nedir


A İstanbul Sen Bir Han Mısın

Kütahya-Hisarlı Ahmet-Mustafa Hisarlı

A İstanbul (Beyim Aman) Sen Bir Han Mısın
Varan Yiğitleri (De Beyler Aman) Yudan Sen Misin
Gelinleri Yarsız Goyan (Bi Danem) Sen Misin
Gidip De Gelmeyen (De Beyler Aman) Yari Ben Neyleyim
Vakitsiz Açılan (Da Beyler Aman) Gülü Ben Neyleyim

A İstanbul (Beyim Aman) Issız Kalası
Taşına Toprağına (Da Beyler Aman) Güller Dolası
O Da Bencileyin (Aman) Yarsız Galası
Gidip De Gelmeyen (De Beyler Aman) Yari Ben Neyleyim
Vakitsiz Açılan (Da Beyler Aman) Gülü Ben Neyleyim

ATIK PİLLER VE ÇEVRE

Evlerde, işyerlerinde, ulaşımda ve sanayide önemli miktarda pil kullanılmaktadır. Piller, motorlarda, elektronik cihazlarda, saatlerde, kameralarda, hesap makinelerinde, işitme aletlerinde, kablosuz telefonlarda, oyuncaklarda v.b. yerlerde geniş bir kullanım alanı bulmaktadır. Son yıllarda artan pil kullanımı insan sağlığı ve çevre için potansiyel tehlike oluşturmaktadır. Dolayısıyla kullanılmış pillerin tehlike oluşturmaması için ayrı toplanması, taşınması ve geri kazanılması gerekmektedir. Ayrıca pillerdeki tehlikeli ve zararlı metallerin azaltılması da zaruri bir konudur.

Piller çöpe atıldığı zaman katı atık depolama sahasında zamanla bozularak bazı tehlikeli ve zararlı maddeler serbest hale geçer. Bunlar civa, kadminyum ve kurşundur. Tüketiciler pillerin tipine, üreticiye ve pazarlamacıya bakmaksızın tüm pillerini geri toplamak ve geri dönüşüm kutusuna atmak zorundadır. Özellikler civa oksit, gümüş oksit, nikel-kadmiyum veya sızdırmaz kurşun-asit bataryalar çöpe kesinlikle atılmamalıdır. Çöpe atılan pillerdeki ağır metaller zamanla bozunarak serbest hale geçer, sızıntı suyu ile birlikte yer altı sularının, toprağın ve yüzeysel suların kirlenmesine neden olur.

Civa doğada bozulmaz. Civa ve civa bileşikleri halk ve çevre sağlığı bakımından çok tehlikeli ve toksittir. Akan pildeki civa hızla deri veya solunum yolu ile vücuda girebilir. Bu maddenin eser miktarda suda bulunması dahi ciddi tehlike oluşturur. Içme suyu veya gıda zinciri yolu ile insan vücuduna giren civa tedavisi mümkün olmayan hastalıklara davetiye çıkarmaktadır. Civa oksit pilindeki civa miktarı  800.000 litre suyun kirleterek içme suyu standartları üzerine çıkartır.

Ağır metaller içerisindeki en tehlikeli ve toksit maddelerden biri kadmiyumdur. Piller çöpe atıldığı zaman depo sahasında piller bozularak Kadmiyum ve bileşikleri serbest hale geçerek suya karışır. Kadmiyumlu sızıntı suyu, içme suyunu ve toprağı kirleterek gıda zinciri ve içme suyu yolu ile insan vücuduna girer. Kadmiyumun vücuttaki yarılanma ömrü 10-25 yıl arasında değişir. Dolayısıyla havada, gıdada ve içme suyunda kadmiyum bulundukça, kadmiyumun sudaki birikmesi artarak devam eder. İçme suyu veya gıda zinciri ile kadmiyumun %2’si vücutta birikirken, solunum yolu ile gelen kadmiyumun %10-50’si vücutta tutulur. Vücut kadmiyumu kalsiyum gibi algılar ve kadmiyum vücutta birikmeye başlar. Vücutta kalsiyum eksilmesinden dolayı kemikler yavaş yavaş zayıflamaya başlar. Ayakta durmak hatta öksürmek bile kemiklerin kırılmasına hatta iskelet ufalanarak neticede hastanın ölmesine neden olur. Evsel çöpteki kadmiyumun %50’si pillerdeki kadmiyumdan ileri gelmektedir.

Kurşun vücuda solunum, içme suyu ve gıda zinciri yolu ile girer. Vücuda giren kurşun ciğerlere kadar ulaşır ve ciğerlerde yavaş yavaş absorbe edilerek kana karışır. Kurşun kan yolu ile önce karaciğer, böbrek, beyin ve kas gibi yumuşak dokularda 35-40 gün bekledikten sonra kurşun metabolitleri yardımı ile kemik ve diş gibi sert dokularda yarılanma süresi 20 yıldır. Vücutta demir, kalsiyum eksik, D vitamini yüksekse kurşun fazla miktar birikir. Kurşun; işitme bozukluğuna, sinir iletim sisteminde ve hemoglobin bileşiminde düşmeye, kansızlığa, mide ağrısına, böbrek ve beyin iltihaplanmasına, kansere ve ölüme neden olmaktadır. 

 

 

PİL KULLANIRKEN NELERE DİKKAT ETMELİYİZ!

 

Ne Yapılmamalı

 

1.Piller hiçbir şekilde ısıtılmamalı, ateşe atılmamalı ve devamlı güneş ışığı alan yerlerde tutulmamalıdır.

2.Piller sökülmemeli, içleri açılmağa çalışılmamalı, delinmemeli ve ezilmemelidir.

3.Piller küçük çocukların oynayabileceği şekilde ortalıkta bırakılmamalıdır. Düğme tipi pillerin küçük çocuklar tarafından kolaylıkla yutulabileceği unutulmamalıdır.

4.Pillerin artı ve eksi uçları herhangi bir metal iletkenle birleştirilip, kısa devreler yaratılmamalıdır.

5.Şarj edilmeyen piller ve özellikle lityum türleri kesinlikle şarj işlemine tabi tutulmamalıdır.

Aksi takdirde aşırı ısınma, şişme, gaz çıkışı, alevlenme ve hatta patlama görülebilir.

6.Farklı gerilimlere sahip, farklı yapılardaki piller ve şarjlı/şarjsız piller aynı cihaz içersinde kullanılmamalıdır.

7.Pille çalışan cihazlar kalorifer, soba, ocak vs. gibi ısı kaynaklarından uzakta tutulmalı ve nakil vasıtalarının torpido gözünde veya direk güneş ışığı alabilen konsolları üzerinde uzun sürelerle bırakılmamalıdır.

8.Piller su, deniz suyu veya diğer oksitleme özelliğine sahip maddelerle temas ettirilmemelidir.

9.Pillerin seri veya paralel bağlantıları uzman kişilerce yapılmalı, lityum esaslı pillerde bu tür bağlantılardan kaçınılmalı ve nikel-kadmiyum / nikel-metalhidrit pilleri, özel koruma devreleri olmadan paralel bağlanılmamalıdır.

 

Ne Yapılmalı

 

1.Cihazınızda hangi tip pillerin kullanılacağı, kullanım esnasında cihazın çekeceği akımın şiddetine, kullanım süresine ve kullanım sıklığına bağlıdır. Buna göre şarjlı veya şarjsız pillerin yapılabilir. Örneğin yüksek akım çeken ve uzun sürelerle kullanım gerektiren cihazlarda şarjlı piller çok daha ekonomik olacaktır. Buna karşılık orta ve zayıf şiddette akım gerektiren ve kullanımı süreklilik arz etmeyen sistemler için şarjsız piller kullanılabilir. Ayrıca çevre şartları (sıcaklık, rutubet vb.) ve satış fiyatı pillerin tercihi sırasında önemli bir etkendir.

2.Uzun sürelerle kullanılmayacak piller cihazlarından çıkartılmalı, artı ve eksi uçları kuru bir bezle silinmeli ve kısa devre yaratmayacak bir şekilde naylon bir torbada muhafaza edilmelidir.

3.Yeni satın alınmış piller kullanım aşamasına kadar orijinal ambalajlarında tutulmalıdır.

4.Piller buzdolabında saklanabilir. Ancak buzluk veya derin dondurucu kısmında muhafaza edilmemelidir. 

 

ATIK PİLLERİ NE YAPMALI / NE YAPMAMALIYIZ!

 

Ne Yapılmamalı

 

1.Ev veya iş yerlerinde kullanılmış (atık) piller evsel çöplerle kesinlikle karıştırılmamalı ve rasgele sokaklara atılmamalıdır.

2.Atık piller toprağa gömülmemelidir.

3.Atık piller denize, akarsulara, göllere veya kanalizasyona atılmamalıdır.

4.Atık piller ateşte yakılmamalıdır.

5.Atık nikel-kadmiyum pillerinin insan sağlığına oldukça zararlı kadmiyum maddesi içerdiği unutulmamalıdır.

 

Ne Yapılmalı

 

1.Atık haldeki piller ayrı bir yerde (naylon torba, kutu, kavanoz, vs.) biriktirilmelidir.

2.Evinizde veya işyerinizde atık haldeki piller uzun sürelerle muhafaza edilmemelidir.

3.Atık piller bulunduğunuz yere en yakın mahaldeki atık pil toplama kutusuna atılmalı veya satın alındığı yere götürülmelidir.

4.Atık pillerin bünyelerindeki bazı metallerin geri kazanılabileceği unutulmamalıdır.

5.Atık pillerin toplanması için düzenlenecek kampanyalara gönüllü olarak katılmağa çalışınız.

6.Atık pil toplama noktalarının nerelerde olduğunu araştırınız.

7.Çevrenizde pil kullananları yukarıda anlatıldığı şekilde davranmaya davet ediniz ve onlara örnek olunuz.

8.Son olarak, çevreye dost olan pillerin 1865 yılından beri insanlığın hizmetinde olduğunu, çevrenin pek sevmediği cıva ve kadmiyum elementlerini içeren pillerdeki sağlığa zararlı maddelerin azaltıldığını ve bu türdeki pil atıkları için yüksek toplama hedeflerinin konulduğunu lütfen not ediniz.

 

 

GELECEK KUŞAKLARA LÜTFEN DAHA TEMİZ BİR TÜRKİYE BIRAKALIM.

izlemek için  : http://www.youtube.com/v/GF418kJtgMc
Sana Hasret Sana Vurgun Gönlümüz
Neredesin Mavi Gözlüm
Nerde Nerde Nerdesin Dost



Bu Gemi Bu Karadeniz
Sarı Saçlım Mavi Gözlüm
Nerde Nerde Nerdesin Dost



Ararım İzini Dolmabahçeden
Bir Daha Dönmezmi Bu Yola Giden
İçimde Sen ,Gözümde Sensarı Saçlım Mavi Gözlüm
Nerde Nerde Nerdesin Dost

Kurban Olam Yürüdüğün Yollara
Kara Peçe Yakışmıyor Kullara
Uyan Bak Bizim Hallara
Sarı Saçlım Mavi Gözlüm
Nerde Nerde Nerdesin Dost

Bulutlar Terinden, Dağlar Kokundan
Sarhoştur Sevdiğim Mahsuni Bundan
Bir Daha Gel, Gel Samsundan
Sarı Saçlım Mavi Gözlüm
Nerde Nerde Nerdesin Dost

Sana Hasret Sana Vurgun Gönlümüz
Neredesin Mavi Gözlüm
Nerde Nerde Nerdesin Dost
Bu Gemi Bu Karadeniz
Sarı Saçlım Mavi Gözlüm
Nerde Nerde Nerdesin Dost

Ararım İzini Dolmabahçeden
Bir Daha Dönmezmi Bu Yola Giden
İçimde Sen ,Gözümde Sensarı Saçlım Mavi Gözlüm
Nerde Nerde Nerdesin Dost

Kurban Olam Yürüdüğün Yollara
Kara Peçe Yakışmıyor Kullara
Uyan Bak Bizim Hallara
Sarı Saçlım Mavi Gözlüm
Nerde Nerde Nerdesin Dost

Bulutlar Terinden, Dağlar Kokundan
Sarhoştur Sevdiğim Mahsuni Bundan
Bir Daha Gel, Gel Samsundan
Sarı Saçlım Mavi Gözlüm
Nerde Nerde Nerdesin Dost

youtube, dinle, izle, mp3 indir, şarkısını dinle, türkü dinle

Türkçe’nin Tarihsel Gelişimi



Türklerle ilgili en eski bilgiler özellikle Çin kaynaklarından derlenmiştir. Çinliler Türklere T’u-küe adını vermiştir. Orta Asya Türk halklarından bugüne kalan en eski yazılı belgeler, VII. Yüzyıla aittir. En önemli parçaları (Tonyukuk Yazıtı, Kültigin Yazıtı, Bilge Kağan Yazıtı) Moğolistan’da Koşo Çaydam’da yer alan bu yazılı belgelere Orhon ve Yenisey Yazıtları denir. Danimarkalı bilgin Wilhelm Thomsen bu yazıtların alfabesini çözüp bilim dünyasına tanıttıktan (1893) sonra, Türk dillerinin tarihi gelişimi üzerinde de çalışmalar başlamıştır.

