Bugün: 08/10/2008. Hoşgeldiniz!

Aralık, 2007

YEMEK BORUSU (OZAFAGUS) TIKANMASI

Yazan: leandros Tarih: Aralık - 5 - 2007

Yemek borusu (gırtlaktan mideye uzanan boru) tıkanması ile dünyaya gelen bir bebek tam olarak gelişmemiş bir yemek borusuna sahiptir.Tahminen 3000 ila 4500 de bir bebek bu bozuklukla dünyaya gelmektedir. Yemek borusu tıkanıklığı ile dünyaya gelen bebeklerin üçte biri prematüre olarak doğmaktadır.

Bu bozukluğun yanı sıra, genellikle soluk borusu bozukluklar gibi başka anormallikler de meydana gelmektedir. Dahası, yemek borusu tıkanması ile dünyaya gelen bebeklerin en az % 30 unda yasamı tehdit eden kalp, üreme sistemleri ve merkezi sinir sistemi problemleri gibi bozukluklar da meydana gelmektedir.

Bu doğum kusurunun belirtileri çoğunlukla daha doğum odasında ortaya çıkar. Böyle bir bebeğin ağzından anormal derecede fazla salgı gelir ya da annesi bebeği beslemek istediğinde bebek yutkunamaz, öksürür ya da morarır. Eğer doktor bebeğe ağzından midesine bir sonda sokamaz ise, bebeğin yemek borusu tıkanması teşhisi konur.

Eğer bebeğinizde yemek borusu tıkanması varsa, derhal ameliyat edilmesi gerekir. Eğer tıkanık bölge derin değil ise iyileşme de çabucak gerçekleşir. Fakat tıkanıklık uzun bir bölgeyi kaplıyor ise, cerrah yemek borusunu onarmak yerine uzatmayı tercih edebilir; bu durumda, bebeğin beslenmesini sağlamak için yemek borusundan midesine ek boru takılır.

BARSAKTA DAMAR PROBLEMLERI

Yazan: akheneton Tarih: Aralık - 5 - 2007

Karın büyük bir kan damarı ağı ile beslenir. Maalesef, bazen bu gerekli kan engellenir veya azalır. Böyle durumlarda etkilenen bölgede besleyici maddeler ve oksijen yetersiz seviyeye düşer ve neticede doku ölür. Bağırsakta görülen damarla ilgili rahatsızlıklar şunlardır:Mesenter İskemisi

Bağırsakları karın duvarına bağlayan zarla ilgili kansız kalma hastalığında bağırsaklara gelen kan kısmen veya tamamen kesilir Kesilme yakası genelde belli bir zaman süresinde oluşur. Bağırsaklara giden arter (ana atardamar) iç cidarında biriken kolesterol buna sebep olur. Bu kolesterol depolama, kalp hastalarında koroner arterlerde (kalp atar-damarı) meydana gelen duruma benzer; onun için koroner arter rahatsızlığının bağırsak arterlere gerektiği biçimde kan gelmeyen kimseler arasında bulunması hiç de şaşırtıcı değildir.

Kısmi engellemenin (blokaj) esas belirtileri karın bölgesinde özellikle göbekte şiddetli kramplardır. Yemek yendiğinde artar, aç durulduğunda rahatlar. Bu göğüsdeki anjine benzer, (Angina pectoris, göğüs veya akciğere bağlı anjin) ve bazen abdominal anjin (karın anjini) de denir

İskemik Kolit (Kansızlıktan Doğan Kolit)

İskemik kolitte, etkilenen damarlar ekseriyetle ana arterler olmasa bile kolona giden kan miktarı azalır. Bu durum genelde yaşlıları etkiler. Belirtileri karın ağrıları ve makattan kan gelmesidir. şiddetli durumlarda ameliyat gerekebilir. Fakat çoğu zaman problem kendi kendine ortadan kalkar. Daha sonra iskemik kolit görülen bölgede kolon daralması olabilir.

Kolon Damarları Genişlemesi (Anglodysplasia)

Bu kolon damarlarının genişlemesi bozulması veya incelmesidir. Yaşlılarda daha sık görülür Makattan gelen kanama sık görülen belirtidir. Kolon anjiodisplasisinin teşhisi kolon anjiogramı gerektirir veya kolonoskopla yaralara doğrudan bakılır.

Kanama, arteriografı denilen teşlıisle ilgili muayene sırasında etkilenmiş olan damarı tıkamak suretiyle durdurulabilir. Bir de koter (cautery) veya lazer uygulamak suretiyle durdurulabilir Bir de koter noskop kullanılarak tedavi edilir ve kanama durdurulur. Çok kanama varsa ameliyatla kesilip çıkarılması gerekli olabilir.

VÜCUDUNUZUN AĞRI KESİCİ SİSTEMİNDEN HABERİNİZ VAR MI?

