Bugün: 07/10/2008. Hoşgeldiniz!

Aralık, 2007

ARTROSKOPI

Yazan: akheneton Tarih: Aralık - 5 - 2007

1972 de artroskop denen aletin geliştirilmesine kadar diz ve diğer eklemlerin zedelenmeleri çoğu zaman ameliyatı, uzun süre hastanede kalmayı ve uzun ıstıraplı bir iyileşme devresini gerektiriyordu. Bazı problemlerin hala dizde veya omuzda rekonstrüktif cerrahi amaçlarıyla büyük ameliyat yerleri açılmasını gerektirmesine rağmen daha az ciddi olan birçok zedelenmeler şimdi artroskopla düzeltilmektedir.Alet

Artroskop (Artro eklem demektir. Skopda bakmak) bir tüp, büyüteçlerden meydana gelmiş bir optik sistem ve bir fiberoptik ışık kaynağından meydana gelmiştir.

Prosedür

Bir anestezik verildikten sonra (ya lokal ya genel) dizkapağının (veya omuz veya incelenecek olan başka herhangi bir eklemin) bir kenarında küçük bir kesi yapılır.

Bu kesi (insizyon) çoğu zaman o kadar küçüktür ki,işlemin tamamlanmasından sonra kapatmak için dikiş gerekmez.

Ondan sonra artroskopun tüpü içeriye yerleştirilir. Gözetleme bölümünden veya ekranda doktor mafsalın içine bakabilir. Mafsal boşluğuna, genişletmek ve görünebilir olma durumunu arttırmak için steril bir sıvı enjekte edilebilir.

Olanaklar

Mafsala girdikten sonra artroskop sadece dokuları muayene etmek değil; eklenen aletlerle biyopsi örneği alma ve hatta büyük bir ameliyat yapma olanaklarını vermektedir. Boşlukta dolaşan kıkırdak parçacıkları çıkartılabilir ve ufak yırtıkların ve diğer diz rahatsızlıkları bu şekilde tedavi edilebilir. Artroskop çeşitli hastalıkların teşhisinde de değer taşımaktadır.

İyileşme Devresi

Mafsalın açıldığı geleneksel tekniklerin aksine, artroskopiden sonra mafsalın iyileşmesi için çok az bir süreye gerek duyulur.

Prosedürün bir saatten fazla sürdüğü nadirdir ve hasta bundan kısa bir süre sonra evine dönebilir. Mafsalların birkaç gün şiddetli fiziki aktiviteye maruz kalmaması gerekse de çoğu zaman faaliyetlere derhal başlanabilir.

VİTAMİNLER HAKKINDA SIK SORULAN SORULAR

Yazan: leandros Tarih: Aralık - 5 - 2007

Soru: Vitaminler şişmanlatır mı?Cevap: Hayır; kalori değerleri yoktur. Fakat, vitamin preparatları ince bir şeker tabakasıyla kaplandıklarından, birkaç kalori içermektedir. Bu miktar, ihmal edilebilir düzeydedir.

Soru: Vitamin preparatları iştah açar mı?

Cevap: Başta A, B1 ve C olmak üzere yeterince vitamin alınmadığında iştahta azalma meydana gelir ve vitamin alınmaya başlanmasıyla birlikte iştah artışı olur. Vitamin dengenizde bozukluk yoksa, ekstra vitamin almanızın iştahınıza hiçbir etkisi olmaz.

Soru: Vücut, gereksinimi olan vitamini kendisi üretebilir mi?

Cevap: Hayır; az miktarda D vitamini ve niasin dışında vücutta vitamin yapımı söz konusu değildir. Bu nedenle vitaminleri besinlerle dışarıdan almak dumundayız.

Soru: Taze sebze ve meyvelerin vitamin içerikleri değişken midir?

Cevap: Evet; hem de çok. İklim ve toprak, ürünün olgun olup olmayışı, ürünü toplama yöntemleri, taşınması ve depolanması gibi pek çok etmen, vitamin içeriğini etkiler.

Soru: Kilolu kişilerde de vitamin eksikliği olabilir mi?

Cevap: Evet; kalori yönünden zengin besinler, vitamin içeriği yönünden fakir olabildiğinden, kilolu kişilerde de vitamin eksikliği söz konusu olabilir. Karbonhidrat ya da yağ oranı yüksek bir diyet, vücutta kilo artışına yol açarken, vitamin gereksinimini de artırır.

Soru: Vitamin alımının özellikle önemli olduğu dönemler ya da vitamin gereksinimini artıran alışkanlıklar var mıdır?

Cevap: Evet. Ergenlik çağındakiler, yaşlılar, rejim yapanlar ve alkolikler genellikle iyi beslenemediklerinden yeterli düzeyde vitamin alamazlar. Gebe ve emzikli kadınlar, sigara içenler ve doğum kontrol hapı kullananların vitamin gereksinimleri fazladır. Bu nedenle doktorlar, latent vitamin eksikliğini önlemek üzere bu kişilere vitamin ve mineral içeren preparatlar kullanmalarını tavsiye ederler.

Soru: Kilo vermek amacıyla rejim uygularken, yeterince vitamin alabiliyor muyuz?

Cevap: Kilo vermek amacıyla bilinçli bir rejim uygulamak, sanıldığı kadar kolay değildir. Diyetisyenler, günlük 67000kj (1600 kalori) ya da bunun da altında kalori içeren günlük diyetle, vitamin ihtiyacımızı karşılayamayacağımız görüşündeler. Ayrıca, zayıflama rejimlerinin pek çoğu tek yönlü beslenmeye yönelik olduğundan, rejim yapan bir kişinin gereksinim duyduğu vitamin miktarını besinlerle karşılayabilmesi mümkün olmamaktadır. Bu nedenle, özellikle uzun süreli bir rejim programı uygulayanlara vitamin preparatları önerilir.

Soru: Vitamin eksikliğine yaşlılarda neden sık rastlanır?

