cinsel isteksizlik, kadınlarda erkeklerden daha fazladır. Cinsel isteksizlik kadınların ortalama %33\ ünde görülür. Oranlar yaşa bağlı olarak artmaktadır.

Cinsel Soğukluğun Nedenleri Nelerdir?

1-Fiziksel Faktörler:Yaşlanma ve menopoz, cinsellikten uzun süre uzak kalmak, kullanılan bazı ilaçlar, alkolizm, böbrek, karaciğer ve kalp yetmezliği, tiroid hastalıkları, şeker hastalığı ve yüksek tansiyon gibi kronik hastalıklar, multipl skleroz, Parkinson gibi nörolojik problemler, ameliyatla rahmin alınması, hormonal dengesizlikler, doğumdan sonraki lohusalık ve emzirme dönemleri, cinsel organlarının yapı ve fonksiyonlarının bilinmemesi, rahim ağzı enfeksiyonları, vajinal mantar, trikomonas gibi vajen enfeksiyonları, vajen akıntıları, yaşa bağlı hormonal yetersizlikten kaynaklanan kuruluk, ameliyat sonrası meydana gelmiş yapışıklıklar gibi cinsel hayatı etkileyecek jinekolojik rahatsızlıklar, ilişkide ağrı hissetmedir.

2-Psikolojik Faktörler: Vaginismus, aşırı stres, eşler arasındaki geçimsizlikler ve çatışmalar, homoseksüellik, evlilikle ilgili problemler, beden şekli ile ilgili kaygılar, bıkkınlık, cinsel travmalar, tecavüz, ailede birinin ölümü, çocuk doğumu, taşınma gibi önemli yaşam olayları, ilişkiye gerekli özenin gösterilmemesi, cinsel ilişki ile bazı olumsuz anıların yerleşmesi, cinsel ilişkide bulunmanın bir suç veya günah olarak algılanması, anksiyete ve depresyondur.

Nedenleri toparlayacak olursak, bir kısmı erkeklerin sebep olduğu, bir kısmı kadınların kendilerinden gelen ve bir kısmı da çevre ile ilgili nedenlerdir. Kadınların yaklaşık %1\ de gerçekten fiziksel bir problem vardır.Geri kalan %99\ luk kesimin problemi tamamen psikolojiktir.

Tedavi

Tedavi, neden olan faktörün ortaya konmasından sonra mümkündür. Tedavinin amacı eşler arasında bir uyum oluşturulması ve aralarındaki bozulan iletişimin yeniden düzenlenmesidir. Eğer eşlerden birinde belirgin düzeyde cinsel istek azlığı varsa istek düzeyini arttırmaya çalışmak gerekir. Bazen de eşlerden birinde aşırı isteklilik ve talepler varsa dengeyi sağlamak açısından bu istek ve talepleri azaltmak gerekebilir. Bu nedenle tedaviye “çift” olarak hastalar kabul edilmelidir. Herhangi bir organik hastalık saptanamamışsa isteksizliğin nedeni psikolojiktir. Bu durumda çiftlerin birlikte psikiyatrik yardım alması gerekmektedir:

*Cinsel Terapi

*Aile Terapisi,

*Bedensel egzersizler,

*Cinsel egzersizler,

*Cinsel hayatta kısa ayrılıklardan sonra bir araya gelme, eğitim amaçlı erotik videolar seyretme, kıyafet değişikliği, tavırlardaki bir değişiklik, mekan değişikliği gibi küçük değişiklikler ve fanteziler yapılması vb. cinsel yaşama yeniliklerin kazandırılması,

*İlaç tedavisi: Testosteron hormonu, viagra, antidepresan ilaçlar, feromonlar ve Opti-S\ xtiva yani kadınlar için yulaftan yapılma viagra benzeri bitkisel afrodizyaklar.

Cinsel İsteksizlik Hakkında Bilinmeyenler

*Yapılan araştırma sonuçlarına göre seks; stres, yorgunluk ve baş ağrısıyla savaşır ve bu sayede bünyeyi de rahatlatır.

*Bazı kadınların kendiliğinden cinselliğe ilgileri yoktur fakat eşlerinin yaklaşımına fizyolojik bile olsa yanıt verir, uyarılır ve orgazm olurlar.

*Kadınlarda aşk cinsel isteği artıran bir etkendir.

*Cinsel isteksizlik kadının kısır olması demek değildir. Çünkü kadınlar hiç cinsel birleşme yapmadan da gebe kalabilirler.

*Genel olarak bütün kadınlar yeterli bedensel ve ruhsal uyarmalarla hazırlandıkları takdirde cinsel birleşmeden zevk alabilirler.

*Kadınların büyük çoğunluğu cinsel isteksizliklerinin gerçek nedenini kocalarının beceriksizliğinde ararlar. Oysa, çoğu kez durumdan erkek kadar, hatta ondan daha fazla, kadın sorumludur.

*Cinsel isteksizlik genellikle çiftler arasındaki sorunları yansıtır.

Mutlu bir birliktelik için önemli unsurlardan biri her iki tarafı da mutlu kılan ve her yönden tatmin eden bir cinsel ilişkidir. Mutluluk veren bir sevişme eşleri daha huzurlu, daha mutlu ve çevrelerine karşı daha sevecen yaparken, birbirlerine daha çok bağlar, yakınlaştırır ve onları bütünleştirir.

Orgazm Nedir?

Sevişme öncesi partneri çıplak olarak görme, tatma, dokunma, işitme yani partnerin sesini duyma, koku gibi seksüel uyarı veya düşünceler ile başlayıp beyin ve vücudun ortak hareket etmesi sonucu yaşanan zevk anına \”orgazm\” denir. Orgazm, çeşitli cinsel uyaranlarla beynin uyarılması ile başlayan ve uyaranların etkisiyle kişide hem bedensel hem de ruhsal olarak algılanan cinsel yanıtın son aşamasındaki hoş bir histir. Orgazm normal bir vücut fonksiyonudur. Orgazm öğrenilebilir istemli bir reflekstir.

Orgazmın İşlevi Nedir?

Beden ve ruhun kendi kendini tatminle veya cinsel ilişkiyle kişinin haz almasını sağlamasıdır. Ancak orgazm ilişkinin amacı değildir ve olmamalıdır.

Orgazmın Faydaları

*Bedensel ve ruhsal olarak bir rahatlama sağlar,

*Daha kolay hamile kalınır vb.

Orgazmın Fazları

Masters ve Johnson adlı bilim adamları yaptıkları çalışmalarda orgazmı dört fazda ele almışlardır:

1-Uyarılma Fazı:Kadında cinselliği yaşama ihtiyacının ortaya çıkarmasıyla başlayan bu fazda memelere ve genital organlara giden kan miktarında artma olur. Bu sayede vajina girişindeki Bartholin salgı bezleri faaliyete geçerek vajinal kaygan sıvı salgılanmasında artış ve 10-30 saniye içinde ıslanma meydana gelir. Meme uçları belirginleşir ve memeler büyür. Daha sonra rahim yukarıya doğru çekilir, dudaklar şişip düzleşip ve araları açılarak vajinanın alt kısmı genişler, klitoris kabarır. Rahim ağzı ve rahim yukarı doğru çekilir. Bu sayede tüm bedende cinselliğe hazırlık için yukarıdaki değişiklikler meydana gelir. Ayrıca bu evrede kalp atışları hızlanır ve solunum sayısı artar, kan basıncı yükselir, boyunda ve göğüste kızarmalar meydana gelir.

2-Plato yani Gerilim Fazı: Bu fazda cinsel gerginlik ve erotik duygular yoğunlaşır, cinsel arzularda artış iyice belirginleşir. Vajinanın dış 1/3 kısmındaki kan miktarında artma nedeniyle şekli değişir, iyice şişer ve üst kısmı balonlaşır ve bu esnada vajinada hafif bir ağrı olabilir. Rahim uyarılma fazındakinden daha yukarıya doğru çekilir, klitoris daha da belirginleşir ve dudakların rengi koyulaşır ve normalin 2-3 katı büyür. Klitoris iyice şişer. Memelerin uç kısmındaki koyu renkli alan belirginleşir. Kalp hızı artar ve ateş basması olur. Bacaklarda ve kalçalarda kasılmalar olur. Eğer uzun sürerse vajinal ıslaklık azalabileceği bu fazın sonlarına doğru kadının vücudu tam bir cinsel birleşmeye hazır hale gelir. Bu fazda bir önceki evrede büyümüş olan klitorisin küçülme eğilimi göstermesi ve orijinal boyutunun yarısına kadar küçülmesi orgazmın yaklaştığını gösteren önemli bulgulardan biridir. Bu fazın süresi kadından kadına hatta bazen aynı kadında bir cinsel eylemden diğerine belirgin değişiklikler gösterebilir.

3-Orgazmik yani Doyum Fazı:Daha önceki evrelerde artmış olan gerginliğin boşaltılması olarak algılanabilecek bu fazda ateş basması tüm vücuda yayılır. Vücutta bulunan kasların çoğu kasılır ve tam zirve noktasında vücut kaskatı kesilir. Bu durum kadının yüzünde sanki acı duyarmış gibi bir görüntü yaratabilir. Mesanenin dışa açıldığı yerden sıvı salgısı olur ve bu durum “kadının boşalması” olarak tanımlanabilir. Rahim, vajina ve anüsde eş zamanlı, ritmik düzenli kasılmaların olduğu en kısa süren fazıdır. 0.8-1 saniye aralıklarla gerçekleşen bu kasılmalardan kadında bir orgazm esnasında 3-15 kasılma olur. Kadının burnu hafiften sulanmaya başlar, başparmağı dik duruma geçer, göz bebekleri büyür, boğazı kurur ve yutkunma gereksinimi duyar, göğüsleri arasındaki deri hafifce kızarır, ayakları da oynar.

4-Çözülme yani Gevşeme Fazı: Daha önceki fazlarda gerçekleşen değişimlerin normale dönme sürecidir. Tüm bu geri dönüş süreci 5-10 dakika sürer. Klitoris ve meme uçları hassaslaşır ve ağrıya duyarlı bir hal alır. Ateş basması kaybolur. Hızlı soluk alıp verme ve terleme görülür. Kalp hala daha hızlıdır. Eğer bu fazda seksüel uyarı devam ederse kadın daha fazla sayıda orgazm yaşayabilir. Kadınlar beyinden orgazm esnasında salgılanan endorfin adı verilen mutluluk hormonlarının etkisiyle gevşer ve kendilerini iyi hissederler. Kadınların çoğunda orgazm sonrası klitoris ve meme uçları hassaslaşır ve ağrıya duyarlı hale gelir.

Orgazm Sorunları ve Bozukluklarının Tipleri

1-Anorgazmi:Hiç orgazm olamama durumudur. Bu durum iç sıkıntısı, kişinin kendi kendine olan saygısı yitirmesi ve depresyon ile sonuçlanabilir.

2-Rastgele Anorgazmi: Zaman zaman orgazm yaşanamaması durumudur.

3-Koital Anorgazmi:Cinsel birleşme ile orgazm olamama ancak mastürbasyon vb. gibi ile orgazm olma durumudur.

4-Erken Orgazm:Çok nadir olarak görülür.

Orgazm Sorunları ve Bozukluklarının Nedenleri

*Ön sevişmenin eksik ve aceleye getirilmesi,

*Partnerin erken boşalma sorununun olması,

*Partnerin ereksiyon sorununun olması,

*Partnere karşı olan ilgi kaybı,

*Alkolizm,

*Depresyon ve üzüntü,

*Menopoza ilişkin östrojen azlığı,

*Vaginal akıntılar,

*Vaginanın geniş olması,

*Şeker hastalığı,

*Nörolojik bozukluklar ve nörolojik ilaç kullanımı,

*Problemli bir çocukluk geçirilmiş olunması,

*Düzenli ve sağlıklı bir aile yaşantısının olmaması,

*Ergenliğe geçiş döneminde problemli ve travmatik cinsel deneyimlerin yaşanması,

*Cinsel kimlik çatışmaları,

*Sosyo-kültürel yasaklamalar ve aşırı dinsel inançlar,

*Bilgisizlik,

*Cinsel taciz veya tecavüz yaşamak,

*Aldatılmak,

*Gebe kalma korkusu,

*Partnere güvenmeme,

*Cinsel ilişkiye zorlanmak,

*Duyarlı, bilgili, sıcak, yaşamı seven bir kadının nasıl olduğuna ilişkin yeterli rol modelinin bulunmayışı,

*Güvenilir, emin, sosyal açıdan kabul edilebilir ve özel bir atmosferde, ödüllendirici ve destekleyici koşullarda bir cinsel deneyime girişme olanağını bulamama vb.

Orgazm Sorunları ve Bozukluklarının Tedavisi

*Tedaviden amaç orgazmı cinselliğin en önemli amacı olarak görmekten vazgeçip, ön sevişme, uyarılma, cinsel tecrübe, zevk ve çiftlerin birbirlerinin bedenlerini daha yakından tanımaları için cinsel terapi veya cinsel danışmanlık hizmetleri, kadının üstte olduğu cinsel pozisyonların denenmesidir. Kadın gelmeye başlayınca, erkek mümkün olabildiğince hareketsiz kalmalı ve sert hareket etmemelidir. Meme uçları, kulak arkaları, bacakların iç yüzleri gibi erojen bölgeler uzun süre uyarılmalıdır. Cinsel istek, uyarılma, orgazm ve doyum döngüsünde ayrıntılar ne olursa olsun önemli olan klitoris uyarısının uygun şekilde, yaygın, ritmik, kesintisiz ve yeterli süre yapılmasıdır.

*Vakum Cihazı:Negatif basınç yaratan el kadar küçük bir cihazdır ve kitorise belirli süre bellirli bir protokolle uygulandığında orgazm olmayı kolaylaştırmaktadır.

Orgazm Hakkında Bilinmeyenler

*Kadınlarda sadece düşünce yolu ile hiçbir fiziksel temas olmadan da orgazm yaşanabilir.

*Her ilişkide orgazm yaşanacak diye bir kural yoktur. Zaman zaman orgazm olunmaması da son derece normal bir durumdur.

*Orgazm her iki eşte de aynı anda meydana gelebileceği gibi ayrı zamanlarda da olabilir. Aynı anda orgazma ulaşmak çok keyifli olsa da bir o kadar zor bir durumdur. Eşlerden birinin önce gelmesi hiçbir şekilde diğerinin orgazma ulaşmasını engellemez.

*Kadınların yaklaşık %50’i çeşitli nedenlerden ötürü orgazm taklidi yapmaktadır.

*Penis uzunluğunun kadının tatmin olmasıyla yani orgazmın şiddeti ile penis büyüklüğü arasında hiçbir ilişki yoktur. Ancak orgazm beyinde gelişen bir olaydır, kişinin psikolojisi ile yakından ilgilidir. Uzun ve kalın bir penisi görmek bir kadını daha fazla heyecanlandırabilir.

*Cinsel tepkileri normal olan her kadın cinsel birleşmede ya da mastürbasyonla her seferinde bir ya da birkaç orgazma ulaşabilir.

*Kadınlarda en şiddetli orgazmlarını 35\ li yaşlarda yaşarlar.

*Kadın uyarılmaya başladıktan sonra orgazma ulaşabilmesi için ara vermeden aynı tempoda uyarılmaya devam edilmelidir.

*Kadın orgazma varacağı anın geldiğinde eşine penisin girmesini istediğini söylemelidir. Çünkü bu arada kadının uyarılması durdurulursa isteği söner ve yeni baştan sevişmeye başlamak gerekir.

*Kadınlar uykuda da orgazm yaşayabilmektedir.