Yazan: leandros Tarih: Aralık - 5 - 2007

İnsanlar kendilerini ağrı kesici aldıklarında daha iyi hissederler. Bu durum, içtikleri ilacın içinde etken madde olmasa bile pek değişmez. Buna tıp dilinde “plasebo etkisi” denmektedir. İnsan vücudu son derece güçlü ağrı kesici bir sisteme sahiptir. Beyin belirli ağrılara karşı güçlü kimyasal maddeler salgılayarak ağrıyı güçlü bir şekilde kesebilir. Michigan Üniversitesinde yapılan bir çalışma bu gerçeği bir kez daha ortaya çıkardı. İnsanın ruhsal dünyası ile vücudu arasındaki güçlü ilişki sayesinde beyin “inançlarımız ve algılarımıza kimyasal yanıtlar oluşturur. Bu sadece ağrı durumunda değil, gerçekte (fiziksel olarak) olmayan korkularımıza karşı da geçerlidir. İnsanların çoğu, gerçekleşmemiş, ortaya çıkmamış durumlardan sanal korku objeleri üretir ve beyin bunları algılayarak stress yanıtı oluşturur. Korku gerçek olmadığı için genelde yüzleşme olmaz, böylece sürer gider. Buna verilen kimyasal yanıt genellikle beyin-böbrek üstü bezi ekseninde gerçekleşir ve uzun dönemde vücudu yorgun ve yıpranmış düşürür. Bu olumsuz bir ruh-beden ilişkisidir.Ağrı durumunda ise olumlu bir ilişki sözkonusudur. Beynimiz ağrı durumunda endorfin denen son derece güçlü ağrı kesici kimyasallar salgılar. Aynı durum kişiler güçlü bir ağrı kesici aldığına inandığında da (plasebo-yani etken madde içermeyen bir ilaç) ortaya çıkmaktadır. Bilindiği gibi, ağrıyı hisseden organımız beynimizdir. Yani ağrıyan organ ile beyin arasındaki sinirsel bağlantı herhangi bir yerde kesilirse ağrı duyusu ortadan kalkar. Örneğin beyin kanaması geçirenlerde, beyindeki ağrıyı hisseden bölgenin hasarından dolayı ağrı duyulmaz. Oysa şeker hastalığından dolayı özellikle ayaklarında ağrı duyusunu kaybeden insanlarda ayakta bulunan ağrıyı algılayan alıcı bölge hasarlandığı için ağrı duyusu kaybolur. Omurilik soğanı hasar görmüş kişilerde ise ağrı duyacak organ ile beyin arasındaki yolda (sinirler) hasar olduğu için sonuç aynıdır.

Beynimiz salgıladığı kimyasallar ile gerek beyinde ağrıyı hisseden bölgede, gerekse omurilik soğanındaki iletici sinirlerde engelleme yaparak, ağrının duyulmasını önler veya azaltır. Ancak vücudumuzun kendi dinamiklerine önem verilmeyişi ve çok kolay ağrı kesici kullanılması bu sistemin etkinliğini azaltmaktadır. Savaşlarda yaşanan ve kahramanlık hikayesi olarak anlatılan bazı durumlarda insanların kolunun koptuğunu veya yaralandığını uzun süre sonra farkettikleri anlatılır. Bu tür olaylar özellikle Çanakkale Savaşında çok yaşanmış ve anlatılmıştır. Hikaye olmanın ötesinde, beyin, savaş, felaket gibi durumlarda endorfin salgısını hızla artırarak kişinin o anki duruma uyum sağlamasını ve ağrıdan dolayı gücünün ve mücadele azminin azalmasını önler. Aynı durum hayvanlar için de geçerlidir; onlar da düşmandan kaçarken, beyinleri ağrı duyusunu bastırarak hayatta kalmalarına yardımcı olur.

Gerçekte ağrı kesiciler, çok kolay kullanılabilecek ilaçlar olmamalıdır. Bunun birinci nedeni, ağrının insan vücudunda bir erken uyarı sistemi olarak iş görmesidir. Her ortaya çıkan ağrının hemen bastırılması gerçek rahatsızlığı saklayarak daha kötü durumlara neden olabilir. Oysa ki hiçbir ağrı kesici ağrının gerçek nedenini ortadan kaldırmaya yönelik değildir. Bir başka deyişle pansuman tedavidir.

İkinci nedeni ise, bu kadar kolay ağrı kesici kullanılmasının yukarıda izah edilen vücudun ağrı kesici sistemini köreltmesidir. Bu durum insanın ağrı eşiğinin düşmesine (ağrıyı çok daha kolaş hissetmesine) ve ilerleyen zamanlarda çok daha düşük dozdaki ağrılarda bile ağrı kesiciye ihtiyaç hissetmesine neden olmasıdır.

Dahası binlerce türü olan ağrı kesiciler hiç de masum ilaçlar değildir. Pekçoğunun ciddi yan etkileri vardır ve özellikle pekçoğu sindirim sisteminizde ciddi hasarlara neden olabilir. Amerika’da reçetesiz satılan ve güçlü ağrı kesici özellikleri olan yeni bazı ilaçlar ciddi yan etkilerinden dolayı (kalp krizi, böbrek yetmezliği, damar tıkanıklığı vs.) piyasadan toplatılmıştır. Ayrıca ağrı kesiciler ağrıyı kesmek için farklı mekanizmalarla etki ederler. Hangi ağrı kesicinin kullanılması gerektiği kişinin şikayetlerine göre mutlaka hekim tarafından seçilmelidir. Sadece başağrısın bilinen 3000 farklı nedeni olduğu gerçeği sanırız bizi haklı çıkarmak için yeterlidir.