Cevap: Yaşlılar genellikle pek iştahlı değildirler ve az yerler. Bunun dışında, dişlerle ilgili sorunlar, parasızlık ve yalnızlık nedeniyle beslenmeye yeterince özen göstermeme gibi nedenler de yaşlıların yeterince vitamin alamayışında etkendir. İleri yaşlarda, barsaklardan vitamin emilimi de bozulduğundan, vitamin içeriği artırılmış besinler ya da vitamin preparatları kullanılmalıdır.

Soru: Doğum kontrol haplarının vitamin gereksinimini artırdığı doğru mudur?

Cevap: Doğun kontrol haplarındaki östrojenin, başta B6 olmak üzere vitamin dengesini bozduğu bilinmektedir. Östrojen içeriği yüksek doğum kontrol hapları kullanıyorsanız, B6 ve folik asit içeren preparatlar kullanmanız gerekebilir. Vitamin kullanımına başlamadan önce doktorunuza danışın.

Soru: Sigara içenlerin C vitamini gereksinimi normalden fazla madır?

Cevap: Evet. Sigara içenler, daha fazla C vitamini yakarlar. Araştırma sonuçları, sigara tiryakilerinin (günde en az 20 sigara içenler) içmeyenlere oranla % 40 daha fazla C vitaminine gereksinim duyduğunu göstermiştir.

Soru: Alkollü içkiler, almamız gereken vitamin miktarını etkiler mi?

Cevap: Sürekli ve fazla miktarda alkol tüketimi, başta C, B1, B6 ve folik asit olmak üzere vitamin emilim ve kullanımını bozar. Bundan başka, fazla miktarda alkolle alınan yüksek kalori, iştahta azalmaya yol açarak, yiyecek tüketimi, dolayısıyla da vitamin alımında azalmaya neden olur. Bu gibi durumlarda vücudun vitamin açığını kapatmak için vitamin preparatları alınması gerekir. Bununla birlikte vitaminler, alkolizmin yarattığı diğer sorunların ortadan kaldırılmasında hiçbir etkisi yoktur.

Soru: Doğal ve yapay vitaminler arasında fark var mıdır?

Cevap: Hayır. Sentetik vitaminler, besinlerdeki vitaminlerle aynı kimyasal yapıya sahiptirler. Vücudunuz için vitaminin ne şekilde yapılmış olduğu önemli değildir.

Soru: Bir B vitamini kompleksi ya da multivitamin kullanırken niçin insanın idrarı parlak ve sarı bir renk alır?

Cevap: Bundan endişelenecek hiçbir şey yoktur. Eğer vücudunuzun kullanabileceğinden daha fazla miktarda vitamin almaktaysanız, artan miktar direkt olarak idrara çıkacaktır. Bu renkle, özellikle yüksek miktarda B2 vitamini (riboflavin) alındığında karşılaşılır.

Soru: Vitaminleri neden sık olarak kozmetiklerin içinde görmekteyiz?

Cevap: A, E vitaminlerive pantenol sağlıklı bir cilt için çok önemlidir. Örneğin A vitamini deri hücrelerinin rejenerasyonunu artırır; E vitamini ultraviyole ışığının negatif etkilerine karşı koruma sağlar ve derideki nemi tutar; pantenol de derinin kurumasını önler ve antienflamatuvar etki gösterir.

Soru: Bir atlet, vitamin hapları aldığı zaman doping yapmış olur mu?

Cevap: Hayır. Vitaminler kişiyi formda tutmaya yarayabilir, fakat performansı normal fiziksel sınırların ötesine taşıyamaz.

Soru: Vitaminlerin, vücuttaki tehlikeli “serbest radikaller” ile savaştığı konusunda her

geçen gün daha fazla şey duyuyoruz. Bunan anlamı nedir?

Cevap: Serbest radikaller, hava kirliliği, sigara ve diğer birçok başka faktörle oluşan reaktif ve saldırgan maddelerdir. Bazı koşullarda tehhikeli olabilmektedirler, çünkü fazla miktarda yapıldıklarında vücut doku ve hücrelerine saldırarak oksidasyona neden olabilirler. Son araştırmalar, C ve E vitaminleri ve beta-karotenin, birçok vücut dokusunu serbest radikallere karşı koruduğunu ortaya koymuştur.

Soru: Vücudumuz için gerekli olan vitaminlerin tümünü besinlerle alabilir miyiz?

Cevap: Evet; eğer yeterli ve dengeli besleniyorsanız gereken tüm vitamini besinlerle almanız mümkündür. Günde 4 porsiyon sebze ve meyve, 4 porsiyon hububat, 2 porsiyon süt veya süt ürünleri, 2 porsiyon et ve yumurta gibi protein içeriği zengin besinler alındığında, gerekli tüm vitaminler alınmış olur. Diyetiniz bu dört besin grubundan herhangi birini içermiyorsa, ya da her birinden çok az miktarda yiyorsanız, gereksiniminiz olan vitaminlerin tümünü besinlerden almanız mümkün olmaz.

Soru: Gizli vitamin eksikliği nedir?

Cevap: Gizli vitamin eksikliği kendini huzursuzluk, iştahsızlık ve yorgunluk gibi spesifik olmayan semptomlarla belli eder. Kısa ya da orta dönemde genel durumun bozulmasına neden olur, uzun dönemde kronik hastalık gelişimine yol açar.

Soru: Vitamin eksikliğine yol açan nedenler nelerdir?

Cevap:

· Yoksulluk ya da sıkı rejim nedeniyle yetersiz beslenme.

· Bilgisizlik, beslenmeyle ilgili tabu ya da alışkanlıklar, dişlerle ilgili sorunlar yada apati nedeniyle dengesiz beslenme.

· Büyüme çağındaki çocuklarda, sigara içenlerde, doğum kontrol hapı kullananlarda, hamilelikve laktasyonda, ciddi enfeksiyonlarda veya uzun süreli ilaç tedavisi sırasında vitamin gereksinimin artması.

· Yaşlılar, alkolikler ve uzun süre ilaç tedavisi altında olanlarda meydana gelen sindirimve emilim bozuklukları nedeniyle vitamin eksikliği ortaaya çıkabilir.