*New Scientist dergisinin haberine göre Amerikalı bir cerrah olan Dr.Stuart Meloy cinsel ilişkiye girmeden kadının orgazm olmasını sağlayan deri altına yerleştirilen implant adını verdiği bir aygıt geliştirdi.

*ABD\ de kadınlarda orgazmı artıran “Viacreme” adı verilen bir krem piyasaya çıktı.

*Orgazmın süresi ve şiddeti kişiden kişiye değişir.

*Kadınlar eşlerine mükemmel olduklarını hissettirmek ya da zevk almadıkları bir cinsel ilişkiyi kısa yoldan bitirmek istedikleri veya eşine onun \”yetersiz\” olduğu duygusunu yaşatmamak ve öte yandan da yine eşinde kendisinin \”yetersiz olduğunu\” kanısını uyandırmayı engellemek için çoğu zaman orgazm taklidi yaparlar.

*En yoğun orgazm yaklaşık ilk 5 dakika içinde gerçekleşmektedir.

Erkeklerde erektif güçlükler, primer veya sekonder olarak ortaya çıkabilir. Primer ereksiyon güçlüğü (yeterli ereksiyon sağlayamama), nadir olarak görülür ve cinsel performansa ilişkin yüksek düzeyde anksieteden kaynaklanır. Tedavisi anksietenin psikoterapi ile giderilmesidir.
Sekonder erektif güçlüklere oldukça sık rastlanır. Masters ve Johnson a göre, bir erkek, koitus olanaklarının % 25 inde ereksiyon sağlayamazsa, sekonder ereksiyon güçlüğünden bahsedilebilir. % 25 oranı kesin bir sınır değildir, eğer bir hasta, çok seyrek olmamak koşuluyla ereksiyon güçlüğünden yakınıyorsa, değerlendirilmesi gerekir.

Sekonder ereksiyon kaybı, psikolojik kaynaklı olabilir veya organik hastalıklara veya farmakolojik maddelere, sekonder olarak ortaya çıkabilir. Psikojenik ereksiyon kaybı, en fazla erken ejakülasyon öyküsü olanlarda veya akut alkol intoksikasyonlarından sonra görülür. Bunların dışında, aşırı dini inançlar, baskılayıcı anne-baba, olası bir homoseksüellik kaygısı, veya kronik stresle de ilişkili olabilir. Bunların çoğunda da, performans anksietesi olayın temelini oluşturur.

Genel olarak, organik nedenlere bağlı ereksiyon kayıpları, hazırlayıcı bir olay olmaksızın, sinsi olarak başlarlar. Fonksiyon kaybı kalıcıdır, giderek kötüleşir ve diğer koşullarda da ereksiyon olmaz (gece ereksiyonları, mastürbasyon, erotik durumlar gibi), cinsel istek kaybı ise olmayabilir.

Psikojenik nedenlere bağlı ereksiyon kayıpları ise tersine, hazırlayıcı bir olayı izleyerek, ani olarak başlar. Daha sonraları da ereksiyon kaybı geçici, zaman zaman ortaya çıkan ve geçici niteliktedir. Her durumda ve her eşle görülmez. Ön sevişme sırasında ereksiyon olduğu halde daha sonra ereksiyonun kaybı, özellikle sık görülür. Psikojenik ereksiyon güçlüğü olan erkekler genellikle mastürbasyonla ereksiyon sağlayabilirler ve gece ereksiyonları devam eder.

Son zamanlara kadar ereksiyon güçlüklerinin % 80-90 ının psikojenik nedenlere, % 10-20 sinin ise organik nedenlere bağlı olduğu söylenirdi. Son zamanlarda, bazı araştırmacılar organik kaynaklı erektif sorunların oranının daha yüksek olduğunu ileri sürmektedirler.

Organik Ereksiyon Kayıpları

Organik ereksiyon kaybı, dört grup hastalığın seyri sırasında görülür.

l- Endokrin

Nadir bazı vakalarda, cinsel fonksiyon bozukluğu, düşük serum testosteronunu ve testiküler yetmezliğe sekonder olarak ortaya çıkar. Serum testosteronunun belirlenmesi tanıya yardımcı olur. Ereksiyon kaybı ile birlikte yüksek prolaktin düzeyi ise prolaktin salgılayan hipofiz tümörü düşündürür. Bu tip tümörlerin cerrahi tedavisiyle iyi sonuç alınır.

Seksüel disfonksiyonlar, diyabet mellitusla birlikte, üç değişik şekilde, sık olarak görülürler:

a)Bir ölçüde psikojenik erektif kaybı olan diyabetik erkekler.

b)Tanı konmamış ve kan şekeri kontrol altına alınmamış diyabetikler. Bu durumda kan şekerinin kontrolü ile sorun büyük ölçüde ortadan kalkar.

c)Uzun süreli diyabeti ve diyabetik nöropatisi olan erkeklerde belli bir zaman sonra ereksiyon kaybı ve cinsel tepkisizlik gelişir. Bu kaybın geri dönüştürülmesi genellikle mümkün olmaz. Bu tip hastalara, penis protezi önerilebilir.

2- Vasküler Hastalıklar

Genital bölgede kan dolaşımını engelleyen herhangi bir hastalık, ereksiyon güçlüğüne yol açabilir. Örnekler arasında “penis küçük damar hastalığı” (penis kan akımının doppler tetkiki ile gösterilebilir), jeneralize obliteratif arteriyel hastalık, aortik bifurkasiyo trombozu ve aort anevrizması sayılabilir.

3- Nörolojik Hastalıklar

Spinal kordun genital inervasyonundaki herhangi bir lezyon ereksiyonu, ejakülasyonu veya her ikisini de güçleştirebilir. Bu çok çeşitli sorunlar arasında kord travmaları, kord tümörleri, multipl skleroz, diyabetik nöropati sayılabilir.

4- Genel olarak güçsüzlüğe neden olan hastalıklar

Bu tip hastalıklar arasında, karsinomatozis, kronik malnütrisyon, açlık sayılabilir.

Organik bir nedene bağlı olarak cinsel fonksiyon kaybına uğrayan hastaların dikkatle değerlendirilmesi gerekir. Bazı hastaların ilk yakınması seksüel disfonksiyon olmakla birlikte, çoğunlukla, seksüel bozukluk organik hastalığı uzun süredir bilinmekte olan kişilerde görülür. Her iki durumda da, uzman bir hekimin hastanın fiziksel sağlığını tekrar değerlendirmesi gerekir.

Farmakolojik Ereksiyon Zorlukları

Alkol (akut intoksikasyonu ve kronik kullanıma bağlı fiziksel hasarları) ve alışkanlık yapan ilaçların dışında, cinsel istek, ereksiyon, ejakülasyon ve orgazmı olumsuz yönde etkileyen farmakolojik maddeler üç ana başlık altında toplanabilir:

l- Antihipertansif ilaçlar (diüretikler dahil)

2- Antidepressan ve antipsikotik ilaçlar

3- Antiülser ilaçları (antiasitlerin dışında)

Otonom sinir sistemini etkileyen veya kuvvetli sedatif etkileri olan bütün ilaçlar bazı kişilerde cinsel fonksiyon değişikliklerine neden olabilir. Bu fonksiyon değişikliği sıklıkla doza bağlı ve idiosenkratiktir (özel duruma bağlı), bu nedenle ilacın cinsi veya dozu değiştirildiğinde cinsel sorun ortadan kalkabilir.

Alkol kullanımının, cinsel fonksiyon bozukluklarının sık görülen bir nedeni olduğu unutulmamalıdır. Cinsel fonksiyon bozukluğu nedeniyle alınan öykü, mutlaka alkol ve diğer bağımlılık yapan maddelere ilişkin bilgiyi kapsamalıdır.

Psikojenik Ereksyjon Kaybı

40 yaşına gelmiş bir erkek, yaşamında en az bir kez ereksiyon sağlamayı istediği halde gerçekleştirememiştir. Bu durumla karşılaşan erkekler, iki davranış şeklinden birini seçerler. Bazı erkekler olayı bir miktar üzüntü duyarak ve kederlenerek geçiştirirler. Diğerleri ise olay karşısında endişeye ve paniğe kapılırlar, bir şeylerin bozulduğunu ve bir daha hiçbir zaman eski haline dönemeyeceğini düşünürler. Daha sonraki deneyimlerinde, ilk gruptaki erkekler, bir önceki başarısızlığı pek akıllarına bile getirmezken, ikinci gruptakiler, kendilerini sürekli olarak denetlemeye ve performanslarını sorgulamaya başlarlar. Biz bu duruma “seyircilik etmek” diyoruz. Cinsel fonksiyon bozukluğu olan kadın ve erkeklerin çoğu, kendi kendilerine seyircilik etmeye başlarlar ve böyle yaptıkları için, giderek kendi cinsel coşku ve zevklerini daha fazla engellerler.

Psikojenik ereksiyon kaybı, kaybın nedeni olan performans anksiyetesinin tedavisiyle ortadan kaldırılabilir. “Seyircilik etme”ye, süreci tanımlayarak, her iki eşe olan zararlı etkilerini anlatarak ve kontrol altına alınması özendirilerek, engel olunabilir. Sürecin kontrol edilebilmesi için, öncelikle farkına varılması şarttır. Kişiler dikkatlerini performanslarına değil, cinsel ilişkiden zevk almaya yönelttiklerinde, bunu başarabilecek şekilde kendilerini denetlemeyi öğrendiklerinde, sorun ortadan kalkacaktır. Eşler, ilgilerini duyguları üzerine toplamaya, beyinlerini düşünceler yerine, bu duygularla doldurmaya özendirilmelidir. Performans anksiyetesi, eşlere geçici bir süre için cinsel ilişkiyi “yasaklamak”la da giderilebilir. Eşler koitus hariç her türlü ön sevişme deneyimine girişebilirler. Koitusun yasaklanması, ereksiyon olup olmayacağı yolunda duyulan anksiyeteyi ortadan kaldırır. Bu durumda da, çoğunlukla ereksiyon gerçekleşir.

Eşine cinsel isteğini ifade edemeyen kadınlar, ‘kötü’ olarak damgalanma kaygısı taşıyor.Uzmanlar, “cinsel partnerinize kendinizi ifade edip, beklentilerini sorun” diyorlar.

Uzmanlar, eşler arasında yaşanan cinsel uyumsuzluk ya da cinsel tatminsizliğin önemli nedenlerinden birinin de partnerler arasındaki iletişim eksikliği olduğunu vurguladı. “Gerçekten bana ilgi gösterseydin, benim neden hoşlandığımı bilirdin” mantığının yanlış olduğunu savunan uzmanlar, istenen ya da tercih edilen ilişkinin eşler arasında konuşulmamasının, cinsel etkinlikte tatminsizliğe yol açtığını ve bu durumun yıllarca devam ettiğini belirttiler.

Uzmanlar “Bazı hekimler tarafından ‘düşünce okunması’ olarak adlandırılan bu tarz bir iletişim sorunu, birçok çiftin hayatlarının diğer anlarında geliştirdikleri bir alışkanlıktır. Yaralanmaktan ya da diğer kişinin egosunu yaralamaktan korkan her birey, partnerinin ne istediğine kendisi karar vermeye çalışır. Bu yüzden de sanmalarla yürüyen ilişkilerde, eşler hep karşı tarafın kendisini anlamasını bekler. Sonuçta da ileşitim bozukluğu yaşanır” şeklinde konuştular.

ÇÖZÜM

Sorunu halletmenin en iyi yolunun, beklentileri ifade edip, karşıdaki insanların beklentilerini sormaktan geçtiğine işaret eden uzmanlar, normal yaşamda da geçerli olan bu durumun, cinselliğin daha iyi yaşanmasında etkili olacağını belirtti.

Cinsel isteğini eşine ifade edemeyen kadınların, ‘isteğini kocasına söyleyen kadının kötü olarak damgalanacağı’ kaygısını taşıdığını kaydeden uzmanlar, “Bu da eşler arasındaki cinsel iletişimi bozmakta ve cinsel istek bozukluğundan tutun uyarılma ve orgazm bozukluklarına kadar birçok durumun karşımıza çıkmasına neden olmaktadır. Çözüm ise anlaşılmayı beklemek yerine kendinizi ifade etmeniz, karşıdakini anlamaya çalışmak yerine sormaktan geçiyor” görüşlerinde birleştiler.

İdeal bir cinsel ilişki ve sıklık derecesi, günümüzde en çok merak edilen konulardan biri… Uzmanlar ise ideal cinsel ilişki ve sıklığının çiftlere göre değişebileceğini belirtiyor. Her kadın ve erkeğin cinselliğe ilgisinin, cinsel etkinlik gereksiniminin farklı olacağını belirten uzmanlar, aynı birey için de yaşamının farklı dönemlerinde, kişiye, ilişkiye ve ortama ilişkin bir çok etkene göre değişiklikler olacağını kaydetti.
Cinselliğin bir çok alanında olduğu gibi, istenen cinsel ilişki sıklığı için de standartlardan söz etmenin doğru olmayacağını vurgulayan uzmanlar, yapılan araştırmalarda, cinsel yaşamlarını sorunsuz kabul eden gönüllü çiftlerin ortalama olarak haftada iki kez cinsel ilişkide bulunmak istediklerinin görüldüğünü kaydetti.

GENELLEME YANLIŞ

Uzmanlar, bu konuda yapılan araştırmaların tam olarak gerçeği yansıtamayacağına dikkat çekerek, insan yaşamına ilişkin konularda, ortalama değerlerin toplumun normal i olarak değil, toplumdaki insanların çoğunluğunun taşıdığı özellikler olarak düşünülmesi gerektiğini, aynı toplumda değerlerin dışında kalan bir çok kişinin olacağı ifade edildi.

KİŞİLER BELİRLER

Bir çok kişinin, kendisinin de eşinin de cinsel isteğine ve yaşam koşullarına bakmaksızın, doğru ya da gerekli olduğuna inandığı bir sıklıkta cinsel ilişki kurmak gerektiğini düşündüğünü ve bu gerçekleşmediğinde cinsel yaşamını doyumsuz bulduğunu vurgulayan uzmanlar, kişinin gerekli bulduğu cinsel ilişki sıklığının, günde bir kaç kere ya da yılda bir kere olabileceğini dile getiriyor.

SIKLIKTA UYUŞAMAMAK

İstenen cinsel ilişki sıklığında uyuşamamanın, çift için önemli bir cinsel sorun kaynağı olduğunu ifade eden uzmanlar, her zaman bu sorunun altında gerçek bir cinsel işlev bozukluğu bulunmadığını dile getirdiler. Uzmanlar, cinsel olarak farklı düşünen çiftlerin konuşarak ortak bir noktada birleşebileceklerini vurguladılar. bunun da cinsel uyumu sağladığını ifade ettiler.

Toplumumuzda cinsellik üzerine konuşma ve tartışma günümüzde hala tabular arasındadır. Bir kısım kadın bu konuyu doktoruna açmaktan kaçınırken, bazen de doktorlar bu konuyu hastası ile açıkça konuşmaktan kaçınır. İşte gebelikte cinselliğin kuralları…İletişim kopukluğundan çiftler gebelikte seksten uzak durmaları gerektiği mesajını çıkarırlar ya da halk arasındaki inançlara göre davranırlar.

Halk arasında birinci trimestr (gebeliğin ilk 16 haftası) de cinsel ilişkinin düşük ile sonuçlanacağı inancı yaygındır. Bilimsel olarak en fazla gebelik kaybının 1. trimestr de olduğu gebelik kayıplarının cinsel ilişki nedeni ile olmadığı, genetik bozukluklara bağlı olduğu bilinmektedir.