YAŞLILIĞA BAĞLI GÖRME KAYBINA BİTKİSEL ÇÖZÜM

Yazan: leandros Tarih: Aralık - 5 - 2007

Sarı nokta (yaşa bağlı makula dejenerasyonu) olarak bilinen göz hastalığının ilerlemesi, Gülhane Askeri Tıp Fakültesi Göz Hastalıkları Ana Bilim Dalında geliştirilen ve halk arasında “kılıç otu” ya da “mayasıl otu” olarak bilinen sarı kantaron bitkisinin kullanıldığı tedavi yöntemiyle büyük oranda durdurulabildi.

GATA Göz Hastalıkları Ana Bilim Dalından Prof. Dr. Tabip Albay Güngör Sobacı nın geliştirdiği yöntemle, ağızdan tedavi gören vakaların yüzde 64 ünde, damardan tedavi görenlerin ise yüzde 87 sinde körlük engellenebildi.

Tıptaki adı “yaşa bağlı makula dejenerasyonu” olan “sarı nokta” hastalığıyla ilgili çalışmalarıyla tanınan, Gülhane Askeri Tıp Fakültesi Dekanı ve Eğitim Hastanesi Baştabibi Prof. Tabip Tümgeneral M. Zeki Bayraktar, ortalama ömrün uzamasına bağlı olarak göz dibindeki “sarı nokta” adı verilen bölgedeki rahatsızlıklardan kaynaklanan görme kayıplarında büyük artış olduğunu söyledi.

Küre şeklindeki gözün arkasında ve merkezinde, karşıdan gelen ışığın üstüne düştüğü noktanın “sarı nokta” olarak adlandırıldığını anlatan Bayraktar, 400-500 mikron çapındaki bu alanın görmenin en değerli kısmı olduğunu söyledi. Bayraktar, bunun etrafındaki 3 milimetrelik bir alanın ise gözün arka kısmındaki kenar kısımlara göre daha yüksek görme gücüne sahip bir bölge olduğunu belirtti. Bayraktar, bu bölgelerde herhangi bir rahatsızlık ortaya çıkması halinde görmede ileri derecede kayıp meydana gelebildiğini bildirdi.

“Sarı nokta” hastalığının yaşın ilerlemesine bağlı olarak daha sık görüldüğünü kaydeden Bayraktar, hastalığın ortaya çıkmasında genetik faktörlerin yanı sıra sigara, hipertansiyon, damar sertliği, açık renkli göz ve güneşe fazla maruz kalmanın da etkili olduğunu bildirdi.

Bayraktar, hastalığın 50-55 yaş arasında yüzde 5-10 oranında, 75 yaş üstünde ise her 3 kişiden birinde görüldüğünü anlattı.

Bu hastalığın yüzde 90 ının “kuru tip” adı verilen tarzda ortaya çıktığını belirten Bayraktar, hastalığın bu türünde tam görme noktasındaki hücrelerde harabiyetin söz konusu olduğunu ifade etti. Bayraktar, geriye kalan yüzde 10 luk dilimi oluşturan “yaş tip” yaşa bağlı sarı nokta harabiyetinde ise hastalığın çok hızlı bir şekilde ilerleyerek görme kaybına yol açtığını söyledi.

HASTALIKLA MÜCADELEDE HEDEF, KAYBI DURDURMAK

Şikayetlerin hastalığın türüne bağlı olarak ortaya çıktığını belirten Bayraktar, kuru tipte belirtilerin, bakılan noktanın görülememesi ya da bu alanın ortasında bir leke görülmesi şeklinde yavaş yavaş geliştiğini bildirdi.

Bu türde hastalık yavaş geliştiği için hastaların daha çok görme kaybının ardından hekime başvurduklarına dikkati çeken Bayraktar, bu nedenle bu tür belirtilere karşı duyarlı olunması gerektiğini söyledi. Bayraktar, görme noktasındaki çok hızlı bir harabiyetin söz konusu olduğu “yaş tip”te ise şekillerin çarpık ya da düz ve uzun nesnelerin eğri göründüğünü belirtti.

Bu tür belirtiler ortaya çıktığında hemen bir hekime başvurulması gerektiğini kaydeden Bayraktar, “Çünkü bu hastalığın tedavisinde genellikle kaybedileni kazanmak söz konusu değildir. Hastalıkla mücadelede hedef, kaybı durdurmaktır” diye konuştu.

Hastalıkla mücadelede yaşam tarzı değişikliklerinin de gerekli olduğunu ifade eden Bayraktar, sigara alışkanlığından vazgeçilmesi, hipertansiyon ve damar sertliği ile mücadele, kan yağlarının normal seviyede tutulması, beslenmeye özen gösterilmesi ve kahverengi tonda güneş gözlüğü kullanılmasının önemine işaret etti.

HASTALIĞIN TEDAVİSİNDEKİ KLASİK YÖNTEM

GATA Göz Hastalıkları Ana Bilim Dalından Doç. Tabip Yarbay Hakan Durukan da, son yıllarda en fazla başvurulan en klasik tedavi yöntemlerinden birinin ”fotodinamik” tedavi olduğunu söyledi.