 

Bilim adamları Türk dillerinin tarihi gelişimini Altay dilleri çerçevesinde kuramsal olarak yedi dönemde ele almaktadır:

 

1-Altay dönemi

2-En eski Türkçe dönemi

3-İlk Türkçe dönemi

4-Eski Türkçe dönemi

5-Orta Türkçe dönemi

6-Yeni Türkçe dönemi

7-Çağdaş Türkçe dönemi

 

Bunlardan ilk üç dönem, elde belgeler bulunmadığından sadece Ana Türkçe’nin kökenine ışık tutması açısından kuramsal olarak var sayılmaktadır.

 

Eski Türkçe dönemi, Göktürkçe ve Uygurca’nın kullanıldığı dönemleri kapsar. Orhon ve Yenisey Yazıtlarıyla Uygurca yazmalar bu dönemin yazılı ürünlerini oluşturur. (VI-X. yy) Orhon Yazıtlarındaki dilin somut kavram ve olguları da iletebilecek gelişkinlikte olması ilginçtir.. Bu yazıtlarda yabancı sözcük oranı yalnızca yüde 1 iken, Uygurcada, çeşitli dini metinlerin çevirilerinin etkisiyle yabancı sözcük oranı artmıştır.

 

Orta Türkçe dönemi, İslam dini ve kültürleriyle ilişkinin kurulduğu, kimi Türk halklarının İslam dinini benimsediği dönemi içerir.( XI-XV.yy) Bu dönemde Türk lehçeleri hem fonetik ve morfolojik yönden farklılaşmaya başlamış, hem de birer yazı dili olarak gelişme göstermiştir. Bunda Arap ve Fars dillerinin belirleyici rolü olmuştur. XI. Yüzyılda Kaşgarlı Mahmud, Divan-ü Lügat-it-Türk’ü Araplara Türköe öğretmek amacıyla ahzırlamış; Yusuf Hashacip de Kutadgu Bilig’de İslami ilkelere göre devlet ve devlet yönetimi konusunu işlemiştir. XIII. Yüzyıldan itibaren tarihi dalgalanmalar dikkate alınarak Türk lehçeleri “Batı” ve “Doğu” Türkçesi olarak bölümlenebilir. Batı Türkçesi’nin kuzey dalında Kıpçakça, güney dalında Oğzuca (Azerice, Türkmence, Anadolu Türkçesi) farklı yazı dilleri olarak gelişme göstermiştir. Bu arada Anadolu’yu da fetheden Oğzuların devlet dili olarak önce Arapça’yı, sonra Farsça’yı benimsemiş olmaları, Osmanlılar döneminde Osmanlıca adı verilen bir imparatorluk dilinin oluşmasına zemin hazırlamıştır. Batı Türkistan yöresinde kalan Türklerin dili Doğu Türkçesi olarak olarak anılmaktadır. Doğu Türkçesi içinde çağatayca’nın yazı dili durumuna gelmesinde Ali Şir Nevai’nin büyük rolü vardır. Nevai, Arapça’nın ve özellikle farsça’nın tercih edilmesine tepki göstermiş, Muhakemet-ül-lügateyn adlı eserinde Türkçe (Çağatayca) ile Farsça’yı karşılaştırıp Türkçenin bu dilden üstün olduğunu göstermeye çalışmıştır.

 

Yeni Türkçe dönemi, kimi Türk lehçelerinin (Anadolu Türkçesi, Kıpçakça, Özbekçe, Kazakça, Kırgızca, Tatarca, Yeni uygurca) yazı dili olarak oluşumlarını tamamladıkları dönemi kapsar. (XV-XX. yy) Bu dönemin en önemli özelliği, Türk lehçeleri üzerinde islam dil ve kültürünün ağır basmasıdır. Osmanlıca’da Arapça ve farsça sözcük oranının yüzde 60-70 seviyesinde olduğu tahmin edilir. Osmanlı Devleti’nin bürokrasi dili olan Osmanlıca, Türk aydınlarının ulusal benliklerini aramaya başlamalarına kadar varlığını sürdürecektir. Aynı durum Azerice, Çağatayca gibi yazı dillerinde de yaşanmıştır.

 

Çağdaş Türk dönemi Türk dünyasının siyasal yaşamının ve haritasının sürekli değiştiği döneme rastlar. Özellikle 1917 Devrimi’nden sonra kurulan Sovyetler Birliği sınırları içinde yaşayan Türk halkları, varlıklarını özerk cumhuriyetler şeklinde sürdürmüşler; 1991 yılında Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra Azerbaycan, Kazakistan, Kırgızistan, Türkmenistan ve Özbekistan bağımsızlıklarını kazanmıştır. Anadolu’da ise Osmanlı devleti tarihine karışmış, yerine laik ve demokratik Türkiye Cumhuriyeti kurulmuştur.. Batılılaşma sürecini hızlandıran genç cumhuriyet, Latin alfabesine geçilmesi (1928) ve Türkiye Türkçesi’nin bilim ve kültür dili durumuna getirilmesi için özel çaba harcamıştır.

Yusuf Çotuksöken

Thema Larousse Cilt 2-507

 

DİL NEDİR?

Genç okurlarımızın istekleri doğrultusunda evrensel edebiyat ve sanat akımları üzerine hazırladığımız bu yazı dizisinde dünyadaki ve Türkiye’deki sanat-edebiyat akımlarını sunuyoruz.
Ama daha önce, genelde dil, dillerin sınıflandırılması, dilin işlevleri konularında genç okurlarımıza temel bilgiler vermeyi gerekli gördük. En iyi dileklerimizle…
Çok geniş anlamıyla dil, düşünce, duygu ve güdüleri, doğrudan doğruya ya da dolaylı olarak bildirmeye yarayan herhangi bir anlatım aracıdır. Bu tanım bütün canlıların kendi aralarındaki bildirişimlerle ilgili işaret sistemlerini olduğu kadar, insanlar tarafından doğanın ve eşyanın ortak kalıplar halinde manalandırılması olgularını da kapsamaktadır.
İnsanlar ve hayvanlar bir takım sesler ve işaretlerle düşünce, duygu ve güdülerini anlatmaktadırlar. Bunlar birer (dil)dir. Yaprakları solmaya başlayan bir bitki de (susadım) veya (hastayım) demektedir. O halde bitkilerin bile doğaya dönük dilleri vardır. Demek ki tüm canlıların, kendilerini ve hallerini anlatabilme olanakları vardır. Buna dolaysız (doğrudan doğruya) bildirişim diyoruz.
Bir de insanların, uzun bir yaşantı sonunda, ortak sembollerle, ortak kalıplarla, evrende, doğada ve eşyada manalandırdıkları, özel anlamlar aşılaladıkları, dolaylı birer bildirişim aracı olarak kullandıkları işaretler ve sesler var ki bunlardan da sembolik, artistik bir dil oluşabiliyor; (yağmurun dili, denizin dili, göklerin dili, güllerin dili) gibi.
Bizim konumuz (insan dili)dir. Bunun için dilin, dar, bilimsel bir tanımını yapacağız. İnsanların aralarında anlaşmaya, kendilerini ifade etmelerine araç olan dil, bir gramer sistemi içinde örgütlenmiş, düşünce ve duyguları bildirmeye yarayan ses, işaret ya da hareketlerin bütünüdür.
İnsan anlatım ve bildirişim için ya hareket eder (jest), ya da ses çıkarır (konuşma) ya da belirli işaretler çizer (yazı). Konuşma dili, yazı dili, hareket dili, (insan dili)nin üç ayrı görüntüsüdür.

Kaç türlü dil vardır? (Dil)i, değişik özelliklerine
göre genel olarak nasıl sınıflandırabilirsiniz?

I- DOĞAL BAKIMDAN:
1- Doğa dili
2- Hayvan dili
3- İnsan dili

II- TEKNİK BAKIMDAN:
1- Hareket dili
2- Konuşma dili
3- Yazı dili

III- COĞRAFYA BAKIMINDAN:
1- Yabancı dil
2- Milli dil

IV- TARİH BAKIMINDAN:
1- Ölü dil
2- Canlı dil
3- Uygarlık dili

V- ANLATIM DÜZEYİ BAKIMINDAN:
1- Günlük dil
2- Halk dili
3- Elit dili

VI- ANLATIM BİÇİMİ BAKIMINDAN:
1- Bilim dili
2- Sanat dili
3- Teknik dili
4- Kitlesel haberleşme dili:
a) Basın dili
b) Radyo-Televizyon dili
5- Edebiyat Şiir dili
6- Müzik dili
7- Mekanik dil

VII- DİL BİLİM BAKIMINDAN:
1- Benzer dil
2- Devrik dil
3- Analitik dil
4- Sentetik dil.

Eski İmparatorluklarda yazı Araçları

Sümerler M.Ö. 3500 yıllarında bilinen ve sembolün sesi belirlediği ilk yazıyı kullandılar. Bu yazı Akadlar, Elamlılar, Babilliler, Asurlular, Hititler ve Urartuların elinden geçerek değişikliğe uğratıldı ve Fenikelilerde fonetik dil oldu. Fenikeliler kendi alfabelerini çivi yazısından yararlanarak geliştirdiler.

Babillerde bulunan en eski yazıtlar, taş tabletlere kazınarak işlenmiş ve her biri bir sözcük ya da düşünceyi temsil eden işaretlerdir (ideograms). Daha sonra en yaygın yazıt aracı olarak tablet şeklinde yapılan kil oldu. Ardından ideogramlar çivi yazısının hecesel işaretlerine dönüştü. Fakat simgesel işaretlerin bir kısmı varlıklarını sürdürdü ve bunlardan alfabetik sesleri simgeleyen başka işaretler ortaya çıktı.

