Bugün: 07/10/2008. Hoşgeldiniz!

Aralık, 2007

YAĞSIZ DEMEK DERTSİZ DEMEK MİDİR?

Yazan: leandros Tarih: Aralık - 5 - 2007

1980’li yılların başında Amerikan Hükümeti halkına daha az yağ tüketerek daha sağlıklı yaşayabileceklerini ilan ettiği büyük bir kampanya başlattı. Yağlar (özellikle doymuş yani oda sıcaklığında katı halde bulunan, margarin ve hayvansal yağlar) suçlandı ve insanlar gerçekten yağ yemekten vazgeçtiler. Çünkü bu yağlar kan kolesterolünü kesinlikle yükseltmekte ve damarları tıkayarak, özellikle kalp krizinden her 33 saniyede bir amerikalının ölümüne neden olmaktaydı. İş bununla da bitmiyordu; kalp krizi geçirdikten sonra yaşamaya devam edenlerin sağlık faturaları inanılmaz boyutlara ulaşmıştı. Çünkü amerikalılar uzun ömürlü olmak için ellerinden gelen her yolu deniyorlardı. Kampanya başarıya ulaşmıştı. Bugün Amerikan halkı 20 yıl öncesine göre %18 daha az doymuş yağ tüketmektedir ve bu gerçekten büyük bir başarıdır.Peki sonuç; evet amerikalılar bugün çok daha az yağlı yiyecek tüketiyor, ama toplamda 20 yıl öncesine göre çok daha fazla kalori alıyorlar ve her dört erişkin amerikalıdan bir tanesi tıbbi olarak tedavi gerektirecek düzeyde şişman.

Bu tezatın altında yatan en önemli nedenlerden biri, gıda maddelerinin üzerindeki “yağsız, az yağlı” ifadeleridir. Bugün her 10 amerikalıdan 9’u düzenli olarak “yağsız ve az yağlı” ürünleri tercih etmektedir. Bu ürünlerin bir kısmı yağ kaynaklı kalori miktarı düşük olmasına rağmen toplamda daha fazla kalori içermektedir. Böylece sorunlar çözülmek yerine artmıştır.

1. Problem

İnsanların büyük kısmı, sağlıklı olduklarını düşündükleri bu “az yağlı veya yağsız” ürünlerden aldıklarında normalden daha fazla tüketmekteler ve bu davranışın sağlıklı olduğunu düşünmektedirler. Sonuçta daha fazla kalori alırlar. Bir gıda ürünü alırken önemli olan “yağ miktarı ve yağdan alınacak kalori değil, toplamda alınacak kalori”dir. Vücudumuz yağların yanında karbonhidrat ve proteinlerdeki enerjiyi de rahatlıkla kullanabilecek şekilde dizayn edilmiştir.

2. Problem

Düşük yağlı veya yağsız ürünlerdeki tek problem kalori problemi değildir. Bu ürünlerin içine konan yağın doğası da çok önemlidir. Az miktarda margarin (hidrojene edilmiş bitkisel yağ), hayvan kaynaklı yağlardan daha tehlikeli olabilir.

3. Problem

Hiçbir margarin kalple dost değildir. Kalple dost olduğu bilinen ve bilimsel olarak ispat edilmiş tek yağ zeytinyağıdır. Çok bilinmediği ve ekonomik olmadığı için fındık yağı konusunda yeterli veri yoktur; ancak içeriği itibarı ile zeytinyağına benzerliği, fındık yağının da kalple dost olduğunu göstermektedir. Oysa hazır gıdaların pekçoğunda margarin kullanılmaktadır. Böylece 1. ve 2. maddeden hareketle az miktarda “margarin” içeren light bir üründen çok miktarda yediğinizde hem sağlık hem kalori olarak zarar etmiş oluyorsunuz.

4. Problem

Yağlar damak tadı ve tokluğun hissedilmesinde protein ve karbonhidratlardan daha güçlüdür. Yağsız bir ürünle doygunluk hissetmek çok daha zordur.

5. Problem

Dünyada en çok light içecek tüketenler en şişman olanlardır. Bugün amerika 300 milyonluk nüfusu ile dünyanın geri kalanındaki 5.8 milyar insanın tükettiği kadar light içecek tüketmektedir ve aynı ülke dünyanın oransal olarak en çok şişmanına sahip olan ülkedir.

6. Problem

Süt ve yoğurdun doğal olarak içerdiği yağların barsak kanserine karşı koruyucu olduğu gösterilmiştir. Süt ve yoğurt hiçbir zaman sadece bir kalsiyum ve protein kaynağı olarak görülmemelidir. Bu ürünleri tüketirken, doğal ve yağlı olanlarını tercih etmeniz, belki anlık değil ama uzun süreli sağlığınız için daha yararlıdır. Unutmayınız, tüm anneler (inekler dahil) yavrularına en iyisini sunarlar.

7. Problem

Kalp krizi geçiren insanların yarısında kan kolesterol düzeyleri yüksek bulunmuştur. Bu bardağın dolu tarafı. Ama diğer yarısında kan kolesterolü normaldir. Bunu halen açıklayamıyor ve “kolesteroldeki kaos” deyip geçiştiriyoruz.

8. Problem

Kan bağımız olan Moğollar, coğrafyaları ve iklimleri gereği yılın en az altı ayında donmuş et ve et ürünü tüketmek zorundadırlar. Sebze ve meyve yemek ancak rüyalarda mümkündür. Ama Moğolların kalp krizinden ölme riskleri hiç de yüksek değildir.

Sonuç; Bu kadar problemin ardından, soruna nokta koymak zordur. Ancak bilimsel olarak ispatlanmış tek gerçek şudur; ne kadar az yerseniz o kadar sağlıklı ve uzun ömürlü olursunuz. İnsanın sahip olduğu vücut bir yönü ile otomobil gibidir. Otomobilin ekonomik bir ömrü vardır ve örneğin motoru 1 milyon kilometrede tükenir. Önemli olan bu bir milyon kilometreyi kaç yılda yaptığınızdır. İnsanın vücudununda da yakabileceği bir kalori miktarı vardır. Önemli olan bu kadar kaloriyi ne zaman aldığınızdır. Ancak tıpkı kaliteli yakıt, kalitesiz yakıt bir gerçek olduğu gibi, yiyeceklerde de aynı durum söz konusudur. Bazı yiyecekler katkılı ve vücut dostudur. Bunlar genel olarak insan eli değmeden, tabiattan aynıyla alınıp tüketilenlerdir (işlenmemiş tahıl, meyve, sebze, hayvanların canlılıklarının sona erdirilmesini gerektirmeyen ürünleri –süt, yoğurt, yumurta gibi).

Eğer aklımda tek bir cümle kalsın istiyorsanız o da şudur; ne yediğiniz değil ne kadar yediğiniz önemlidir; afiyet olsun.

YAŞLILIK MUTLULUK GETİRİR

Yazan: leandros Tarih: Aralık - 5 - 2007

ABD de yapılan bir araştırma, ”yaşlandıkça mutsuzluğumuz artıyor” düşüncesinin yanlış olduğunu, tam tersine, insanların yaşlandıkça daha mutlu hale geldiklerini ortaya koydu.

Araştırmayı yürüten ekibin başkanı Michigan Üniversitesi Tıp Fakültesi nden Dr. Pond Lacey, yaşlandıkça mutsuz hale geldiğimiz inancının basmakalıp bir düşünce olduğunu belirterek, “Önünüzde mutlu bir hayat var” dedi.

Araştırmacılar, yaş ortalaması 31 olan 273 kişilik bir grup ile yaş ortalaması 68 olan 269 kişilik bir grup üzerinde yaptıkları çalışmalarda bu sonuca vardılar.

Deneklere, şimdiki ve geçmişteki mutluluk düzeyleriyle ilgili sorular yöneltildi, geleceğe ilişkin beklentileri soruldu ve yaşlıların, gençlere göre daha mutlu oldukları belirlendi.

YAĞ DOKUSU VE YAĞ HÜCRESİ

Yazan: leandros Tarih: Aralık - 5 - 2007

Yağ hücreleri yağ deposu olarak işlev görmelerinin yanı sıra sağlığa zararlı birtakım kimyasal maddelerin üretiminde de rol oynamaktadır

Yağ hücreleri vücutta birer dönüşüm sanatçısı gibi davranır. Zayıf ve formundaki insanlarda normal doku arasında minik hücreler olarak dağılmış durumda bulunan yağ hücreleri, kanda bulunan fazla yağları içine alarak kocaman yağ yumrularına dönüşebilmektedir. Bu durumda fazla miktarda yağ depolayan yağ hücresinin içerisinde büyük bir yağ damlası ortaya çıkar ve bu yağ damlası hücrenin diğer hayati elemanlarını (organeller) bir kenara iterek onlara sadece çok küçük bir yaşam alanı bırakır.