Durukan, bu tedavi yöntemiyle özel bir boyanın enjekte edildiği sarı noktanın altında gelişen anormal damarların tıkanarak küçültüldüğünü ve böylelikle hastanın görme duyusunun korunduğunu anlattı. Bu tedavide tek seansta sonuç alınmasının mümkün olmadığını kaydeden Durukan, 1-2 yıl devam eden tedavi sürecinde yılda ortalama 4-6 kez enjeksiyon yapılmasının zorunlu olduğunu bildirdi.

DÜNYADA İLK KEZ GELİŞTİRİLEN TEDAVİ YÖNTEMİ

GATA Göz Hastalıkları Ana Bilim Dalından Prof. Tabip Albay Güngör Sobacı tarafından dünyada ilk kez geliştirilen, sarı kantaron bitkisinin kullanıldığı tedavi yönteminde ise hastalığın ilerleyişinin durdurulmasında büyük başarı elde edildi.

2000 yılından beri yürüttüğü çalışmasında hastalara bu bitkinin ağız ya da damar yoluyla verildiğini kaydeden Sobacı, bu tedavinin klasik yönteme göre zaman ve maliyet avantajı olduğunu belirtti.

1-2 yıl süren klasik tedavide yılda 4-6 seans uygulanmasının gerekli olduğuna dikkati çeken Sobacı, geliştirdiği yöntemde ise toplam 3 seansın yeterli olduğunu söyledi. İlacın verilmesinden 6 saat sonra hastanın gözündeki sarı noktada oluşan damarların lazerle kurutulduğunu anlatan Sobacı, 3 ayda bir kontrol edilen hastanın bu süre içinde günde 3 kez ilacı almaya devam ettiğini kaydetti. Sobacı, bunun hem yeni damarların oluşmasını engellediğini, hem de hastanın psikolojik açıdan rahatlamasını sağladığını bildirdi.

Klasik tedavi yönteminin seansının maliyetinin en az 2 bin YTL, bu yöntemin seansının maliyetinin ise 30 YTL olduğunu kaydeden Sobacı, ayrıca geliştirdiği yöntemin yan etkilerinin diğer yönteme göre “yok denecek kadar az” olduğunu anlattı. Sobacı, ağızdan uygulanan tedaviyi alan hastaların 3 yıldır izlendiğini ve 4. yıla girildiğini belirterek, bu hastaların yüzde 18 inde görme artışı, yüzde 20 sinde görme kaybı olduğunu, yüzde 64 ünde ise görme düzeyinin korunduğunu söyledi.

Sobacı, damar yoluyla tedavi uygulanan hastaların takibinde 3. yıla girildiğini belirterek, bu vakaların yüzde 6.5 inde görme artışı, yüzde 6.5 inde görme kaybı olduğunu, yüzde 87 sinde ise görme düzeyinin korunduğunu kaydetti.

Sobacı, henüz bilimsel çalışma aşamasında olan yöntemin Sağlık Bakanlığından gerekli iznin alınmasından sonra yaygınlaştırılabileceğini belirtti.

SARI KANTARON

Çok eskilerden beri içinde pek çok iyileştirici ve doğa üstü güçler olduğuna inanılan sarı kantaron, halk arasında “kanom”, “kılıç otu”, “mayasıl otu”, ”yara otu” gibi adlarla biliniyor.

Dümdüz ayakta duran ve 90 santimetreye kadar yükselebilen bitkinin sarı çiçekleri, ezildiğinde kırmızı bir sıvı salgılıyor.

Sarı kantaron, 2 bin 200 metreye kadar yüksekliğe sahip çayırlıklarda, orman ve tarla kıyılarında yetişiyor.

Bitki çay olarak sinirsel rahatsızlıklara, histeriye ve düzensiz adet kanamalarına karşı da kullanılabiliyor.

Kantaron yağının ise dıştan kullanımda yaralara, çatlaklara, lumbago ağrılarına ve güneş yanığına karşı çok etkili olduğu bildiriliyor.

VITILIGO

Yazan: leandros Tarih: Aralık - 5 - 2007

Vitiligo, hemen her yaşta ortaya çıkabilen, doğumsal olmayan, sınırları net, parçalı, renksiz (açık renkli) alanlarla karakterize bir cilt hastalığıdır. Açık rekli alanın çevresinde genelde renk artışı vardır. Renk açıklığının olduğu bölgedeki kıllarda da renk kaybı meydana gelebilir. Her 100 kişiden birinde bu hastalığın olduğu düşünülmektedir.Koyu tenli kişilerde daha belirgindir. Vitiligo nun nedeni tam bilinmemekle beraber pigment üreten hücrelerin (melanosit) kaybına bağlı olarak meydana geldiği düşünülmektedir. Bu hücrelerin hasara uğramasında da kişinin kendi bağışıklık siteminin etkili olduğu ileri sürülmektedir.

Doğuştan olmamakla birlikte bazı ailelerde sık görülmesi, genetik yatkınlık olduğunu düşündürmektedir.

En sık etkilenen bölgeler boyun, el sırtları ve cinsel organlardır (testis). Küçük lekeler halinde başlar, daha sonra bunlar büyüyerek veya birleşerek, klasik görüntüyü meydana getirirler.