Soru: İlaç kullanımı vitamin gereksinimini etkiler mi?

Cevap: Evet. Bazı ilaçların düzenli olarak kullanımı, vitaminlerin emilim, kullanım, depolanım ve atılımını etkileyebileceğinden, vücudun vitamin dengesini bozabilir. Bu ilaçlar arasında antibiyotikler (B2 ve C vitamini gereksinimini etkiler), oral kontraseptifler (B6 ve folikasit), trankilizanlar (B2), ağrı kesiciler (folik asıt, C vitamini) ve diüretikler (folik asit) sayılabilir.

Soru: Kadınlar, erkeklere oranla beslenme bozukluklarına daha mı duyarlıdırlar?

Cevap: Kadınlar, genel olarak risk faktörlerine erkeklerden daha çok maruz kaldıklarından, beslenme bozukluklarına da erkeklerden daha duyarlı oldukları söylenebilir. Öncelikle, kadınların çoğunun kalori gereksinimi ve aldıkları kalori miktarı erkeklerden azdır. Bu nedenle, yeterli vitamin ve mineral alımını sağlayabilmek için, besinsel içeriği yoğun bir diyet uygulamaları gerekir. Kadınların kalsiyum ve demir gereksinimi erkeklerden fazladır. Gebelik, laktasyon ve oral kontraseptif kullanımı vücudun vitamin dengesini bozar; vitamin eksikliği, bazı kadınların yakındığı premenstrüel şikayetlere de neden olabilir.

Soru: B6 vitamini premenstrüelsendrom semptomlarını giderebilir mi?

Cevap: Memelerde hassasiyet, baş ağrısı, tansiyon, huzursuzluk ve gaz oluşumu gibi premenstrüel semptomları geçici hormonal dengesizliğe bağlıdır ve daha fazla B6 vitaminlerine erek duyulur. B6 tedavisi çoğu zaman başarılı sonuç vermektedir.

Soru: Güneş altında yeterli süre kalındığında vücudun D vitamin gereksinimi karşılanmış olur mu?

Cevap: Normal bir yetişkinin D vitamini gereksinimi, yeterli süre güneş ışığı alınmasıyla karşılanabilir. D vitamini, iskelet yapısının oluşumu ve gelişiminde çok önemli role sahip olduğundan, bebeklerin, çocukların, hamile ve emzikli kadınların D vitamini ihtiyaçları daha fazladır. Son zamanlarda yapılan araştırmalar, derinin zamanla D vitamini sentezleme yetisini kaybettiğini gösterdiğinden, yaşlıların da D vitamini takviyesine gereksinimi olduğu anlaşılmıştır.

Birsel SANCAR (Amica Dergisi Sağlık Editörü)

Kaynak: worldmedline

ARPACIK

Yazan: akheneton Tarih: Aralık - 5 - 2007

Arpacık, etkilediği gözkapağı bezlerine göre ikiye ayrılır. Gözkapağının dışında kirpiklere bağlı yağ bezleri vardır. Bunlar, gözün yüzeyini koruyan yağı (sebum) salgılarlar. Bazen salgı bezi kanalı tıkanır ve içerde kalan bakteriler “dış” arpacığa neden olurlar.
Gözkapağının içinde ise, “meibom bezleri” denen bir dizi bez daha vardır. Bunlar da yağ bezleridir, ancak kirpiklerle bağlantılı değillerdir, gözkapağının arka yüzüne açılırlar. Burada oluşan bir tıkanıklık ve enfeksiyon da “iç” arpacığa neden olur.

Arpacık daha çok, derileri kuru ve egzamaya eğilimlilerde görülür. Kepek ve pullanma bu koşullarda ortaya çıkar ve arpacık bunların etkisiyle oluşur. Diğer enfeksiyonlarda olduğu gibi, genel olarak beden sağlığının bozuk olması ve direnç düşüklüğü de arpacığın sık görülmesine neden olur.

Arpacık ortaya çıkmadan birkaç gün önce gözde kaşınma ve batma hissi başlar. Arpacık bir iki günde ortaya çıkar. Küçük, ağrılı bir nokta biçiminde başlar; sonra şişerek belirgin kırmızı bir püstül (içi irin dolu kabarcık) halini alır. Dış arpacık kolayca tanınır. Ama iç arpacığın görülmesi için gözkapağını dışa doğru çevirmek gerekir. Şişen meibom bezi gözkapağını gerdiğinden iç arpacık, dış arpacıktan daha ağrılıdır.

Arpacıkla birlikte gözkapağındaki ağrı ve batma hissi artar. Işık ağrıyı artırır (fotofobi) ve göz sürekli sulanır. Fotofobi, göz sulanması ve sürekli burnunu çekme, çocukta, kızamık gibi daha ciddi bir hastalığı akla getirebilir

Yeterince erken anlaşılırsa, antibiyotikli merhem ya da damlalar arpacık oluşumunu önleyebilir. Ancak, çoğunlukla tanıdan önce püstül(ağızlaşma) oluşur ve antibiyotikler etkisiz kalır. Tek tedavi, oluşan iltihabın boşalmasını sağlamaktır. Sıcak kompres, kan akımını artırıp gözkapağını yumuşatarak ağrıyı azaltır ve enfeksiyonun iyileşmesini kolaylaştırır. Basit bir sıcak kompres, tahta bir kaşığın çevresine pamuklu bir kumaş ya da pamuk sarıp sıcak suyun altına tutularak yapılabilir. Su dayanılabilir sıcaklıkta olmalı ve kaşık her seferinde kapalı göz üstünde en az 10 dakika tutulmalıdır. Dış arpacığın yerleştiği kıl kökü kolayca fark edilir. Kirpik bir cımbızla alınırsa, arpacık kendiliğinden boşalır, ağrı ve şişlik azalır.