Yağ hücreleri, doluluk derecelerine göre, kana çok sayıda kimyasal madde salgılar. Bu özellikleriyle yağ hücrelerini son derece gelişmiş birer kimya fabrikasına benzetmek mümkündür. Açlık duyusu ile vücudun besin ve madde alım-verimi gibi işlevleriyle ön plana çıkan leptin ve adiponektin bunlar arasında en başta sayılacak olanlardır. Leptinin başlıca etki yeri beyindeki ilgili alanlar iken (bkz. şema) adiponektinin kas dokusu, damarlar ve karaciğerde etkileri vardır. Genel olarak vücudumuzda enerji ihtiyacı ortaya çıktığında yağ hücreleri depoladıkları yağ asitlerini kana bırakır ve bu yağ asitleri uygun taşıyıcıları vasıtasıyla kendilerine ihtiyaç duyan dokulara ulaştırılır. Kanda çok yüksek değerlere ulaşan yağ asiti düzeyleri damarlar için oldukça zararlı olduğu gibi diyabet gelişimine de zemin hazırlar. Adiponektinin diyabet, damar sertliği (arterioskleroz) ve yüksek kan basıncına (hipertansiyon) karşı koruyucu etkisi vardır. Yağ asitleri kas dokusunun başlıca enerji kaynağı olup kasların bu yakıtı temin etmesi yine adiponektin yardımıyla kolaylaşmaktadır.

Bu kimyasal habercilerin emirlerini dikkate almadığımızda, yani acıkmadan yemek yediğimizde ve bunun yanında yağ depolarının eritilmesi için yeterince hareket etmediğimizde kilo alımı kaçınılmaz bir son olarak karşımıza çıkıyor. Karın çevresi erkeklerde 102, kadınlarda ise 88 cm’nin üzerine çıktığında, karın yağlarının aşırı artışı sonucu diyabet, hipertansiyon, arteriyoskleroz ve dolayısıyla kalp ve beyin enfarktüsü riski artık oldukça artmıştır. Bu açıdan kalça ve bacaklarda biriken yağlar ile deri altı yağ dokusu karın yağlarına (özellikle karın içi yağlar) daha az tehlikelidir. Karın içi yağ dokusu hemen hemen hiç damar koruyucu adiponektin salgılama yeteneği yoktur. Tam aksine damar yapısına oldukça zararlı olabilecek başka maddeler ve yağ asitlerini ise bol miktarda salgılar. Bunun temel nedeni bu bölgedeki yağ hücrelerinin yüzeyinde artmış olarak bulunan noradrenalin reseptörü sayısıdır. Bunun karşılığında yağ asitlerinin hücre içimini uyarıcı yönde görev yapan insülin hormonunun reseptör sayısı ise azalmış olarak bulunur.

Yine de, oldukça aktif hücreler oldukları için, karın yağlarını uygun bir egzersiz ve diyet programı ile eritmek mümkündür. Bu şekilde karın çevresinde azaltılan her cm kalp-damar hastalığı riskini de beraberinde azaltacaktır.

VÜCUDUMUZUN 7 ENERJİ KAYNAĞI

Yazan: leandros Tarih: Aralık - 5 - 2007

B-2, B-6 vitaminleri iştah, sindirim ve sinir sistemi için gerekli. Peki folik asit, kalsiyum, magnezyum, demir ve çinkonun ne için gerekli olduğunu, hangi gıdalardan alındığını biliyor musunuz?Bağışıklık sistemimizin en büyük silahı ve sağlığımızın sigortacısı vitaminleri yeterince biliyor muyuz? Vücudumuzun 7 enerji kaynağına bir göz atalım…

B-2 VİTAMİNİ:

Gerçek bir enerji deposu olan B-2 vitamini kanda alyuvarların oluşmasını sağladığı için derinin, özellikle de gözlerin sağlığı açısından çok önemlidir. Aşırı alkol, bu vitaminin en büyük düşmanıdır. Ayrıca antibiyotikler ve sakinleştiricilerin de vücutta B-2yi azalttığı unutulmamalıdır. B-2 vitaminini en çok el edebileceğimiz besinlere gelince: Et, tavuk eti, balık, süt ve süt ürünleri, turp, ıspanak, yumurta, mısır ve beyaz undan yapılmış ekmek bu gıdalardan bazılarıdır.

B-6 VİTAMİNİ (PYRİDOXİNE)

Bağışıklık ve sinir sistemimizin en büyük destekçisi olan B-6 vitamini, vücudumuzun proteinleri ve yağları öğütmesine yardımcı olur. Bilindiği gibi vücuda oksijeni dağıtan hemoglobin yine B-6 vitamini sayesinde meydana gelir. En önemli işlevlerinden biri de mekanizmamızın depresyona karşı direnmesini sağlayan serotonini oluşturuyor olmasıdır. B-6 vitamini bakımından da aşırı alkol, sigara ve kan basıncı düşüren ilaçlar oldukça sakıncalıdır. Tavuğun göğüs eti, böbrek, karaciğer, yumurta, pirinç, soya fasulyesi, yulaf, fındık, fıstık, muz, patates, avokado ve somon balığı en fazla B-6 vitamini içeren besinler arasında yer almaktadır. Fazla oranda ve uzun süre kullanılması sinirlere zarar verebilir.

FOLİK ASİT

Hücre oluşumunu sağlayan Folik Asit sağlığımız açısından oldukça önemli bir yere sahiptir. Öyle ki Folik Asitin vücutta azalması kanser ve kansızlık riskini gündeme getireceğinden, ihmal edilmemesi gereken unsurlardan bir tanesidir. Folik Asit yetersizliği doğacak bebeklerin özürlü olma tehlikesine neden olduğundan anne adayları bu konuya daha fazla dikkat etmelidirler. Çok fazla aspirin kullanmak, kolestrol düşürücüler, doğum kontrol hapları, sara ilaçları ve alkol da vücuttaki folik asit miktarını azaltır. Aynı zamanda yaşlılık Folik Asit depolarını eriten bir başka etken olarak gösterilebilir. Folik Asit bakımından; karaciğer, yumurta sarısı, ıspanak, yeşil yapraklı sebzeler, brokkoli, portakal ve portakal suyu oldukça zengindirler. Folik Asitin fazlası B-12 vitaminin eksikliğinin ortaya çıkmasını önler, bu da sinirlere zarar verebilir.

KALSİYUM

Kalsiyum vücudumuzun en önemli destekçilerinin başında gelir. Çünkü kemiklerin ve dişlerin güçlenmesi, alınan kalsiyum miktarıyla doğru orantılıdır. Kalsiyum ayrıca kaslar ve sinirler için de oldukça önemli bir mineraldir. Kanın pıhtılaşmasını sağlar ve kalın bağırsak kanserine karşı en güçlü silahtır. Hamilelik, emzirme ve menapoz dönemleri ayrıca kafeinli içecekler vücuttaki kalsiyumu azaltacağından, bu gibi dönemlerde alınan gıdalara daha özen gösterilmesi gerekir. Süt ve süt ürünleri, mısır, sardalya balığı, kalamar, ıstakoz ve brokkoli bol miktarda kalsiyum içeren besinlerdir. Gereğinden fazla alınan kalsiyum; demir, çinko, fosfor ve magnezyumun emilmesini engelleyebilir.

MAGNEZYUM

Magnezyum, vücut sağlığı açısından çok önemli rolü olan bir mineraldir. Proteinlerin kana karışmasını, kasların ve sinirlerin düzenli bir şekilde çalışmasını sağlayan yine magnezyumdur. Yaşlılar, diyet yapanlar ve alkollü içki kullananlar magnezyum takviyesine ihtiyaç duyan kesim arasında yer alır. Magnezyum yetersizliği iştah kaybına, depresyona, kasların zayıflamasına ve zaman zaman göz kararmasına sebep olabilir.

DEMİR

Kanın, oksijeni vücuda dağıtmasına sağlayan hemoglobin, demir sayesinde oluşur. Regl ve hamilelik dönemleri vücuttaki demir seviyesini azaltan faktörlerdendir. Aynı zamanda yaşlılar, diyet yapanlar, vejeteryenler de önlem almalıdırlar çünkü demir eksikliği anemi (kansızlık) hastalığına neden olur. Kırmızı et, balık türleri, kuru fasulye, kurutulmuş meyve, yumurta sarısı ve yeşil yapraklı sebzeler, demir içeren besinlerden bir kaçıdır. Yüksek dozda alınan demir, kalp isklerini çoğaltır. Küçük çocuklarda çeşitli semptomlara hatta ölüme bile neden olabileceğinden dozajı konusunda dikkatli olunmalıdır.

ÇİNKO

Çinko, bağışıklık sisteminin sağlıklı bir şekilde çalışabilmesi bakımından bolca ihtiyaç duyulan bir mineraldir. Çinko eksikliği vücudu enfeksiyonlara karşı dirençsiz kılacak, ayrıca tat ve koku duyularını da zayıflatacaktır. Özellikle diyabet ve böbrek hastaları çinko eksikliği tehlikesiyle karşı karşıyadırlar. Kırmızı et, yumurta, deniz ürünleri, fasulye, bezelye ve fındık bol miktarda çinko içerir. Yüksek oranda alınması ishal, saç dökülmesi, tırnak kırılması, yorgunluk, sinir sisteminde istemdışı hareketlere gibi belirtilere neden olabilir.