Sadece muayene edilerek tanı konabilir.

Hastalığın gidişatı değişkendir. Belli bir büyüklükten sonra senelerce devam edebilir veya kaybolabilir. Bazı hastalarda ise tüm vücudu kaplayabilir.

Bu astalarda güneş yanığı sık gelişir, korunulması gerekir.

Yine vitiligo hastalarında pernisyöz anemi, hipertiroidizm ve Addison hastalığı da diğer insanlara göre daha sık görülmektedir (ya da daha sık birlikte bulunmaktadır).

Tedavi

Nedeni kesin olarak saptanamayan vitiligonun, kesin bir tedavisi de yoktur. Estetik amaçla, lekeleri kapatmak için bergamot esansı kullanılabilir.

8-metoksipsoralen veya trimetilpsoralen tedavileri lekeleri koyulaştırmadaki en etkin ilaçlardandır. Bu ilaçlar kullanıldıktan sonra hastaya ultraviyole-A ışını verilir. Bu ilaçlar 11 yaşın altında kullanılmamalıdır. Ancak bu tedaviye rağmen yeni bölgelerde hastalık oluşabilir.

Tedavide hipnozu önerenler de vardır.

Yurtdışında (Romanya) bulunan Gerovital H-3 yüz kremi (GH-3), adı verilen bir kremin yetişkinlerde etkili olduğu iddia edilmektedir.

YEME BOZUKLUKLARI

Yazan: leandros Tarih: Aralık - 5 - 2007

Anoreksiya nervoza, bulimiya nervoza ve atipik yeme bozukluğu (kontrolsüz yeme) en sık karşılaşılan yeme bozukluklarıdır. Genellikle sosyoekonomik düzeyi yüksek ailelerde görülürler. Şişmanlıktan korkulması, genç kızlarda mankenlere özenti, gelişim sorunları, psikolojik etmenler nedenleri arasındadır.

Yeme bozuklukları daha çok genç kızlarda görülüyor. Ama dış görünüşün ön plana çıktığı oyunculuk, mankenlik, hosteslik gibi mesleklere mensup kişilerde ve son zamanlarda erkeklerde de bu soruna rastlanıyor.

Zayıflık hastalığı olarak bilinen anoreksiya nervoza ve bulimia gibi yeme bozuklukları beyinde kalıcı hasarlar bırakabiliyor, kilo kaybıyla birlikte beyin kütlesinde de azalma ve beyindeki kimyasal reaksiyonlarda değişiklik olabiliyor.

Anoreksiya nervoza

Açlık hastalığı olarak da adlandırılan anoreksiyada, besin alımına, kiloya ve zayıflığa karşı takıntılı kişiler zayıf olsalar dahi yemek yemez ve aç olduklarını reddederler. Çok düşük kalorili beslendikleri için vücut ağırlıkları zamanla azalır. Bu bozukluk genellikle ergenlik döneminde başlar (ortalama 17 yaşında) ama nadiren 40 yaşın üzerinde de görülebilir.

Anoreksiyalı bir kişi kilo almaktan korkar; şişmanlık onlar için kabus gibidir. Eski kilolarına ya da çevrelerinde görünüm olarak beğeni kazanan kişilerin kilosuna inmek için hedef belirler, gün içinde farklı zamanlarda tekrar tekrar tartılırlar. Toplum içerisinde ufak porsiyonlar tüketirler, aç olsalar bile tok olduklarını söylerler. Kısa sürede çok fazla kilo verirler. Normal miktarda besin tükettikten sonra mide bulantısı veya şişlik hissederler. Hiperaktif, depresif, korkak ve agresif olurlar. Gitgide sosyal çevrelerini kısıtlarlar. Sürekli spor veya ağır egzersiz yaparlar. Temizlik ve ders çalışmayla ilgili saplantılara rastlanabilir. Cinsel gelişimlerinde sorun olduğu gibi, beraberinde cinsel isteksizlik ve diğer cinsel sorunlar da gözlenebilmektedir.

Bulimiya nervoza

Bulimiya nervoza psikolojik kökenli bir hastalıktır. Anormal yeme alışkanlığı ile kendini belli eder. Hasta daha sonra kilo almayı önlemek için uygunsuz davranışlar gösterir, kusar, laksatif ve diüretik ilaçlar alıp, lavman yaparak yediği yiyecekleri çıkarır. Aç kalır ya da aşırı egzersiz yapar. Genellikle ergenliğin son veya erişkinliğin ilk dönemlerinde görülür.

Bulimiyalı bir kişi kendini iyi hissetmediği, karmaşa ve stres içerisinde olduğu zamanlarda veya diyetlerden sonra aşırı açlık duygusuyla tıkınmaya başlar, rahatlama hissinden sonra suçluluk duygusuyla yediği yiyecekleri çıkarır. Yemekten sonra ortadan kaybolur ve genellikle banyoya gider. Hastalarda depresif belirtiler veya bozukluklar, yüzde 30 unda uyuşturucu madde veya alkol bağımlılığı görülebilmektedir. Mide asidinin ağza gelmesi ile diş çürükleri, mide delinmeleri, yaralar, adet düzensizlikleri görülebilmektedir.