İç arpacığın tedavisi daha zordur. Enfekte olan meibom bezi dışarı açılmaya çalışır ama kalın gözkapağını delemez. Sonunda akyuvarlar enfeksiyonun üstesinden gelir ve belirtiler ortadan kalkar ancak geride mikropsuz bir iltihap kisti kalır. Meibom kisti, gözkapağının altında ağrısız, küçük bir kitle halinde hissedilir ve ancak cerrahi girişimle çıkarılabilir. Lokal anestezi altında gözkapağı dışa çevrilerek kist alınır, çevresi temizlenir.

Gözü ovuşturmak, enfeksiyonu bulaştıracağı için zararlıdır. Kepeğin önlenmesi de önemlidir, çünkü arpacıkta rolü olduğu düşünülmektedir. Neden blefarit, yani gözkapağı iltihabı ise, uzun süreli antibiyotik tedavisi ve hafif kortizonlu damlalar etkili olabilir.

Birçok vakada neden bilinememektedir.

VITAMIN HAPLARI GEREKSIZ MI ?

Yazan: leandros Tarih: Aralık - 5 - 2007

Bazı bilim adamları, vitamin haplarının inanılanın tersine kanser, kalp krizi ve diğer çok sayıda hastalık riskini hiçbir şekilde azaltmadığını da savundular.İngilteredeki ünlü Oxford Üniversitesinin Klinik Deneyler bölümüne mensup bir grup bilim adamı tarafından yapılan araştırmalarda, vitamin haplarının sadece zaman ve para kaybından ibaret olduğu sonucuna varıldığı açıklandı.

Yaklaşık 20 bin kişi üzerinde yapılan ve 5 yıl süren, bu nedenle de konuyla ilgili araştırmaların en kapsamlılarından biri olarak kabul edilen araştırmada, 3 vitamin hapından oluşan kokteylin bir günlük dozunu sürekli kullanan kişilerin kalp krizi ve kanser risklerinin yanı sıra zihinsel gerilemelerinde de hiçbir değişikliğin kaydedilmediği belirtiliyor.

Konuyla ilgili raporun yazarlarından Oxford Üniversitesi profesörlerinden Rory Collins, 5 yıl boyunca yakından izledik ve vitamin tabletlerinin zaman kaybından ibaret oldukları, hiçbir etki yaratmadıkları görüşüne vardık dedi.

Bu hapların kalp krizi, kanser veya diğer bazı rahatsızlıklara karşı koruyucu etki yarattıklarına dair bir bulguya da rastlayamadık diyen Prof. Collins, vitamin haplarının zararsız olduklarını, ancak bir işe de yaramadıklarını öne sürdü.

AYNI RİSKLERİ TAŞIYORLAR

Araştırmanın başlatılma nedeninin de kalp hastalıklarına karşı koruma yöntemlerinin anlaşılabilmesi olduğunu belirten bilim adamları, 5 yıl boyunca süren araştırmaları sırasında yaşları 40 ile 80 arasında değişen 20 bin kişiyi izlediklerini kaydettiler.

Bu araştırma sırasında kolesterol düşürücü ilaçların yanı sıra vitamin E, C ve beta karoten kokteylinin etkilerini izlediklerini belirten bilim adamları, bütün bu deneylerin sonucunda, vitamin kullanan kişilerin kullanmayanlarla aynı riskleri taşıdıkları sonucuna varıldığını ifade ettiler.

Bilim adamlarına göre, aynı araştırmada izlenen kolesterol düşürücü ilaçlar ise kalp krizi ve beyin kanamalarını yüzde 30 oranında azalttı.

BOL BOL TAZE MEYVE-SEBZE YİYİN

Kanser, katarakt, kemik kırılmaları, astım, zihinsel gerileme gibi hastalık risklerinde de bir farklılık oluşmadığını belirten bilim adamları, ünlü tıp dergisi Lancet te yer alan makalelerinde, bu sonuçlar vitaminlerin bir işe yaramadığını, insanların bunlara para harcayacaklarına, bol bol taze meyve-sebze almalarının daha doğru olacağını kanıtlıyor görüşünü savundular.

Bilim adamları, daha önce de vitaminler üzerinde bazı araştırmaların yapıldığını, ancak bu araştırmanın vitamin kokteylleri üzerinde yapılmış ilk büyük araştırma olduğunu hatırlatırken, hayal kırıklığına uğradık, ama çok şaşırdık denemez dediler.

VİTAMİN HAPLARI ÖMRÜ UZATMIYOR

Yazan: leandros Tarih: Aralık - 5 - 2007

Saygın tıp dergisi JAMA’nın son sayısında yayımlanan bir araştırma, daha uzun bir yaşam sürmek için antioksidan olarak bilinen A, E ve C gibi vitamin haplarını kullanmanın anlamı olmadığını bir kez daha bilimsel olarak ortaya koydu.

Kopenhag Üniversitesi’nden Dr Bjelakovic ve arkadaşları 2005 yılına kadar vitaminlerle ilgili yapılan araştırmaların hepsini incelediler. 230 binden fazla kişinin katıldığı toplam 68 araştırmayı inceleyen araştırmacılar vitamin haplarıyla beta karoten ve selenyum gibi başka antioksidan maddelerinin yaşam süresini olumlu ya da olumsuz yönde etkilediğine dair bulguya rastlamadı. Güvenilirliği biraz daha düşük olan araştırmaları eledikten sonra, 180 bin 938 kişinin katıldığı 47 araştırmayı inceleyen araştırmacılar, bu vitamin haplarının kullanımının az da olsa insan yaşamına olumsuz etkisi olabileceğini gördü.

Editörün notu; 1990’lı yıllarda başlayan ve hızla dünyada büyük bir pazar haline gelen vitamin tüketimi, sağlıklı beslenen ve zararlı alışkanlıkları olmayan tüm insanlar için gereksiz bir davranıştır. Çocuklar, yaşlılar, uzun süreli hastalık halleri ile belirli tip vitaminlerin besinlerle alınamadığı durumlar hariç ek olarak vitamin almanın hiçbir geçerli nedeni yoktur.