ASTIM

Yazan: akheneton Tarih: Aralık - 5 - 2007

Astım, hava yollarının daralması ve inflamasyonu ile karakterize kronik bir akciğer hastalığıdır. Hastalık hafif veya şiddetli olabilir, bazı hastalarda da nadiren ortaya çıkan ve çok hafif veya hayatı tehdit edecek derecede şiddetli olabilen ataklarla seyreder. Astımın belirtileri akciğerlerde bronş ve broşiyol adı verilen hava yollarının iç yüzeylerinin inflamasyonuna bağlı olarak gelişmektedir. Bu inflamasyon mukus üretiminin artmasına neden olur ve inflamasyonla ilgili bağışıklık sistemi hücrelerinin hücumu sözkonusudur; her iki durum da hava yolu tıkanıklığına neden olur. Ek olarak hava yollarını çevreleyen kaslarda kasılma meydana gelir ve hava yollarındaki daralma şiddetlenir.
Astımla ilişkili inflamasyon aynı zamanda hava yollarında aşırı duyarlılık gelişmesine neden olur. Bu hava yolları tetikleyici olarak adlandırılabilecek özel durumlara maruz kaldığında genellikle astım atağı denilen durum meydana gelir. Tetikleyiciler genelde allerjen maddelerdir. En yaygın alerjenler; hayvan tüyü ve salyası, polenler, küfler, toz mitleri, hamamböceğinin vüsut artıkları, bazı ilaçlar ve kişiye özgü yiyeceklerdir. Allerjenler dışında sıklıkla astım atağını tetikleyen etkenlerden biri de viral enfeksiyonlardır (nezle ve grip gibi). Diğer önemli tetikleyiciler: egzersiz, soğuk hava solumak, hava kirliliği, odun dumanı, sigara dumanı, bazı boyalar ve duygusal stres. Bazı şiddetli astım hastalarında herhangi bir tetikleyici saptanamayabilir.

Astım genelde 5 yaşından önce başlamakla birlikte, belirtilerin ortaya çıkışı her hangi bir yaşta olabilir. Astım kalıtımsal özellikleri olan bir hastalıktır ve sıklıkla ailesinde allerji olan kişilerde gözlenir.

Belirtiler

Genel olarak, astım belirtileri hırıltılı solumak (dışarı verilen havanın zorlukla çıkmasından), solunum güçlüğü ve inatçı öksürüktür. Bazı hastalarda, sürekli öksürük temel belirtidir. Şikayetler genellikle sabahları daha kötüdür ve egzersiz sonrası şiddetlenir.

Şiddetli astım ataşında; çarpıntı, terleme, nefesin son derece kısalması, genişlemiş burun delikleri, nefes alma sırasında göğüs ve boyun kaslarının da kullanılması, siyanoz (el tırnaklarında ve dudaklarda morarma) gözlenebilir.

Tanı

Doktorun muayenehanesinde astım krizi geçirmediğiniz sürece, tanıda esas olan sizin anlattıklarınız olacaktır. Astım tanısının doğrulanması kan testleir ile, akciğer röntgen filmi ile ve akciğer fonksiyon testleri ile yapılır. Akciğer fonksiyon testleri:

- Spirometre : hastadan bu cihaza üflemesi istenir ve cihaz bu ava akımını değerlendirir. Genelde ikinci kez hastaya hava yollarını genişletecek bir ilaç verilir ve eğer hava akımında iyileşme olursa astım tanısı doğrulanır.

- Peak flow metre : bu cihaz üflenen havanın hızını ölçer.

- Eğer astım krizine allerjenlerin neden olduğu düşünülüyorsa, ancak allerjen bilinmiyorsa, allerji deri testleri yapılabilir. Deri testinde, allerjiye neden olabilecek değişik maddelerden bir miktarı deri içine veya deri altına enjekte edilir. Eğer 15-20 dakika içerisinde enjeksiyon yapılan yerde, kızarma ve şişme meydana gelirse o maddenin astım krizine yol açan alllerjen olduğu kabul edilebilir.

Erişkinlerdeki Astım genelde hayat boyu süren bir hastalıktır. Çocukluk çağında ortaya çıkan astım olgularının yaklaşık yarısında tamamen iyileşme veya zamanla şiddetinde azalma meydana gelebilir. Ancak ileriki yaşlarda genellikle tekrar başlar.

Bazı hastalarda, astım atakları sigara dumanı, hava kirleticileri ve kuvvetli kimyasalllardan uzak durularak önlenebilir. Evde bulundurulacak bir peak flow metre sayesinde ataklar önceden farkedilerek, gerekli ilaçların alınması sağlanabilir ve atak gelişmesi engellenebilir.

Ayrıca öksürüklerin sıklaşması da astım krizinin habercisi olabilir. Diğer haberciler, balgamın artışı, nefesin kısalması, alında ağrı (sinüs ağrısı), ateş, soğuk algınlığı belirtileri (burun akıntısı veya burunda dolgunluk, hapşırmalar, gözlerde sulanma).

Tedavi

Kronik astım hastalığı olan her hasta mutlaka doktoruna danışarak hangi ilaçları hangi durumlarda kullancağını, atakların önlenmesi için hangi ilaçları alması gerektiğini ve ilgili diğer konuları bir yere yazmalı ve yanında taşımalıdır.

Bilinen allerjenlerden uzak durulmalıdır. Astım hastalarının evlerinde hayvan beslemesi sakıncalı olabilir. Mutlaka beslenecekse de yatak odasından uzak tutulması ve hayvan sıklıkla yıkanmalıdır. Toz mitlerinin alerjen olduğu saptanmış ise ev sık sık ayrıntılı olarak temizlenmeli, yatak odalarında uzun tüylü halıların yerine kilimler ve tüylü battaniye yerine de kumaş örtü kullanılmalıdır. Yatak malzemeleri sık olarak çok sıcak suda yıkanmalıdır. Diğer allerjenlere uygun önlemler alınmalıdır.

Astım tedavisinde kulanılan çeşitli tip ilaçlar vardır. Bunlardan bazıları atakların oluşumunu önlemek için, bazıları da atak sırasında kullanılır.

Bromkodilatör ilaçlar: Bu grup ilaçlar hava yollarının çevresindeki kasları gevşeterek hava akımıı arttırırlar ve genelde solunum yolu ile alınırlar. Bronkodilatörler kendi aralarında etki gücü ve etkinin ortaya çıkış süresine göre gruplanırlar.

Anti-inflamatuvar ilaçlar : bu ilaçlar astım atağının oluşumunu engellemek için düzenli olarak alınan ilaçlardır. Hava yollarındaki inflamasyonu ve kaslardaki kasılmayı azaltırlar. Kromolin sodyum bu ilaçlardan biridir ve hafif - orta şiddetteki astım hastalarında kullanılabilir. Yine bu gruba dahil olan steroid grubu ilaçlarda solunum yolu ile veya tablet olarak alınabilir. Steroidler daha çok orta ve ileri derecedeki hastalarda kullanılırlar. Lökotrien adı verilen maddelere etki eden ilaçlar da anti-inflamatuvar ilaçlardandır. Lökotrienler; hava yollarında inflamasyon ve daralmaya neden olan kimyasal maddelerdir. Tablet olarak alınırlar ve lökotrien adı verilen maddeleri bloke ederler.

Bazı hastalar aşı tedavisi denilen uygulamadan fayda görürler. Bu tedavide, allerjen maddeler hastaya gittikçe artan dozlarda verilerek bağışıklık sisteminin o maddeye karşı alerji oluşturması engellenir. Bu tedavinin hafif-orta dereceli astımlılarda ve genelde ev tozu miti, küfler ve hayvanlara bağlı astım krizi geçirenlerde etkili olduğu görülmektedir.

Şiddetli bir atakta vakit geçirmeden hastaneye müracaat etmelidir.

Astım tam olarak tedavi edilememekle birlikte, başarılı bir şekilde kontrol edilebilir. Astımlı hastalar dikkat ettikleri sürece normal bir hayat yaşayabilirler.

VÜCUDUMUZDAKİ ALARM

Yazan: leandros Tarih: Aralık - 5 - 2007

Vücudumuz, saniyenin binde biri kadar kısa bir zamanda, herhangi bir bölümündeki zihinsel, duygusal yada fiziksel bir dengesiziliği bize bildirebilecek mükemmel bir alarm sistemine sahiptir. Bizlerse, çocukluk yıllarımızdan itibaren, günlük hayatın koşuşturması içinde bu alarmı genellikle kapalı tutarız. Alarm aldığında, vücudumuzun neresinde problem olduğunu anlamaya çalışmak yerine, alarmı susturmaya çalışırız. Bu şekilde uzun süre devam ettiğimizde de de, bir gün aniden çok ciddi bir hastalık ile karşılaşırız. Oysa vücudumuz bize problemi çok önceden haber vermeye çalışmış ancak, biz uyarıları anlamamazlıktan gelmişizdir. Eğer bugün ciddi bir rahatsızlığınız varsa, bu, biliniz ki, geçmişteki uyarılara dikkat etmemiş oluşunuzdandır. Vücudun normal durumu, mükemmel sağlıktır. Mükemmel sağlıktan her türlü uzaklaşma ruhumuzun ihtiyaçlarınıza saygı duymamış oluşumuzdan kaynaklanır.Eğer fiziksel, duygusal yada zihinsel bir problemimiz varsa bu, mutlaka ruhsal bir probleminiz de vardır. Eğer yaşamınıza, kişisel kaderinize uygun yolda devam ediyorsanız, vücudunuz buna iyi bir sağlık ile cevap verecektir. Tam tersine içinizden gelen sesi dinlemiyor ve yalnış seçimler yapıyorsanız, vücudunuz bunu size kendi lisanı ile anlatacaktır. Sağlıklı kalabilmeniz için, ruhunuz ve vücudunuz araşındaki iletişim açık olmalıdır. Vücudunuzla her zaman birlikte olan sizsiniz. Vücudunuzun verdiği alarmları farketmeye, tanımaya çalışın. Bir problem tespit edildiğinde önce hafif alarmlar verilir.