Atipik yeme bozuklukları

Fazla ve kontrolsüz yeme:

Kendini kontrol edemeden yeme bir hastalık sayılmaktadır. Aşırı kalorili yiyecekler birden tüketilir ama vücuttan atılmaz.

Gece yeme sendromu:

Hasta günlük enerjisinin en azından yüzde 25 ini akşam yemeği ile ertesi sabah arasında geçen sürede almaktadır. Kontrol edilemeyen aşırı yemek yeme nöbetleri vardır ve obezlerin neredeyse yüzde 30 unda görülmektedir. Hasta sabah uyandığı zaman iyi durumdadır; gün içinde ruhsal durumu bozulmaktadır.

Tedavi aşaması

Yeme bozukluklarının tedavisi zordur. Mümkün olduğunca çabuk profesyonel yardım alınmalıdır. En iyi tedavi yöntemi tıbbi, psikolojik ve beslenme konsültasyonunu içeren kombine bir çalışma ile gerçekleşmektedir.

BARSAK TIKANMASI

Yazan: akheneton Tarih: Aralık - 5 - 2007

Bağırsak tıkanması ince bağırsağın veya kolonun tamamen veya kısmen tıkanmasıdır. Bu tıkanma hazım maddelerinin bağırsak boyunca yaptığı yolculuğu tamamlamasını önler. Eğer ince bağırsaklarınızda bir tıkanma varsa, karnınızın ortasında kramp gibi ağrılar ve takrar tekrar gelen kusma isteği duyarsınız. Tıkanma nerede olmuş olursa olsun hazımla ilgili maddeler ilerleyemez. Eğer kolonunuzun alt kısmı tıkalıysa gaz bile çıkaramazsınız. Bağırsakların kısmen tıkanması bağırsakları bir sıvı çıkarmaya itebilir bu da ishal ile neticelenebilir. Tıkanmanın bir yanı da karın şişmesidir. Karın şiştikçe gerilir. sertleşir. Bağırsak gazının ve sıvısının tıkanan kısımda sıkışıp kalması şişmeye neden olur. Birçok şey tıkanmaya sebep olabilir. En yaygın tıkanma nedeni ince bağırsakta evvelce yapılmış ameliyattan kalma iltisak (komplikasyon) olmasıdır. Fıtıklar ve volvulus (düğümlenmiş veya bükülmüş bağırsak) da ince bağırsakta tıkanma yapan yaygın sebeplerdir.Belirtiler

- Karın şişmesi,

- Karın bölgesinin ortasında spazm halinde ağrı veya kramplar,

- Kusma,

- Dışkı veya bağırsak gazı çıkaramamak.

Kolonda bir kanser ve diğer bozukluklar tıkanma yapabilir. Bazen tıkanma mekanik değildir ve bağırsakların hazım maddelerini ileri doğru hareket ettirememesinden doğan Buna (adinamik ileus) tembel ince bağırsak denir ve bazen hazım yaralanmalarından veya ameliyatlarından sonra ortaya çıkar.

Eğer tıkanma bağırsağa kan gelmesini önlerse bu doku ölmeye başlar. Bu bir kangren veya bağırsak delinmesi olasılığını artırır. Bunların her ikisi de hayatı tehlikeye atan durumlardır.

Tedavi

Eğer doktorunuz bir bağırsak tıkanmasından şüphe ederse, burnunuzdan karnınıza veya ince bağırsağın başlangıç bölümüne uzanan bir tüp koyabilir, özel bir cihazla emmek suret4uie bağırsak salgılan ve hava yoluyla dışarı çıkarılır. Buna (nasogastik suction) burun yoluyla emme denilir. Bu teknik genelde karındaki gerginliği rahatlatır. Kaybedilen sıvı damar yoluyla telafi edilmelidir. Bazen gerginlik ortadan kalkınca tıkanma nedeni de beraberinde yok olur. Eğer tıkanma nasogastik emme yoluyla geçmezse ameliyat gerekir. Çalışmayan bağırsak (adinamik ileus) yakasında buna neden olan asıl hastalığın tedavisi genelde tıkanmayı da geçirir.

VEBA

Yazan: leandros Tarih: Aralık - 5 - 2007

Tarihte defalarca salgınlara neden olmuş ve çok sayıda insanın ölümüne neden olmuş olan veba hastalığı günümüde genelde bazı ülkelerde ve bölgesel olarak görülmektedir.

Etken: Veba basili Yersinia Pestis tir.

Bulaş Yolu: Veba, kemirgenleri etkileyen zoonotik bir hastalıktır. Sıçanlardan diğer hayvanlara ve insanlara sinekler aracılığıyla bulaşır. Yakın temas halinde hastadan solunum yoluyla çıkan damlacıkların infeksiyonu diğer insanlara bulaştırdığı zatürreli veba hariç; infeksiyonun insandan insana bulaşması söz konusu değildir.

Hastalığın Seyri: Vebanın başlıca 3 klinik şekli vardır:

Hıyarcıklı veba; genellikle infekte sineklerin ısırığı sonucu meydana gelir. Drenaj lenf düğümlerinde lenfadenit gelişir, en çok da bölgesel lenf düğümleri etkilenir. Şişme, ağrı ve lenf düğümleri iltahabı karakteristik veba bubonlarını oluşturur.