Vitaminler büyük oranda vücutta üretemediğimiz ancak canlılığımızın devamı için olmazsa olmaz maddelerdir. Ancak bu maddelerin büyük kısmı özellikle meyve, sebze, baharat, kuruyemiş, tam taneler (hem hububat, hem de baklagiller) gibi yiyeceklerde bolca bulunur. Çoğunun tahmin ettiğinin aksine et bir vitamin deposu değildir; oysa yumurta mükemmel bir vitamin deposudur çünkü içinde bir canlının oluşması için gerektiği kadar vitaminlerin tümü vardır. Dikkat edildiğinde gerekli olan vitaminlerin kaynağının hem doğal hem de ucuz olduğu görülür. Doğru olan da vitamin ihtiyacını buralardan karşılamaktır.

Pekçok vitamin (A, E ve C) ve diğer bazı maddeler (çinko, selenyum, lipoik asit vb.) çoğunlukla antioksidan özelliklerinden dolayı tercih edilirler. Oysa bu maddelerin vücuttan temizlediği “oksidan”lar tamamı ile kötü maddeler olmadığı gibi vücut hücrelerinin içsel haberleşmelerinde çok önemli görevleri vardır. Yani antioksidanlar her zaman doğru iş yapmazlar bu nedenle daha çok antioksidan daha iyi değil, kesinlikle kötüdür.

Bununla birlikte halen bilemediğimiz ve açıklayamadığımız mekanizmalar çoğunluktadır ve etken maddeler bildiklerimizle sınırlı değildir. Domatesin içindeki en önemli antioksidan likopen, havucun içindeki ise beta-karoten’dir. Ancak unutulmaması gereken nokta şudur; ilaç olarak likopen almak asla domates yemekle eş değildir. Aynı durum tüm diğer “etken madde” “besin” ilişkilerinde geçerlidir. Ne sarımsak hapı almak ciddi anlamda işe yarar ne de sadece “etken madde” olduğu sanılan maddenin kendisini (sarımsağın içindeki allisin).

Önemli olan etken madde almak değil, doğru gıdaları doğru zamanda ve doğru miktarda tüketmektir. Sözün özü; “önemli olan likopen tüketmek değil domates yemektir”. Ayrıca bu zamana kadar ömrü uzattığı tespit edilen tek bilimsel gerçek “KALORİ KISITLAMASI”dır; yani daha az yemek yemektir. Afiyet olsun…

APSE

Yazan: akheneton Tarih: Aralık - 5 - 2007

Apse, iltihabın bir çeşidi olup; özelliği, dokunun eriyerek içinde cerahatin oluşmasıdır. Bazen de bir yaralanma, bir damarın bağlanması veya tıkanması sonucu ölü bir tabaka oluşur ve buraya mikroorganizmanın yerleşmesi ile irin dolu bir boşluk meydana gelebilir.Apseler iki türlüdür:

Sıcak apse: Bu apsede ateş yükselir, ağrı ve zonklama olur. Bu tür apse her zaman bir veya birkaç mikroptan dolayıdır(yani sebep mikroorganizmadır). Sıcak apsenin dört ana belirtisi; sıcaklık, kırmızılık, ağrı ve şişkinliktir(latince, color, rubor, dolor, tumor). Apsenin çevresi sert, ortası ise oynak ve yumuşaktır.

Soğuk apse: Verem hastalığında görülen bir apse türüdür. Öyle ki, şişlik üzerine dokunulunca sıcaklık alınamaz ve üzerine bastırıldığında ağrı hissedilmez. Yani, sıcak apsedeki gibi kesin iltihap belirtileri yoktur. Fakat şişlik açılırsa, sıcak apsedeki gibi bir apse içeriğinin olduğu görülür.

Soğuk apsenin iki özelliği vardır.

1 - İçinde irin yapıcı mikroplar ve irinleşme yoktur. Apse içeriğini harap olmuş doku oluşturur.

2 - Apsenin kaynağı ile görüldüğü yer arasında her zaman doğrudan bir ilişki yoktur. Örneğin; bel omurlarının soğuk apsesi(omurga veremi, pott hastalığı) kasıkta bir apse ile kendini belli edebilir.

Sıcak apselerin tedavisi, cerrahi müdahale gerektirir. Bu tedavi, apse yerinin açılması, irinin boşaltılması ve antibiyotikli merhemle uygulanarak yapılan tedavidir. Ayrıca ağızdan antibiyotik vermek gereklidir. Apseler tedavi edilmezlerse burada üreyen mikroorganizmalar vücudun diğer bölgelerine yayılabilirler. Apseler, komşu dokulara açılabilir veya komşu damarlara ilerleyerek, bu damarlardan kaynaklanan kanamalara sebep olabilir. Apseler meydana geldikleri organların çalışmasını bozabilir, vücutta genel bir hastalık halsizlik, iştahsızlık yapabilirler.

Soğuk apselerde ise verem ilaçları kullanılır. Bazen(örneğin böbrek vereminde) hastalığın yayılmasını önlemek için cerrahi işlem yapılabilir.

APANDİSİT

Yazan: akheneton Tarih: Aralık - 5 - 2007

Körbağırsağın apandis denen solucansı uzantısının iltihaplanması apandisit olarak bilinir. Çok sık rastlanan ve özellikle yetersiz tedavi sonucu yol açacağı tehlikeli komplikasyonlardan ötürü korkulan bir hastalıktır. Günümüzdeki antibiyotik olanaklarına karşın bu ikincil hastalıkların en ağın peritonit yani karın zarı iltihabıdır.
Apandis içinden besinlerin geçmediği küçük bir bağırsak çıkıntısıdır. Hareketli ve esnek bir boru biçiminde olan bu çıkıntı kalınbağırsağın başlangıç bölümü olan körbağırsağa, incebağırsakla birleşme yerinin hemen gerisinde bağlanır. Genellikle eğik biçimde gövde eksenine doğru uzanır. Bu normal konumunun dışında leğen içine, karaciğer altına ya da sol böğüre doğru da yerleşebilir. Alışılmış yerinin dışında bulunan apandisin iltihaplanması, belirtileri değerlendirmede ve hastalığın tanısını koymada güçlükler yaratır.