Gebeler cinsel istek artışına rağmen cinsel ilişkinin rahim ağzının açılmasını kolaylaştıracağı ve erken doğuma neden olacağı, damarların açılıp kanayacağı, erkek cinsel organının bebeğin başına zarar vereceği gibi asılsız, rahatsız edici düşünce ve inanışlara kapılıp cinsellikten uzak dururlar. Her ne kadar orgazm (boşalma) oksitosin (rahim kasını kasıcı madde) salgılanmasına neden olup rahim kasılmalarına yol açsa da bunlar doğumu başlatmaz, erken doğuma neden olmaz. Cinsel ilişki bebeğe (fetusa) zarar vermez erkek cinsel organının bebekle fiziksel olarak teması yoktur. Anne karnındaki bebek rahim kasları, içinde bulunduğu gebelik kesesi ve kese içindeki sıvı ile darbelere karşı koruma altındadır. Rahim ağzı kanalındaki (servikal kanal) salgıların koyulaşması ile oluşan mukus tıkaç bakterilerin ve semenin (sperm) rahim içine girmesini engelleyen bir bariyer oluşturur. Cinselliğe engel oluşturacak tıbbi problemler olmadıkça gebelik süresince hatta son güne kadar cinsel ilişki yasak değildir. Gebeler cinsel ilişkinin zararlı olabileceği koşulları kendi kendine değerlendirebilecek bilgi donanımından yoksun oldukları için bu konuda kadınlar en sağlıklı bilgileri kadın doğum uzmanlarından alabilirler.

Aşağıda belirtilen şartlar haricinde gebelere cinsel ilişki yasak değildir:

• Gebelik kesesinin erken açıldığı, suların erken geldiği durumlar

• Vajinal kanama

• Önceki gebeliklerde erken doğum tehdidi öyküsü ve şimdiki gebelikte erken doğum tehdidi

• Partnerin cinsel yolla bulaşan hastalık taşıyıcısı olması

• Plasenta previa (çocuğun eşinin önde olması ve rahim ağzı kanalını kapattığı durumlar)

• Çoğul gebelikte gebeliğin son aylarında

• Kadın doğum uzmanınızca cinselliğe yasak getirilen diğer durumlar.

Frengi, Treponema pallidum adı verilen bir bakterinin (mikrop) neden olduğu cinsel yolla bulaşan bir hastalıktır. Tedavi edilmediği takdirde, bu bakteri, zaman içerisinde vücuda yayılarak birçok organda hasara neden olur.

Frenginin yaygınlığı nedir?

Frengi, en sık rastlanılan cinsel yolla bulaşan hastalıklardan biridir. 1995 yılı Dünya Sağlık Teşkilatı tahminlerine göre her yıl yaklaşık 12 milyon kişi hastalığa yakalanmaktadır. Hastalık en sık Güney ve Güneydoğu Asya da görülmektedir. Son yıllarda Sovyetler Birliği nin dağılmasından sonra ortaya çıkan Bağımsızlıklarını Yeni Kazanmış Devletler de de hastalığın giderek arttığı bildirilmektedir.

Frenginin ilk belirtileri ne zaman ortaya çıkar?

Hastalık; penis, vajina, anüs (makat) ya da ağız yolu ile bulaşır. Mikrobun sağlam kişiye bulaşmasından sonra ilk belirtiler 10 gün ile 3 ay içerisinde ortaya çıkar. Hastalıkta bir veya daha fazla sayıda, üstü açık, bir santimetre boyutlarında , sert, ağrısız “şankır” adı verilen yaralar oluşur. Bu yaralar, genelde bakterinin ilk bulaştığı cinsel organlar etrafında oluşur. Mikrop daha sonra kan yolu ile bütün vücuda yayılır. Kasık ve boyun lenf bezleri şişebilir.

Frengi şankırı ne zaman ortadan kalkar?

İster tedavi edilsin, ister edilmesin frengi şankırı, birkaç hafta içerisinde kendiliğinden kaybolur. Tedavi görmeden yaraların iyileşmesi hastalığın iyileşmesi anlamına gelmez. Bu devrede tedavi edilmeyen hastalarda hastalık ilerler.

Frengi, şankır döneminde tedavi edilmez ise ne olur?

Hastalık şankır döneminde tedavi edilmez ise, yaraların ortaya çıkışından itibaren 3-6 hafta içerisinde, ellerde, ayaklarda ve vücudun diğer kısımlarında kırmızılıklar (döküntüler) oluşur. Bu kırmızılıkların olduğu bölgelerde de bakteri bulunmaktadır. Bakteri, fiziksel temas sonucu, bu bölgelerdeki yara, sıyrık gibi kısımlardan sağlam kişiye bulaşabilir. Döküntüler genellikle birkaç hafta ya da ay sonra kendiliğinden ortadan kalkar. Döküntüleri ile birlikte; hafif ateş, yorgunluk, baş ağrısı, boğaz ağrısı gibi belirtiler de bulunabilir. Tedavi edilmeyen vakalarda dahi, bu belitiler kendiliğinden kaybolabilir. Frenginin ikinci dönemi olarak bilinen bu dönem 1-2 yıl devam edebilir.

Frengi, döküntü döneminde de tedavi edilmez ise ne olur?

Gerek birinci, gerekse ikinci dönemde tedavi edilmeyen frengi vakalarının üçte birinde, hastalık uzunca bir süre sessiz kaldıktan sonra daha ileri bir döneme gider. Bakteri kalp, gözler, beyin, sinir sistemi, kemikler, eklemler başta olmak üzere vücudun birçok yerinde hasarlara neden olur. Bunun sonucu ruhsal bozukluklar, körlük, felçler ve ölüm meydana gelir.

Frengi gebe kadından bebeğine bulaşır mı?

Tedavi edilmeyen frengili gebe kadından, bakteri, hamilelik esnasında bebeğe bulaşabilir. Bulaşım riski %70 dolayındadır. Bu gebelerin ise yaklaşık %25 i, ölü doğum ya da erken dönem bebek ölümü nedeni ile çocuklarını kaybederler.

Frengi kan nakli ile de geçer mi?

Hastalık mikrobu kanda da bulunduğundan kan donörlerinde frengi testi yapılır. Test sonucu hastalık bulunduğu anlaşılırsa kan başkalarına verilmez. Kontrolsüz kan nakli ile hastalık sağlam kişiye bulaşabilir.

Frengi tanısı basit midir?

Frenginin ilk belirtileri diğer bazı hastalıklarda da bulunabilir. Bu nedenle hastalık tanısı sadece hekim tarafından konulabilir. Hekim yaralardan alacağı örnekte mikroskop altında bakteriyi görebilir. Bunun yanında tanı koymaya yardımcı kan testleri de vardır. Ancak, ilk 3 ay testlerin yalancı negatif sonuç (mikrobu taşıdığı halde negatif sonuç çıkması) verebileceği de akılda tutulmalıdır.

Frenginin tedavisi var mıdır?

Frengi genellikle penisilin tedavisi ile kolayca iyileşir. Penisilin dozu ve uygulama şekli hekim tarafından belirleneceğinden, cinsel organları etrafında frengi şankırı olanlar kendi kendilerine ilaç kullanmamalıdır. Tedavinin başlangıcından genellikle 24 saat sonra bulaştırıcılık kaybolur.
Hekim önerisi olmadan ilaç kullanmayınız!
Cinsel yolla bulaşan hastalık belirtilerinden kuşkulandığınızda hekime başvurunuz.
Eşinizin de muayene ve gerekirse tedavisini yaptırınız.
Daha önce frengi geçirmiş, ya da o anda şankır belirtileri olan bir kişi iseniz kan bağışında bulunmayınız. Sağlık personelini bu konuda uyarınız.
Frengiden nasıl korunulur?
Cinsel ilişkide kondom kullanınız.
Cinsel eş sayısının artmasının, hastalık bulaşma riskini de arttırdığını unutmayınız.
Hastalık belirtisi olmadan da bulaşma olabileceğini unutmayınız.
Alkol ve uyuşturucunun doğru ve sağlıklı düşünmeyi engelleyerek, cinsel ilişki sırasında olumsuz davranışlara neden olabileceğini belleğinizden çıkarmayınız.
Size nakledilecek kanda gerekli testlerin yapılıp yapılmadığını sorunuz.
Hamile iseniz, doğum öncesi dönemde düzenli sağlık kotrollerinizi yaptırınız.

Amerikada yapılan bir araştırmaya göre evli her 100 kadından 25i, evli her 100 erkekten 70i en az bir kere eşini bir başkasıyla aldatıyor. Evlilikte aldatma ve aldatmaya kadar gidebilen diğer sorunlar için Psikiyatrist Prof. Dr. Nevzat Tarhan önerileri:

Eşler arasındaki kavgalar evliliğin tuzu biberi mi?

Eskiler, eşler arasındaki kavgaları evliliğin tuzu biberi olarak görürler ve ilişki için gerekli olduğunu söylerler. Bir bakıma, kavgası gürültüsü olmayan evlilikler pek hayra alamet yorumlanmazdı. Günümüzde ise evliliklerin geneli fazlaca tuzlu ya da biberli! Eşlerin birbirine Artık bu iş burada biter dediği kavgaların, tartışmaların yaşanmadığı evlilikler yok değil dersek, abartmış olmayız.

Evlilikte krizler neden sıklaştı?

Ekonomik şartlar, şehir hayatının olumsuzlukları, sosyal nedenler, bireyin toplumda yalnızlaşması gibi nedenler, evliliklerde derin krizlerin yaşanma sıklığını artırdı. Bu aynı zamanda çiftleri kriz anlarına hazırlıklı olmaya ya da ilişkideki sorunları krize dönüştürmeden önleme yollarını öğrenmeye mecbur bıraktı.

Evlilikte yaşanan sorunların en önemli nedeni nedir?

İnsanlar olaylar karşısında çoğu zaman hisleriyle tepki verir. Evlilikte yaşanan sorunların, krizlerin en önemli nedeni de; eşlerin birbirine olması gerektiği gibi değil de hissettikleri gibi davranması. Bunu özellikle Doğu toplumlarında görüyoruz. Doğu kültürünün insanları fazla duygusal oldukları için olaylara objektif bakamaz ve duygusal davranır.

Cinsel aldatma evliliğe nasıl zarar verir?

Evliliklerde eşleri birbirine bağlayan en önemli etken sadakattir. Buna karşın evliliklerde sadakati ortadan kaldıran durumların başında cinsel aldatma gelir. Cinsellik insan için özel biriyle paylaşılacak bir durum. Bu yüzden evlilikte cinsel ilişki, eşler için son derece özel, özel olduğu kadar da önemli. Eşlerden birinin diğerini aldatması, bu özel ve önemli birlikteliğe vurulan bir darbe. Tüm toplumlarda cinsel aldatmanın, evliliğin anayasasına aykırı bir davranış olarak kabul edilmesinin nedeni de budur.

Cinsel aldatma günümüzde yaygın bir durum mu?

Evet, günümüzde cinsel aldatma çoğu toplum için sosyal bir sorun haline geldi. Tarihin hiçbir döneminde eşlerin birbirini aldatması, modern dünyadaki kadar yaygın olmamıştı. Örneğin Amerika da yapılan bir araştırmaya göre; evli her 100 kadından 25 i en az bir kere başka bir erkekle cinsel ilişkiye giriyor. Yine evli her 100 erkekten 70 i başka bir kadınla eşini aldatıyor. Cinsel aldatmanın bu kadar yaygın olması, elbette boşanma oranlarına da yansıyor.

Duygusal aldatma olmadığı sürece cinsel aldatma önemli değil mi?

Bu yaklaşımın geçerli olması mümkün değil. Tarafların evliyken başka birileriyle cinsel ilişkiye girmeyi kabullenmesi, aslında bir aldatmacadan ibaret. Bu durum, evliliğin anlamına, genetik yapısına ters. Çünkü cinsel aldatma, duygusal bağlılığa zarar verir ve bunun duygusal aldatmadan bağımsız olduğu düşünülemez. Sevgilisi olan erkek ya da kadın, giderek ailesinden uzaklaşır, fatura da çocuklara ve dolayısıyla topluma çıkar.

Cinsel aldatmayı önemsemeyen birisi evliliğinde mutlu olur mu?

Cinsel aldatmayı önemsemeyen birinin hiç evlenmemesi daha iyi. Hem evlenirim hem de başkalarıyla cinsel ilişkiye girerim tarzında bir yaklaşım sergileyen kişinin, evliliğini sürdürmesi imkansız.

Sanal aldatmalar boşanma için bir gerekçe olabilir mi?

Bu; tüfekle karınca öldürmeye benzer. Yani, elbette ki önlem alınması gerekir ama boşanma için bir gerekçe olamaz.

Erkeğin aldatmasını kadın kabul mu ediyor?

Birçok toplumda erkeğin eşini aldatması daha yaygın. Türkiye de de erkeğin eşini aldatması, aile kurumu için önemli bir sorun. Bunun temelinde, geleneksel aile anlayışımızın erkeğe adeta aldatma özgürlüğü vermesi yatar. Erkektir, elinin kiridir, yapar ama döneceği yer yine evidir düşüncesinin, geleneksel aile modelinde hala geçerli olduğunu söylemek mümkün. Ancak eğitim seviyesinin giderek yükselmesi ve çekirdek aileye geçişle birlikte, erkeğin eşini aldatması da artık boşanma nedeni olarak daha sık karşımıza çıkıyor. Yani erkeğin eşini aldatması artık kadın tarafından eskisi gibi kabullenilmiyor.

Aldatan eş pişman olmuşsa; kadın ne yapmalı?

Eğer eşi gerçekten pişman olmuşsa, kadın da aramızdaki sevgi bağını artırmak için ne yapmalıyım? diye düşünmeli. İnsan değerli bir şey kaybettiği zaman onu hemen unutmaz, tekrar bulmaya çalışır. Evlilik de böyle. Aldatan eş, yere düşen mücevher gibidir. Mücevheri yere düştü diye çöpe atmak yerine, yerden alıp temizlemekte fayda var. Ancak kadın, aldatan eşini affederken, ona mutlaka bir daha yaparsan sonuçları evliliğimiz için kötü olacak mesajını vermeli. Çünkü aldatan erkeğin hemen affedilmesi, hiçbir şey olmamış gibi davranılması; onun bu olayı bir şey olmadı şeklinde yorumlamasına ve aynı hatayı tekrarlamasına neden olur.

Bugün, şarküterilerde diyetlerini değiştirmek isteyen insanlar için pazarlanan, giderek artan sayıda hazır gıda sergilenmektedir. Bu tür gıdalar diyetlerinde kalorileri, şekeri, tuzu ve yağı azaltmak isteyen insanların arzularını karşılamaya yöneliktir.Bu gıdaların etiketleri genellikle doğrudan tüketicinin kaygılarına hitap etmektedir. Ancak kullanılan terimler her zaman açık değildir ve zaman zaman yanıltıcı olabilmektedir.

Çeşitli etiketleme kuralları vardır. Ama yaygın olarak, kullanılan terimlerin tanımları her zaman kolay anlaşılabilir değildir, işte birkaç örnek.

Düşük kalori: Bu iddiaya sahip bir ürün porsiyon başına 40 kaloriyi, yenildiğinde gram başına 0,4 kaloriyi aşamaz. Doğal olarak düşük kalorili olan gıdalar, düşük kalorili olarak etiketlenmeyebilir.

Azaltılmış kalori: Bu etiketi haketmek için, gıdanın, hazırlandığı gıdadan en az üçte bir oranında az kalori içermesi gerekmektedir. Etiket azaltılmış kalori iddiasının temelini oluşturan karşılaştırmayı belirtmelidir.

Yapay olarak tatlandırılmış, diyet, diyete yönelik: Bir gıda ürünü düşük kalorili ya da kalorisi azaltılmış bir gıda olarak nitelenebilirse, bu terimler kullanılabilir.