Mısırlılar M.Ö. 3100 yıllarında hiyeroglifleri geliştirdiler ve alfabe tipine geçmediler. Bilgi tekeli taş üzerine yazı ve hiyeroglifler merkezindeydi. Mısırlılar M.Ö. 2500 sıralarında ana yazı aracı olarak taş ve ağaç yerine papirüs ve fırça kullanmaya başladılar. Böylece yazıyla iletişim aracında uzay içinde “taşınabilirlilik” kolaylığı sağlandı. Papirüs kütüphaneleri kuruldu. Yazı sanatının bu gelişimiyle katiplik mesleği gelişti. Hiyeroglif önce gerçek objeleri anlattı, ardından fikirler ve heceleri anlatmak için kullanıldı. Mısır yazısı m.ö. iki binlerin ikinci yarısında 24 sessiz harfli alfabeden oluşan Fenike yazısının gelişmesine model oldu. Bu alfabeden Sami oradan da Latin alfabesi oluştu. Yunanlılar M.Ö. 200 yılında hayvan derisinden parşömeni geliştirdiler. M.S. 150′de ilk kez, parşömen, yuvarlak rulo yapma yerine, kitap yapmak için sayfalar içine katlandı. Çin’de, yazılı iletişim aracının geliştirilmesine tekstilden yapılan kağıt eklendi. Tekstil parşömenden daha ucuz bir hammaddeydi ve bu da kağıt üretimi fiyatlarını düşürdü. Sonradan, lambanın siyah isinden yapılan mürekkep yazı biçimine yeni bir tarz kazandırdı. Çinliler M.S. 105′de kağıt ve mürekkep yapmaya başladılar. M.S. 450′den sonra Asya’da “blok basım” kullanılmaya başlandı. 868′de en eski blok basımlı kitap Diamond Sutradır. Katipler ustalıklarını artırmaya başladılar. 8. yüzyılda Bağdat’ta ve 9. yüzyılda Mısırda İslam rejimi kağıt üretimini yaygınlaştırdı. Onuncu yüzyılda kağıt üretimi hızla yayılmaya başladı. Avrupa’da ise, kilisenin egemenliğindeki orta çağlara ulaşıldığında, yazı ve bilim tümüyle kilisenin tekelinde ve kontrol undaydı.

Yazıların içeriği ve biçimi

Yazının icadı “zamanı gelmiş olan bir fikir” değil, fakat üretim koşullarının zorladığı bir yenilik-buluştur. Yazının içeriği kaçınılmaz olarak bu yeniliği arayan koşulların gereksinimini giderecek görevi ve içeriği taşıyacaktır. Eski imparatorlukların yazı sistemleri o zamanların kültürel ve mental dünyasını anlamada önemli rol oynadığı belirtilir, fakat yazının gerçek önemi ekonomik, yönetim ve ticaret alanındaki anlamında yatar. Tapınakların geniş kaynakları denetlemeleri gerekliydi; gelirler hesaplanmalıydı; genişleyen kaynak temeli için tek bir kontrol sağlanmalıydı.(Childe, 1967).

Eski İmparatorluklardan kullanılan metinler oldukça çeşitlilik göstermektedir. Bunların çoğunluğunu siyasal yönetim güçlerinin belgeleri oluşturmaktadır. Babil, Mezopotamya, Hitit ve Asur krallarının yasaları siyasal ve ekonomik ilişkileri, kölelik ve mülkiyet haklarını belirler ve düzenlerler. Anadolu ve Mezopotamya uygarlıklarının yazıtlarındaki belgelerde memur raporları, satın alma senetleri, vasiyetler, mübadele senetleri, kral mektupları ve komşu uluslar arasındaki ilişiler, eski imparatorluk düzenlerinin toplumsal yapısı ve ilişkileri hakkında bilgi verirler. Asurluların Harran envanteri adıyla anılan belge, hayvanlar, sulama araçları ve köleleri de içeren ve Asurluların sömürge topraklarını kapsayan bir liste sunar (Diakov ve Kovalev, 1987). Hitit kroniklerinde olduğu gibi tarihsel metinler uluslararası egemenlik ilişkilerini öykülerler.

Yazının ilk gereksinim duyulduğu ve kullanıldığı alan ekonomik konum olduğu için, bu alandaki içerik, malın hüviyeti, mülkiyetin belirlenmesi, imza, mal listesi, malın sınıflandırılması, mübadelenin kaydı, hesap kaydı vb. biçimleri içerir. Yazının sonradan siyasal\dini yönetimde kullanılmasıyla, ekonomik içeriğe siyasal yönetim içeriği de eklenmiştir. Bu içerikleri Anadolu uygarlıklarından kalan yazıtlarda (örneğin tabletlerde) oldukça bol görürüz. İçerik egemenliğin kendini ifadesidir ve egemenlik altındakinin sözü veya istemi yer almaz. Egemenlik altındakilerin istemleri ve davranışları, bu yazıtlarda düzenlenir. Örneğin Hammurabi (m.ö. 1792-1750) yasaları Babil imparatorluğunun kölelik sistemini yasal bir çerçeveye oturtmuştur. Hammurabi yasalarında amaç, örneğin egemen kalabilmek için kölelikte köleliği adil gösteren adalet getirmekti (Erdoğan, 1997a). Anadolu’nun eski uygarlıklarının “yazılı edebiyatı” güç merkezinin kendini anlatımıdır. Mısır’ın en eski egemenlik edebiyatı Piramit yazıtlarıydı. Bunlar firavunların mezarlarının duvarlarındaydı. Bu yazıtlarda firavunun tanrı olduğu tekrar tekrar iletilir. Eski dönemden sonraki edebiyatta yazıtların popülerleştiği görünür: Bu yazıtlarda günün kötülüklerine karşı protestolar, sosyal adalet talepleri, romantik heyecanlar, kadın, şarap ve şarkılar işlenmiştir. Elbette işleyenler Mısır halkı değil, “yazmayı bilen” ve “böyle yazması” istenenlerdir.

İlk yazı tablolar ve listelerle grafik biçimindeydi ve temsil olarak konuşmanın değil kelimelerin temsiliydi. Yazılarda efsaneler, halk öyküleri veya edebi biçimlere rastlanmaz; Babilon’un tapınaklarında ve palaslarında bulunanlar idari ve ekonomik dokümanlardır (Goody, 1977). Sümer imparatorluğunda geliştirilen en ilk yazı ticari amaçlı yazıdır: Taşınan mallara bağlanmış, malların hüviyetini belirleyen ve kişisel mühürü taşıyan kil etiketler bu ilk yazı biçimlerini temsil eder. Sonradan, kimlik belirlemede malları resimlerle temsil edilen listeler ve gönderenlerin yazılı imzaları kullanılmaya başlandı. İsim ve maddelerin detaylarını taşıyan tabletler yevmiye defterlerinin, mizanların ve muhasebe defterlerinin gelişmesine önderlik etti. Bu tür yazı sistemi kamu ekonomisi ve yönetimi ihtiyaçlarından yükselen bir temele dayanır. Dolayısıyla, ilk yazı biçimleri gelişen bürokratik yapılarda ekonomik ve yönetim amaçlarla kullanılmıştır.

Yazılardaki listeler malların listesi olarak kalmadı; faturalar, hesaplar, tarihler, malın cinsi, iş adı ve çalışanların ismi, mühürler olarak gelişti. Siyasal yönetim alanında imparatorluklar arasındaki anlaşmaların, üst zümreler arasındaki mektuplar, imparatorluğun yönetimindeki olaylar, yasalar, boşanma kuralları, yeminler, serbest bırakma kontratı, tarihi olayları sıralayan yıllıklar, dini vahiyler, kronolojiler, savaş hikayeleri ve kontratlar biçiminde gelişti. Bu gelişme bugün “tarih” dediğimiz kavramın başlangıcıdır. Bunun yanında kelime listelerin, olayların listesinin uzantısı olarak ortaya çıkması kategorileştirme ve bilginin gelişmesine önderlik etti (Goody, 1977).

Eski imparatorluklardaki mülkiyet ilişkileri aynı zamanda köle ve mal sayımı ve toprak ölçümü gibi gereksinmeler için matematiğin gelişmesini de getirdi. Zamanla yazı bilim, muhasebe, matematik ve astronomi için zorunlu araç oldu. Pozitivist bilimciler için, yazı uygarlığın referans noktasıdır. Elbette, bu evrenselleştirmeyi ve herkese mal etmeyi yapmadan önce, nerede, hangi koşullarda, kimin ve ne için gibi sorulara cevap verilmesi gerekir. Babil’lilerde hesapla “güneşin günde 360 adım atıyor” ile çemberin 360’derece olması belirlendi; Gündüz ve gece 12 saat olarak hesaplandı. Haftanın yedi gün olarak saptanması m.ö. bin ortalarında, gözle görülen yedi büyük yıldızın (güneş, ay ve beş gezegenin) yedi tanrı olarak anlamlandırılmasıyla çıktı. Mısır uygarlığında yıl 365 gün, 12 ay ve geri kalan beş gün bayramlara ayrıldı.

M.Ö. 3 ve 2 binlerde Sümer ve Babil edebi yapıtları siyasal ve ekonomik yazıtların yanında, özellikle dini içerikli ve dolayısıyla insanın düşünce tarzını ve ideolojik biçimlenmesini sağlayan yazıt biçimleridir. Yazıtlar büyük çoğunlukla dinsel törenler veya büyüyle ilgilidir. Mitolojilerde de dinsel ilgi egemendir. Resmi dinin mitolojisini sunan Sümer ve Babil edebiyat yapıtlarında birçok folklor (halk mitolojilerinin) motiflerine rastlanır. Babillilerin özdeyiş ve ahlak ilkeleri yapıtlarında da, dini yapıtlarda olduğu gibi, özellikle dinden geçerek sağlanan boyunsunma içeriği hakimdir: “Kurban hayatı uzatır, dua günahtan kurtarır” (Diakov ve Kovalev, 1987:130). Mısır imparatorluklarının da yazılı metinleri öncelikle dinsel merkezlidir ve örneğin piramitlerin, yeraltı ve oyma taş gömütlerinin iç duvarlarına kazınmış büyüsel metinler böyledir. Bunun yanında güçlü bireylerin öz yaşam anlatan din dışı yazıtlar da vardır. Siyasal gündelikler (cronicles) ve yıllıklar Mısır’ın özellikle yeni imparatorluk döneminde siyasal bir tarih biçimine dönüşen, firavunların seferlerini, fetihlerini ve büyük başarılarını anlatırlar. Mısırda Orta imparatorluk döneminde Harpçının Şarkısı ve Ruhuyla Yaşamaktan Yorgun Düşmüş Bir Adamın Diyaloğu gibi yapıtlar (Diakov ve Kovalev, 1987:182) ezilenin ağır yaşam koşulları altındaki karamsarlık ve düş kırıklıklarını dile getirirler.

Hititlerde de yazıtlarda öncelikle yasal biçimlendirmeler ve diplomasi ve savaş hakkında ayrıntılı bilgiler veren siyasal gündelikler vardır. Hitit taş kabartmalarında iletilenler Hitit yönetici sınıfını ve köleci devleti koruyan tanrıların resmedilişi yanında, savaş sahnelerini, hayvanları, çiçekler, avcılar gibi günlük yaşamla ilgili canlı anlatımlar da vardır. Hitit edebiyatından kalıntıların kalmaması ve Hatuşaş kütüphanesinin büyük bölümünün kaybolması yazı aracı olarak tahta tabletleri kullanmalarından kaynaklanmaktadır.

Asur yazıtlarında da gene iç ve dış ilişkilerle ilgili yazıtlar egemendir. Asur saraylarının alçak-kabartmalarında savaş tutsaklarının köleliğe götürülmesi ve asillerin işkence edilmesi ve kralın av sahneleri anlatılır.

Asurlular ülke içinde haberleşmeyi ve askeri harekatı güvenlik altına almak için sürekli posta bağlantıları kurmuşlar ve taş döşenmiş ulaşım-iletişim yolları yaptırmışlardı. Yazıtlar ve kabartma kalıntılar kralların barış ve savaş zamanındaki yaşam öykülerini (bahçe ve havuzlarını, eşlerini, ailelerini, köllerini gösteren) anlatmaktadır.