Örneğin;Gerginlik, hafif depresyon, kas ağrıları, uykusuzluk ve başağrıları gibi. Üzerinde durulmazsa bu belirtiler giderek hafıza problemleri, yorgunluk, spazmlar gibi daha ciddi problemlere dönüşür. Bunlara da dikkat edilmezse hastalık hali ortaya çıkar. Vücudunuz ile olan iletişiminizi kaybettiyeseniz, bu iletişimi tekrar kurabilmek için vücudunuzun derdini nasıl anlattığını hatırlamaya çalışın. Bunun için zaman ayırın. Başlangıç olarak hissettiğiniz ağrı, bulantı, spazmlar, kaşınma gibi ufak belirtilere ve dengenizi bozan ani zihinsel ve duygusal değişikliklere dikkat etmeye çalışın. Kendinizde böyle bir değişiklik hissettiğinizde, sizdeki bu değişikliğin neden kaynaklandığını anlamaya çalışın. O sırada ne düşünüyordunuz? Yapmak istemediğiniz birşeyi mi yapmak üzereydiniz? Korkmuşmuydunuz?Bir kızgınlık mı söz konusuydu? Bir beklentiniz mi vardı? Bir hayal kırıklığına mı uğramıştınız?Rahatsızliğa neden olan ruhsal problem neydi?

Dengesizliğin kaynağını bulduğunuz an bu durumu düzeltme çalışmalarına başlayın. Yapmak istemediğiniz bir iş söz konusu ise Hayır demeye çalışın. Üzgünseniz özür dileyin. Biraz esneme egzersizi yapın, derin nefes alın, yada yürüyüşe çıkın. Dengenizi yeniden kurabilmeniz için ne yapmanız gerekiyorsa.. Ne yapılması gerektiğini çıkartamadıysanız, verilen alarmı tanımaya çalışın ve rahatsızlık duygusunu hissettiğiniz bölgeye doğru derin, derin nefes alın. Belki problemin ne olduğunu, bu derin nefes alma işlemi sırasında anlarsınız. Belki de daha sonra bir zaman. Ama emin olun, problem bölgeye sebatla ilgi göstermeye devam ederseniz, bir gün bu rahatsızlığınızın neden kaynaklandığını çözebilirsiniz. Vücut alarmınıa kulak verirseniz pek çok rahatsızlığı başlamadan çözmek imkanına sahip olabilirsiniz.

ASIL TENDONU ILTIHABI

Yazan: akheneton Tarih: Aralık - 5 - 2007

Aşil tendonu (kirişi) iltihabı, bacak kaslarını topuğun arkasındaki kemiğe bağlayan tendonun iltihabıdır. Ağrı, dokudaki küçük yırtıkların sonucudur. Bu durum çoğu kez ağır egzersiz sırasında oluşur.Belirtiler

- Aşil tendonunda, özellikle koşarken ya da sıçrarken, ağrı

- Ağrıya hafif bir şişme ve hassasiyet eşlik edebilir.

- Ayaktaki ağrı ve hareket kısıtlılığı acil tedavi, genellikle ameliyat, gerektirebilir.

Teşhis

Aşil tendonu iltihabında, çekilen röntgen. filminde herhangi bir anormallik görülmez.

Aşil tendonu kopmadıkça, dinlenme, buz uygulaması ve egzersiz programının değiştirilmesi gibi koruyucu tedavi yöntemleri, tendonun kendi kendisini birkaç haftada onarmasına olanak sağlar.

Tedavi

Çoğu kez, etkilenen bölgenin dinlendirilmesi en iyi tedavidir. Başka bir egzersiz biçimine, en azından geçici olarak, geçmek önerilebilir. Aşil tendonuna buz uygulamak rahatlama sağlayabilir. Tendon üstündeki yükü azaltmak için, ayakkabının içinde topuğu yükselten bir ortopedik araç kullanılabilir.

Ameliyat yalnızca, tendonun tam olarak yırtıldığı durumda gerekli olur.

ilaç Tedavisi

Aspirin ve diğer antienflamatuar ilaçlar ağrıyı ve diğer şikayetleri azaltmaya yardımcı olabilir.

VUCUDUNUZUN BILESIMI VE METABOLIZMA

Yazan: leandros Tarih: Aralık - 5 - 2007

Beslenme ilkelerini anlamak, yediğimiz çeşitli yiyecek türlerinin temel bir şekilde anlaşılmasından fazlasını gerektirir. Sonraki adım, vücudumuzun yapısını anlamayı gerektirir. Protein, yağ ve karbonhidrat insan vücudunun en büyük “bileşenleridir”.Protein yapıları vücut ağırlığının yüzde 50 ilâ 60 ını oluşturur. Bu dokular (kas ve karaciğer gibi yaşamsal organlar) vücudunuzun makinası gibi işlerler.

Vücudunuz fazla proteinleri depolamaz. Vücudunuzun ihtiyaç duyduğundan daha fazla protein yerseniz, kas hacminiz artmayacak ve ihtiyaç duyduğunuzda yedek proteininiz olmayacaktır. Fazla protein yağa çevrilir. Açlığa yaklaşan bir durumda, vücudunuz enerji işlemleri için yakıt olarak amino asitleri kullanmak üzere protein dokularını parçalayacaktır. Açlık nedeniyle ölüm, vücut protein yapılarının dörtte biri ilâ üçte birini tükettiği zaman gerçekleşir.

Karbonhidrat karaciğerde ve vücut kaslarında glikojen depoları olarak bulunur. Glikojen biçiminde karbonhidrat vücut ağırlığınızın yüzde l ilâ 5 ini oluşturur.

Diyetinizde karbonhidratların oranı yüksekse ve her gün kalori ihtiyacınızı tam olarak karşılıyorsanız, daha çok karaciğerde bulunan glikojen stoğunuz en üst düzeyde olacaktır. Bu stok çabucak yardıma çağrılabilir. Örneğin, maraton koşucuları bir yarıştan önce karbonhidratlar açısından zengin bir yemek yiyebilirler. Glikojen, glikoza çevrildikten sonra, kısa açlık dönemlerinde örneğin gece uykusu sırasında beyin için bir yakıt olarak kullanılır.

Tam tersine, diyetinizin karbonhidrat oranı düşükse ya da perhiz yapıyorsanız, glikojen stoklarınız hızla tükenecektir. Normal bir diyetten çok düşük kalorili ya da çok düşük karbonhidratlı bir diyete geçerseniz, bir ya da iki gün içinde 1,5 ya da 2 kilo verebilirsiniz. Ama böyle bir kilo kaybı, yağ kaybı değil, glikojen kaybı olacaktır.

Vücudun başka bir bileşeni “yağ” dır. Yağ, son derece yoğun halde bulunan yedek bir enerji olması ve çok az suyla birleşmesi nedeniyle protein ve karbonhidratlardan farklıdır. Vücut yağı, kilo başına yaklaşık 1600 kalori ile, ağırlığına göre protein ya da karbonhidrat dokularından 10 kat fazla enerjiyi temsil eder. Normal bir insanda, vücut ağırlığının yüzde 15 ilâ 20 si yağdır; aşırı şişmanlarda vücut ağırlığının yüzde 50 sini yağlar oluşturabilir.

Depolanan yağlardaki bu farklılıklar, vücudumuzun çalışma biçiminin sonucudur. Vücudunuzun yakabileceğinden daha fazla miktarda protein, yağ ya da karbonhidrat alırsanız, vücudunuz fazla enerjiyi yağlı doku olarak saklayacaktır. Ancak, diyetimizdeki yağ, kalorisi çok yüksek olduğu için,protein ya da karbonhidrat yendiğinde alınacak olandan daha fazla kalori alınmasına yol açar. Buna karşılık, vücudumuzun ihtiyaç duyduğundan daha az yersek, yakıt depolarımız günlük enerji açığını kapatmak için harekete geçerler ve yağlı dokular azalır ama yağ dokularındaki kalori zenginliği nedeniyle, daha yavaş bir şekilde.