Apandisin anatomik yapısında üç katman göze çarpar. Dış yüzeyi seröz (sıvı içeren) bir zar örter. Bunun altında kas katmanı ve en içte de lenf dokusunca zengin, girintili çıkıntılı bir mukoza yer alır. Lenf dokusunun bolluğundan ötürü apandise “bağırsak bademciği” de denir.

NEDENLERİ

Apandisin iç boşluğu çok dardır. Bağırsak florasında bulunan bütün mikroorganizmalar burada da yaşar. Apandis genellikle bu mikroplara karşı yeterince dirençlidir. Ama bazen çoğalan mikroplar hastalık yapıcı özellik kazanır. Böylece apandisin iltihaplanma süreci başlar.

Mikropların hastalık yapıcı özellik kazanmalarını sağlayan en önemli olay, apandis iç boşluğunun tıkanarak körbağırsakla bağlantısının zayıflamasıdır. Mikropların burada durağan biçimde kalmasıyla apandis duyan iltihaplanır. Tıkanmanın birçok nedeni vardır. Bunlar arasında yoğun mukus tıkaçları, bağırsak solucanları, apandisin çok uzun olması, duvarlarında hareketi zorlaştıran köşelerin bulunması ya da kiraz gibi meyvelerin takılı kalan çekirdekleri sayılabilir.

GÖRÜLME SIKLIĞI

Antibiyotiklerin yaygın biçimde kullanıma girmesiyle apandisit olgularının sayısı azalmıştır. Gene de bütün cerrahi girişimlerin yüzde 2 si apandisit nedeniyle yapılmaktadır. Bebeklik çağında ender görülen apandisit, çocukluk ve özellikle ergenlik çağında çok sık ortaya çıkar. Daha sonra görülme sıklığı azalmakla birlikte her yaşta gelişebilir ve her iki cinste de eşit oranda görülür. Bazı hastalarda akut apandisit kendiliğinden geriler. Ama olguların yarısında bu krizler yineler ve kesin tedaviyi gerektirir.

Hastalığın akutla kronik arası ve kronik biçimlerinden de söz edilir. Akutla kronik arası olgular çok ender değildir. Buna karşılık kronik apandisite düşünüldüğünden çok daha az rastlanır; hatta kronik apandisit tamsının birçok olguda sağlam bir temeli yoktur.

Belirtileri

Apandisitin belirtileri deneyimli bir hekimi bile tanı koymada zora sokabilir. Akut apandisit özellikle çocuklarda iştah kaybı, bulantı ve kusmayla başlar. Ateş hastalığın tipik bir belirtisi değildir. Koltuk altından ölçüldüğünde hiçbir zaman çok yüksek çıkmaz. Ama makattan alınan vücut sıcaklığı her zaman daha yüksektir. Ağrı en önemli belirtidir. Birkaç kez kusmayla birlikte sancı biçiminde ortaya çıkar. Önceleri aralıklı gelen ağrı gittikçe şiddetlenir ve süreklilik kazanır. Apandisit ağrısı göbek çevresi ve karın üstü bölgelerinde başlar; daha ender olarak bütün karında duyulur. Daha sonra karnın sağ alt bölgesine kayar. Ağrının göbek ile böğür kemiği ön dikeni arasındaki bu yeri çok tipiktir. Bazen şiddetle başlayan ağrı daha sonra hafifler. Bu durum yanıltıcıdır; hastaya rahatsızlığının bittiği duygusunu verir.

Oysa ağrı azalırken akut krizin öbür belirtilerinde gerileme görülmezse, örneğin, hızlı olan kalp atışları yavaşlamaz, kas sertliği çözülmezse bu durum apandisitin en korkulu komplikasyonu olan karın zan iltihabının geliştiğini gösterir.

Hastanın muayenesi sırasında kolayca akut apandisit tanısına varılabilir. Karnın sağ alt bölgesinin elle muayenesinde kasların korunma amacıyla kasılması sonucu sertlik görülür. Belirli noktalara bastırılması şiddetli ağrı verir.

Apandisit tipleri

Belirtilerin şiddeti ve hastalığın ağırlığı yalnız apandis iltihabının niteliğine bağlıdır. Akut apandisitin başlıca üç tipi vardır: Mukuslu, irinli ve kangrenli. Cerrahi uygulamada en sık mukuslu apandisite rastlanır. Mukus salgısının arttığı bu tipte apandis iyice iltihaplanmış, gergin ve büyümüştür. Üzerindeki periton ise alışılmış parlaklığını yitirerek hafif matlaşmıştır. Mukuslu apandisit hastalığın en hafif tipi olmasına karşın, zamanında müdahale edilmezse irinli apandisite dönüşebilir. İrinli apandisitte, apandis iç boşluğunda ve duvarında biriken irin birçok apse odağı oluşturur. Bu apselerin ülserleşerek apandis dışına açılmasıyla kaçınılmaz olarak periton iltihabı gelişir. Akut apandisitin irinli tipinde körbağırsak ve incebağırsak bağlantı bölgesi gibi apandis yakınındaki bağırsak bölümleri de iltihaplanır. Son olarak, apandis damarlarının pıhtıyla (tromboz) tıkanması sonucunda kangrenli apandisit gelişir.

Başka bir deyişle, apandise gelen kanın ve dolayısıyla oksijenin azalması, doku ölümüne (nekroz) ve apandisin bağırsaktan kopmasına yol açar. Kopan apandisin ve körbağırsağın içindekiler kayın zarı boşluğuna yayılınca çok ağır bir peritonit oluşur.

GİDİŞİ

Hastalık gidişine bırakılırsa, yani tanısı konmaz ya da hasta ameliyata izin vermezse nasıl bir gelişme gösterir? Bazı iyi huylu olgularda ağrı, kusma ve ateş birkaç gün içinde kendiliğinden azalır ve hasta o an için kendini “iyileşmiş” hisseder. Ama “o an” geçicidir, çünkü kolayca atlatılan bu ilk krizi kaçınılmaz olarak ikincisi izler. İkinci krizin ortaya çıkış zamanı değişkendir ve arada geçen süre hastalığın kronikleşmesine yol açacak ölçüde uzayabilir.