Şekersiz: Bu etiketi içeren gıdalar sofra şekeri (sakaroz) içermezler. Ancak, glikoz, früktoz ya da bal dahil olmak üzere, başka tatlandırıcılardan gelen kalorileri içerebilirler. (Bu bileşenlerin varlığı etikette belirtilmelidir.) Sakarin, aspartam, sorbitol ya da mannitol içeren ürünler de bu etiketleri taşıyabilir.

Hafif ve hafifletilmiş: Bir ürün ” hafifletilmiş” etiketini taşıyorsa ve kalorinin azaltılmasına dayanan de^ gerine ilişkin iddiaları varsa, ürün “düşük kalori” ve “azaltılmış kalori” etiketlemesiyle aynı standartarı karşılamalıdır (yani, ürün karşılaştırılabilir ürünlere göre daha az kalori içeriğine sahip olmalıdır). “Hafif” için etiketleme kuralları yoktur. Genellikle içeriğin yanısıra görünüşü (renk) betimlemek için kullanılır.

Besleyici ve besleyici olmayan alternatif tatlandırıcılar: Tatlandırıcıların varlığı etikette belirtilmelidir.

Tuz (sodyum) kısıtlamaları: Sodyumsuz, porsiyon başına 5 miligram ya da daha az sodyum demektir; çok düşük sodyum, porsiyon başına 35 miligram ya da daha az sodyum demektir, düşük sodyum, porsiyon başına 140 miligram ya da daha az sodyum demektir. Azaltılmış sodyum, sodyum içeriğinin gıdada normal olarak bulunan miktardan en az yüzde 75 daha az olduğu anlamına gelir. Tuzlanmamış, normal olarak tuzla işlenen bir gıdaya işleme sırasında tuz eklenmediği anlamına gelir. Not: Tuzlanmamış gıdalar yine de sodyum içerebilirler. Bu sizi ilgilendiriyorsa, diyet uzmanınıza başvurun.

Ekstra-yağsız: Bu etiketi taşıyan ürünlerin, karşılaştırabilir bir ürüne göre ağırlık olarak yüzde 5 ya da daha az yağ içeriğine sahip olmaları gerekir.

Yağsız ya da düşük yağ oranı: Bu etiketleri taşıyan ürünlerin, karşılaştırılabilir bir ürüne göre, ağırlık olarak yüzde 10 ya da daha az bir yağ içeriğine sahip olmaları gerekir.

Hafif, hafifletilmiş, yağsız ve düşük yağ oranı: Bu etiketleri taşıyan gıdalar benzer bir ürüne göre en az yüzde 25 daha az yağ içerir.

Ayrıca şu etiketleri de görebilirsiniz.

Kolesterolsüz: Gıdanın her porsiyonu 2 miligramdan fazla kolesterol içermez.

Düşük kolesterol: Gıdanın her porsiyonu 20 miligramdan fazla kolesterol içermez.

Azaltılmış kolesterol: Gıdanın her porsiyonu, yerini aldığı gıdadan yüzde 75 daha az kolesterol içerir.

Zaman içerisinde değişen şeylerden birisi de evlenme yaşı. Geçmişte 18-20 yaşlarına gelindiğinde çoktan evlenmiş ve çoluk çocuğa karışmış insanlar normal karşılanırken, günümüzde genelde kırsal kesimlerde erken yaşlarda evliliğe rastlanıyor.20 li, 30 lu, 40 lı yaşlarda evliliğin kendine göre avantajları ve dezavantajları var. Bunları öğrenirseniz, kişiliğinize ve yaşamdan beklentilerinize hangisinin uygun olduğunu saptayabilirsiniz.

20 Lİ YAŞLARDA EVLİLİK

Bizden iki kuşak önce bu yaşlarda hala evlenmemiş olanlara evde kalmış gözüyle bakılırdı. Annelerimizin kuşağı açısından ise 20 li yaşlarda evlilik ve hatta sıcağı sıcağına çocuk sahibi olmak son derece doğaldı. Halbuki günümüzde bu yaşlar, evlilik için oldukça erken kabul ediliyor. Artık kadınlar da erkekler gibi çalışma ve mesleklerinde yükselme hırsı içinde olduklarından, kariyere giden yolun ilk yıllarında kimsenin evliliğe ayıracak vakti yok.

30 LU YAŞLARDA EVLİLİK

30 lu yaşların başında bir fırtına gibi geliyor ve herkesi etkisi altına alıyor. Ve tabii özellikle kadınlar bu güçlü fırtınaya kayıtsız kalamıyorlar. Dolayısıyla 30 lar, evlilik için ideal bir yaş olarak kabul ediliyor. Fakat bu yaşlarda imzayı atmanın getirdiği bazı zorluklar da var. Kadın da erkek de kendilerine çoktan bir hayat kurmuş, o hayata alışmış ve biraz bencilleşmiş oldukları için evde bir iktidar mücadelesi başlayabiliyor.

40 LI YAŞLARDA EVLİLİK

Uzun süre çalışma hayatının içinde mücadele vermiş, iyi bir kariyer yapmış ve bu arada evlenmeye vakit bulamamış kadın ve erkekler, 40 lı yaşlarında nikah masasının başına oturuyorlar. Tabii çok genç yaşta bir evlilik yaşayıp boşandıktan sonra bu yaşlarda ikinci evliliğini yapanların sayısı da az değil. 40 larında evlenmenin en büyük avantajı, her iki tarafın da hayat tecrübesi kazanmış, görmüş geçirmiş ve tamamen olgunlaşmış olmaları… Daha önceki deneyimlerine dayanarak eski hataları tekrarlamıyor, sağlıklı iletişim kurmaya daha bir özen gösteriyor ve birbirlerinin yaşam tarzına, dünyaya bakış açısına, zevklerine ve meraklarına saygı duyuyorlar.

Gelişmiş ülkelerde görülen besin kaynaklı hastalıkların çoğunluğu bakteriler tarafından meydana getirilir. Örneğin Amerika da 1983-1987 yılları arasındaki salgınların % 66.0 sı ve diğer besin kaynaklı hastalıkların % 90.0 ı bakteriyel nedenlidir. Dünya Sağlık Örgütü verilerine göre Salmonella olgularında 1980 den sonra artış görülmeye başlanmıştır; bunun en önemli nedeni olarak da kümes hayvanı eti ve yumurta tüketiminin artması öne sürülmektedir.Besin Kaynaklı Hastalıkların En Sık Üç Nedeni

Hastalık Kuluçka süresi (saat) Ateş Kusma İshal
Stafilokok zehirlenmesi 3 yok var olabilir
Clostridium perfiringens zehirlenmesi 12 yok yok var
Salmonella enfeksiyonu 24 var olabilir var

Botulizm : Bu olguların hemen hepsi konserve edilmiş yiyeceklerin evlerde tüketilmesi sırasında meydana gelmektedir. Toplumlarda tüketilen konserve besin miktarına göre değişmekle birlikte, besin zehirlenmelerinin genelde az bir kısmından sorumludur. Özellikle etken olabilecek konserve türü ülkelere göre değişiklik göstermektedir; örneğin Amerika da en sık rastlanan konserveler sebze ve meyve konserveleri iken, Kanada, Rusya, Japonya gibi ülkelerde balık ve balık ürünleri ile ilgili konserveler daha sık neden olmaktadır.

Stafilokok zehirlenmeleri : Besin kaynaklı hastalıkların en önde gelen nedenlerinden birisidir. Salmonelladan daha az bildirilmekle birlikte, kontaminasyonlar dikkate alındığında daha sık olarak besin zehirlenmesine neden olduğu düşünülmektedir. Stafilokok zehirlenmelerinin şiddeti alınan entero-toksinin miktarına bağlıdır. Hastalığa neden olan entero-toksinler dayanıklıdır ve 30 dakika kaynatılmaya rağmen toksititeleri tam olarak kaybolmaz. Stafilokoklar için uygun üreme ortamı sağlayan her tür besin stafilokok zehirlenmelerine neden olabilir. Etler (inek, tavuk ve hindi gibi), süt ve süt ürünleri ve fırınlanmış kremalı hamur işleri sıklıkla neden olabilir. Batıda en sık aracılık eden besin domuz eti ve özellikle de jambondur.

Salmonellozis : Salmonellaların tüm suşları insanlara patojenik olduğundan tüm salmonellalar tarafından meydana getirilebilir. Hayvanlar normal salmonella rezervuarı olduklarından, hayvan kaynaklı besinlerle salmonella bulaşabilir. Kümes hayvanlarından elde edilen et ve yumurtalar, primer salmonella kaynaklarıdır. Özellikle yumurta kaynaklı salmonellozis olguları sık olarak görülmektedir.

Clostrudium perfringens Enfeksiyonu : Dünyada besinlerle meydana gelen ilk gastroenterit olgusu 1890 lı yıllarda bildirilmiş ve besinin yüksek miktarda C.perfringens içerdiği gösterilmiştir. Ancak 1946 yılına kadar bu konuda başka bir kayda rastlanmamaktadır. Bu tarihte İngiltere de C.perfringens ile ilişkili salgınlar olduğu ortaya konmuştur. Hastalık C.perfringens tarafından üretilen bir enterotoksin tarafından meydana getirilmektedir. Et ve et ürünleri sıklıkla C.perfringens ile kontamine olmaktadır. Tavuk, hindi, çorbalar, et içeren börekler, domuz, sığır, dana ve koyun etleri C.perfringens barındırabilmektedir. Çiğ etlerin C.perfringens ile kontaminasyonunu engellemek hemen hemen imkansızdır. Bununla birlikte pişmiş etlerde de bulunabilmektedir. Mikroorganizma anaerobik şartlara gereksinim duymaktadır; böyle bir ortam da rosto, kızartma gibi bir çok ette bulunmaktadır. Genelde mikroorganizma az sayıda bulunur, ama etlerin bir gün önce pişirildiği yerlerde (lokanta, fabrika, okul, kışla gibi) mikroorganizma gece boyunca üremeye devam etmekte ve bol C.perfringens li olarak insanlara servis yapılmaktadır.

Campylobacteriosis : C.jejuni en sık bakteriyel diyare nedeni olarak kabul edilme yolundadır. C.jejuni nin bir çok rezervuarı bulunmaktadır: domuz, sığır, kemirgen, koyun, hindi ve diğer kümes hayvanlarında saptanmıştır. Hastalık fekal-oral yolla bulaşmaktadır. En sık aracı besinler olarak çiğ süt ve kontamine su gösterilmektedir. Campylobacter lerin saptanmasındaki güçlüklerden dolayı hastalığın besin zinciri ile olan ilişkisi tam olarak ortaya konamamaktadır.

Listeriozis : Listeria monocytogenes, besin kaynaklı hastalıklar arasında son zamnalarda geçmeye başlamıştır. Bazı besinlerle bulaşabileceği gösterilmiş olmakla birlikte en çok üzerinde durulan besinler süt ürünleridir. Diğer hastalık etkenleri ile karşılaştırıldığında besin kaynaklı hastalığa neden olan sıklığı oldukça düşüktür; ancak oluşan hastalıklarda mortalite %20-50 arasında değiştiği içinönemi artmaktadır. Yetişkinlerde menenjit, meningoensefalit ve septisemi şeklinde ortaya çıkabilir. Bu tablolar tipik gastroenterit bulgularından önce ortaya çıkabilir. Listeiozis yei doğanda sepsis ve menenjite ve puerperal sepsise neden olabilir. Puerperal sepsis, perinatal sepsis ve ölü doğuma neden olabilir. Kümes hayvanlarının taşıyıcı oldukları bilinmektedir. Domuz eti, sığır eti ve kümes hayvanı etlerinde L. monoctogenes saptanmıştır. Marul, kereviz ve domates hakkında çelişkili sonuçlar bulunmaktadır. L. monoctogenes dondurulmuş besinlerde de yaşayabileceğinden önemli bir sağlık sorunudur.

Yersiniozis : Yersinia enterocolitica tarafından oluşturulmaktadır ve dünya genelinde önemli bir sağlık sorunudur. Domuz, sığır, tavuk ve köpekler önemli rezervuarlardır. Bir çok besinde saptanmıştır. Bir çalışmada incelenen çiğ sütlerin %48 inde pozitif bulunmuştur. Avrupa ve Japonya da sık olarak gözlenmektedir. Besinlerin saklanılması önerilen buzdolabı sıcaklıklarında da yaşamaya devam etmektedir.

Vibriozis : Vibrio parahaemolyticus genelde deniz ürünlerinde bulunmaktadır. Özellikle kıyı ve haliç bölgelerinde sık olarak gözlenmektedir. Japonya da en sık rastlanılan besin kaynaklı hastalıktır ve 1960 yılından beri meydana gelen olguların %70 inden daha fazlasından sorumludur. Balık, istiridye, karides ve yengeçlerde tespit edilmiştir. Olgular daha çok yaz ve sonbahar aylarında görülmektedir. Normalde kullanılan analizlerle saptanamadığından dolayı ayrı bir öneme sahiptir. Besin kaynaklı patojen olarak rolü tam anlamıyla ortaya konmamıştır.

Bacillus cereus İntoksikasyonu : Bacillus cereus 1950 lerden beri besin kaynaklı patojen olarak bilinmektedir. Pirinç, baharatlar, çorba, sosis ve pudinglerde tespit edilmiştir. Bazı suşları diyareyik toksine sahipken bazıları da emetik toksine sahiptir.

Balıklar : Balıklar mikrobiyal kirlenmeye ve enzimatik parçalanmaya müsaittirler, dolayısı ile balıklarla ilgili işlemlerin her aşamasında hijyen kurallarına çok dikkat edilmelidir. Ekzojen bakteriyel bulaşma kaynakları gemi yüzeyleri, buzlar, geminin sintine suyu ve balıkçılardır. Bu aşamada balıkçı tekne ve gemilerinin kontrolü faydalı olur. Balıklar ağda ve güvertede iken kuşların istilasının engellenmesi gerekir. Balık kılçıklarının ayrılması sırasında balık eti balığın dışkısı ile kirlenmiş olabilir, ayrıca bu aşamada kullanılan suyun kalitesi de önemlidir. Kirletilmemiş sulardan yakalanan balıklar genelde insanlar için toksik olabilecek mikroorganizma içermezler, ancak kıyı ve haliç kesimlerinde yakalanan balıklarda V.parahaemolyticus ve belirli bölge balıklarının bağırsaklarında da Clostridium botulinum tip E saptanabilmektedir. Balık yenmesi sırasında rastlanılan en sık zehirlenmeler histamin üreten bakterilerden kaynaklanan histamin zehirlenmesi ve toksik alglerle beslenen balıkların yenmesiyle görülen ciguatera zehirlenmesidir.

Kabuklu Deniz Hayvanları : istiridye, midye gibi kabuklu deniz ürünlerinin kontrolü üzerinde özellikle durulmalıdır, çünkü hayvanın tümü (gastrointestinal organlar da dahil) çiğ veya kısmen pişmiş olarak tüketilmektedir. Bunu yanı sıra kabuklu deniz hayvanları bakteri, virüs, kimyasal maddeler ve küçük partikülleri beslenmeleri sırasında vücutlarında depolamaktadırlar. Dolayısı ile bunların kalitesi toplandıkları suların kalitesi ile ilgilidir. Bu hayvanlar atık suların boşaltıldığı sulardan toplanmamalıdır. Kirli sulardan toplanarak temiz sulara bırakılan kabuklu deniz hayvanları 14 günde kendilerini temizleyebilmektedirler. Kabuklu deniz hayvanlarından artık tifo bulaştığına nadiren rastlanmakla birlikte, dünya genelinde kabuklu deniz hayvanlarından kaynaklanan viral hepatit ve V.vulnificus septisemisi sıklığı artmaktadır.