Vücut yağlarının temel işlevi yakıt deposu olmak gibi görünüyor, ama aynı zamanda bir yastık ve yalıtım görevi de görürler. Fazla kilolu insanların mindersiz bir sırada ya da sandalyede zayıf insanlara göre ne kadar uzun ve rahat bir şekilde oturduklarını hiç fark ettiniz mi? Ve zayıf insanlar soğuk yerlerde ne kadar çabuk üşürler?

Vücut yağları ayrıca kadınlarda bazı hormonların düzenlenmesine katkıda bulunurlar. Yağ stokları çok yetersiz olan kadınlar adet görmeme eğilimindedirler. Anorexia nervosa ya da bazı başka açlık biçimlerine maruz kalan kadınlarda olan genellikle budur ve zayıf kadın atletler arasında bu bir sorun olabilir.

Kişisel yağlılık derecelerini ölçmek zordur. Deri-kıvrımı ölçümü yöntemlerden biridir, ama özel aletler, büyük beceri ve pratik gerektirir.

Bazı kaba tahminler için çeşitli yöntemler vardır. En kolayı belki de ağırlık ve boy tablolarının kullanılmasıdır. Ancak, cinsiyetiniz ve boyunuz için uygun görülen ağırlığın, bireysel yapınızı ve iskelet yapınızı (kalın kemikli misiniz?) ve kas miktarınızı (fazla kaslı mısınız?) dikkate almadığını akılda tutun. Bunlar yararlı ortalamalardır, ama zayıflık-şişmanlık terazisindeki yerinizi belirlemede son söze sahip olarak kabul edilmemelidirler.

Yağ konusunda son bir söz. Doktorlar ve bilim adamları sık sık, çok az miktarda vücut yağına sahip olmanın koroner arter hastalığı gibi bazı hastalıklara karşı bir engel olup olmadığını tartışmaktadırlar. Aslında, yapılan bir araştırma Amerika Birleşik Devletleri nde en uzun insan ömrünün ortalamanın en az yüzde 10 üzerindeki kilolarda ortaya çıktığı sonucuna . varmaktadır.

Buna karşılık, yalnızca asgari vücut yağı biçiminde küçük bir kalori yedeğinin olması, ciddi yaralanma, enfeksiyon ya da stres ve nekahatin uzun sürdüğü hastalıklarda hayatta kalma şansınızı azaltabilir, şişmanlık hiçbir koşulda sağlıklı kabul edilmez, ama zayıflık da başka sağlık sorunları yaratabilir.

Vücut Bileşiminizi Değiştirmek

Yetişkin vücudunun bileşimi yaşam süresince değişir. Kas hacmi 30 ilâ 35 yaşından sonra yavaş yavaş, 55 yaşından sonra daha hızlı azalmaya başlar. Bu, terazinizin dilinde,65 yaşında 30 yaşında olduğunuzdan 5 kilo fazla geliyorsanız, aslında 8 ilâ 9 kilo “daha yağlısınız” anlamına gelir.

Hayatın ilerleyen yıllarında fazla yağ dokusuyla ağırlaşan şeker ya da yüksek tansiyon gibi bir rahatsızlığınız varsa, 25 ilâ 30 yaşındaki kilonuzu bir hedef olarak kabul edebilirsiniz (o sırada oldukça ortalama bir kiloya sahipseniz). Ancak herkesin sağlık sorunları birbirinden çok farklıdırlar, doktorunuz farklı bir kiloyu hedef olarak belirlemeniz için nedenler ileri sürebilir.

Yağın dağılımı da yaşla ilgilidir. Yaşlandıkça derialtı yağları vücudumuzun dış bölgelerinden (yüz, kollar, bacaklar ve boyun) ortasına (gövde ve karna doğru kayar. Ayrıca, yaşlandıkça yağlar deri iç depolarından vücut boşluklarındaki ve böbreklerin çevresindeki birikimlere kayar gibi görünmektedir. Yaşlı insanların genellikle yüzlerinin, kol ve bacaklarının ince olmasının nedeni budur. Aynı zamanda, mideleri çıkıntı yapabilir, ama karın üzerinde pek az “sıkıştırılabilir” derialtı yağı vardır.

Metabolizma

Yediğimiz karbonhidratların, proteinlerin, yağların ve diğer gıda maddelerinin geçtiği işleme metabolizma denir. Bu, yediğimiz yiyeceklerin enerji ve yapıya dönüştürüldüğü son derece karmaşık bir süreçtir. Süreç, ısı, karbondioksit, su ve atık maddeler üretir. Yaratılan enerji, vücuttaki temel kimyasal dönüşümleri gerçekleştirmek ve kas etkinliği için kullanılır, ısı vücut sıcaklığının korunmasına yardımcı olur.

Metabolizmanın hızı ne kadar oksijen kullanıldığını ve ne kadar karbon dioksit atıldığını ölçerek belirlenebilir. Uyandıktan hemen sonra ve yemekten hemen önce ölçülen bu hıza, bazal metabolizma hızı (BMR) denir. Doktorların, ortalama BMR yi ya da istirahat halindeki kalori harcamasını metabolik hız standartlarıyla hesaplamak için formülleri vardır.

Metabolizma hızı ve dolayısıyla vücut ısısı üretimi, yemeklerden bir ya da iki saat sonra artar. Metabolizma hızı fiziksel çabayla da artar. Efor harcadığınız zaman, yağ ve glikojen (depolanmış nişasta) artan bir hızla tükenir.

ARTROZ

Yazan: akheneton Tarih: Aralık - 5 - 2007

Yaşlanmaya ya da eklemlerde oluşan başka lezyonlara bağlı olarak gelişen kıkırdak dokusu hastalığıdır.Artroz, bir ya da birden çok eklemde görülen ve eklemi saran kıkırdakdokusunda özgün doku yıkımı yapan kronik bir hastalıktır. Hastalık, eklemdeki kemiklere de zarar verir. Artroz kısaca eklem yıpranması ya da yaşlanması olarak tanımlanabilir. İleri yaşlarda görülen bu doğal artrozdan başka, eklemle ilgili yerel ya da sistemik hastalıklar sırasında görülen erken yaş artrozu da vardır.

Artroz doku yıkımı yapan bir hastalıktır. Biçim bozucu artrit (artritis deformans) ile hiçbir ilgisi yoktur. Artritis deformans ya da öbür adıyla kronik birincil poliartrit, tüm eklemleri ve eklem boşluğundaki dokuları tutan bir hastalıktır. Akut artrit de artrozdan ayrılmalıdır. Akut artrit, mikrobik etkenlerle oluşan eklem iltihabıdır. Eklem romatizması ise gençlerde sık görülen ve boğaz enfeksiyonlarına yol açan beta-hemolitik streptokokların toksinlerine karşı, eklem dokusunun verdiği iltihabi yanıttır.

İleri yaşların tipik hastalığı olarak kabul edilen artroz, gelişmiş ülkelerde ve 40 yaş sonrasında yaygındır. Kadınlarda daha sık görülür. Öncelikle, omurga (özellikle bel ve boyun bölgeleri), kalça, diz, ayak, başparmak elbileği-eltarağı eklemi (başparmağın kökündeki eklem) gibi çok işleyen, hareketli ve/ya da vücut ağırlığını taşıyan eklemlerde ortaya çıkar.

NEDENLERİ

Artrozlar birincil ya da eklemin mekanik (harekete bağlı) İşlevlerini bozan etkenlere bağlı olarak ikincil olabilirler. Birincil artroz nedenleri genel özellikler taşır.

Yaşlanma ve eklemin sürekli hareketi, eklem kıkırdağının aşınmasına, esnekliğini ve kayganlığını yitirmesine yol açar. Eklem kıkırdağı gittikçe daha az beslenir ve parçalanmaya başlar. Kıkırdağın yaşlanmasıyla birlikte artrozun anatomik ve radyolojik bulguları da zamanla belirginleşerek 40-50 yaş sonrasında eklemlere bütünüyle yerleşir. Artroz gelişiminde yaşlanma dışında şişmanlık da etkilidir. Şişman kişilerde eklemlere fazla yük binmesi ve kolesterol fazlalığı gibi metabolizma bozukluklukları artroz gelişimini kolaylaştırır. Artrozun başka genel nedenleri arasında hormonal bozukluklar (yumurtalık ve tiroit bezlerinin hastalıkları), karaciğer ve böbrek hastalıkları, kronik çevresel damar yetmezliği (varis) sayılabilir. Menopoz artroz sürecini hızlandırır ve hastalığın gidişini kötüleştirir. Artrozda kalıtsal etkenlerin de rolü olduğu gösterilmiştir.

Eklem yüzeyinin tümünün ya da bir bölümünün aşın ve doğal olmayan yük altında kalması kaçınılmaz bir şekilde artroza yol açar. Eklemin normal işlevini bozan yerel etkenler sonucunda gelişen bu artrozlara ikincil artroz denir. En tipik ömeği doğumsal kalça çıkığı olgularında görülen kalça artrozudur. Doğumsal çıkığa bağlı olarak eklem başlıklarında gelişen biçim bozukluğu (deformasyon), mekanik uyuşumsuzluk yaratır. Böylece ekleme sürekli olarak ek yük yansıması da artroza yol açar. Yanlış kaynamış kemik kırıkları, dışa ya da içe dönük diz çarpıklıkları, kamburluk (kitbz), omurganın “S” biçimindeki eğrilikleri (skolyoz) gibi eklemlerde dengesiz yüklenmeye yol açan durumlar da küçük yaşlarda artroz gelişimine neden olur.