Septisemik veba; hıyarcıklı vebadan gelişir ya da lenfadenit hariç diğer özellikleri taşıyan bir formda gelişir.İnfeksiyonun kan dolaşımına yayılması , menenjit, endotoksik şok ve yayılmış intravasküler pıhtılaşmaya yol açar.

Zatürreli veba; veba basilinin vücudun vücudun diğer bölgelerinden akciğerlere yayılmasını izleyen ikincil bir infeksiyondur. Çok şiddetli zatürreye neden olur. Solunum yoluyla çıkan damlacıkların başkalarına bulaşması sonucu oluşan infeksiyon, o kişilerde primer akciğer vebasına yol açar.

Acil ve etkili bir tedavi uygulanmazsa, hıyarcıklı veba vakalarının %50-60 ı ölümle sonuçlanır. Tedavi edilmeyen septisemik ve zatürreli veba da değişmez bir biçimde ölümle sonuçlanır.

Coğrafi Dağılım: Dünyanın birçok yerinde sıçanlarda veba infeksiyonu odakları bulunur. Orta,doğu ve güney Afrika da, güney Amerika da, kuzey Amerika nın batı bölümünde ve Asya daki birçok alanda yabani kemirgen vebası mevcuttur. Bazı alanlarda, vahşi ve evcil sıçanlar arasında temas yaygındır.Bu da lokal insan vebası salgınlarına ve ara sıra genel salgınlara neden olur.

Yolcular için Risk: Genellikle düşüktür. Ancak veba vakalarının görüldüğü bölgelerdeki kırsal alanlara gidenler ve buralarda kamp yapan, dağlık alanlarda gezenler ve kemirgenlerle temas edenler için risk söz konusu olabilir.

Profilaksi: Sadece mesleki açıdan vebaya karşı büyük risk altında olanlar hıyarcık vebasına karşı bir aşı mevcuttur.Ancak bu aşı birçok ülkede ticari olarak satılmamaktadır.

Önlemler: Canlı ya da ölü kemirgenlerle temas etmekten kaçınılmalıdır.

UYKUYLA İLGİLİ SORUNLARINIZ

Yazan: leandros Tarih: Aralık - 5 - 2007

Uzmanlar, triptofan adlı kimyasal maddeyi içeren, muz, süt, peynir gibi hafif besinleri yatma zamanından bir saat önce yemenizi öneriyor. Çünkü bu madde uykuya dalmanızı kolaylaştırıyor. NewYork-Presbyterian Hastanesi Uyku Bozuklukları Merkezi Eğitim Direktörü Dr. Lauren Broch, kaliteli uykunun reçetesini vererek, konuyla ilgili bazı soruları yanıtlıyor:* Bir bardak kahve tüm gece uykusuzluğa neden olur mu? Uykusuzluğun en sık görülen - ve düzeltebilen- nedenlerinden biri aşırı kafein alımıdır. Tek bir fincan kahvede (kahvenin hazırlanmasına bağlı olarak) 80 ile 115 mg arasında kafein var. Kafeinin vücuttan tam olarak atılması ise üç-yedi saat sürebilir. Öğleden sonra içilen bir fincan kahve, gece 23:00 e kadar gözlerinizi açık tutabilir. Günümüzde moda olan sütlü kahveler ve cappucino, koyu bir expresso ile aynı miktarda (89 mg) kafein içerir. Bitki çayları hariç çaydaki (siyah veya yeşil çay) kafein miktarının ise, bunun yarısı kadardır (yaklaşık 40 mg). Çikolata ve kahveli dondurmanın yanı sıra, kolalı içecekler ve birçok başka alkolsüz içecekte de kafein mevcut. Çözüm için, öğleden sonraları veya tümüyle kafeinden uzak durun. İlaçlarınızı da kontrol edin. Birçok ilaçta kafein bulunabilir (ve bazı başka ilaçlar da uykusuzluğa neden olur).

* Uyku sırasında bacak krampları için ne yapılabilir? Uykuyu bölen bacak kramplarının nedeni çoğunlukla egzersiz değildir. Eğer ödem veya yüksek tansiyon için ilaç alıyorsanız, potasyum düzeylerinizi değerlendirin. Diüretikler (idrar söktürücü ilaçlar) bacak kramplarına neden olan mineral eksikliklerine yol açabilir. The Journal of Pharmacology dergisinde 1998 de yayımlanan bir çalışmada, tümünde yüksek tansiyon olan 28 yaşlı hastanın yüzde 86 sında üç ay süreyle verilen B kompleks vitaminleri gece bacak kramplarında azalma sağladı. Baldır kasları için germe egzersizleri de yararlı olabilir.