İlk metinleri Sümerce olan Gılgamış şiirsel destanı Sümer’in Uruk kentinin öldükten sonra üçte ikisi tanrı olarak sunulan kralı Gılgamış´ın ölüm ve hayatın gizemini bulmaya çalışan serüvenlerrini anlatır. Destanda egemen dinsel açıklamalar ve ilişkilerle, buna Gılgamış´ın mücadeleci direnişi ve açıklama getirişi arayışı vardır.

Yazıtlarla kalan iletilerden başka sanat yapıtları arasında kalanlar da, örneğin hayvan tasvirleri, kabartmalar ve heykellerdeki anlatımlar, eski imparatorlukların yaşam tarzı ve egemenlik ilişkilerini öykülerler.

Yönetilenlerin okumayı öğrenme ve yazmayı öğrenmeme gereği

Raymond Williams’ın (1974:131), endüstriyel devrim sırasında İngiltere yönetici sınıflarının yaptığı hakkındaki yorumu, sadece o konuma ve zamana özel değildir. İletişimin kontrolü sürecinde eski imparatorluklar da aynı politikayı gütmüşlerdir: Halkın yazıyı okuması egemen yönetimin kurallarının, direktiflerinin ve ideolojisinin anlaşılması için oldukça faydalı görevselliğe sahiptir. M.Ö. 59 da Roma’da her gün elle yazılmış Acta Diurna denilen dokümanlar meydanlara asılması, hiç değilse halkın belli bir bölümünün bunları okuduğunu işaret eder. Fakat gene de, “ilk imparatorluklarda okuma ne denli yaygındı ve kimler arasında yaygındı” sorusu kesin cevabı olmayan bir araştırma sorusu olarak kalmaktadır. Ayrıca kamu alanlarında olmasının anlamı, Anadolu’da bir okuma bilenin okuyarak diğerlerinin dinlemesi biçiminde miydi? Ve hatta Arapça duaları ezbere okuyanın okuması gibi miydi? Eski Anadolu medeniyetlerindeki yazıtlarda çeşitli dillerin kullanılmış olması, yönetim kadrosunda çeşitli dilleri temsil edenlerin olduğunu ve egemenlik altındaki farklı kavimlerin yönetiminde o kavimlerin dillerinin de kullanılması politikasının egemen olduğunu mu anlatır? Bu tür gereksinmeyi getiren koşullar neler olabilir?

Halkın yazmayı öğrenmesine ihtiyaç yoktur, çünkü halkın yazıyla iletişeceği hiçbir emir, vereceği ders veya talimat, göndereceği ve hesabını tutacağı malı yoktur. Öğrenmeleri de yönetici güçler için görevsel değildir. Ayrıca yazmayı öğrenme, yazının kendi biçimi nedeniyle de oldukça zordu: “Hiyeroglif, çivi yazısı, Hint yazısı ve Çin’de geliştirilen yazının öğrenimi, yıllarca süren deneyimi gerektiriyordu. Yazı ustaları bu yüzden toplumda ayrıcalıklı bir statü kazanmıştı.” (Alemdar, 1981:16). Ancak Fenike alfabesiyle öğrenme çok daha kolaylaştı. Çok sonra kağıdın çıkması ve yaygınlaşması ve örgün eğitimin gelmesiyle okuma ve yazma da ulaşılabilir oldu. Fakat okuma veya yazmaya herhangi bir nedenle gereksinme duyulmadıkça, aracın var ve kolayca erişilebilir olması anlamını yitirir. Bunun en belirgin göstergesi 20. Yüzyılın Anadolu’sudur. Hele, televizyonun yaygınlaşmasıyla, yazı okumaya dayanan egemen cehalete yeni ve önemli bir ekleme yapılmıştır: Cehaletin yazıyla desteklenip yaygınlaştırılmasının yerini, görüntülü cahilleştirme ve yönetme almıştır.

Yazma, aracı ve süreciyle, yazan ve yazdıranla, egemenliğin mülkiyetinde olduğu için, örneğin, Anadolu’nun eski medeniyetlerinin on binlerce yazılı tabletleri arasında, halkın yazıtları yoktur; hepsi de imparatorluğun yönetimi ve düzenlenişiyle ilgili yazıtlardır. Mezopotamya’da, Mısırda, Roma’da ve Yunanistan’daki eski imparatorlukların yazılı kültürel kalıntılarının sahipleri ve içeriklerinin hiçbiri ne halkın, ne de halk tarafından kendi için üretilmiştir. Yazılı iletişim, imparatorluklar içinde ve imparatorluklar arasındaki siyasal ve ekonomik egemenlik ve kölelik ilişkilerinin düzenlenişinin ve yürütülüşünün kaydı ve iletisidir. Yazılı iletişimin aracı, amacı, konusu, kullanılışı ve sonucu imparatorluğun mülkiyet yapısını ve mülkiyet ilişkilerinin özelliklerini anlatır.

Egemen medyanın özellikleri, önceden-varolan örgütsel yapıyla beraberlikte bilgiyi kolaylaştırır. Bu kolaylaştırma, medyanın özel çıkarlara hizmet edecek ve genelin ulaşmasını engelleyecek bir şekilde konumlandırılması\yerleştirilmesiyle, yerleştirildiği konumdaki güç yapısı için çalışır. Bu güç yapısındaki egemen sınıfların dışındakiler için yazı, aydınlanma iletişim aracı değil, egemenlik, yönetim ve sosyal kontrol araçları olarak tecrübelenmiştir. Çivi yazısını kil tabletlere birleştiren Babil teokrasisinde; Papirüsü kullanan eski Mısır imparatorluğu, Roma ve eski Yunan imparatorluklarında iletişim medyasını düzenlenişi ve fonksiyonu bu şekilde olmuştur.

Nasıl ki jestler dilin gelişmesine yol açtıysa; fonetik alfabe de kapalı işaretler\resimler sistemine devam olarak gelişti. İmparatorlukta devlet kurumsallaşma ve örgütlenmesi kompleksleştikçe, iletişim araçlarındaki (means of communication) uygun değişmeleri gerektirdi. Papirüs’ün fonetik alfabeyle kullanılması geniş bölgelerin ve toprakların kontrolda oldukça fazla etkiliydi. Papirüs’un kullanımı, askeri gruplarla toprakların kontroluna yardım etmiştir. . Innis’e göre (1951) İslamın yayılması, Mısırdan papirüsün ihracatını azalttı ve 719’da ortadan kalktı ve yerini Orta Çağlarda bilgi tekelini Kiliseye veren parşömen aldı. Fakat belirleyici olan papirüs değil, papirüsün yer aldığı üretim biçimi olmuştur.



Karagöz ile Hacıvat

Orhan Gazi babası Osman Bey’in anısına o dönem ki başkent Bursa’da büyük bir camii yaptırmaya karar vermiş. Emrindeki bütün mimarları çağırmış huzuruna. “Babam Osman Gazi’nin anısına güzel olduğu kadar görkemli bir camii yapılmasını istiyorum. En güzel projelerinizi yapın getirin bana.” demiş onlara. Kısa bir süre sonra bütün mimarlar en güzel projeleriyle Orhan Gazi’nin huzuruna gelirler. Bütün projeleri tek tek inceleyen Orhan Gazi içlerinden en beğendiğinin sahibi mimarı çağırtmış ve ona kusursuz bir işçilik istediğini söylemiş; “Yörenin en iyi ustaların bulacaksın ve en kaliteli malzemeleri kullanacaksın, hiçbir masraftan da kaçınmayacaksın” diye de belirtmiş. Mimarbaşı birkaç gün içerisinde ülkenin dört bir tarafından en iyi ustaları toplamayı, en kaliteli ve güzel malzemelerin getirtilmesini sağlamış ve sultanın huzuruna çıkmış. Mimarbaşı; “Padişahım” demiş, “Yörenin en iyi duvar, demir, ahşap ustalarıyla en becerikli hat sanatçıları ve nakkaşlarını topladım. İnşatta kullanılacak bütün malzemeler kılı kırk yararak seçildi. Biz hazırız, emir verirsen hemen başlamak isteriz bu kutlu işe” Mimarbaşı’nın anlattıklarından son derece memnun görünen Orhan Gazi, ” Mimarbaşı beni çok iyi dinle” demiş. “Söylediklerin güzel, hemen başlayabilirsiniz camiyi inşa etmeye ama aç kulaklarını dinle şimdi. Bil ki bu camii benim için çok önemli. Bu yüzden ,her kim ki inşaatın yavaşlamasına veya işlerin aksamasına sebep olursa o an kellesini vurdururum. Şimdi çıkın gidin başlayın camiyi yapmaya.”

İnşaat hemen başlamış tabii ki. Mimarbaşı Kambur Bali Çelebi’yi (Karagöz) demirci ustası, Halil Hacı İvaz’ı da (Hacıvat) duvar ustası olarak görevlendirmiş.

Bu iki ustayı da işlerini her ne pahasına olursa olsun aksatmamaları için de sıkı sıkı tembihlemiş. Karagöz, mektep okumamış ama inşaatlarda ustaların yanında çalışa çalışa iyice ustalaşmış artık işinin en iyisi olarak anılmaya başlamış cevahir birisiymiş. Tez canlılığı ve hazırcevaplığı yüzünden sürekli başını belaya sokan Karagöz, bu belalardan kıvrak zekasının marifetiyle kurtulmaya çalışırmış. Bu belalar artık onun içinden çıkamayacağı bir hal alınca da yardımına en yakın dostu Hacıvat koşarmış. Hacıvat ise bu yakın dostunun aksine, medrese de eğitim görmüş, her konuda bilgisi olan görgülü ve bilgili birisiymiş. Karagöz’le hemen her konuda sürtüşse de yine de en iyi dostuymuş Karagöz onun.Sultan’ın babası için yaptırdığı inşaat çalışmaları tüm hızıyla sürüyormuş. İşçiler, ustalar, mimarbaşı camiyi sultanlarının istediği şekilde ve zamanda hazır etmek için var güçleriyle çalışıyorlarmış. Mimarbaşı ve ustalar, didişmeleri bütün ülke tarafından bilinen Hacıvat ve Karagöz’ü de birbirlerinden ayrı tutmak için de uğraşıyorlarmış bir yandan. Bu duruma en çok kızanların başında da hiç şüphesiz can dostu Hacıvat’la didişemeyen Karagöz geliyormuş. Gözünü kestirdiği Hacıvat’a mimarbaşı’nın yanında sokulamayan Karagöz, mimarbaşı’nın malzeme almak için şehre gitmesini fırsat bilmiş ve yanına sokulmuş Hacıvat’ın. Hacıvat can dostunu yanında görünce sevinmiş ve ona dönmüş demiş ki;

- Şuh levendim, şuh pesendim hoş geldin
- Şule levendim, turp dikenim hoş geldin diye karşılık vermiş Karagöz.

Hacıvat Karagöz’ün huyunu bildiği için kızmamış ve yine güleç yüzüyle konuşmuş;

- Şuh levendim, şuh pesendim hoş geldin
- Kehlelendim, sirkelendim, boş geldim.
- Samur kaşlı, ok kirpikli hoş geldin
- Salak kaşlı, bok kirpikli boş geldim
- Yusuf-ı Beytül Hazenim hoş geldin
- Yasef’im, bitli avramım boş geldim
- Ahu gözlüm, inci dişlim hoş geldin
- Ayı gözlüm, kazma dişlim hoş geldin

Hacıvat ile Karagöz böyle birbirleriyle atışırlarken bütün diğer işçiler de başlarında toplanmış onların bu keyifli ve eğlenceli didişmelerini izleyip eğleniyorlarmış.İnşaattaki bütün işçi ve ustaların en büyük eğlencesi haline gelmişler zamanla. Artık ne zaman mimarbaşı inşaattan ayrılsa Hacıvat ve Karagöz birbirleriyle atışmaya başlar hale gelmişler. Diğer bütün çalışanlar da etraflarında toplanıp onları izlermiş. Onlar atıştıkça izleyiciler kendilerinden geçer ve bütün yorgunluklarını unuturlarmış. Günlerden bir gün Padişah babası için yaptırdığı caminin inşaatını kontrole gelmiş.Fakat inşaatın istediği hızda gitmediğini görünce keyfi kaçmış ve hemen mimarbaşını çağırtmış.