Eklem kıkırdağını etkileyerek yıkımına yol açan hastalıklar, ikincil artroz nedenidir. Bunlar arasında eklem kırık ve çıkıkları, akut artritler, sık eklem içi kanamalar (hemofili), eklemde ürik asit birikmesi (gut) sayılabilir.

YAPISAL ANATOMİK DEĞİŞİKLİKLER

Daha önce de belirtildiği gibi ilk değişiklikler eklemi saran kıkırdak kılıfında görülür. Kıkırdak kılıfı pütürlü, kuru, mat bir durum alarak esnekliğini yitirir. Daha sonra da ufalanarak, bazen de yok olarak altındaki kemiği Örtüsüz bırakır. Kıkırdağın bu şekilde ülserleşmesi, kemiğin yoğunlaşmasına, bütünleşmesine ve mermer gibi pürüzsüzleşmesine (fildişi kemiği) neden olur. Yoğunlaşan kemik bölgelerinin iç kısmında, kan damarlannca beslenmeyen, ölü ve bağdokusu bakımından zengin kistik boşluklar gelişir. Kıkırdak kılıfının bittiği eklem ucu çevresindeki kemik dokusu artışı çok yavaş gerçekleşir ve sonunda “osteofit” ya da “gaga” adı verilen kemik çıkıntıları oluşur. Eklem çevresindeki sinovyal kapsüller bu yıkım sürecine sınırlı bir şekilde katılırlar. Kan damarlarının genişlemesine bağlı olarak şişerler ve zamanla eklem yüzeyine yapışarak eklem hareketlerini kısıtlarlar. Bu süreçte iltihap bulgularına hiçbir zaman rastlanmaz.

BELİRTİLERİ

Artroz belirtileri yalnız hastalığa yakalanan eklemle sınırlıdır. Bu hastalarda genel durumla ilgili yakınmalara rastlanmaz. Başlıca belirtiler ağrı ve eklem hareketlerinin sınırlanmasıdır. Ağrı tipiktir: Eklem hareket halinde iken ya da yüklenme olduğunda beliren ağn, dinlenmeyle kaybolur ya da şiddeti belirgin ölçüde azalır. Eklem hareketlerinin yeniden başladığı sabah saatlerinde şiddeti artan ağn, eklemlerin ısınmasıyla yavaş yavaş azalır. Hareket kısıtlılığı mekanik bir nedenle meydana gelir: İki kemiğin birleştiği eklem yüzeyi düzgün, pürüzsüz ve kaygan olacağına pütürlü, çentikli ve bozulmuştur. Kasların kasılması ve kapsülün kalınlaşması her iki eklem başlığını sıkıştırarak eklem hareketlerini sınırlar. Artroza bağlı bu bozukluklar kroniktir. Bazen göreli iyileşme dönemleri yanında darbe, fiziksel zorlanma, soğuk kas zayıflaması ve şişmanlama gibi etkenlerle yakınmaların arttığı dönemler de görülür. Artroz oldukça yavaş gelişir ve gittikçe kötüleşerek ilerler.

Hekime başvurmayı gerektiren ilk eklem yakınmaları artrozun başlamasından yıllar sonra ortaya çıkar.

TEDAVİ

Bu bölümde artroz tedavisinin genel ilkeleri incelenecek, hastalığın sık olarak yerleştiği eklemlere değinilirken tedavinin ayrıntıları da açıklanacaktır. Artrozun temelinde yatan kemik ve kıkırdak yıkımını onaracak hiçbir ilaç ya da fiziksel önlem yoktur. Tedavilerle Artroz gelişimi ancak çeşitli tıbbi ve fiziksel tedavi yöntemleriyle yavaşlatılabilir ya da bazı durumlarda yıkıma neden olan lezyona bağlı yalanmalar uzun bir süre hafifletilebilir. Bu bilgi ışığırtda artroz tedavisinin üç biçimde uygulanabileceğini belirtelim: Koruyucu, tıbbi (genel ya da yerel) ve cerrahi tedavi.

Artrozun önlenmesi, yaşlanmanın yol açtığı kaçınılmaz eklem yıkımını geciktirmeyi sağlayan tüm kişisel önlemleri kapsar. Aşın kilo almaktan kaçınmak, düzenli spor yapmak (yürümek, bisiklete binmek, yüzmek vb), kanda ürik asit, şeker ve kolesterol değerlerini ölçtürerek artrozu hazırlayıcı hastalıkların erken tanı ve tedavisini sağlamak, dengeli beslenerek et çeşitleri, tatlılar, alkol vb yiyecek ve içeceklerde aşırıya kaçmamak gerekir. Eklem ve iskelet yapısının doğumsal, nedeni bilinmeyen (idiyopatik) ya da tam tedavi edilmemiş darbeye bağlı bozukluklarını önlemek için erken cerrahi ve ortopedik tedaviler uygulanır.

Artrozun übbi tedavisi sistemik ya da yerel olabilir. Sistemik tedavide artrozu ağırlaştıran hormonal bozukluklar, şeker hastalığı ve şişmanlık gibi hastalıklar tedavi edilir. Yerel tedavide ise, ağrının başlıca sorumlusu olan yumuşak eklem dokularının örselenmesi azaltılmaya çalışılır. Aynca iskelet sisteminin kan ve kalsiyum gereksinimleri yeterli düzeyde karşılanır, hastalıklı eklemin hareket yeteneği elden geldiğince korunmaya çalışılır. Cerrahi tedavi, artroz yakınmalarına yol açan bozuklukları önemli ölçüde düzelterek en başarılı ve uzun erimli sonuçların alınmasını sağlar. Hasta ekleme ve hastanın yaşına göre değişen bir dizi cerrahi yöntem uygulanabilir. Cerrahi yöntemlerin başlıcalan eklemi oluşturan kemikler arasındaki bağlantıyı yeniden düzenleyen osteotomi (ameliyatla kemiğin bir parçasının çıkarılması ya da kemik eklenmesi), yıkıma uğramış eklem başlıklarının bir bölümünün ya da bütününün protez (yapay kemik uçları) ile değiştirilmesidir.

ARTROZ TIPLERI

Yazan: akheneton Tarih: Aralık - 5 - 2007

Omurga artrozuOmurga, artrozun en çok yerleştiği organdır. Özellikle hareketli eklemlerin bulunduğu bel ve boyun omurlarında sık görülür. İki tür omurga artrozu vardır: Disk artrozu ve interapofizer artroz. Disk artrozunda omurlar arasındaki disk (yastık) esnekliğini yitirerek kemikler arasında ezilir. İnterapofizer artrozda ise hastalık omurların arka kısımlarını birleştiren küçük eklemlere yerleşmiştir ve omurga hareketleri sınırlanır. Bilindiği gibi omurlar arasında kıkırdak yapısında diskler bulunur. Bu diskler esnek ve kaygan olmalarıyla kemikler arasındaki sürtünmeyi en aza indirerek omurga hareketlerini gerçekleştirirler. Disk, artrozun yıkıma uğrattığı ilk, hatta tek eklem yapısıdır. Omurga artrozunun öteki özellikleri hep bu başlangıç lezyonunun sonuçlandır. Disk yumuşar, bütünlüğünü yitirir, ufalanmaya başlar, incelir ve sonunda omurlar arasında ezilir.

İncelmenin, disk yüzeyinde eşit olmaması sonucunda üstteki disk, alttaki hastalıklı diskin incelen bölgelerine doğru kaymaya başlar. Bir yandan da ezilen disk omurların dışına kayar. Omurları birbirine tutturan bağlar, diski bütünüyle hapseder. Böylece iyice gerilen disk, kemiğin en dış yüzünü ve omurga periostunu (kemik dış zan) tahriş eder. Kemik, sürekli etkisinde kaldığı tahriş edici uyaranlara “osteofît” ya da “gaga” adı verilen kemik çıkıntıları oluşturarak yanıt verir.

Kemik dokusundaki artış bazı ileri olgularda birkaç omurun birbiriyle kaynaşmasına neden olabilir. Kaynaşan omurlar arasındaki eklemler ve dolayısıyla hareketlilik sınırlanmış olur.

Omurga artrozunda, ağrı ve omurga sertliğine ek olarak omurga kanalından geçen sinirsel yapılann zedelenmesine bağlı belirtiler de görülebilir. Omurga içinde omurilik yer alır. Omuriliğin hareket ve duyu sinirleri (motor ve sensoryal sinirler) vücudun her yanına yayılır. Sinirler gidecekleri yere ulaşmak için mutlaka omurga içinden geçmek zorundadır. Bu geçiş, yapılarında birçok delik bulunan omurların art arda sıralanarak oluşturduğu kapalı bir kanal içinde gerçekleşir. Böylelikle bir omurun kayması ya da kemik çıkıntısının büyümesi, omur boşluğunu daraltarak sinire doğrudan baskı yapar. Kemik baskısı ile sıkışan sinirin yayıldığı bölgelerde ağrı duyulacaktır. Örnek olarak, siyatik sinirin sıkışması ya da iltihabı sonucunda gelişen siyatik tablosu verilebilir.