Son Güncelleme: 2003-01-31

Aspartam: Şeker yerine tatlandırıcı olarak pek çok yiyecek ve içecekte bulunan bir madde. Yüzde 40 aspartik asit, yüzde 50 fenilalanin ve yüzde 10 metanol karışımından oluşur. Aspartam, yan etkileri bakımından en çok suçlanan katkı maddesidir. Bunlar ise kaşıntı, döküntü, baş ağrısı, baş dönmesi, bulantı, uyuşukluk, kas spazmları, yorgunluk, depresyon, solunum güçlüğü, çarpıntı ve çeşitli alerjik reaksiyonlardır.Benzoik Asit: Özellikle işlenmiş yiyeceklerde bulunan bir katkı maddesidir. Çikolata, çeşitli meyve suları, şekerlemeler, dondurma, kremalar ve sakızlarda bulunur. Benzoik asit, astım, deri döküntüleri gibi çeşitli alerjik reaksiyonlara neden olabilir.

BHA & BHT“: Sıvı ve katı yağların ve içinde yağ bulunan yiyeceklerin kokuşmalarını önlemek için kullanılan antioksidan maddelerdir. Bu maddelerin, karaciğer büyümesi, deri döküntüleri yapabildikleri gibi kanser riskini artırabilecekleri de ileri sürülmüştür.

Karmen kırmızısı“: Birçok yiyecek, içecek, ilaç ve kozmetiğe pembe, kırmızı, mor renk vermek için yüzlerce yıldan beri kullanılan bir maddedir. Karmen kırmızısı, sentetik bir boya olmayıp bir böcekten elde edildiği için doğal bir katkı maddesi olarak kabul edilir. Bu, derideki basit döküntü ve kaşıntılardan ölüme kadar gidebilen anaflaktik şoka neden olduğu bilinen bir maddedir.

Glutamat“: Uzakdoğu mutfağında çok kullanılan ve kendine özgü tadı olan bir çeşit baharattır. Glutamat, doğal olarak az miktarda et, balık, domates ve bazı sebzelerde bulunabilir. Glutamata bağlı reaksiyonlar “Çin Lokantası Sendromu” ismiyle bilinir. Glutamat aç karnına çok miktarda ya da sıvı şeklinde alındığında baş ağrısı, boynun arka tarafında, ön kolda ve göğüste yanma hissi, kol ve bacaklarda, yüzde veya başta sızlama ve karıncalanma, göğüs ağrısı veya göğüste sıkışma hissi, çarpıntı, bulantı, ishal, terleme gibi şikayetlere yol açabilir. Sinir sisteminin aşırı uyarımına bağlı olarak alerjik reaksiyonlar görülebilir ve hatta alzheimer ile parkinson gibi nörolojik hastalıkların ortaya çıkmasını kolaylaştırabilir.

Nitrat ve nitritler“: Kırmızı et, kümes hayvanları ve balık eti ile sosis, salam, pastırma gibi işlenmiş etlerin renk ve tadını artırıcı özellikleri de vardır. Bunlar, baş ağrısı ve deri döküntülerine yol açabilir.

Parabenler“: Parabenler, yiyecek, ilaç ve kozmetiklerde küflenmeyi önlemek için çok yaygın olarak kullanılan koruyucu katkı maddeleridir. Mayonez, salça, ketçap, salata sosları, hardal, jöle, reçel, alkolsüz içecekler, şekerlemeler başlıca kullanıldıkları yiyeceklerdir. Ayrıca, çeşitli dermatolojik kremlerde, göz, kulak, burun damlalarında, fitillerde, bandajlarda da bulunurlar. Parabenler, deride kızarma, kaşıntı şişme gibi reaksiyonlara ve duyarlı kişilerde anaflaktik şoka neden olabilirler.

Sülfitler“: Besinlerin bozulmasını önlemek ve daha uzun süre taze kalmalarını sağlamak için kullanılan koruyucu katkı maddeleridir. Toplumun yüzde 1’inde sülfit alerjisi vardır. Astım krizleri, kusma, ishal, karın ağrıları gibi alerjik reaksiyonalara neden olabilirler. Şarap içilmesine bağlı baş ağrılarının nedeni de sülfitlerdir.

Tartrazin“: Yiyecek ve içeceklere sarı renk vermek için yararlanılan bir katkı maddesidir. Alkolsüz içecekler, dondurma, şekerlemeler, puding, spagetti, başlıca bulunduğu besinlerdir. Deri döküntüleri ve astım krizlerine yol açabilirler.

Gıda alerjisine neden olan belli başlı yiyecekler arasında yumurta, yerfıstığı ve inek sütünü sayarken, balık ve susamın da ciddi alerjik tepkilere neden olabileceğini söyledi. Gıda alerjisinin özellikle bebekleri ve küçük yaştaki çocukları etkilerken fındık, fıstık ve balık alerjisinin yetişkin yaşta da devam edebileceğini belirten uzmanlar, her 20 bebekten birinde gıda alerjisinin görülebileceğini ve alerjik tepkilerin 6-12 ay içinde kendisini göstereceğini belirtiyor. Bebeklerin çoğunda deride kuruma ve hassasiyete neden olan alerjik gıdaların yenildikten birkaç dakika sonra bebeklerde ağzın etrafında ürtiker, kızarma ve kabarma görüldüğünü, büyük çocuklar ve yetişkinlerde ise alerji yapan gıdayı yedikten sonra ağızlarında bir yanma hissi duyarak yediklerini tükürmek isteyeceklerini de belirten uzmanlar, alerjik tepkilerin gözlerin şişmesine, gözlerin ve burnun sulanmasına neden olacağını ve sık sık kusmaya neden olacağını kaydediyor.Uzmanlar, ciddi alerji vakalarında dokusal şişkinliğin nefes yollarına da yayılarak nefes almayı güçleştireceğini, bazen de astım krizine neden olacağını belirterek, ciddi alerji vakalarında ürtikerin bütün vücuda yayılmasıyla oluşan kabartı ve şişkinlikler yüzünden hastanın şok geçirebileceğini kaydetti. Uzmanlar ayrıca, anne sütüyle beslenen bebeklerde annenin bebeğe dokunan bir gıdayı yemesiyle bile gıdanın içinde bulunan ve alerji yapan maddelerin süt yoluyla bebeğe geçerek bebekte hafif alerjik tepkilerin görülebileceğini de belirterek, anneleri bu konuda duyarlı olmaya çağırıyor.

“Gıda uyuşmazlığına gıdaların içinde doğal olarak bulunan veya sonradan eklenen tatlandırıcı ve koruyucu maddeler ve boya maddeleri neden oluyor. Çocukların gıdalara karşı neden alerjik tepkiler gösterdikleri bilinmemekle beraber, özellikle endüstri alanında gelişmiş ülkelerde bu sorun giderek artıyor. Yerfıstığı ve susam alerjisinin günümüzde daha sık görülmesinin nedeni ise bu gıdaları daha fazla kişinin yemesinden kaynaklanıyor. Gıda alerjisini önlemenin en iyi yolu ise o gıdadan uzak durmaktan geçiyor. Alerjiye neden olan gıdanın tespit edilerek tüketilmemesi gerekiyor.

Eşler kronometre ile ölçüm yapti. Erken boşalma sorunundan yakinan erkekler aslinda gayet normal.Erken boşalma sorunu olduğunu düşünen erkeklerin, diğer erkeklerden sadece 31 saniye daha erken orgazm olduğu saptandı.

Alman bilim adamları, erken boşalma sorunu olduğunu düşünen birçok erkeğin, herhangi bir fizyolojik bozukluğunun olmadığını belirledi. Rheinische Post gazetesinde yer alan haberde, ürolog Frank Sommer’in 45 çift üzerinde yaptığı araştırmaya yer verildi. Çiftleri kronometreyle yatağa gönderen Sommer, erken boşalma sorunu olduğunu düşünen erkeklerin, diğer erkeklerden sadece 31 saniye daha erken orgazm olduğunu saptadı.

Araştırmaya 25 ila 40 yaşlarında toplam 45 erkek katıldı. Bunlardan 15’i erken orgazm olmaktan şikayetçi, 15’i cinsel hayatından memnun kişiden, kalan 15’i ise Avrupa’da görevli ürologlardan oluştu. Erkeklerin eşlerinin penetrasyon ile orgazm arasındaki süreyi ellerindeki kronometreyle ölçtüğünü belirten Sommer, erken boşalmaktan şikayetçi erkeklerin ortalama 2 dakika sonra, memnun erkeklerin 3 dakika sonra, ürologların ise yaklaşık 6 dakika sonra orgazm olduklarını söyledi.

Araştırma sonucuna göre, 2-3 dakika içinde orgazm olan erkeklerin herhangi fizyolojik bozukluğunun olmadığını kaydeden Sommer, ayrıca ilişki sırasında bu sürenin daha uzun veya daha kısa algılanabileceğini söyledi.

Sommer, deneye katılan çiftlerin en az iki yıl beraber olduklarını, deneylerin de birkaç gün arayla üç kez yapıldığını belirtti.

Nefes darlığı, çarpıntı, göğüs ağrısı ya da göğüste sıkışma hissi, soluğun kesilmesi ya da boğuluyormuş gibi olma duyumları ve çıldırma ya da kontrolü kaybetme korkusuyla kendini gösteren panik bozukluk hastalarında erken boşalmanın daha fazla görüldüğünü iddia eden Cinsel Tıp Enstitüsü; “Panik Atak ve Erken Boşalma Anketi” adıyla 5000 kişi üzerinde bir anket çalışması yaptı. İşte anketten çarpıcı başlıklar:

Panik Atak/Panik Bozukluk nedir?

Panik bozukluğun kendiliğinden ortaya çıktığını ve beklenmedik panik atak nöbetleri ile kendini gösterdiğini söyleyen Cinsel Enstitüsü Başkanı Dr. Cem Keçe; “Panik atağı; çoğu zaman kişinin sonunun geldiği hissinin de eşlik ettiği, genellikle birkaç dakikalık yoğun endişe veya korku dönemleri olarak tanımlıyoruz. Bu ataklar sırasında genellikle nefes darlığı, çarpıntı, göğüs ağrısı ya da göğüste sıkışma hissi, soluğun kesilmesi ya da boğuluyormuş gibi olma duyumları ve çıldıracağı ya da kontrolünü kaybedeceği korkusu gibi belirtiler bulunur” dedi.

Evli erkeler daha az panik atak yaşar

Evli erkeklerin boşanmış ya da bekâr erkeklere göre daha az panik atak rahatsızlığı yaşadığı söyleyen Cinsel Enstitüsü Başkanı Dr. Cem Keçe; “Araba kullanma, çarşı, pazar, büyük mağazada bulunma, yalnız kalma, kalabalığa girme, evden ayrılıp uzağa hareket etme, lokanta, asansör, doktor, diş hekimi, berber, kapatılmak ve kilitlenme panik atak yaşayan erkeklerin en sık bildirdikleri korkulardır” dedi.

Eğitim düzeyi yüksek erkeklerde daha fazla görülüyor

Eğitim ve ekonomik düzeyi yüksek erkeklerde daha fazla panik atak görüldüğünü söyleyen Cinsel Enstitüsü Başkanı Dr. Cem Keçe; “Panik bozukluk yavaş, sinsi veya hızlı bir şekilde başlayabilir ve atakların oluş sıklığı ve sayısı kişiden kişiye değişebilir” dedi.

Panik Atak yaşayan erkekler erken boşalıyor

Panik bozukluğu olan erkeklere başta erken boşalma ve depresyon olmak üzere çeşitli hastalıkların eşlik edebileceğinin altını çizen Cinsel Enstitüsü Başkanı Dr. Cem Keçe; “Panik atak yaşayan erkeklerin genellikle çekingen ve bağımlı bir yapıları vardır. Kendilerine güvenleri azdır. Aşırı kırılgan, utangaç, eleştiriye çok duyarlı ve çabuk yıkılan kişilerdir. Erken boşalan erkeklerin ortak özellikleri ile panik atak yaşayan erkeklerin ortak özellikleri arasında bir paralellik vardır. Yaptığımız araştırmaya göre panik atak yaşayan erkeklerin %80’ninde erken boşalma da görülmektedir“ dedi.

Başaramama korkusu ve stres panik atağı başlatabilir

Panik atağın stresli olaylarla alevlenebileceğinin unutulmaması gerektiğini söyleyen Cinsel Enstitüsü Başkanı Dr. Cem Keçe; “Yaptığımız çalışmaya göre panik atak yaşayan erkeklerin %55’de, hastalığın heyecanlanma sonrası başladığını tespit ettik. Erken boşalma ve beraberinde meydana gelen başaramama korkusu, heyecanı ve stresi arttırarak kişide panik atağı başlatabilir“ dedi.

Eşcinsel olma korkusu panik atak yapabilir

Cinsel kimliği tam gelişmemiş olan erkeklerde panik atak yaşanabileceğinin altını çizen Cinsel Enstitüsü Başkanı Dr. Cem Keçe; “Cinsel kimlikleriyle ilgili olarak bir karmaşa içinde olan erkekler eşcinsel olup olmadıklarını merak ederler. Özellikle genç erkekler eşcinsel olabilme korkusu yüzünden bir panik yaşarlar. Bunlara eşcinsellik korkusuna bağlı panik atak denir. Bu kişilerin terapileri daha uzun bir zaman alabilir ama genelde başarılı olunur” dedi.

Panik Atak tedavi edilebilir

Panik bozukluğun tedavi edilebilen bir rahatsızlık olduğunun altını çizen Cinsel Enstitüsü Başkanı Dr. Cem Keçe; “Panik bozukluk bir hastalıktır ve tedavisi vardır, bunu unutmamak gerekir. En az 1 yıl süre ile ilaç tedavisi yanında, kişinin beklentilerini ve düşünüş biçimini değiştirme, gevşeme ve nefes eğitimi, kaygıya yol açan etkenlerle yüzleştirme gibi yaklaşımların olduğu bilişsel davranışçı tedavi teknikleri uygulanmaktadır. Ayrıca panik ataklar sırasında ölmenin veya delirmenin olası olmadığı anlatılarak kişinin rahatlaması sağlanmalıdır. Hasta ve terapist arasında çok iyi bir iletişim olmalıdır. Hasta terapistine her an ulaşabilmelidir. Bazı vakalarda tedavide direnç oluşmaktadır. Bu vakalarda genellikle ölümle ilgili konulara verdikleri anlam çok belirleyicidir. Ölümü her şeyin sonu, bir bitiş ve tükeniş olarak gören insan panik atağa çok yatkın hale gelebilir. Bu durumda psikodinamik ve varoluşsal terapi teknikleri de tedavi ilave edilmelidir“ dedi.

ABDnde boşanmaların artması üzerine, uzmanlar evlenecek çiftleri nikah defterini imzalamadan önce dikkat etmeleri gereken hususlar konusunda uyardılar. ABDli uzmanlara göre evet demeden önce çiftlerin yapmaları gerekenler şöyle;* 30 yaşından önce evlenmeyin

İstatistikler 30 yaşından sonra evlenen çiftlerin evliliklerinin daha uzun sürdüğünü gösteriyor.

* Evlenmeden önce birkaç tecrübe yaşayın

Bu tecrübeler, size karşı cinste neye önem verdiğinizi öğretecektir.

* Umutsuz evlilikler yapmayın

Korku, güven duymak ya da evden uzaklaşmak için yapılan evlilikler uzun ömürlü olmuyor.

* Evleneceğiniz kişiyi tanıyın

Onun kim olduğunu gerçekçi şekilde saptayın ve sadece sizin istediğiniz kişi olması için çaba harcamayın.

* Denginizle evlenin

Karı-kocadan birinin diğeri üzerinde hakimiyet kurduğu evliliklerden hayır gelmiyor.