Mimarbaşı, padişahın caminin inşaatı konusundaki hassasiyetini bildiği için de korkmuş.

Padişaha demiş ki ” Sultanım nedendir bilmem ama ben malzeme almak, veya başka bir iş için inşaattan her ayrıldığımda işler yavaşlıyor. Bunun sebebini en yakın zamanda öğrenip gereken tedbirleri alacağım.

” Orhan Gazi sinirlenmiş ama yine de sorunun sebebini öğrenip, çözmesi için mimarbaşının istediği süreyi vermiş ona. Mimarbaşı bir gün yine “ben malzeme almaya gidiyorum” deyip inşaattan ayrılmış ama hemen yakında bir tümseğin ardına gizlenip işçileri izlemeye başlamış. Bir de bakmış ki kendisinin ayrılmasını fırsat bilen Hacıvat ve Karagöz atışmaya başlamışlar ve bütün çalışanlar da onların bu atışmalarını izlemek için etraflarında toplanmış. Mimarbaşı hemen soluğu Orhan Gazi’nin sarayında almış ve padişahın huzuruna çıkmış. Padişaha olup bitenleri ve inşaatın yavaşlamasının sebeplerini anlatmış. Bunu duyan Orhan Gazi çok sinirlenmiş ve derhal bu iki işçinin asılmasını emretmiş.”Onlar asılsın ki bu diğer bütün işçilere ders olsun” demiş. Padişahın emri derhal yerine getirilmiş ve Hacıvat ve Karagöz çalıştıkları inşaattan apar topar alınarak asılmışlar hemencecik. Padişahın bu kararı inşaatta olduğu kadar bütün şehirde de büyük bir üzüntüyle karşılanmış. İnsanlar merhametli, şefkatli, halkı ve ulemayı seven padişahlarının böyle bir şey yapmasına çok üzülmüş ve her taraftan bu hoşnutsuzluklarını hissettirmişler padişaha.

Orhan Gazi de kısa bir süre sonra hatasını anlayıp vicdan azabı duymaya ve yaptığı bu yanlışa üzülmeye başlamış.

Padişahın bu üzüntüsünü gören Şeyh Kuşteri adındaki uleması sultanının üzüntüsünü hafifletmek için kendince bir yol bulmuş o anda. Başındaki beyaz sarığını çözen Şeyh Kuşteri sarığını açarak mum ışığının önünde germiş. Ayağından çıkardığı çarıklarını da kukla gibi kullanarak sarığın arkasında Hacıvat ve Karagöz’ün atışmalarını taklit etmeye başlamış:

Hacıvat: Hasretinle beni koyup gidenin, hoş geldin.
Karagöz: Hasta iken turşu suyu içenim, boş geldin
Hacıvat: Gel Kargöz, gidelim Göksu’ya yiyelim dolma.
Karagöz: Sümüklü burnumu ye de, namerde muhtaç olma..

AĞDAKİ KUŞLAR

Satışı yok…

 

AİLE MUTLULUĞU
Kış başlarından beri köyde Katya ve Sonya ile yalnız başımıza oturuyor, sonbaharda yitirdiğimiz annemin yasını tutuyordu.

Katya bizleri büyütmüş olan, kendimi bildim bileli anımsayıp sevdiğim dadımız, aynı zamanda eski bir aile dostumuzdu. Sonya ise küçük kız kardeşimdi. Yağışlı, hüzünlü, kışı, Pokrovsk’taki eski evimizde geçiriyorduk. Hava soğuk ve esintiliydi; durmadan yağan bir pencerelere kadar çıkıyor, camlar hemen hemen sürekli buz tutuyordu. Neredeyse bütün kış köyden çıkıp bir yerlerde gezememiştik. Evimize arada bir gelenler de acılı yüzleri, evde uyuyan birileri varmışçasına usul usul konuşmaları, içi çekip somurtmaları, bana özellikle kara giysini Sonya’ya bakarken ağlamaklı duruşlarıyla bizlere ne ve sevinç getirmekten çok uzaktılar. Ölüm, varlığını evde her an duyuruyor; acılığı ve korkunçluğu ile evin havasına yansıyordu. Annemin odası kapalıydı, yatmaya giderken önünden her geçişte bir şey beni bu soğuk ve yarı karanlık odaya bakmam için dürtüyor, korkudan ürperiyordum.

Çeviri: Mehmet Özgül
İş Bankası Kültür Yayınları

 

ANNA KARENİNA (3 CİLT)
Bedensel rahatsızlıklar, aile içi skandallar, ideolojik, politik buhranlar. Tanrı inancına duyulan kuşkular biçiminde görünürleşen sayısız fiziksel ve ruhsal krizden ve Ortodoks Kilisesi’nden çıkartılışından bir yıl sonra (1902), yaşlı Tolstoy, Anna Karenina’yı yazdığı orta yaş yıllarını hüzün ve iç sızısıyla hatırlar.

Sanatının doruğundaki en iyi yıllarının ürünü olan bu roman, yazara göre temel bir “fikri” soyut formülasyonlara başvurmadan açıklayan sanatta “biçimi” bağımsızlaştırmayıp içerik ile, fikir ile bütünleştiren bir yapıyı temsil eder. İçerik ile, sanatsal biçimin bu uyumunun sentezinde yazarın sözünü ettiği o dışa vuran fikir ya da düşünce nedir? Yaşlı bir erkekle evlendirilmiş genç kadın (Anna Karenina) genç subay Vronski ile içine sürüklendiği ilişkiyi niçin evlilikle sonuçlandıramaz? Sosyetedeki statüsünü gözden çıkartamadığı için mi? Yoksa Tolstoy’unu aristokrasi temelinde kurulu ideal “aile mitosunda”, bireyin bütünlüğünü koruyan o büyük “organizasyonda”, kadının doğal, cinsel dürtülerini yıkıcı bir tehdit gibi gören ve ona ev hanımı-anne rolünün ötesinde bir sosyal varoluş alanı tanımayan muhafazakâr anlayışla mı karşı karşıyayız?

Anna Karenina: Sosyal statüye feda edilen aşk.

Çeviri: Saniye Güven
Bordo Siyah Yayınları

 

ATEŞİ KIVILCIMKEN SÖNDÜRMELİ
“Yaşarsınız oğlum, yaşarsınız” dedi. “Eğer Allah’ın emirlerine uyarsanız her şeyin üstesinden geleceksiniz.” Biraz sustuktan sonra gülümseyerek ekledi: “Sakın ha İvan! Yangını kimin çıkardığını söyleme! Sen, herhangi bir insanın kabahatini örtersen Allah da senin iki kabahatini affeder!”

Çeviri: Serhan Nuriyev
Nehir Yayınları

 

BASKIN
Bir atı, kamçıdan korktuğu için bir uçurumdan kendini savurmaya iten şey cesaret midir? Bir çocuğun cezalandırılacağı korkusuyla ormana kaçması ve kaybolması cesaret midir? Bir kadının rezalet korkusuyla yeni doğmuş çocuğunu öldürmesi ve takibata alınma riskini göze alması cesareti simgeleyen bir hareket midir? Yoksa bir adamın, kendini beğenmişlikle bir insanı öldürmeye kalkması ve bu yüzden kendi hayatını tehlikeye atması mıdır cesareti gösteren?
Tehlike her zaman bir seçim şansını da içerir. O takdirde bu seçimi ne belirlemektedir? Asil bir duygu mu yoksa aşağılık olanı mı? Aslında bu duygulara binaen yapılanı cesaret yahut korkaklık olarak adlandırılmalı değil mi?

Çeviri: Ahmet Delidağ - Firuze Şebnem Aslıtürk
Metropol Yayınları

 

BİR EVLİLİĞİN ROMANI
Usta yazar Tolstoy, Bir Evliliğin Romanı’nda genç bir kız ile orta yaşlı bir adamın evliliğini sade fakat bir o kadar incelikli kalemiyle resmediyor. Roman doğal ve sade bir yaşamın, aile saadetinin devamı için ne kadar gerekli olduğunu, kendini sosyete eğlencelerine kaptırarak mutluluğunu kaybeden bir hanımın diliyle anlatıyor.

Ahlaki yozlaşmanın aşkı ve aile saadetini bozacak kadar zararlı olduğunu anlatan olay örgüsü içinde, eşlerin birbirlerinin hayatlarına ne dereceye kadar müdahale edebileceğini de tartışan roman, bu özelliğiyle daha uzun yıllar güncelliğini koruyacak gibi görünüyor.

Çeviri: Serhan Nuriyev
Timaş Yayınları

 

BİR GENCİN DRAMI - ÖYKÜLER -
Yazı yazmak için okyanus sahillerine giden bir yazar, sabaha karşı dans eder gibi hareketler yapan birini görür. Biraz yaklaşınca bir gencin, sahile vuran deniz yıldızlarını birer birer alıp okyanusa fırlattığını fark eder. Genç adama yaklaşır ve sorar;
-Neden bu deniz yıldızlarını okyanusa atıyorsun?
Genç adam şöyle cevap verir:
-Birazdan güneş yükselip sular çekilecek. Onları suya atmazsam Ölecekler.
Bunun üzerine yazar:
-Kilometrelerce sahil, binlerce deniz yıldızı var. Bunların hepsini nasıl kurtaracaksın? Ne fark eder ki der…
Genç adam eğilip yerden bir denizyıldızı daha alır, okyanusa fırlatır.
-Onun için fark etti ama…

Çeviri: Ersin Yıldırım
Arkhe Yayınları

 

CANLI CESET
Başlangıçta iyi bir insanken zamanla içki ve safahat alemlerine dalan Fedya, sevdiği ama ona layık olamadığını düşündüğü eşiyle, en yakın arkadaşı arasındaki masum duygusal yakınlığı hissedince, onların saadetine engel olmamak için aradan çekilmeye karar verir. Ne var ki, kanun önünde, ayrılığı istediğine dair yalan söyleyecek gücü asla kendinde bulamaz…

Tolstoy, Canlı Ceset’te kalbine hükmedemeyen insanın çektiği sıkıntıları, ıstırapları, aşk acısını ve kadere karşı gelemeyişini tarafsız bir üslupla dile getiriyor.

Çeviri: Serhan Nuriyev
Timaş Yayınları

 

ÇOCUKLUK YILLARI
Shakespeare’den sonra dünya dillerine en çok çevrilen yazar Tolstoy’un ölümüne kadar süren kendini arayış serüveninden önemli bir kesit sunar “Çocukluk Yılları” çağını çok iyi gözlemleyen Tolstoy, kahramanlarını kendi hayatının gerçek kişilerinden seçtiği kitabında yaşamına ilişkin ilk bilinçli izlenimlerini yansıtmaktadır. Tolstoy’un toplumsal ve felsefi görüşünün ilk meyvesi olan bu eser “pişman olmuş” bir soylunun erdem arayışlarının öyküsüdür.