Bu iyi huylu olguların dışında bazen de 3. ve 4. günlerde periton tepkisi gelişir. Bunun sonucu olarak böğür çukurunda elle hissedilen, sınırları belirsiz, oval bir kütle belirir (plastron). Yatakta dinlenme, karna buz koyma ve antibiyotik tedavisiyle plastron birkaç haftada geriler.

Bir başka olasılık da apandisitin yaygın peritonit gibi ağır hastalık durumuna doğru gelişmesidir. Yaygın karın zarı iltihabında belirtiler çok şiddetlidir; ağrı bütün karında duyulur, kusma sıklaşır, hıçkırma belirir ve ateş 400C ye kadar çıkar. Hasta endişeli, sıkıntılı, solgun, yüz hatları gerilmiş görünür; dudaklar ve özellikle dil kurumuştur. Acil girişimde bulunulmazsa hasta ölür.

ARPACIK

Yazan: akheneton Tarih: Aralık - 5 - 2007

Arpacık, etkilediği gözkapağı bezlerine göre ikiye ayrılır. Gözkapağının dışında kirpiklere bağlı yağ bezleri vardır. Bunlar, gözün yüzeyini koruyan yağı (sebum) salgılarlar. Bazen salgı bezi kanalı tıkanır ve içerde kalan bakteriler “dış” arpacığa neden olurlar.
Gözkapağının içinde ise, “meibom bezleri” denen bir dizi bez daha vardır. Bunlar da yağ bezleridir, ancak kirpiklerle bağlantılı değillerdir, gözkapağının arka yüzüne açılırlar. Burada oluşan bir tıkanıklık ve enfeksiyon da “iç” arpacığa neden olur.

Arpacık daha çok, derileri kuru ve egzamaya eğilimlilerde görülür. Kepek ve pullanma bu koşullarda ortaya çıkar ve arpacık bunların etkisiyle oluşur. Diğer enfeksiyonlarda olduğu gibi, genel olarak beden sağlığının bozuk olması ve direnç düşüklüğü de arpacığın sık görülmesine neden olur.

Arpacık ortaya çıkmadan birkaç gün önce gözde kaşınma ve batma hissi başlar. Arpacık bir iki günde ortaya çıkar. Küçük, ağrılı bir nokta biçiminde başlar; sonra şişerek belirgin kırmızı bir püstül (içi irin dolu kabarcık) halini alır. Dış arpacık kolayca tanınır. Ama iç arpacığın görülmesi için gözkapağını dışa doğru çevirmek gerekir. Şişen meibom bezi gözkapağını gerdiğinden iç arpacık, dış arpacıktan daha ağrılıdır.

Arpacıkla birlikte gözkapağındaki ağrı ve batma hissi artar. Işık ağrıyı artırır (fotofobi) ve göz sürekli sulanır. Fotofobi, göz sulanması ve sürekli burnunu çekme, çocukta, kızamık gibi daha ciddi bir hastalığı akla getirebilir

Yeterince erken anlaşılırsa, antibiyotikli merhem ya da damlalar arpacık oluşumunu önleyebilir. Ancak, çoğunlukla tanıdan önce püstül(ağızlaşma) oluşur ve antibiyotikler etkisiz kalır. Tek tedavi, oluşan iltihabın boşalmasını sağlamaktır. Sıcak kompres, kan akımını artırıp gözkapağını yumuşatarak ağrıyı azaltır ve enfeksiyonun iyileşmesini kolaylaştırır. Basit bir sıcak kompres, tahta bir kaşığın çevresine pamuklu bir kumaş ya da pamuk sarıp sıcak suyun altına tutularak yapılabilir. Su dayanılabilir sıcaklıkta olmalı ve kaşık her seferinde kapalı göz üstünde en az 10 dakika tutulmalıdır. Dış arpacığın yerleştiği kıl kökü kolayca fark edilir. Kirpik bir cımbızla alınırsa, arpacık kendiliğinden boşalır, ağrı ve şişlik azalır.

İç arpacığın tedavisi daha zordur. Enfekte olan meibom bezi dışarı açılmaya çalışır ama kalın gözkapağını delemez. Sonunda akyuvarlar enfeksiyonun üstesinden gelir ve belirtiler ortadan kalkar ancak geride mikropsuz bir iltihap kisti kalır. Meibom kisti, gözkapağının altında ağrısız, küçük bir kitle halinde hissedilir ve ancak cerrahi girişimle çıkarılabilir. Lokal anestezi altında gözkapağı dışa çevrilerek kist alınır, çevresi temizlenir.

Gözü ovuşturmak, enfeksiyonu bulaştıracağı için zararlıdır. Kepeğin önlenmesi de önemlidir, çünkü arpacıkta rolü olduğu düşünülmektedir. Neden blefarit, yani gözkapağı iltihabı ise, uzun süreli antibiyotik tedavisi ve hafif kortizonlu damlalar etkili olabilir.

Birçok vakada neden bilinememektedir.

UZUN VE SAĞLIKLI YAŞAMANIN 19 KURALI

Yazan: leandros Tarih: Aralık - 5 - 2007

İngiliz bilimadamları, sağlıklı yaşamak için 19 mucize öneride bulunuyor. Basit tedbirler alarak 90 yaşına kadar yaşamak, aslında hiç de zor değil….

1- Sarımsak, beynin yaşlanmasını önlüyor ve kolesterolü düşürüyor.

2- Günde 1 kilometre yürüyüş kalp hastalığı riskini yüzde 60 oranında düşürüyor.

3- Haftada 4 kez kepekli ekmek, makarna ya da kabuklu pirinç tüketmek, kanser riskini yüzde 40 azaltıyor.