* En az bir yıl bekleyin

İstatistikler, acele evlenen kişilerin aynı hızla boşandıklarını ortaya koyuyor.

* Bağımlılığı olan kişilere dikkat

Sigara alışkanlığı gibi basit bağımlılıklar bile, bir evliliği yıkmaya yeterli olabiliyor.

* Sizinle benzer amaçları olan biriyle evlenin ve eşinizle çocuk yapıp yapmama konusunu konuşmak için zifaf gecesini beklemeyin.

* Diyalog kurabileceğiniz biriyle evlenin

Evlenmeden önce müstakbel eşinizle diyalog kuramıyorsanız, nikahtaki keramet pek bir işe yaramayacaktır.

* Heyecanı göz ardı etmeyin

Evlilik ateşinin yıllarca yanabilmesi için heyecan ve ihtirasın gerekli olduğunu aklınızdan çıkarmayın.

Erkeklerde orgazma ulaşma anında meni sıvısının çok erken ve kontrolsüz bir şekilde boşalmasıdır. Bu durumun tarifi; erkeğin henüz boşalmak istemediği halde boşalmasıdır. Cinsel ilişki sırasında veya cinsel ilişkiye başlamadan önceki aşamada meydana gelebilir. Erken boşalma sorunu olan bir erkek bu sorundan dolayı ciddi psikolojik sıkıntılar yaşayabilir.Birçok erkek hayatlarının bir döneminde kontrolsüz veya erken ejakülasyon problemi yaşamaktadırlar. Erken boşalma, erkeğin veya eşinin cinsel hayatında sorunlara neden olmaya başladığı noktada tıbbi bir problem olarak kabul edilir.

Erken boşalmaya neden olabilen çok sayıda etken vardır. Genellikle altta yatan neden psikolojiktir. Zihinsel ve duygusal sağlığı etkileyen stres, depresyon ve diğer faktörler bu durumu ortaya çıkarabilir. Nadiren fiziksel bir neden (prostat bezi inflamasyonu veya sinir sistemi fonksiyon bozukluğu gibi) de etken olabilir:

- Sempatik sinir sistemi hasarı (örneğin abdominal ameliyat sonrası)

- Pelvik kırıklar

- Prostat hipertrofisi ve prostatitis

- Üretrit

- Diabetes Mellitus (şeker hastalığı)

- Arteriosklerozis

- Kalp - damar hastalıkları

- Bölgesel genito-üriner hastalık

- Bölgesel duyu hasarı

- Polisitemi

- Polinörit

Tedaviye cevap kişiden kişiye değişir. Bazı erkekler çok çabuk bir şekilde tedaviden faydalanabilirler.

Erken boşalmanın temel belirtileri:

- Boşalma küçük cinsel uyarılarla ve neredeyse kontrolsüz bir şekilde meydana gelir.

- Cinsel tatminde azalma

- Suçluluk, utanç ve hayal kırıklığı hissi

Tanı

Tanı hastanın şikayetlerine dayanılarak konur. Psikolojik herhangi bir etken saptanamamışsa fiziksel muayene gerekli olabilir.

Önleme

Erken boşalma gelişimini engellemeye yönelik bilinen tıbbi bir yöntem yoktur. Bununla birlikte, aşağıdaki yöntemler önlem amacı ile kullanılabilir:

- Eşinize karşı daima sağlıklı ve uyumlu düşünceler besleyin. Eğer cinsel yaşamınız hakkında gerginlik, sıkıntı, suçluluk, düş kırıklığı gibi düşünceler gelişmiş ise psikoterapik yardım almaktan çekinmeyin.

- Herkesin cinsel sorunlar yaşayabileceğini unutmayın. Eğer erken boşalma sorununuz varsa kendinizi yetersiz veya suçlu hissetmekte aceleci olmayın. Eşinizle sorunlarınızı konuşun ve kesinlikle iletişim eksikliği gelişmesine izin vermeyin.

Tedavi

İlaç tedavisi

- dopamine antagonistleri

- antidepresanlar

- anksiyolitikler

- Anestezik etkili losyon/krem

Mikrocerrahi

Psikolojik Tedavi

Erken boşalma tedavisinde kullanılan yöntemlerden birisi davranış terapisidir. En sık olarak sıkıştırma / sıkma tedavisi kullanılmaktadır. Cinsel ilişki sırasında veya öncesinde eğer erkek erken boşalma olacağını hissederse cinsel ilişkiye ara verir ve kendisi veya eşi penisi baş ve işaret parmakları ile kavrayrak sıkar; ve penisin uç kısmının hemen gerisine yaklaşık 20 sanise süresince hafif bir basınç uygular, daha sonr acinsel ilişkiye baştan başlanır. Bu yöntem gerektiği kadar sıklıkla uygulanabilir.

Davranış tedavisinin başarı oranı %60-90 arasındadır. Ancak, eşlerin birbiri ile uyumunun iyi olması gerekir ve tedavi edildikten sonra da erken boşalma tekrarlayabilir.

Yukarıdaki yöntemin dışında doktorunuz size antidepresan ilaçlar kullanmanızı önerebilir. Antidepresan ilaçların erken boşalmadaki başarıları son dönemlerde farkedilmiştir. Hekimler, antidepresan alan bazı erkek hastaların yan etki olarak boşalmanın gecikmesi şikayeti ile kendilerine müracaat ettiklerini fark etmişlerdir. Bundan dolayı, erken boşalma problemi olanlarda antidepresan ilaç kullanımı başlamıştır. Erken boşalma tedavisinde kullanılan antidepresan ilaçlar, seçici olarak serotonin gerialımını engelleyen ilaçlar (örneğin fluoxetine, paroxetine veya sertaline) ve trisiklik antidepresanlardır (clomipramine gibi).

Doktora görünmeden önce 1-2 kez erken boşalma yaşamanızın tıbbi bir tedavi gerektirmediğini unutmayın.

Bir çok erkek zaman zaman erken boşalma problemi yaşamakta ve sonradan kendileri bu sorunu çözmektedirler. Tedavi gerektiren durumlarda ise oldukça başarılı sonuçlar elde edilebilmektedir.

Tüketime sunulan veya sunulacak olan gıdaların görünüm ve lezzetlerini tüketicinin arzu ettiği duruma getirmek, bozulmalarını önleyerek, gıdaların raf ömrünü uzatmak amacıyla gıdalara tüketime sunulmadan önce bilinçli ve amaçlı olarak ilave edilen maddelere GIDA KATKI MADDELERİ denmektedir .Gıda katkı maddeleri; Sağlık Bakanlığı nın gıda katkı maddeleri yönetmeliğinde şu şekilde tanımlanmıştır : “Normal koşullarda tek başına tüketilmeyen ya da tipik besin bileşeni olarak kullanılmayan, tek başına besleyici değeri olmayan ve besinin üretilmesi, işlenmesi, hazırlanması, ambalajlanması, taşınması, depolanması sırasında teknolojik amaçla ya da beklenen sonucu elde etmek için ürüne ya da bir öğesini elde etmek için yan ürüne doğrudan ya da dolaylı olarak ve bilinerek katılan maddelerdir” . Gıdalara hile ve besin değerini arttırmak amacıyla katılan maddeler ise GKM değildir.

GKM nin Kullanımında Genel Koşullar

GKM gıdalara bilinçli ve amaca yönelik olarak katılmaları yanında, aşağıda sıralanan koşullara uygun kullanılmak zorundadırlar .
- Gıda katkı maddelerinden hiçbiri, hangi amaçla gıdaya katılmış olursa olsun insan sağlığına zarar vermemelidir. Kullanılacak katkı maddesi hakkında analiz sonuçları ve kullanılma miktarları bilinmelidir.
- GKM katıldığı yiyecek ve karışımın besleyici değerine zarar vermemeli, besin değerini azaltmamalı ve değiştirmemelidir. Gıdaların içerisinde bulunan vitaminleri tahrip etmemeli ve besinlerin emilimini azaltmamalıdır.
- Gıdaya katılması düşünülen veya istenilen GKM nin özellikleri hakkında bilgiler bulunmalı, bu konuda in-vivo ve in-vitro deneyler yapılmalıdır. Katkı maddesi olarak kullanılan maddeler belirgin özelliklerine göre belirlenmeli ve belirlenen GKM nden başkası kullanılmamalıdır.
- Katılması düşünülen katkı maddesinin kantitatif analizini yapabilecek güvenilir analiz metotları bulunmalı ve bu analizleri yapacak, kontrol hizmetlerini yürütecek kurumlar olmalıdır. Ülkede bulunan laboratuvarlar GKM nin analizlerini yapacak koşullarda değil ise uluslararası kuruluşların inceleme sonuçlarından yararlanılmalıdır. Dünya Sağlık Örgütü nün alt kuruluşlarından birisi olan Gıda Tarım Örgütü ve Dünya Sağlı Teşkilatının Gıda Katkı Maddeleri Eksper Komitesi (JECFA - Joint FAO / WHO Expert Committee on Food Additives) her yıl GKM ile ilgili toplantılar yapmakta ve bunları yayınlamaktadır. JECFA nın düzenlemiş olduğu toplantılarda GKM konusunda uzman ve yetkili ülke temsilcilikleri bulunmaktadır.
- Katkı maddesinin hangi gıdalara ne miktarda ve hangi amaçla katılabileceği GKM Kodeksinde belirtilmiş olmalıdır. Gıdaya belirlene miktarlardan fazlası katılmamalı ve üretimleri sırasında katkı maddesi kullanılan gıdalar sürekli denetlenmelidir.
- Katılan maddelerin açık ismi ve miktarı gıdaların üzerindeki etikette belirtilmelidir.
- Katkı maddesi, katıldığı maddelere homojen olarak dağılmış olmalı ve ürünün maliyetini arttırmamalıdır.
- Gıdaya katılan katkı maddesi gıdanın bozukluğunu maskeleyici ve tüketiciyi aldatıcı olmamalıdır.
- Bazı gıdalara, özellikle çocuk mamalarına ve diyet gıdalarına katılması düşünülen katkı maddesinin katkı maddesinin katılma koşulları ve miktarları özel izne tabi olmalıdır.

GKM nin Sınıflandırılması

A - Bozulmayı Önleyenler (Prezervatifler)
1. Antimikotikler (Küflenmeyi Önleyiciler)
2. Mikrop Antagonistleri (Bakteri Üremesini Önleyiciler)
3. Antioksidanlar (Oksidatif Bozulmayı, Acılaşmayı Önleyiciler)
4. Antibrowing Ajanlar (Enzimatik Bozulmayı Önleyenler)

B - Görünüm - Lezzet - Yapı ve Kaliteyi Geliştirenler
1. Boyalar ve Renklendiriciler
2. Tat, Koku Vericiler ve Arttırıcılar
3. Asit veya Baz Yapıcılar ve Nötralize Ediciler
4. Yapı (Texture) Geliştiriciler, Emülsifiyanlar

C - Diğerleri
1. Diğer Additifler
2. Solventler
3. Filtre Ediciler

E numara sistemine göre gıda katkı maddelerinin sınıflandırılması :

Hazır gıdaların paketleri üzerinde kullanım amaçlarına göre GKM nin kategorileri, bunu izleyen özel adlar ve “E(uropean)” numaraları ile belirtilir. “E” numaraları Avrupa Birliği ülkeleri tarafından GKM ne pratik bir kodlama yöntemi olarak getirilmiştir. “E” numaraları ve özel adları besinlerin dış satım ve iç alımları sırasında kolayca tanınmalarını sağlamaktadır .

“E” numara sistemi ile GKM nin temel işlevlerine göre sınıflandırılması şu şekildedir :
1. Renklendiriciler E 100 - 180
2. Koruyucular E 200 - 297
3. Antioksidanlar E 300 - 321
4. Emülsifiyer ve stabilizatörler E 322 - 500
5. Asit baz sağlayıcılar E 500 - 578
6. Tatlandırıcılar, koku verenler E 620 - 637
7. Geniş amaçlılar E 900 - 927

Günümüzde uygulanan üretim teknikleri sayesinde besin sektöründe verim artışı, kayıpların en aza indirilmesi, ürün kalitesinin arttırılması ve standardizasyonu, ürünlerin dayanma sürelerinin arttırılması ve değişik yeni besinlerin üretimi gibi uygulamalar gerçekleşmiştir. Tüm bu gelişmelerde GKM nin besin endüstrisinde kullanılması etkili olmuştur. Yasalarla kontrol edilen GKM nin kullanım alanları şu şekildedir :
1. Renklendiriciler : Boyalar ve pigmentler, besinlerin işlenmeleri sırasında kaybolan doğal renklerinin kazandırmak, tüketiciye çekici hale getirmek için besinlere katılırlar.
2. Koruyucular : Besinlerin mikrobiyal bozulmalarını önlemek için katılırlar.
3. Antioksidanlar : Yağların bozulmalarını, acılaşmalarını önlemek için kullanılmaktadır.
4. Emülsifiyerler ve Stabilizörler : Emülsifiyerler, yağlarla suyun karışımını sağlamak için kullanılmaktadır. Stabilizörler, emülsiyonların dayanıklı hale getirilmelerini ve bileşenlerine ayrılmalarını önlemek için kullanılırlar.
5. Tatlandırıcılar : Şekerden daha tatlı olan bu maddeler çok düşük miktarlarda ve besinleri tatlandırmak için kullanılırlar.
6. Geniş Amaçlı GKM : Bunlar aroma vericiler, çözücüler, polifosfatlar gibi geniş amaçlı olarak kullanılan GKM dirler.

GKM NİN SAĞLIK ÜZERİNDEKİ ETKİLERİ

Son yıllarda besin maddeleri çok çeşitlenmiş ve üretimde kullanılan GKM nin sayıları büyük bir hızla artmıştır. GKM lerinin kullanımı yasalarla düzenlenmektedir. Bu düzenlemelerin amacı, besinlerde kullanılan GKM nin kötü kullanımını ve sağlık üzerinde oluşabilecek tehlikeleri önlemektir. GKM nin yasallık kazanabilmesi için, akut, kronik, farmakolojik deneylerin, fare dışında iki değişik hayvanın üzerinde yapılmış olması zorunludur. Besinlere katılacak miktarın (ADI : Acceptable Daily Intake) hayvanlarda hiç bir toksik etki göstermeyen en yüksek dozun 1/100, bazen 1/200 kadarı olması gereklidir .

Besinlerde kullanılan GKM nin beslenme kalitesini sağlaması, kalite ve dayanıklılığı gerçekleştirerek artık oranında bir azalma sağlaması, işlenmeye yardımcı olması aranan özelliklerdir. Bir GKM işleme ve üretim hatalarını gizlememeli, tüketiciyi aldatmamalı ve bir besinin besleyici değerini düşürmemelidir .

Bazı GKM ne duyarlı olan insanlar reaksiyon verebilirler. Avrupa da nüfusun %0.03-0.10 unun GKM ne karşı duyarlı olabileceği saptanmıştır. Renklendiricilerden bazıları astım, deri döküntüleri, hiperaktivite ve migrene yol açabilirler. İzin verilen renklendiriciler ülkeden ülkeye değişebilir. Örneğin; Norveç ve İsveç besinlerdeki tüm yapay renklendiricilerin kullanımını yasaklamıştır .