Çeviri: Derya Sungur
Şule Yayınları

 

ÇÖMLEK ALYOŞA
Bir klasik roman yazarı olan Tolstoy’un öyküleri de aynı kuvvette kaleme alınmış metinlerdir. Bu kitapta yer alan “Çömlek Alyoşa”, “Allah Gerçeği Görür Fakat Bekler”, “İnsan Ne İle Yaşar”, “Balodan Sonra”, “Sevginin Bedeli” ve “İvan İlyiç”in Ölümü” başlıklı öyküler, onun ne kadar kuvvetli ve kudretli bir gözlemci olduğunun ispatıdır. Döneminin Rusyası’nda yaşanan trajedileri yokluk-varlık, zenginlik-yoksulluk, sevgi-sevgisizlik, bağlamında ele alan yazar, görkemli bir edebiyat çatısı kuruyor öyküleriyle. Her biri bağımsız bir hayatı anlatan bu öyküler, kendine yeni tatlar, yeni okuma heyecanları arayanlar için bulunmaz bir hazine…

Çeviri: Derya Sungur
Mavi Yelken Yayıncılık

 

DAVULUN SESİ
Davulun sesi uzaktan hoş gelirmiş derler… Ama bu kitap - Davulun Sesi - hiç kuşkumuz yok ki, yakındanda hoş gelecek size. Çünkü birbirinden güzel masallar bulacaksınız içinde. Dünya edebiyatının en büyük yazarlarından olan Tolstoy, halk dilinin zenginliğini görmüş, önemini kavramış ve oturup bu masalları yazmış. Davulun Sesi işte bu masalların en güzelini içeriyor.

Çeviri: Dilek Sökmen
Oda Yayınları

 

DELİKANLILIK
Açıklamaya gerek yok: Nekludov’un etkisiyle, istencim dışında ona benzer davranıyorum. Onun hayat görüşlerini benimsiyordum. Nekludov’un hayat görüşüne göre, insanın katışıksız bir erdeme erişebilmesi için büyük çaba göstermesi gerekirdi. İnsan hayatının amacı, hatalardan arınıp kusursuzluğa ulaşmak olmalıydı. O günlerde insanın arınması, tüm kötülüklerin ve ahlaksızlıkların ortadan kaldırılması bana mümkün geliyordu. İnsanın kendisini düzeltmesinin, erdemli ve mutlu olmayı başarmasının çok kolay olduğunu düşünüyorum.

Sonuç olarak, gençliğimizdeki bu büyük isteklerle umutların gerçekte gülünç olup olmadığını ve bu isteklerin gerçekleşmemesinden kimin sorumlu olduğunu, yalnızca Tanrı bilir.

Çeviren: Ahmet Özpınar
Aden Yayınları

 

DİN NEDİR?
Tolstoy’un kendisini ve Allah’ı arayış macerası bütün ömrünü kaplamaktadır. Ömrü boyunca anlaşılamadı. Sürdürdüğü burjuva hayatını terk etti. Etrafındaki hiç kimse; karısı bile onu anlayamadı. Seksen iki yaşındayken bir gece evden kaçtı ve İstanbul’a hareket etmek üzereyken bir tren istasyonunda hayata gözlerini yumdu. Bazı çevrelere göre bütün hayatı boyunca sürdürdüğü hakikat arayışlarının sona erdiği ve gerçek hakikati İslam’da bularak bu dini öğrenmek için İstanbul’a yöneldiği iddia edilir.

Tolstoy “Din Nedir?”de hiçbir canlının dinsiz yaşayamayacağını; dinin, sanatla, hayatla, felsefeyle nasıl ayrılmaz bir bütün olduğunu ortaya koyar.

Çeviri : Murat Çiftkaya
Akvaryum Yayınevi

 

DİRİLİŞ
Lev Tolstoy’un yıllar süren buhranlı bir dönemden sonra tamamladığı bir yapıt Diriliş. Prens Nehludov, askere gitmeden önce, halalarının evindeki güzel ve zeki evlatlık Katya’yı baştan çıkarır. O günden sonra da kızı bir daha arayıp sormaz. Katya, bu buluşmadan gebe kalır; ancak çocuğunu doğurduktan sonra kapı dışarı edilir. Güzel Katya’nın bundan sonraki hayatı, genelevden zindana uzanan bir düşüşün hikayesidir. Yıllar sonra Prens ile Katya, beklenmedik bir biçimde karşılaşırlar: Prens, jürisinde görev aldığı bir mahkemede, birini zehirleme suçuyla yargılanan Katya’yı karşısında görünce derinden sarsılır. Bu sarsıntı, kendi içinde büyük bir değişimin de başlangıcı olur. Büyük günahını bağışlatmak için hayatını baştanbaşa değiştirmeye koyulur. Yaşadığı şatafatlı hayatın bütün zincirlerini kırar.

Çeviri: Nihal Yalaza Taluy
Can Yayınları

 

EFENDİ İLE UŞAK
“Efendi ile Uşak”, tümü coşkuyla kaleme alınmış, insani değerlerle dini değerleri aynı platformda ele alan hikmet dolu öykülerden oluşuyor. Öğüt veren, yol gösteren, iyilik ve doğruluğa yönelten, sevgi ve şefkati insanlık için bir kurtuluş yolu olarak sunan öyküler bunlar.

“Efendi ile Uşak”, Tolstoy’un insana bakışındaki inceliği, varlığı algılayışındaki bilgeliği ve açık bir şekilde ortaya koyduğu inancındaki derinliği fark edecek. Çağın, varlık dengeleriyle çelişen felsefelerine karşı onun duru ve net bakış açısına hayran kalacaksınız.

Çeviri: Hamit Kaplan
Timaş Yayınları

 

ERİK ÇEKİRDEĞİ
Lev Tolstoy’u hepimiz daha çok büyükler için yazdığı unutulmaz yapıtlarıyla tanıyoruz. Tolstoy, aynı zamanda yarının büyükleri için de birbirinden güzel masallar, öyküler yazmıştır. “Erik Çekirdeği”nde yer alan öyküler, özellikle ilkokul yaşlarındaki çocuklar içindir. Alışılmış öykü kalıplarının dışında, yalın, gerçekçi bir anlatımla sunulan bu öykülerin kahramanlarının çoğu, hayvanlar aleminin sevimli üyeleri. Hem öğretici, hem düşündürücü olan bu güzel öykülerin zevkle okunacağına eminiz.

Çeviri: Kezban Akçalı
Can Yayınları

 

FİL İLE TİLKİLER
Çocuk kitabı…

- Ağdaki Kuşlar - (yasak kelime kullandınız)ile Yaşlı Kadın - (yasak kelime kullandınız)ile Köpek - Horoz ile Tilki - Tilki ile Leylek
- Pire ile Öküz - Karga ile Tilki - Zengin ile Yoksul - Fil ile Tilkiler - Ağustos Böceği ile Karınca

Çeviri : Zafer Yurt
Nurdan Yayınları

 

GENÇLİK YILLARI
İsmi edebiyat çevrelerinde duyulmadığı için yirmi dört yaşında “L. N.” imzasıyla yayınladığı “Gençlik Yılları”nda Tolstoy, insanların bencilliklerini, şöhret peşinde koşmalarını ve toplumdaki eşitsizlikleri işlemiştir.

Büyük ölçüde Tolstoy’un kendi hayat öyküsünden yararlanarak yazdığı bu eser, başta Turgenyev olmak üzere dönemin Rus edebiyatçılarının dikkatlerini üzerine çekmiş; Dünya edebiyatına yeni bir ustanın gelmekte olduğunu gösteren bir işaret olarak kabul edilmiştir.

Şule Yayınları

 

GÜNLÜKLER
Tolstoy, yaşamının sonuna doğru, 50 yıl boyunca aralıklarla tuttuğu günlükleri için “Günlükler benim” diyordu. Günlükler, 1847 yılında Tolstoy’un bir belsoğukluğu nöbetinden iyileşmesi ve kendisinin eksiksiz ve yumuşatılmamış bir portresini çizmesiyle başlıyor. Bu günlüklerde onun bütün siyasal, ahlâkî ve edebî kanaatleri önümüze tüm canlılığı, sarsıcı ihtişamı ve benzersizliğiyle serilmektedir. Bu kayıtlar Tolstoy’un roman ve siyasal eserlerini şekillendirdiği ham materyalleri içermektedir. Yepyeni fikirlerle dolu bu günlükler açık sözlülükleriyle, samimiyetleri ve acımasızca öz eleştiri niteliğinde olmalarıyla okuyanları çarpacaktır. Anarşist, vejetaryen, ahlâksız, aforoz edilmiş, eğitimci, asker, kendi kendini yetiştirmiş ayakkabı imalâtçısı, dilekçeci, zor bir eş, iyi bir baba ve Rusya’nın muhteşem yaşlı adamı. Tolstoy mükemmel derecede karmaşık ve hatta çelişkili bir şahsiyettir. Bu büyüleyici, ama zaman zaman üzücü günlük, onun yalnızca eşsiz bir yazar olmadığını; aynı zamanda muhteşem bir fazîlet kahramanı olduğunu kanıtlamaktadır.

Çeviri: İbrahim Kapaklıkaya
Anka Yayınları

 

HACI MURAT
1896-1904 yılları arasında yazılan Hacı Murat, büyük Rus yazarı Tolstoy’ un olgunluk dönemi romanları arasında yer alıyor. Hacı Murat, on dokuzuncu yüzyıl Kafkas halkları arasında efsaneleşen, Şeyh Şamil’ le davalıdır. Yurt edinme, hayata tutunma, bağımsızlık, tutsaklık, ihanet ve iktidar sarmalında biçimlenen bir davanın kahramanıdır. Zayıflıklarının ve gücünün farkında bir kahraman. Acımasız bir coğrafyanın geniş yürekli insanları arasındaki iktidar mücadelesinde taraf olmak zorunda kalmıştır; Rusları da sevmez, Şeyh Şamil’ i de.

Seçeneksiz kalmak, bütün duygulardan arınmanın başlangıcı ve sonucu belki de. Savaş bazı insanların kaderidir. Tıpkı inanmasa da taraf olmak zorunda kalmak gibi. Aslolansa direnmek. Her koşulda direnmek ve ayakta kalmak. Tolstoy, ölümüne direnen bir kahramanı yazarak sonsuza taşıyor.

Çeviri: Nihal Yalaza Taluy
Can Yayınları

 

HAYAT ÜZERİNE DÜŞÜNCELER
Tolstoy’un kendisini ve Allah’ı arayış macerası bütün ömrünü kaplamaktadır. Ömrü boyunca anlaşılamadı. Sürdürdüğü burjuva hayatını terk etti. Etrafındaki hiç kimse; karısı bile onu anlayamadı. Seksen iki yaşındayken bir gece evden kaçtı ve İstanbul’a hareket etmek üzereyken bir tren istasyonunda hayata gözlerini yumdu. Bazı çevrelere göre bütün hayatı boyunca sürdürdüğü hakikat arayışlarının sona erdiği ve gerçek hakikati İslam’da bularak bu dini öğrenmek için İstanbul’a yöneldiği iddia edilir.

Tolstoy 1870′li yılların sonundaki ruhsal bunalımını takip eden dönemde dinsel ve teorik görüşleri açıklayan kitaplar yazmaya ağırlık vermiştir. Tolstoy rasyonel düşünceyi tamamen reddeden bir düşünür değildi. “Hayat Üzerine Düşünceler” adlı bu kitapta akılla inanç arasında bir denge kurmaya çalışmıştır.

Çeviri : Turan Dikmetaş
Akvaryum Yayınevi

 

HAYATI SORGULAMAK
Tolstoy’un Prens Nehlyudov’un Günlüğü ve Albert’le birinci sınıf Tolstoy klasikleri sayılan Efendi ile Uşak ve Balodan Sonra’nın yeni tercümeleri…

Efendi ile Uşak’ta insanoğlunun birbirine zıt iki uç noktasındaki iki adam, küçük bir at, bir kızak ve insanın dizginlenemeyen hırsı, doğanın muazzam kudretiyle bütünleşiyor.

Balodan Sonra, genç bir erkeğin aynı anda cinsellik ve asker dünyasıyla ilk kez karşılaşırken kendi dip kompleksiyle yüzleşmesinin öyküsünü anlatıyor: kahramanın bir kadına ulaşabilmesinin mutluluğunun ardından, işkence gören bir erkek vücudu karşısında düştüğü dehşet… Tolstoy, Prens D. Nehlyudov’un Günlüğü’nde burjuva mantalitesinin karşısına yerleştirdiği sanatın büyüsünü, Albert’te bütün canlılığıyla ortaya koyduğu sanatçı kişiliği ve “öteki”ni anlama sınavıyla ilişkilendirerek, bir kez daha insan ruhuna daha derinden nüfuz etmemizi sağlıyor.