Ağrıyı oluşturan tek etkenin sıkışma olmadığı, göğüs hizasındaki omurları tutan artroz örneğinde daha iyi anlaşılır. Göğüs omurlarında boşluğun geniş ve bu omurların çok az hareketli olması, sıkışma olasılığını zayıflatır. Bu durumda sinir kökünü ilgilendiren iltihaplanma ve bazı olgularda mekanik değişimler sonucunda gelişen kanlanma yetersizliği söz konusudur. Sinir kökünün zedelenmesi ağn dışında çeşitli belirtilere de neden olabilir. Özellikle artrozun göğüs ve boyun omurlarını tuttuğu durumlarda, “servîkal sendrom” görülebilir. Bu, gözbebeklerinde genişleme, etkilenen sinir kökü tarafında yanm baş ağrısı, eklem hareketlerinin çıtırtılı olması, denge bozukluktan, kalp çarpıntısı ve mide bulantısıyla seyreden bir tablodur. Tüm bu belirtilere “Neri-Barre-Lieou sendromu” adı verilir.

Omurga artrozu tedavisinin genel ilkelerine daha önce değinilmişti. Bu arada önemli bir noktayı vurgulamak gerekir. Birkaç aydır sırt ve boyun ağrılarından yakınan bir hastanın hekime başvurması ile çekilen röntgen filminde disk ya da omurga arka eklemlerinde artroza bağlı yıkımın yıllar önce başladığı anlaşılır. Aynı hastanın bir-iki yıl önce hiçbir yakınması yokken omurga fîlmi çekilseydi, artroz lezyonlan tüm açıklığıyla görülebilecekti. Öyleyse ağrılar neden birdenbire ortaya çıkar? Bunun nedeni, önceleri her şeye karşın normal olan omurganın statik-dinamik (durağan ve devingen) dengelerinin, bazı yeni etkenlerle artık bozulmuş olmasıdır. Bu etkenler omurgayı destekleyen kasların durumu, omurga kemiklerinin tuttuğu kalsiyum miktarı ve vücudu etkileyen başka sistemik hastalıklardır. Bu nedenle, tıbbi tedavi filmlerde saptanan artrozu tedavi etmekten çok (ki bu olanaksızdır) genel ya da kaslara bağlı bozuklukların giderilerek yakınmaların dindirilmesine yöneliktir. Fizik tedavinin artrozda çok geniş bir uygulama alanı vardır. Özellikle dolaşımı hızlandıran ve kas beslenmesini artıran masaj ve kuru ısı uygulanması (elektrikli yastık, Bier fırını, kısa hertz dalgalan ile yapılan markoniterapi, radarterapi, sıcak kum tedavisi) yaygın olarak kullanılan yöntemlerdir.

Cerrahi tedaviye çok az olguda başvurulur. Artrozun yaptığı yıkım sonucunda omurga kanalındaki sinirsel yapıların sıkıştığı olgularda cerrahi tedaviyle bu sıkışıklıklar giderilir. Birden fazla diskin yıkıma uğradığı ileri omurga artrozu olgularında ağrıya yol açan sıkışmanın olduğu omurların çıkarılması yöntemine başvurulur.

Kalça artrozu

Kalça artrozun en çok görüldüğü eklemlerden biridir. Doğumsal gelişme bozukluğu (konjenilal displazi) olanların büyük bir bölümünde tedavi edilmemiş ya da bütünüyle iyileştirilmemiş doğumsal biçim bozukluğundan kaynaklanan ikincil artroz görülür.

İkincil artrozun başlıca nedenlerinden biri doğumsal gelişme bozukluklarıdır. Çünkü tedavi edilmemiş ya da tam iyileşmeyen doğumsal gelişme bozukluklarında ilerleyen eklem uyumsuzlukları artroza ortam hazırlarlar. Tedavi edilmemiş ya da altı yaştan sonra tedavi edilmiş doğumsal kalça çıkıklarında uyluk kemiğinin (femur) ya da kalça kemiği yuvasının (asetabulum) eklem yapılarında düzensizlikler kalır. Doğumsal kalça çıkığında beliren artroz oldukça ağırdır. Eklemlerdeki düzensizliklerin en az hafif olduğu olgularda bile artroz şiddetlidir. Doğumsal kalça çıkığına bağlı olarak gelişen artrozun belirtileri çok geç ortaya çıkan (30-40 yaşlarında) ağrı ve hareket kısıtlılığıdır. Kemik oluyum bozukluklarının ileri derecede olduğu olgularda, gerçek artroz tablosunun henüz ortaya çıkmadığı erken dönemlerde topallama ve ağrı belirir. Kalça kemiği yuvası (asetabulum) ve uyluk kemiği başı aynı eğime sahip değilse, vücut ağırlığı eklem yüzeyine eşit dağılmaz ve eklem kıkırdağı giderek aşınır. Çıplak kalan kemik yüzeylerinin birbirine değmesiyle çok ağrılı ve zamanla eklem hareketlerini kısıtlayıcı bir tablo ortaya çıkar, ikincil artroz, iki eklem yüzeyi arasındaki kusursuz uyumu bozan herhangi bir nedenin sonucunda gelişebilir. Bu nedenler arasında uyluk başının iltihaplanmasını (osteokondrit) sayabiliriz (Perthes hastalığı). Bu hastalıkta kemik ucu (epifiz) çekirdeğinin 4-10 yaşlarında meydana gelen yerel dolaşım bozukluğuna bağlı olarak normal gelişimini tamamlayamaması söz konusudur. Sonuçta uyluk başı büyük ölçüde yuvarlaklığını yitirir. Uyluk kemiği ucundaki ve uyluk boynundaki kırıklar çoğu zaman kemiği besleyen damarların da tıkanmasına neden olarak kemik beslenmesini önemli Ölçüde bozar. Uyluk başı kemik dokusunda böylelikle kısmen ya da bütünüyle doku ölümü gelişir ve hızla artroz oluşumu başlar.

Kalçanın mikrobik iltihaplarına (septik artritler) ya da Koch basiline (verem basili) bağlı iltihaplar (verem artriti, koksit) eklem kıkırdağında ve kemik başlarında önemli doku yıkımı yapar. Bu hastalıklarda klinik açıdan tam iyileşme sağlansa da bazen ağır artroz tablosunun gelişimi önlenemez,. Kalça artrozuna neden olabilecek belirgin bir yerel etken olmadan gelişen artroza birincil artroz denir. Bu artroz türü başta jngiltere olmak üzere Kuzey ülkelerinde çok yaygındır. Daha çok orta-ileri yaşlarda (50-60 yaşından sonra) görülür ve bir yanda daha belirgin olmak üzere her iki kalça eklemini tutar.

Hastalık eklemlerde ilerleyerek hareketin sınırlanmasına neden olur. Uyluk başı normal biçimini yitirir, büyür ve kalça kemiği yuvasını fazlasıyla doldurarak eklemin tüm mekanik işlevim bozar. Kalça artrozunun en önemli belirtisi kasığa, kalçaya ve sıklıkla dize yayılan ağndır. Kalça ekleminin bacağı uzatan ve içe doğru döndüren hareketleri kısıtlanmıştır. Öte yandan eklemin İçeriye doğru yaptığı bükülme hareketi hastalıktan uzun bir süre etkilenmez. Daha önce değinilen iki belirti sonucunda hastalığa özgü bir topallama (kaçış topallaması) gelişir. Bunun nedeni hastanın yürürken vücut ağırlığını sağlam ekleme bindirerek, ağrılı eklemin yükünü en aza indirmeye çalışmasıdır.

Kalça artrozunun tedavisinde, Öteki eklemlerin artrozunda olduğu gibi tıbbi ve fizik tedavi yöntemleri uygulanır. Tedavide öncelikle eklemdeki iltihabın ve eklem çevresindeki yumuşak dokulardaki (sinovya zan, eklem kapsülü, kaslar) zedelenmenin giderilmesi amaçlanır. Tedavi sonucunda hastanın ağrılarında belli bir azalma olsa da, eklemlerde artrozun yol açtığı doku yıkımı onarılamaz. Kalça artrozunun cerrahi tedavisi, ortopedinin en önemli alanlarından biridir. Cerrahi tedaviden oldukça başarılı sonuçlar alınabilir. Kalça artrozunu önleyici ve artrozu tedavi edici iki tür cerrahi girişim yöntemi vardır. Artrozun koruyucu cerrahi tedavisi çocuk ve gençlere uygulanır. Bu yöntem uyluk başının doğumsal gelişme bozukluğu i]e asetabulum arasındaki mekanik uyumsuzluğu gidermeye yöneliktir. Böylece ileride gelişmesi kaçınılmaz bir artroz önlenmiş olur.