Aroma arttırıcı maddelerden bazıları baş dönmesi, çarpıntı yapabilir. Gut hastalığı olanlarla pürinden fakir diyet alması gerekenler bu GKM ni almamalıdır. Koruyucu maddeler, besinleri bakteri, küf, maya bozulmalarından korumak, raf ömrünü uzatmak, doğal renk ve aromayı korumak amacı ile kullanılırlar. Bu maddelerden en çok sucuk, salam, sosis ve pastırma gibi et ürünlerine konan nitrat ve nitrit tartışılmaktadır. Bunlar parlak, kırmızı pembe rengin sağlanması yanında, tuz ile birlikte Clostridium botulinum un çoğalmasını ve toksin oluşturmasını önlemektedir. Nitrat ve nitrit kanserojen nitrozo bileşiklerinin oluşumuna aracılık etmektedirler. Nitratın ADI değeri 0 - 5 mg/kg, nitritin ADI değeri ise 0 - 0.2 mg/kg olarak belirlenmiştir. Günlük aldığımız nitrat ve nitritin % 80 i su, sebze ve diğer doğal besinlerden, % 20 si ise GKM nden gelmektedir .

GKM nin Miktarı Pişirme İle Değişikliğe Uğrar mı ?

Hazır besinlerin avantajı, hazırlanmalarının kolay ve pişirilmelerinin hızlı olmasıdır. Dondurulmuş besinleri pişirmek için çözdürünce, kullanılan koruyucular ve antioksidanlarda azalma olur. Bunu önlemek için dondurulmuş besinler buzdolabının soğutma bölümüne veya serin bir odaya bırakılarak çözülmeleri beklenir. Böylece pişirmeden önce hiç buz kristali kalmamaktadır. Çözünen besinler hemen pişirilmeli, bir kereden fazla ısıtma işlemi uygulanmamalıdır .

Değişik Ambalaj Teknikleri Kullanmakla GKM Azaltılabilir mi ?

Sertifikalı renk katkı maddeleri kullanıldıkları besinlerde stabil özellik göstermekte, ürüne konuldukları miktarlarda zamana bağlı bir azalma görülmemektedir. Bu konuda yapılan bir çalışmada, 15 yıl süre ile depolanan besinlere konulan sertifikalı renk katkılarında miktar değişmesi saptanmamıştır. FD ve C Blue No:2 ve FD ve C Blue No:3 gibi sertifikalı renk katkılarının dışında hiçbiri ışığa duyarlı değildir. Azo ve trifenil metan grubu boyalar ise kolaylıkla renksiz bileşiklere dönüşebilmektedir. Bunların özellikle çinko, kalay, alüminyum ve bakır gibi metallerle temas etmesi renk solmalarına yol açmaktadır. Ancak bu tür olayların önüne geçebilmek için yeni teknikler geliştirilmektedir. Örneğin gazlı içeceklerle diğerlerinde kullanılan sertifikalı boyaların solması, C vitamini kaynağı ve antioksidan olarak kullanılan askorbik asitten kaynaklanmaktadır. Bu olumsuz etkiyi ortadan kaldırmak için günümüzde EDTA adı verilen bileşik kullanılmaktadır .

GKM KONUSUNDA ÇALIŞMA YAPAN KURULUŞLAR

Uluslararası Durum

Hızlı endüstrileşme ve kentleşme hazır yiyeceklere olan talebi arttırmaktadır. Bu talebin sonucunda da gıdalara çok değişik kimyasal maddelerin katılması uygulamaları başlamıştır. Bu durum tüketiciler arasında alerjik ve toksik reaksiyonların görülmesine neden olabilmektedir. Durumu gözleyen ve değerlendiren WHO ve FAO konu ile ilgilenilmesini kararlaştırmıştır. Birleşmiş Milletlere bağlı bulunan bu iki kuruluş 1956 yılında gıdalara katılan maddeler hakkında bilgi toplamaya ve bunları değerlendirmeye başlamıştır (Bağcı 1997). Kuruluşlar elde edilen verilere dayanarak katkı maddelerinin güvenilir düzeyde kullanılmaları hakkında hükümetlere önerilerde bulunmayı hedef almışlardır. Katkı maddeleri konusunda çalışmalar yapmak üzere WHO ve FAO, “The Joint Committee on Food Additive : JECFA” adı verilen eksperler komitesini kurmuşlardır. Bu komite 1962 yılından itibaren Dünya Codex Alimentarius Commission una önerilerde bulunan bir organ halinde çalışmalarını sürdürmektedir .

Komite genelde aşağıdaki konularda çalışmalar yapmaktadır :
- Gıdalara katılacak maddelerin izin verilen maksimum miktarlarını belirler ve onaylar.
- Gıda katkı maddeleri ile ilgili listeleri hazırlayarak değerlendirir.
- Gıdalarda katkı maddelerinin analizini yapabilmede kullanılan metodları gözden geçirerek standardize eder.
- Gıdalarda kullanılan katkı maddelerinin sağlık üzerindeki zararları konusunda çalışmalar yapar, sağlık üzerinde olumsuz etkisi olan veya olduğu düşünülen katkı maddelerine geçici olarak izin verir. Analizler tamamlandığında ADI miktarını belirtir veya kullanımdan kaldırır.

Türkiye deki Durum

Bir ülkede katkı maddelerinin kullanımını düzenleyen Yasa, Yönetmelik ve kodekslerin kabul edilmesi kuşkusuz önemli bir Halk Sağlığı Hizmetidir. Bilimsel çalışmaların sonucunda JECFA tarafından kabul edilen ADI değerlerinden yararlanılarak her ülkenin sağlık otoriteleri katkı maddelerinin katılacağı gıdaları ve katılma miktarını kendi ülkelerinin koşullarına göre belirlemektedir. Ancak bundan çok daha önemli olan konu, katılmasına izin verilen maddelerin mevzuata uygun olarak kullanılıp kullanılmadığının sürekli kontrolüdür .
- Katkı maddelerinin türü, katılabileceği gıdalar ile katılma miktarları yasa ve yönetmelikler ile düzenlenmektedir. Sağlık Bakanlığı tarafından hazırlanan Gıda Katkı Maddeleri Tüzüğü ile yürütülen bu işlemler, 28 Haziran 1995 tarihinde yürürlüğe giren 560 sayılı Kanun Hükmünde Kararname ile Tarım ve Köyişleri Bakanlığı na devredilmiştir. Tarım ve Köyişleri Bakanlığında ise GKM konusunda Gıda Kodeksi ve Beslenme Şube Müdürlüğünce çalışmalar yapılmaktadır. Üretim aşamasındaki kontrol ve GKM nin kullanımının denetimi Tarım ve Köyişleri Bakanlığına devredilmiş olmakla birlikte pazar aşamasındaki kontrol Sağlık Bakanlığına ve bazı bölgelerde Sağlık Bakanlığı ile birlikte yerel yönetimlere verilmiştir. GKM ile ilgili yasalarda ve kodekslerde gözönüne alınan temel koşul “Halkın sağlığının korunmasını ve ülkemizdeki gıda endüstrisinin gelişmesini sağlamaktır”. Tüketime sunulan gıdalar tüketiciler için güvenilir olma niteliklerini kaybetmemelidir .
- Her üretici firma yılda iki defa Tarım ve Köyişleri Bakanlığı tarafından denetlenmektedir. Bunun dışında herhangi bir şikayet veya şüphe durumunda ek denetlemeler yapılabilmektedir.
- Ancak; gıdalardaki birçok katkı maddesinin çeşit ve miktarını geçerli yöntem ve tekniklerle analiz edebilecek laboratuarlar yeterli değildir. Bu konu ile ilgili olarak yeni uygulamalar gündemdedir. Özel, yetkilendirilmiş ve referans laboratuarların kurulması ile ilgili kanuni düzenlemeler üzerinde çalışılmaktadır. Özel laboratuvarlar gıda konusunda eğitimli kişiler tarafından kurulabilecek ve işletmelerin kendilerini denetim amacıyla işlev göreceklerdir. Yetkilendirilmiş laboratuarlar özel - devlet işbirliği ile kurulacak ve belirli sürelerde yapılması gereken analizlerin buralarda yapılabilmesi imkanı sağlanacaktır. Referans laboratuarlar tamamen resmi olacak ve meydana gelebilecek anlaşmazlıklarda hakem laboratuar olarak işlev görecektir.
- Pek çok gıda maddesinin ambalaj ve etiketi üzerinde içerdikleri katkı maddeleri konusunda tüketiciye yeterli bilgi verecek mesajlar bulunmamaktadır.
- Gıdalara katıldığı beyan edilen katkı maddelerinin miktarının mevzuata uygun olup olmadığı şüphelidir .

Günümüzde GKM nin kullanımı kaçınılmaz bir gereksinimdir. Çok çeşitli olan ve değişik amaçlarla gıdalara katılan bu maddeler kimyasal bileşiklerdir ve önerilenden daha fazla miktarda tüketildiklerinde tümü insan ve hayvan organizması üzerinde sağlığı bozucu etkiler gösterebilmektedirler. Doğal katkı maddeleri de fazla tüketildiklerinde aynı derecede olumsuz etkiler gösterebilmektedirler. Bundan dolayı herhangi bir maddenin sağlık üzerindeki etkileri çok iyi planlanan ve uzun süreli hayvan deneyleri ile tespit edilmelidir.

Kullanılmasına izin verilmiş bulunan GKM nin etkileri de toplumda epidemiolojik yöntemler kullanılarak yapılacak çalışmalar ile sürekli olarak izlenmelidir. GKM nin sağlık üzerine etkileri ancak gıdalara çok yüksek dozlarda katılmış olmaları sonucu veya uzun süreli olarak tek yönlü beslenme sonucu ortaya çıkmaktadır. GKM lerinin sağlık üzerindeki etkilerini ortadan kaldırmak veya en aza indirmek için bazı konulara dikkat etmek gerekmektedir .
- Gıda üreticileri bilinçlendirerek üretimde kullanılması zorunlu olan katkı maddelerinin önerilenden fazla kullanılması engellenmeli.
- Tüketici; özellikle adölesan, gebe, emzikli ve çocuklar GKM ve zararları konusunda aydınlatılmalı.
- Tek yönlü beslenmeden kaçınmalı; yeterli ve dengeli beslenme unsurları sağlanmalı.
- Günlük diyetin ancak çok az bir bölümü hızlı hazır yemeklerden oluşmalı veya mümkünse hızlı hazır yemekler diyete dahil edilmemeli.
- Tüketicinin sağlıklı gıdalarla beslenme, eğitilme - bilinçlendirilme ve korunma hakları yerine getirilmeli.
- Gıda üreticileri denetim altına alınmalı ve denetim mekanizması iyileştirilmelidir.
- Tüketici gıda alırken gıdanın raf ömrüne ve içeriğine mutlaka dikkat etmelidir.
- Adresi ve üretim kalitesi belirli olmayan gıdalar sadece fiyat avantajından dolayı tüketilmemelidir.

Bir kurt sürüsü düşleyin. Bu kurt sürüsünde bolca dişi kurt varken bir tek erkek kurt var olsun. Ve bu erkek kurt tüm dişileri dölleme zorunda kalsın. Erkek kurt kısa sürede menisini dişi kurda aktarıp sürünün devamını sağlamak için cinsel ilişkiyi çok kısa tutmak zorundadır. Bu nedenle erken boşalma doğada bir avantajken insanda cinsel hayatında ise bir dezavantajdır.

ERKEN BOŞALMANIN TANIMI

Cinsel arzuları normal olan erkeğin isteğinden önce boşalmasına veya boşalmanın penisin vajinaya girmesinden 3.5-4 dakikadan daha kısa bir sürede olmasına Erken Boşalma yani Premature Ejaculation denir. Erken boşalan kişi genellikle “o an geldiğinde kendini tutamadığını” söyler. Bu nedenle erken boşalma gerçekte bir cinsel uyumsuzluktur. Çünkü cinsel ilişkide en önemli şey uyumdur ve çözümü de basittir. Çünkü kime veya neye göre erken boşaldığınız değişecektir. Kadınlar genellikle 10-15 dakikadan önce orgazm olamazlar. Normal ilişki süresi penis vajinada iken 5 dakika ve üstüdür. İdeali ise 5 ila 15 dakika arasıdır.

ERKEN BOŞALMANIN DERECELENDİRİLMESİ

Yapılan çalışmalar, istatistikler ve ortalamalar alınarak çıkarılan derecelendirmeye göre; penis vajina ya girmeden önce boşalma olursa “İleri Derecede Erken Boşalma”, penis vajina da iken 1 dakika veya daha altı zamanda boşalma “Orta Derece Erken Boşalma”, penis vajinada iken 1 ila 5 dakika arası boşalma “Erken Boşalma” olarak kabul edilebilir.

ERKEN BOŞALMANIN GÖRÜLME SIKLIĞI

Erkeklerin cinsel sorunları arasında en yaygın olanı erken boşalmadır. 25 yaşın altındaki genç erkeklerin üçte birinde ve 40 yaşın üzerindekilerin % 10 unda görüldüğü sanılmaktadır.

ERKEN BOŞALMANIN TEMEL BELİRTİLERİ

-Kontrolsüz bir şekilde boşalma,

-Cinsel tatminde azalma,

-Suçluluk,

-Utanç duyma,

-Kendinden nefret etme,

-Hayal kırıklığı hissi,

-Zamanla meydana gelen cinsel isteksizlik,

-İlk boşalmadan sonra ikinci cinsel birleşme için ısrarcı olma vb.

ERKEN BOŞALMANIN NEDENLERİ

Çoğu erkek soluk soluğa bir telaşla cinsel zevkin peşinden koşarken boşalmanın kontrol edilmesi, durdurulması veya sabitlenmesini başaramaz. Bedenini partneriyle uyum içinde hareket ettiremeyen erkekte şimdiye yoğunlaşmak, o anı duyumsamak olanaksızlaşır ve cinsel birleşmenin ansızın son bulacağı kaygısı olur. Bu nedenle her cinsel sorun gibi erken boşalmada bu kaygıdan ya da bir rahatsızlıktan kaynaklanır. Ama asıl sorun erkeğin cinsel işlevlerinde değil, cinsel işlevlerini nasıl yerine getirmesi konusundaki düşüncelerindedir. Çünkü aklını düşüncelerden arındıramayan, özgür ve doğal bir şekilde cinselliği yaşayamayan erkek tedirginlik duygusundan uzaklaşamaz ve boşalma konusunda sorun yaşar. Kısaca erken boşalmanın başlıca nedenleri şu şekilde sıralanabilir:

-Gençlik çağlarında uygunsuz ortamlarda yapılan mastürbasyonlar,

-Cinsel mitler yani hurafeler,

-Cinsel ilişki konusunda tecrübesizlik,

-Yorgunluk, sıkkınlık, kızgınlık ve tedirginlik,

-Cinsellikle ilgili gerçekçi olmayan beklentiler,

-Cinsel uyarım eksikliği,

-Gerekli koşulların sağlanamaması,

-Sertleşmiş penise verilen orantısız önem,

-Cinsel açıdan baskı altında yetişme,

-Aşırı cinsel isteğin verdiği gerginlik,

-Günah işleme veya suçluluk duygusu,

-Hastalık kapma korkusu,

-Partnerin anlaşılamayan korkusu veya reddetmesi,

-Gebe bırakma korkusu,

-Kastrasyon anksiyetesi,

-Partnerin hayal kırıklığı korkusu,

-Vajinanın aşılamama korkusu,

-Kadına karşı isteksizlik,

-Partnerle çatışma,

-Başkaları tarafından mahrem yerlerinin keşfedilme korkusu,

-Partnere aşırı ilgi, bağlılık ve sevgi,

-Para karşılığı kurulan ilişkiler veya genelev alışkanlığı,

-Cinsel uyumsuzluk,

-Bilinçaltında yatan cinsel ilişki ile ilgili olumsuz düşünceler,

-Prostatit, üretrit vb. hastalıklar,

-Penil hipersensitivite,

-T12-L1 düzeyindeki nörolojik yaralanmalar,

-Narkotik veya antipsikotik tedavinin aniden kesilmesi vb.