Çeviri: Serhan Nuriyev
Kaknüs Yayınları

 

HAZİN BİR EVLİLİĞİN ROMANI
Rivayet olunur ki Nessos, birgün Herakles’in karısı Deianeira’yı kaçırıp ona tecavüze yeltendiğinde Herakles’in zehirli okuna hedef olur. Nessos ölürken Herakles’ten öcünü alabilmek için kanlı gömleğini Deianeira’ya verir. Bu gömleği kocasına giydirdiği takdirde onun aşkını sonsuzcasına kazanacağını söyler. Bir tören esnasında Nessos’un kanlı gömleğini giyen Herakles acıdan kıvranmaya başlar. Bedenine yapışmış olan bu gömleği derisi soyulmak pahasına çıkarmaya çalışsa da bunu başaramaz. Sonunda, dağlardan kökleriyle söküp çıkardığı devasa çamları meydana yığar ve büyük bir ateş yakar. Ve kendini alevler içine atarak hayatına son verir.Tolstoy için olduğu gibi birçoklarımız için de evlilik, Nessos’un kanlı gömleği… Kandırmacayla üzerimize giydirilen ve ancak yalazlarla çıkarılabilen bir gömlek..

Çeviri: Raif Necdet
Kaknüs Yayınları

 

HER ŞEYE RAĞMEN SEVGİ ÖYKÜLERİ
Bir gün ermişlerden birine sormuşlar: “Sevginin sözünü edenler ile sevgiyi gerçekten yaşayanlar arasında ne fark vardır?” “Bakın göstereyim” demiş, ermiş.

Bir sofra hazırlamış. Bu sofraya sevgiyi dilinden düşürmeyen ama dilden gönüle indirmeyen kişileri çağırmışlar. Hepsi yerlerine oturmuşlar. derken, sıcak çorbalar ve arkasından da “derviş kaşığı” denilen bir metre boyunda kaşıklar gelmiş.

Ermiş: “Bu kaşıkların sapının ucundan tutup öyle yiyeceksiniz” diye bir şart koşmuş. “Öyle kaşıkların sapının ucundan tutup öyle yiyeceksiniz” diye bir şart koşmuş. “Öyle kaşığın çukur kısmına yakın yerden tutmak yok.” “peki” demişler ve çorbayı içmeye başlamışlar. Fakat o da ne? Kaşıklar uzun geldiğinden, sofradaki hiç kimse, çorbayı döküp saçmadan bir türlü ağzına götüremiyormuş. En sonunda, bakmışlar bu iş olmuyor, çorbadan vazgeçmişler. Öylece, aç aç kalkmışlar sofradan. Onlar sofradan kalktıktan sonra, ermiş: “Şimdi de sevgiyi gerçekten bilip yaşayanları çağıralım sofraya” demiş.

Yüzleri aydınlık, gözleri sevgiyle gülümseyen insanlar oturmuş sofraya. Ermiş: “Buyurun bakalım” deyince de, her biri uzun saplı kaşığını çorbaya daldırıp karşısındaki kardeşine uzatıp içmişler çorbalarını. Böylece her biri diğerini doyurmuş olarak, şükür içinde sofradan kalkmışlar.

“İşte” demiş ermiş. “Kim ki hayat sofrasında yalnız kendini görür ve doymayı düşünürse, o aç kalacaktır. Ve kim ki, kardeşini düşünür ve doyurursa, o da kardeşi tarafından doyurulacaktır şüphesiz. Şunu da unutmayın ki, hayat pazarındaki alan değil, her zaman veren kazançlıdır.”

Çeviri: Ersin Yıldırım
Arkhe Yayınları

 

HZ. MUHAMMED GİZLENEN KİTAP
* Yayıncının notu : İslam Peygamberi ile ilgili yayımlanmayan risalesi

“…. Bunu söylemek ne kadar tuhaf olsa da benim için Muhammedilik, Haça tapmaktan (Hıristiyanlık’tan) mukayese edilemeyecek kadar yükseklikte duruyor. Eğer insan, seçme hakkına sahip olsaydı, aklı başında olan her bir insan, şüphe ve tereddüt etmeden Muhammediliği; tek Allah’ın ve onun Peygamberini kabul ederdi… - Tolstoy 1828-1910 -

Ünlü Rus yazarı L.N.Tolstoy 1908 yılında Abdullah El-Sühreverdi’nin Hindistan’da basılmış “Hz.Muhammed’in Hadisleri” kitabını okumuştur. Okuduğu hadislerden bir risale (kitapçık) tertip etmiş,bunu Rusya’nın posrednik’ adlı yayınevinde bastırmıştır.

Rus halkı ve özellikle Rus aydınları, L. N. Tolstoy’u ilahi bir kuvvete sahip gibi seviyorlardı ve onun İslamiyeti kabul etmesinin duyulmasının Rus toplumu içinde İslam’a güçlü bir akım başlatabileceğini biliyorlardı. Bu yüzden de Tolstoy’un Hz.Muhammed’in hadislerinden derlediği kitapçığını KGB gibi Rus istihbarat birimleri gizli tutmaya, unutturmaya ve basılmasını engellemeye çalışıyorlardı. Tolstoy, bu risale (kitapçık) ile Rus okurlarını, Hz. Muhammed’in hadisleriyle tanıştırmıştır. Hadislerden seçtiği konularda ‘fakirlik’ ve ‘eşitlik’ gibi kavramları esas almış, Rus halkına ve onları aldatanlara bir ders verir nitelikte olmasına özen göstermiştir.

Tolstoy, seçip kitapçık haline getirdiği bu hadislerle, gerçek adalet ve eşitliğin, gerçek kardeşlik ve fedakârlığın yerinin İslam olduğu, hatta insana saygı ve sevginin ve daha ötesinin de yerinin yine İslam olduğunu vurgulamak istemiştir.

Prof. Dr. Telman Hurşidoğlu ALİYEV
Karakutu Yayınları

 

İÇİMİZDEKİ ŞEYTAN
“Bir zamanlar bir iyi, bir de kötü büyücü varmış. İyi büyücü, bir insanı, kötü büyücünün şerrinden kurtarmak için, onu buğday tanesine çevirmiş. Kötü büyücü birden bir horoz olup, tam taneyi yutacakmış ki, iyi büyücü tanenin üzerine bir şinik buğday dökmüş. Böylece kötü büyücü aradığı taneyi bulamamış.” İşte Hıristiyanlar da Allah’ın kitabı olan İncili bu hale getirdiler. Allah’ın kitabının yanı sıra 49 kitabı kutsal tanıyarak hak ve batılı birbirine karıştırdılar.

Çeviri : Sultan Neval Şimşek/ Serkan Özburun
Kaknüs Yayınları

 

İNSAN NE İLE YAŞAR
Allah vazifesi olmasına rağmen yeni doğum yapmış bir annenin ruhunu, merhametine yenik düştüğü için, alamadan dönen meleğini üç şey öğrenmesi için insan suretine büründürerek dünyaya gönderir: ”İnsanın içinde ne barındırdığını öğren”, ”İnsana neyin verilmediğini öğren” ve ”İnsanın ne ile yaşadığını öğren”. Bu üç bilgiyi edindiğinde, yani insanı tanıdığında melek Rabb’inin sonsuz merhametini de kavradığı için tekrar semaya yükseltir.
İnsan Ne İle Yaşar, Tolstoy’un ahlaki ve dini değerleri ön plana çıkardığı heyecanlı, coşkulu ve hikmetli hikayelerden oluşuyor.

Çeviri: İhsan Özdemir
Timaş Yayınları

 

İTİRAFLARIM
Savaş ve Barış ile Anna Karenina’yı yazmasına rağmen Tolstoy, 51 yaşında geçmişe dönüp baktığında hayatını anlamsız, pişmanlık duyulan bir başarısızlık olarak değerlendirmiştir.

İtiraflarım, Tolstoy’un fikirlerini ve eylemlerini sonsuza dek değiştirdiği ve inanç felsefesini geliştirdiği o dönemdeki düşüncelerini derinden anlamamızı sağlayan gerçek bir Tolstoy klasiği.

Çeviri: İhsan Özdemir
Timaş Yayınları

 

İVAN İLYİÇ’İN ÖLÜMÜ
“Yalan, ölümün arifesinde çevresini kaplayan bu yalan; korkunç, muhteşem ölüm olayını ziyaretleriyle örtmeye çalışarak, yenmeye hazırlanan mersin balıkları düzeyine indirdikleri bu yalan, İvan İlyiç için son derece acı vericiydi. İşin tuhafı, çevresindekiler ona bu hokkabazlıkları yaparken kaç kez ‘Bırakın şu yalanları! Ölmekte olduğumu siz de biliyorsunuz, ben de biliyorum. Yalan söylemekten vazgeçin bari!’ diye bağıracak gibi oluyordu. Ne var ki hiçbir zaman kendinde bunu yapacak gücü bulamıyordu.”

Çeviri: Nihal Yalaza Taluy
Can Yayınları

 

KAFKAS ESİRİ
Jilin, Rus ordunda Kafkasya’da subay olarak görev yapmaktadır. Bir gün Annesinden mektup alır. Yaşlı annesi şöyle yazıyordu: “Artık kocadım, sevgili yavrum, seni dünya gözüyle bir kez daha görmek istiyorum. gel sana hakkımı helal edeyim, cenazemi kaldırır sonra inşallah görevinin başına gidersin. Hem sana bir kız buldum; uslu, akıllı iyi bir kız. Anlaşabilirseniz evlenir temelli burada kalırsın.”

Gerçekten ihtiyar annesinin durumu kötüydü. Daha sonra göremeyebilirdi. Komutanlığa çıkıp izin alarak annesinin görmeye yollanır, fakat Kafkasya’da savaş vardır, Tatarlara esir düşer. Acı ve zorlu günler onu beklemektedir. Büyük yazar Tolstoy’un meraklı ve heyecan verici bu öyküsünden başka, kitapta yer alan diğer öykü ve masalları da büyük bir zevkle okuyacaksınız.

Çeviri: Oğuz Peltek
Yaba Yayınları

 

KARANLIĞIN GÜCÜ
Varlıklı ve yaşlı bir Rus köylüsünün evinde hizmetçilik yapan Nikita, önceleri annesinin ve ev sahibesi hanımın işbirliği yaparak kendisi için hazırladıkları çirkin istikbali keyifle seyretmektedir. Ne var ki, ikbal basamaklarını tırmanırken attığı her haksız ve ahlaksız adım onu bir başka zulüm ve günahın içine iteler…

Karanlığın Gücü, Tolstoy’un, her ayrıntıyı bir nakış gibi işleyerek Rus köylülerinin hayatına ayna tuttuğu bir oyunu…

Çeviri: Serhan Nuriyev
Timaş Yayınları

 

KAZAKLAR
Olenin, Moskova’nın kibar çevrelerindeki hayatından bıkmış bir delikanlıdır. Yeni dünyada mutluluğu bulacağına inanır ve bu düşünceyle Kafkasya’ya gidip Kazaklar arasında yaşamaya başlar. Aradığı para ve unvana bağlı olan değil, kendiliğinden var olan bir mutluluktur.