Uyluk boynunun yaptığı açıyı değiştirerek eklemin mekanik İşlevlerini düzeltmeyi amaçlayan osteotomi (ameliyatla kemiğin bir parçasının çıkarılması ya da kemik eklenmesi) ve doğumsal gelişme geriliği nedeniyle uyluk başını barındıracak boyutlara ulaşamamış asetabuluma (kalça kemiği yuvası) uygulanan cerrahi girişimler de Önemlidir. Kalça artrozunun cerrahi tedavisinde lezyonun tek ya da çift yanlı olması, hastanın yaşı ve cinsiyeti, mesleği ve yaşam alışkanlıkları gibi etkenlere bağlı olarak çeşitli yöntemler uygulanır. Kalça artrozunda geçerliliğini koruyan önemli cerrahi girişim yöntemlerinden bazıları şunlardır:

Osteotomi

Osteotomide uyluk kemiğinin başı ile kalça kemiği yuvası arasındaki değme noktalan değiştirilerek uyluğun burada yaptığı yıkım giderilmeye çalışılır. Cerrahi girişimden sonra ağrı kaybolur, artrozun ilerlemesi durur ve kalça işlevleri ile hastanın yürümesinde belirgin düzelme sağlanır, iyileşme bazen kalıcı bazen de geçicidir. Gene de osteotominin genç ve eklem işlevleri henüz ileri derecede bozulmamış hastalarda uygulanan, hastalığın nedenini ortadan kaldırmayan, ama oluşan doku yıkımını onaran bir tedavi olduğu unutulmamalıdır. Kemiklerin, osteotomiden sonra metal plakalarla birbirine tutturulması yöntemi geliştirildikten sonra, hastalara uzun süreli alçı uygulanmasına son verilmiştir.

Artrodez

Artrodez, eklemin cerrahi girişimle kaynaştırılmasıdır ve tek yanlı kalça artrozlarmda uygulanır. Artrodez uygulanan eklem devre dışı kaldığından ağrı bütünüyle ortadan kalkar. Hasta sağlam eklemini kullanarak rahatça iş hayatını sürdürebilir. Ama bu tedavi sonucunda oturma, araba kullanma ya da bisiklete binme gibi edimler güçleşir. Belli bir yaşama alışkanlığı olan hastalar gönüllü olarak kabul etmese de, artrodez en geçerli tedavi yöntemlerinden biridir.

Atroplasti girişimleri

Artroplasti, hastalığın yıkıma uğrattığı eklem başlarına yeniden biçim verilmesidir. Eklem başlarını fasya, yağ vb biyolojik maddelerle kaplama yöntemleri başarılı olmayınca, son zamanlarda yapay eklem başlarının kullanımına başlanmıştır.

Artroprotez

Her iki eklem yüzeyinin (uyluk ve asetabulum) ya da yalnız uyluk başının değiştirilmesidir. Vücudun

İyi uyum gösterdiği metal alaşımlardan üretilen yapay protezler kullanılır.

Artroprotez mekanik açıdan kalça artrozunu bütünüyle iyileştiren bir girişimdir. Ağn birkaç gün içinde bütünüyle kaybolur, eklem hareketleri ve yürüme hemen hemen normale döner. Ama gene de bazı sorunlar görülebilir; hastaların bir bölümünde ekleme yerleştirilen yapay maddelere karşı uyumsuzluk gelişir. Elde edilen sonuçlann yüksek başansı ve olguların başka girişimlerle tedavi şansının olmaması artroprotez tedavisini daha da geçerli kılar. Girişimin teknik yönü geliştikçe artroprotez, artroz tedavisinde en seçkin yöntemlerden biri olacaktır.

Diz eklemi artrozu (gonartroz)

Artrozun dizde birincil olarak gelişmesi çok enderdir. Burada hemen her zaman iskelet çatısı eğrilmelerine, küçük yaşlarda geçirilen iskelet yapısını bozan hastalıklara ve darbelere bağlı ikincil artroz söz konusudur. Raşitizmde, küçük yaşlarda görülen kemik kırıklarının yol açtığı içe (X bacak, valgus) ya da dışa (parantez bacak, varus) dönük dizlerde vücut ağırlığı yaşam boyunca eklemin içbükey yüzüne biner. Böylece aşın yük altında kalan eklem erken yaşlanır ve kıkırdak ile altındaki kemik yıkıma uğrar. Diz artrozu belirtileri genellilde 50 yaşlanna doğru daha çok şişman, bacaklannda varis bulunan ve menopoz dönemindeki kadınlarda görülür. Başlangıçta sinsi bir ağn vardır ve eklem hareketleri kısıtlanır. Hastalık yerleştikçe sinovya zarı kalınlaşarak diz şişer. Baldır kaslarında erime (hipotrofi) başlar. Diz hafif gergin, eklem hareketleri kısıtlı ve seslidir (kıtırtıh). Diz filminde eklem kenarlannın inceldiği, hatta dizin iç ya da dış bölümlerinde bütünüyle ortadan kalktığı görülür. Hastanın ayakta çekilen diz filminde kemiklerin denge ekseninin bozulduğu ve eklem kenarlarının inceldiği belirgin bir biçimde saptanır. Hastalığın birincil türünde genellikle dizkapağı kemiğinin eklem yüzeyinde osteofît (kemik çıkıntısı) oluşumu gözlenir. Eklem içinde serbest kemik parçalarına rastlanabilir.

Tıbbi tedavi, öteki artroz türlerinde olduğu gibi ancak geçici rahatlama sağlar ve yalnızca hastalığın başlangıç evrelerinde uygulanır. Belirtiler ortaya çıktıktan ve dizde belirgin biçim bozukluğu oluştuktan sonra ağrının giderilmesi ve ekleme olağan işlevlerini kazandırmak ancak cerrahi tedavi ile sağlanabilir. Cerrahi girişim ile eklemde hareketi sınırlayan ve ağrı yapan tüm ölü dokular çıkarılır ya da uyluk ve kaval kemiklerinin denge ekseni düzeltilerek yükün diz eklemine sağlıklı bir şekilde dağılması sağlanır. İlk geliştirilen cerrahi girişim yöntemlerinden “keiloplasti de eklem İçindeki kemik kırıntıları, bozunmuş menisküs, uyluk ve kaval kemiği yüzeylerini zedeleyen osteofitler, eklem kıkırdağında yıkıma uğramış alanlar çıkarılır. Dokuların bozunması ileri düzeydeyse kaval kemiğinin eklem yüzeyi çıkarılarak açıkta kalan kemik bu bölgeden alınan yağdokusu ile örtülür. Dİze binen yük eksenini düzeltmek amacıyla osteotomî uygulanır. Bu eksenin bozulmasına yol açan, kaval kemiğine ve öteki kemiklere ilişkin iskelet düzensizlikleri de giderilir. Cerrahi girişim, kaval kemiği üst ucundan başlayıp kemiğin içbükey yüzeyi boyunca devam eden bir keşiden oluşur. Bu girişimle eklem yüzeyleri bütünüyle yatay duruma getirilir ve kesik kemik yüzeyleri arasına hastanın kendisinden ya da başkasından alınan takoz biçiminde kemik parçalan sıkıştırılır. Böylece eklemin doğru bir biçim alması sağlanır. Hasta girişimden sonra 3-4 hafta alçıda tutulur. Ekleme birkaç ay boyunca doğrudan yük bindirilmez. Bu girişim 65-70 yaş üzerindeki hastalarda bile oldukça başarılı sonuçlar verir. Artrodez ve diz ekleminin devre dışı bırakılması girişimleri, ancak diz eklemini tutan bir enfeksiyon durumunda ya da çok genç hastalarda darbe sonrası gelişen artroz olgularda uygulanır.

Günümüzde artroz tedavisinde önemli basanlar elde edilmektedir. Farmakolojik araştırmalann ve yeni cerrahi tekniklerin geliştirilmesi sonucunda yaygın bir hastalık olan artrozun yakın gelecekte daha geniş tedavi olanaklarına kavuşacağı düşünülmektedir.

Sporcu Artrozu

Sporcularda darbeye bağlı artroz gelişimi sık görülür. Artroz doğal olarak en çok kullanılan eklemlerde gelişir. Özellikle önemsenmeyen ancak yinelenen hafif ya da şiddetli darbeler ile ters hareketler eklemleri zamanla aşındırır. Tenisçilerin tipik artrozu dirsek ağnsıyla ortaya çıkar. Bu artroz golf oyuncularında da görülebilir. Ayak eklemlerinin artrozu atletlerde, bisikletçilerde yaygındır ve Aşil kirişi ile ayak tabanında ağrılarla seyreder. Bisikletçilerde hastalığın en çok görüldüğü bölgeler omurga, diz ve bileklerdir. Diz ekleminde artroz futbolcularda, bilekte artroz ise boksörlerde daha yaygındır. Futbolcularda top sürmeye bağlı olarak gelişen ve üst baldırda ağrılarla seyreden kalça artrozu oldukça tipiktir. Otomobil ve motosiklet sporlarıyla uğraşanlarda ve su kayakçılannda omurga artrozu yaygındır. Disk, çekiç ve cirit atanlarda ise hastalık öncelikle omuzlarda ve dirseklerde ortaya çıkar.