* Gece tuvalete gitmek hangi durumda bir hastalık habercisidir? Birçok yaşlı kadının uykusu gece idrar yapma ihtiyacıyla bölünür. Buna noktüri adı verilir. Bir noktaya kadar, yaşlanmayla birlikte görülen noktüri normaldir. 40 lı yaşlarına kadar bir kadın, eğer gebe değilse gece idrara kalkmadan uyumalıdır. 50 li yaşlardaki bir kadın gece bir defa idrara kalkabilir. 60 lı yaşlardan itibaren gece iki defa idrara kalkmak aşırı sayılmaz. Bazı kadınlar başka bir nedenle zaten uyanmış olduklarında tuvalete de gider. Bazılarında ise, idrar yollarında enfeksiyon veya aşırı aktif bir mesane bulunabilir. Gece sık idrara kalkanlara akşam 20:00 den sonra sıvı almamalarını, idrar söktürücü ilaçları sabah almalarını ve kan şekeri kontrolü yaptırmalarını tavsiye ediyorum.

* İyi bir uyku için ne yapılmalı? Kafeini kesmenin yanı sıra, alkol ve tütünden kaçının ve yatmadan dört-beş saat önce büyük öğünlü yemekler yemeyin. Gece geç yenen ağır bir yemek mide yanmasına neden olabilir veya bunu artırabilir. Eğer açsanız, beyinde serotonine dönüştürülerek, (bu işlem yaklaşık bir saat sürer) uykuya yardımcı olan triptofan adlı kimyasal maddeyi içeren hafif besinler yiyebilirsiniz. Triptofandan zengin besinler; süt, peynir, muz ve hatta hindidir. Kalsiyum takviyesi alıyorsanız, bunu yatmadan önce alın; sakinleştirici olabilir. Stres uykuyu bozan önemli bir faktör olduğundan, stresinizi azaltmanın yollarını öğrenin. Gevşetici egzersizler veya yogayı deneyin. Ancak, yatmadan önceki üç saatte zorlu egzersiz aktivitelerinden kaçınmanız gerekir. Sırtınız ağrıyorsa, sırtınıza daha az yük bindiren uyku pozisyonlarını seçin. Uyuduğunuz ortam sessiz olsun. Karanlık, odayı karartan perdeler veya uyku maskesini deneyin ve ortam biraz serin olsun. Sadece uykunuz geldiğinde yatağa girin. Yatak odasını yalnızca uyumak ve seks yapmak için kullanın. Eğer yatakta uzun süre sağa sola döndüyseniz ve uyuyamadıysanız, yataktan çıkın ve yarı karanlık bir odada hafif germe hareketleri gibi hafif aktiviteler yapın. Her gün aynı saatlerde yatağa girin ve sabahları aynı saatlerde kalkın. Her gece aynı sürede uyku uyumaya çaba gösterin. Hafta içindeki uyku eksikliğinin hafta sonlarında giderilmeye çalışılması uykusuzluğa yol açar. Eğer bu adımlar işe yaramazsa, doktorunuza başvurun. Uykuya yardım eden ilaçları özellikle kendi başınıza almaktan kaçınmalısınız.

UYKUSUZLUK

Yazan: leandros Tarih: Aralık - 5 - 2007

Uykusuzluk genelde; stres, sıkıntı, depresyon ve uyarıcı maddelerin kullanımı sonucunda meydana gelmektedir.Hayatınızdaki tüm uyaranlardan kurtulun (çay, kahve, tütün, kola ve uyarıcı ilaçlar gibi).

Aerobik egzersizler yapmayı alışkanlık haline getirin. Gününüzün belirli bir bölümünü bu egzersizlere ayırın. Belirli bir süreegzersiz yapmak genelde geceleri rahat bir şekilde uyumanız için yeterli olabilir.

Yatmadan önce sıcak bir banyo yapmak (aşırı sıcak değil tabiiki), kaslarınızı gevşeterek uyumanıza yardımcı olur.

Eğer kas ağrılarınız ve kas spazmlarınız varsa ve bu nedenle uyuyamıyorsanız, şerbetçiotu (Humulus lupulus) bitkisinin çaylarını içebilirsiniz. Bira yapımında kullanılan bu bitki, binlerce yıldır yatıştırıcı ve rahatlatıcı oalrak kullanılmaktadır.

Yine ıhlamur çayı rahatlatıcı etkisi ile rahat uyumanıza yardımcı olur.

Yatmadan önceki 6 saat süresince çay ve kahve içmeyin.

Her sabah normalde kalktığınız saatten 1 saat önce kalkmaya çalışın.

Sinir - kas gevşemesini sağlayan kalsiyum ve magnezyum alın. Yatmadan hemen önce her ikisinden de 1000 mg alabilirsiniz. Glukonat ve sitrat formları mide-barsak sisteminde daha kolay bir şekilde emilmektedirler.

Yatmadan 30 dakika önce nişastalı bir şeyler yiyin; örneğin fırında pişirilmiş sade bir patates veya bir dilim ekmek gibi. Bunlar beyinden yatıştırıcı maddelerin salınmasına neden olabilir.

Uyumak için yattığınızda solunum egzersizleri yapın.

Kediotu (Valeriana officinalis) bitkisinin çaylarını (özellikle kökü) deneyebilirsiniz. Bu bitkiden elde edilen valepotriatların yatıştırıcı etkisi vardır.

UNUTMAYIN BİTKİLER DE (TIPKI İLAÇALR GİBİ) YÜKSEK DOZDA ZARARLI ETKİLER MEYDANA GETİREBİLİR.