4- Sebze-meyve yemek kalp krizi, kanser ve şeker hastalığı riskini azaltmakta fayda sağlıyor.

5- Fast-food dan uzak durun. Çünkü bu tür yiyecekler, kalp ve damar hastalıklarına yol açar.

6- Bel ağrısına çalışma iyi gelir. Fazla zorlamamak koşuluyla hareket etmek bel kaslarına iyi gelir.

7- Günde 2 fincan kahve kolon kanseri riskini yüzde 25, safra kesesinde taş riskini yüze 45 azaltır.

8- Kilolu insanların aldıkları her yeni kilo ömürlerini 20 hafta kısaltır.

9- Fındık, fıstık, balık ve tahılda bol miktarda bulunan selenyum, kanser riskini azaltır.

10- Haftada düzenli olarak 3 ila 4 kez seks yapmak, kişiyi 10 yıl daha genç gösteriyor.

11- Strese ve depresyona karşı gelmek için hobi edinin.

12- Mırıldanarak şarkı söylemek sinüziti önlüyor.

13- Uyku bağışıklık sisteminin çalışmasında etkili oluyor.

14- İçeriğinde folik asitli vitaminler kanser ve kalp hastalıklarından koruyor.

15- Cildiniz için mutlaka yazın koruyucu kremler, kışın da çatlamaya karşı nemlendiriciler kullanın.

16- Elma yemek diş sağlığı için mükemmel bir besin maddesi.

17- Eş seçerken dikkat edin. Kronik hastanın, eşinin de hasta olma riski 6 kat daha artıyor.

18- Günde 5 bardak su kolon kanseri riskini yüzde 50 azaltıyor.

19- Meslek seçerken dikkat edin. En sağlıklı meslek grubu pazarlama.

ARI ALERJİSİ VE ARI SOKMASI

Yazan: akheneton Tarih: Aralık - 5 - 2007

Arı alerjisi, toplumda sık görülen ve ölümcül sonuçları nedeni ile dikkatleri üzerine çeken alerjik hastalıklardan biridir. Arı alerjisine ait ilk yazılı kayıtlar M.Ö. 2641 yılında Mısır Firavunu Menses’in yaban arısı tarafından sokulup ölmesine aittir. Ülkemizde yapılan çalışmalara göre arı alerjisi % 2-3 oranında görülmektedir. Dünya üzerinde bir çok arı çeşidi bulunmaktadır. En sık alerji sebebi olan arılar bal arısı (Honey bee), sarı arı (Yellow jacket), ve eşek arıları (Wasp, Hornet)’dır.Arı alerjisi özellikle arı tarafından birkaç kez sokulan ve genetik olarak yatkın kişilerde ortaya çıkar. Ülkemizde özellikle arı yetiştiriciliğinin çok olduğu bölgelerde rastlanmakla birlikte diğer insanlarda da görülebilir. Özellikle piknik yapılan yerlerde arı sokması sık rastlanılan durumlardan biridir. Arı alerjisinin gelişmesi için de kişinin daha önceden arı tarafından sokulmuş ve duyarlılanmış olması gerekir.

Arı alerjisi varlığı deri testleri ve kan testleri (RAST) ile saptanabilir. Daha önceden arı tarafından sokulup ciddi reaksiyon görülen kişilere arı alerjisi aşısı uygulamak gereklidir. Bu tür tedaviler mutlaka bir alerjist tarafından uygulanmalıdır.

Arı Alerjisi Olanlara Öneriler

Yazın pazar alışverişi yapmayın, bahçede dolaşmayın,

Açık yerlerde yemek veya meyva yemeyin, hoş kokulu meyva suyu, gazoz içmeyin,

Piknik yapmayın,

Parfüm, deodorant, kolonya sürmeyin,

Güzel kokulu sabun, şampuan kullanmayın,

Parlak renkli, çiçekli elbise giymeyin,

Çiçek toplamayın, çiçek takmayın,

Tatile gittiğinizde etrafta arı kovanı olup olmadığını araştırın,

Yaban arısını kovanı civarında öldürmeyin, bu arıdan salınan kokular diğer arıları üzerinize çeker, v Çıplak ayakla yürümeyin, mümkünse dışarıda uzun kollu ve paçalı giyisiler giyin ve kahverengi giyisileri tercih edin, arılar kahverengini sevmez. Bahçe ile uğraşmanız gerekiyorsa şapka ve eldiven kullanın,

Terli olmak bütün böcekler için çekicidir, riskli bölgelerde terli olmamaya özen gösterin,

Eşek arısı saldırgan, bal arısı sakindir; ancak, sıcak havalarda her ikisi de saldırgan olacağı için bu havalarda dikkatli olun,

Sizi bal arısı sokarsa iğnesini büyüteç ve çımbızla almaya çalışın, veya başka birinden yardım isteyin.

Antialerjik ilaçları devamlı yanınızda bulundurun.

Daha önceden şiddetli arı alerjisi geçirmiş kişilerin yanında her zaman EpiPen taşıması gereklidir. Epipen kendi kendinize uyluk üst kısmından uygulayabileceğiniz bir enjeksiyondur. Epinerfin içerir. Epinefrin anafilaktik şokta kullanılan en önemli ilaçtır.

Arı sokması halinde;

Sokma yerinin üstünden bandaj uygulayın, bu bandajı her 10 dakikada bir 3 dakika kadar gevşetin,

Sokma yerine soğuk uygulayın,

Anti alerjik ilaçları uygulayın,

Elinizde adrenalin veya EpiPen varsa kullanın, En kısa zamanda doktora ulaşın

Tedavi

Tedavide temel, mutlaka arı tarafından sokulma riskini azaltmaktır. Bunun için yukarıdaki önerileri dikkatle uygulayınız. Bunun dışında antialerjik ilaçlar, kortizon ve adrenalin gerektiği durumlarda kullanılır.

Arı alerjisinde en önemli tedavi aşı tedavisidir. Arı alerjisine karşı uygulanan aşı tedavisi 2-3 yıl kadar sürmekle birlikte % 100 başarılıdır.