ERKEKLERİN BOŞALMASINI HIZLANDIRAN NEDENLER

-Genç olmak,

-Romantik, içgüdüleri zayıf ve mantığıyla hareket eden erkekler,

-Heyecanlanmak,

-Uzun süren cinsel perhizler sonrası kurulan cinsel ilişkiler,

-Partnerinin daha istekli olması,

-Yeni evlenmiş veya hiç cinsel ilişkide bulunmamış olmak,

-Cinsel ilişki yoğunluğunun azalması,

-Cinsel birleşme esnasındaki gidip gelmelerin hızlanması,

-Kaygılı ve sinirli ruh hali,

-Aşırı istekli olmak veya aşırı cinsel isteğin verdiği gerginlik,

-Eve günün stresinden bunalmış, yorgun ve sıkıntılı bir halde gelmek,

-Performans anksiyetesi yani başarısızlık korkusu,

-Partner olarak seçilmiş kadının cinsel isteksizliği,

-Cinsel zevke önem vermeyen kadınlarla, hayat kadınlarıyla veya yakalanma korkusu olan bir ortamda kız arkadaşlarla yaşanan erken cinsel deneyimler,

-Devamlı alışılmış partnerle değil de ek olarak başka bir partnerle ilişkiye girme,

-Sorunlu veya bozuk giden evlilikler,

-Sertleşme bozukluğu olacağı endişesi vb.

ERKEN BOŞALMA ve MASTÜRBASYON

Mastürbasyon yapılması boşalma süresinde etkili bir unsurdur. Gençlik çağlarında uygunsuz ortamlarda yapılan mastürbasyonlar erken boşalmaya yol açar. Mastürbasyon erkekleri erken boşalmaya programlar ve alışkanlık yapar. Bu bağlamda erken boşalma, yanlış öğrenilmiş bir davranıştır. Çünkü erkekler ergenlik döneminde hormonlarının etkisiyle aşırı istekli olurlar. Ayıp, yasak, günah düşünceleriyle kafaları karışık bir şekilde genellikle banyo, tuvalet vb. uygunsuz ortamlarda, baskı altında her an yakalanma korkusuyla mastürbasyon yapmaya çalışırlar. Amaç bir an önce bu baskıdan kurtulmaktır. Bu da erkeklerin biyolojik saatini erken boşalmaya programlar. Cinsel ilişkiye başladıktan sonra da bu kötü alışkanlık devam eder ve tek amaç bir an önce sonlandırmak olur.

Erken boşalmanın tedavisi için cinsel terapi sırasında ironik olarak boşalma süresini uzatmak için erkeklere mastürbasyon egzersizleri öneriyoruz. Yani durma, geciktirme ve tekrar durmanın öğrenildiği çalışmalarda yanlış öğrenilmiş davranış doğru bir şekilde yeniden öğretilmeye çalışılır.

ERKEN BOŞALMA ve SÜNNET

Sünnet konusunda bilim adamları fikir ayrılığına düşmüştür. Bu konuda iki hipotez vardır. Bunlar:

1-Sünnet boşalmayı çabuklaştırır. Çünkü, sünnet olan erkeklerde penis açıktadır. Bu nedenle penis soğuk bir odadan sıcak bir odaya girmiş gibi olur. Bu da fazla uyarılmayı arttıran sebeptir. Oysa sünnetsiz erkeklerde penis başı kapalı bir kutuda duruyor gibi sünnet derisinin içindedir. Cinsel birleşme olduğunda penis bir kutudan çıkıp başka bir kutuya girer. Tıpkı bir odadan çıkıp başka bir odaya girmek gibi. Ayrıca sünnet sırasında penis ucundaki çok ince sinirler de kesilebiliyor. Kesilen sinir uçlarında nodül oluşabiliyor. Bunlar da yine duyarlılığı artırır. Bu nedenlerle sünnet boşalmayı çabuklaştırır.

2-Sünnet boşalmayı geciktirir. Çünkü, sünnet olan erkeklerde penis açıktadır. Bu nedenle penis başının duyarlılığı azalır. Oysa sünnetsiz erkeklerde penis başı kapalı bir kutuda duruyor gibi sünnet derisinin içindedir. Bu nedenle penis başının duyarlılığı çoktur. Sünnet sırasında penis başında yumuşak sırtların frenar bantları insan vücudundaki en fazla zevk yaratan bölgedir. Bu yoğun olarak sinir ve damarlarla beslenen bölgenin kaybedilmesi, geri kalan penisin hassasiyetini normal bir deri tabakasınınkine indirir. Sünnet derisinde çeşitli tipte, yavaş hareketleri, sıcaklıklardaki düşük oynamaları ve yüzeydeki ince farklılıkları hissedebilen, 10 bin ile 20 bin arasında özelleşmiş erotojenik sinir uçları kaybedildiği için penisin hassasiyeti azalır. Ayrıca penis glansının aşağı kısmında, “V” şekilli, ağ-görünümlü, Frenulum adı verilen ve çok duyarlı bir bölgesi, sünnet sırasında genelde üst-deri ile birlikte kesilir veya zarar görerek işlev göremez hale gelir. Bu nedenlerle sünnet boşalmayı geciktirir.

ERKEN BOŞALMA ve İKTİDARSIZLIK

Erken boşalmasını engellemek için çeşitli yöntemler uygulayan erkek, önceleri başarılı olamayınca hayal kırıklığına uğrar, panik yaşar. Hatta bu hayal kırıklıkları giderek bir sertleşme sorunu halini de alabilir. Yani erken boşalma iktidarsızlık yapar. Aynı şekilde iktidarsız erkeklerde kendine güven duygusunda azalma olduğu için zamanla erken boşalma sorunu da baş gösterebilir. Yani iktidarsızlıkta erken boşalma yapar.

ERKEN BOŞALAN ERKEKLERİN ORTAK ÖZELLİKLERİ

-Hızlı yemek yerler,

-Hızlı araba kullanırlar,

-Her konuda aceleci davranırlar,

-Çabuk sinirlenirler,

-Kontrolsüz davranışları vardır,

-Ya çok çabuk güvenirler ya da güven duymada zorlanırlar,

-Kaygılı ruh halleri vardır,

-Çocukluklarında babalarıyla sorunları vardır,

-Çocukluklarında yataklarını ıslatmışlardır,

-Genellikle eğitim düzeyleri yüksektir,

-A tipi kişilik yapısına sahiptirler. Yani rekabetçi, sosyal alanda ve mesleğinde hırslı, dakik, güçlü ve etkileyici, sabırsız, aynı anda birkaç iş yapmayı seven, insanlara ve olaylara çabuk sinirlenen, onaylanmayı bekleyen, sorunlu bir dinlenme tarzı olan, daima telaşlı, ev ve iş dışında çok az ilgi alanı olan, duygularını saklayan, kendini ve başkalarını işlerini bitirmeye zorlayan vb. özellikleri vardır.

ERKEN BOŞALMANIN TANISI

Hastanın şikayetlerine ve anlattıklarına dayanılarak konur. Psikolojik herhangi bir etken saptanamamışsa fiziksel muayene gerekli olabilir. Bazı laboratuar tetkikleri gerekebilir.

Cinsel Terapist Dr.Helen Singer KAPLAN’ın “Resimli Cinsel Tedavi Kılavuzu” adlı kitabının ikinci baskısında vajinismusun tanısı ve nedenleri konusunda şunları yazmıştır: “Erken boşalma yani yetersiz boşalma kontrolü; cinsellik terapistlerinin favori fonksiyon bozukluğudur. Çünkü çok görülmesi ve sorunlu olmasına karşın, birçok durumda cinsel tedavi ile tedavi edilmesi son derece kolaydır. Diğer tedavi biçimlerine karşı dirençlidir.

Erken boşalan hasta o kadar hızlı orgazm olur ki genellikle sevişme her iki partner için hayal kırıklığı yaratır. Erken boşalmanın özü, boşalma refleksi üzerinde yeterli gönüllü kontrol olmamasıdır. Bazı refleksler istemli kontrole tabiyken bazıları değildir. Erkeklerdeki ereksiyon ve kadınlardaki vazokonjesyon istemli kontrol altına alınamaz. Boşalma ve orgazm alınabilir. Normal kişi orgazmı geciktirebilir ve istediği anda “serbest bırakabilir”. Erken boşalan kişi bunu yapamaz. Kritik bir heyecan düzeyine ulaştığında, refleks olarak boşalır.

Erken boşalan kişinin boşalma konusunda kontrol sahibi olmayı öğrenmemesinin nedeninin orgazm öncesindeki hislerden haberdar olmaması yolunda bir hipotezim var. Bunun nedeni muhtemelen bu anda, kendisini olaydan ayıran bir anksiyete yaşamasıdır. İdrara çıkma veya defekasyon gibi bir reflekse yol açan hislerin bilinçli olarak algılanması, istemli kontrolün öğrenilmesinde bir ön şarttır. “

Gelişen teknoloji hemen tüm alanlarda kendini göstermektedir. Üretim, verimlilik, rekabet gücü ve daha çok para kazanma arzusu teknolojiyi sofralarımızın davetsiz misafiri haline getirmiştir. Margarin, gıda boyaları, tatlandırıcılar, probiyotikler ve nihayet bu misafirlere bir yenisi olan “genetiği değiştirmiş ürünler” de katılmıştır. İster farkında olalım ister olmayalım, pekçok genetiği değiştirilmiş ürün sofralarımızdadır. Son yıllarda temel gıda ürünlerindeki ucuzluk (ör. toz şeker, mısır, soya, ayçiçek yağları vs.) biraz da bu değişime bağlıdır.Genetiği değiştirilmiş ürünlerin avantajı nedir?

Bu metodla daha çok ürün alınabilmekte, ürünlerin dayanıklılığı artırılmakta ve verimlilik, ekonomik değer, karlılık yükselmektedir. Böylece üreticiler daha çok para kazanmaktadır. Dolayısıyla bu tip ürünlerin hergeçen gün artacağını düşünmek gayet normaldir. Bu tip ürünler sadece insanlar için değil aynı zamanda hayvan üreticileri için de caziptir. Hayvan yemleri ucuzlamakta ve daha az topraktan daha çok ürün alınarak verimlilik artırılmaktadır. Yani sonuçta hemen tüm nedenler ekonomiktir. Ancak uzun vadede eski yöntemlerle üretim yapan küçük ölçekli çiftçilerin, bu teknoloji karşısında hiçbir ekonomik güçleri kalmayacaktır. Böylece bizim gibi ekonomisi tarıma dayalı ülkelerin bir an önce uygun teknolojileri transfer etmesi ve ülkelerinde kullanmaya başlamaları gerekmektedir.

Hangi ürünlerde sıklıkla kullanılıyor?

Kahvenin kafein miktarını azaltmak, soya ve mısırın verimliliğini ve yağ içeriğini değiştirmek, biber, domates, patates gibi ürünlerin raf ömürlerini uzatmak en önemli kullanım alanları arasında sayılabilir. Gıda dışı ise örneğin pamuğun verimini ve lif dayanıklılığını artırmak için sıklıkla kullanılmaktadır.

Genetiği değiştirilmiş ürünler ve insan sağlığı

Bu ürünlerin içinde yapılan değişiklikler DNA dediğimiz genetik bilgilerinde yapılmaktadır. Normal bir insan günlük diyeti ile yaklaşık 1 grama kadar DNA alır (bitkilerin tohumları, et ürünleri vs. ile). Bu DNA sindirim sisteminde uygun ezmimlerle parçalandığı için insan vücuduna bir zararı yoktur. Aynı durum genetiği değiştirilmiş ürünler için de geçerlidir. Yani bu ürünlerdeki DNA’nın bize bir zararı olması olası değildir; çünkü kolaylıkla parçalanır.

Genetik değişiklikler sadece daha fazla ürün almak için değil aynı zamanda bu ürünlerin dayanıklılığını artırmak için de yapılmaktadır. İşte özellikle bitkilerde hastalık yapıcı mikroplara karşı bitkilere ürettirilen bazı maddeler insanda zararlı etkilere yol açabilmektedir. Bunların başında allerjik reaksiyonlar (gıda alerjileri) gelmektedir. Bunun yanında antibiyotiklere karşı direnç artışına neden oldukları ve insanların daha kolay mikrobik hastalıklara yakalandıklarına dair iddialar da bulunmaktadır.

Genetiği değiştirilmiş ürünlerin önüne geçmek pek olası gözükmemektedir. Bugün Amerika Birleşik Devletlerinde satılan her on üründen en az yedi tanesi bu ürünlerden içermektedir. Bizim ülkemizde de kullanımı hızla artmaktadır. Ancak bu tip ürünleri tamamı ile masum saymak doğru değildir. Hangi üreticinin hangi geni değiştirdiği, bu değişimin sonucunda hangi maddelerin o meyve veya sebzede üretildiği takibi zor bir konudur. Aynı zamanda gen anormallikleri sonucu bitkilerin anormal maddeler sentezlemesi de olasıdır. Yani konu tahmin edilenden daha karmaşıktır. Ayrıca gelecekte, orjinal mısırın kokusu, çileğin şekli, limonun tadı, havucun rengi tamamen değişebilir. Ve orjinal halleri birer nostalji haline gelebilir. Burada önemli olan, ülkelerin uygun düzenlemeleri yapmaları, her ürünün üretimine ya da ithaline onay vermemeleri ve bilim adamlarından faydalanmaları gerekmektedir. Ülkemizde bu konuyla ilgili yeterince gayret gösterildiğini söylemek zordur.

Gıdalar konusunda daha önemli bir konu, mevsimi dışında üretilen ürünler ve organik tarım ürünleridir. Bu iki gruptaki ürünler sanırız genetiği oynanmış ürünlerden daha zararlıdır. Çünkü, hastalıklara karşı bol miktarda koruyucu kimyasal kullanılmakta ve bunların çoğu insan vücudunda zararlara neden olmaktadır. Nitrosamine denilen ve sosis-salam gibi et ürünlerinin içine de konan koruyucu kimyasalların kolay parçalanmadığı ve insana zarar verdeği bilinmektedir. Dahası, büyümeleri için verilen hormonlar (garip şekilli meyveleri hatırlayınız) insan vücudunda kolaylıkla parçalanan maddeler olmadığı gibi, zararları da bilinmektedir. Özellikle genç kızlardaki adet bozuklukları ve tüylenme artışında rolleri olabileceğine dair veriler mevcuttur. Dolayısıyla mevsimi dışında üretilen meyve ve sebzelere karşı en az genetiği ile oynanmış ürünler kadar mesafeli yaklaşılmalıdır.

Yüzyılımızın başında dünyanın en önde gelen cinsel bilimcisi olan Havelock ELLIS’in yaşamı boyunca erken boşalma sorunundan kurtulamadığını bilirsek, tedavinin ne denli anlamlı bir süreç olduğunu da görebiliriz.

Erkeklerin boşalmayı kontrol etmeleri tıpkı bisiklete binmek gibidir, öğrenene kadar sıkıntı çekerler ama bir kez öğrendiler mi bir daha unutmazlar

Sonu belirsiz ve zaman sınırlaması olmayan bir cinsel aktiviteye erkekler yönlendirilmelidir. Böylece çiftler arasındaki yakınlık en yüksek düzeye çıkar ve bu yakınlık süreklilik kazanır. Örneğin buz pateniyle dans ederken, buz pistini sınırlayan hiçbir başlangıç ve varılacak son nokta veya bir işaret yoktur. Çiftler özgürce dans ederler. Önemli olan o anı yaşamaktır. Cinsellikte de önemli olan son noktayı düşünmeden telaşsız bir şekilde şimdiye ve duygularımıza yoğunlaşmaktır. Ayrıca yoğunlaşırken bedenimizin serbestçe hareket etmesine olanak tanırsak, cinsellik doğal bir şekilde gerçekleşir. Aksi taktirde “nasıl cinsel birleşme olmalıdır