“Savaş ve Barış” ve “Diriliş”ten sonra Tolstoy’un üçüncü büyük romanı olarak kabul edilen “Kazaklar”, yazarın sanat gücünü ve düşünce derinliğini en açık şekilde ortaya koyması bakımından mutlaka okunması gereken güçlü bir dünya klasiği…

Çeviri: Serhan Nuriyev
Timaş Yayınları

 

KORKUNÇ İVAN
Çar Feodor İvan Vasilyeviç, çevresindeki tüm soyluları çeşitli bahanelerle öldürtüp ya da çeşitli sebeplerle, uzaklaştırarak tamamen kendine bağlı bir yönetim düzeni kurmuştur. Sloba’daki görkemli şatoya yerleşmiş, burada bir tür tarikat kurarak kendini başrahip ilân etmiştir. Ne var ki en kanlı kararlar, burada yapılan ayinlerde alınmaktadır; Rus halkının gözünde Tanrı tarafından gönderilmiş olarak görülen Çar, öldürttüğü insanları rüyalarında gören, bunun şeytanın işi olduğunu düşünerek çareyi daha fazla can kıymakta bulan bir hastadır aslında.

Tolstoy, Korkunç İvan adlı romanında Çar, onun çevresindeki yardakçıları ve ona karşı çıkan soyluları soluk, cansız karakterler olarak ele almamıştır. Bilâkis yazar, dönemin ekonomik zorluklarını, bitmek bilmeyen savaşları, birtakım aşk hikâyelerini, hatta halkın batıl inançlarını da büyük bir canlılıkla ortaya koyarak, kişileri tarih içindeki yerlerine oturmuştur. Yazar Tolstoy böylece tarihin bir yaprağını edebiyata taşıyor.

Tolstoy 1917 Devrimi’nden sonra ülkesini terk etmiş, ancak daha sonra Sovyetler Birliği’ne geri dönerek, kaleme aldığı eserlerle Stalin Ödülü’ne lâyık görülmüştü.

Çeviren: Ertuğrul Kayihan
Beyaz Balina Yayınları

 

KRALIN HEDİYESİ
Çocuk kitabı…

Günün birinde bir köylü çok değerli bir pırlanta bulmuş.
“Ne yapayım ne edeyim?” diye düşünürken krala götürmeye karar vermiş.
Saraya gidince uşağa kralın huzuruna nasıl çıkabileceğini sormuş. Uşak sormuş:
- Niçin kralla görüşmek istiyorsun?

Tomurcuk Yayınevi

 

İÇİMİZDEKİ ŞEYTAN
“Bir zamanlar bir iyi, bir de kötü büyücü varmış. İyi büyücü, bir insanı, kötü büyücünün şerrinden kurtarmak için, onu buğday tanesine çevirmiş. Kötü büyücü birden bir horoz olup, tam taneyi yutacakmış ki, iyi büyücü tanenin üzerine bir şinik buğday dökmüş. Böylece kötü büyücü aradığı taneyi bulamamış.” İşte Hıristiyanlar da Allah’ın kitabı olan İncili bu hale getirdiler. Allah’ın kitabının yanı sıra 49 kitabı kutsal tanıyarak hak ve batılı birbirine karıştırdılar.

Çeviri : Sultan Neval Şimşek/ Serkan Özburun
Kaknüs Yayınları

 

KROYÇER SONAT
Kroyçer Sonat, bir tren yolculuğu öyküsüyle başlıyor, insanoğlunun ruhunun derinliklerinde uyuyan şiddete, kıskançlığa, zavallılığa uzanıyor. Trende başlayan bir söyleşi sırasında yolcular arasında bulunan, kitabın baş kahramanı Pozdnişev, nasıl olup da böyle çöktüğünü, bezginleştiğini anlatır. Gençliğinde sefih bir hayat sürmüş, sonradan kendinden iğrenmeye başlamıştır. Terzilerin, güzellik uzmanlarının yardımıyla erkeklerin hayvansal içgüdülerini alevlendirdikleri için toplumun ve kadınların suçlu olduğu kanısına varmıştır. İçinde uyanan pişmanlık Pozdnişev’i değişime itmiş, o da bu doğrultuda evlenmiş, çocuk sahibi olmuştur. Ancak, kadınlarla erkekler arasındaki onulmaz farklar, bir yandan da Pozdnişev’in kıskançlığı nedeniyle bir süre sonra karısıyla birbirinden nefret etmeye başlamışlardır. Karısının onu bir müzisyenle aldattığından kuşkulanmasıyla birlikte Pozdnişev’in ruhunun derinlerinde yatan şiddet açığa çıkmış, geri dönüşsüz zararlara yol açmıştır. Pozdnişev’in öyküsü, Lev Tolstoy’un yaşadığı dönemin ahlâk anlayışının ve bazı değerlerin değişmesiyle yaşanan sancıların bir panoraması niteliğindedir. Kadın-erkek ilişkilerinde erdemin gerekliliğine inanan Tolstoy, kendi görüşü doğrultusunda erdemsizliğin insanoğlunu ne gibi çıkmazlara sürüklediğine işaret etmeye çalışıyor. Tabii, Beethoven’ın ünlü Kroyçer Sonat’ını dinleyip dinlememek, size kalmış.

Çeviri: Nihal Yalaza Taluy
Can Yayınları

 

KURT İLE YAŞLI KADIN

Çocuk kitabı… Satışı yok…

 

KÜÇÜK ŞEYTAN
Çocuk kitabı…

Büyük Rus yazarı Lev Tolstoy (1828-1910), dünyanın gelmiş geçmiş en büyük yazarlarından biri. Ölümsüz romanlar yazmış. Kitapları bugün de dünyanın dört bir yanında aralıksız okunuyor. Bu dev yazar, çocukları çok sevmiş. Onlar için de birbirinden güzel kitaplar yazmış. Kendisinin de pek çok çocuğu varmış. Soylu bir aileden gelen bu büyük yazarın yaşadığı dönemde Rusya’da çarlık yönetimi varmış. Tolstoy bu yönetime karşı büyük tiksinti duyarmış. Devletin başındaki çarlar da, doğal olarak onu sevmemişler. Ama Rus halkı bu dev yazarı çok sevmiş. Kendisi de varlıklı biri olduğu halde romanlarında büyük toprak sahiplerine karşı ezilen, sömürülen insanları savunmuş.

Küçük Şeytan da yine küçük çocuklar için masallardan ve öykülerden oluşuyor…

Çeviri: Füsun Tayanç
Can Yayınları

 

ÖLÜM MANİFESTOSU
Ve dedi: “En kof ceviz bile kırılmak ister. Olgun yemişler tutunamaz ağaca. Öyleyse kabuğum kırılacak diye hayıflanmamalıdır insan. Toprağa düşmemek için çırpınmamalıdır meyve. Düşün! Bir şeyin geldiği yere dönmesi kadar sevindirici ne olabilir? Tohumun ağaca, ağacın tohuma dönüşümünden başka birşey değildir hayat. Yani ölüm… Fakat insanlar öykü kefelenmişlerdir. Ve kefelenen her şey öldürücüdür. İnsana düşen, tüm libaslarından soyup öylece seyretmektir ölümü. Yani hayatı..

Çeviri: Sultan Neval Şimşek, Serkan Özburun
Kaknüs Yayınları

 

POLİKUŞKA
Tolstoy, aynı zamanda 19. yüzyıl Rusya’sının en etkili ahlâkçı düşünürüdür belki de. Birçok yazısında din, toplum, ahlâk ve sanat konularındaki görüşlerini açıklamış, Rus Ortodoks Kilisesinin bağnazlığını eleştirmiş, köylülerin yoksulluk ve eğitimsizliğine çözümler aramıştır. Tolstoy’un 1855-1863 yılları arasında yazdığı ‘halk için öyküler’ arasında yer alan Polikuşka’da, onun daha çok maddeci toplumun doğal insan üstündeki etkilerini konu edinen yapıtlarındandır. Genç Tolstoy’un, köylü yaşamı üstüne parlak bir öyküsüdür Polikuşka; ama en küçük bir romantizm içermez yazarın yaklaşımı; tam tersine, Çehov’un bu konudaki bazı öykülerinde rastlanan katı bir gerçekçilikle kaleme alınmıştır.

Çeviri: Mehmet Özgül
Can Yayınları

 

SAMİMİ SAADET
Tolstoy’un önemli eserleri arasında yer alan Samimi Saadet, sizi yeniden dirilişe davet ediyor. Yaşama, aşka ve geleceğe dair hayallerinizi bulabileceğiniz bu kitap, ideallerinizi de güncelleştiriyor. Bu eser, hayatınızda karşınıza çıkan kişilerle uzlaşmacı bir tavır sergilemenizde size yardımcı olacaktır.

Elinizde bulunan kıymetleri kaybetmeden yeniden kazanmanın hikâyesi belki de şimdi elinizin altında… Tükendiğini sandığınız sevgi ve aşk, zaman ve mekân değişince, farklı bir kılığa bürünüp yine karşınıza çıkıyor. Samimi Saadet; ümitsiz aşkınızı, yitirdiğini sandığınız sevginizi size geri veriyor. Ruhunuzu ayakta tuttuğunuz sürece gönlünüzdeki duygunun da diri kalacağını fısıldıyor sizlere… Sonsuza dek yaşamak adına, aşkı ve sevgiyi yarınlarda tüketmemek adına ve tüm yalanları örtmek adına saadetinizi geciktirmeyin.

Çeviri: Ayşenur Menekşe
Mavi Yelken Yayıncılık

 

SANAT NEDİR ?
Şunu hiç unutmamalıdır ki, sanat, bir fedakârlık abidesidir. Eğer siz fedakârlığa talip değilseniz, milyonlarca insanın ömrünü verdiği bu müesseseye katılmaya hakkınız yok demektir. Sanatın en önemli yardımcısı ve düzenleyicisi olan eleştiri öyle kötü insanların ellerine bırakılmış ve öylesine kötü kullanılmıştır ki, bu kişiler gerçek sanatı ve sanatçıyı, zararlı birer yaratıkmışçasına dışlamışlar, kötülemişlerdir. Sanattaki çarpıklıklardan ve yanlış uygulamalardan dolayı sanat ve sanatçılar zarar gördüğü gibi, sanat okulları da harap olmuştur. Geçmişte, sanat okullarından mezun olan sanatçılar adaşlarına destek olur, onların yardımına koşarlardı. Fakat şimdi?… Şairler, yazarlar, eleştirmenler birbirlerine girmiş, kanlı bıçaklı olmuşlar, sonuçta da halk tarafından tepki görmüşlerdir. Sanat ve bilimin birleştirilmesi yolunda ilerlemesi gerekirken, sanatın bilimle kaynaşması engellenmiş, tenkitçiler halk düşmanlığı yapmışlardır. Sanatçılar, kendi aralarındaki meseleleri çözmedikçe topluma yararlı olamayacaklardır.

Çeviri: Baran Dural
Bilge Karınca Yayınları

 

SAVAŞ VE BARIŞ (2 CİLT)
Savaşla barış birbirini izler, savaş sahneleri ardından aile sahneleri karşımıza çıkar. Romanın başında Nataşa Rostov henüz bir çocuktur, oysa genç Piyotr Bezuhov çoktan evli bir erkektir ama mutsuzdur; karısı, herkesi aynı gülüşle selamlayan güzel prenses Helena’dan ayrılır. Ama Helena ölür. Nataşa’ysa Piyotr’un arkadaşı Prens Andrey Bolkonskiy’le nişanlıdır. Helena, nişanlısının yokluğunda erkek kardeşi Anatol Kuragin’e aşık olur ve onunla kaçmaya kalkışır. Daha sonra Prens Bolskonskiy’in ağır biçimde yaralanması üzerine, Nataşa ona ne kadar derin bir aşkla bağlı olduğunu anlar ve ondan af dilemek ister.

Ancak, Nataşa Piyotr ile evlenip, kendisini ailesine adar ve Dekabrist ayaklanmasına katılan kocası, 14 aralık 1825′ de Sibirya’ya sürülünce onun peşinden gider.

Savaş ve acı dolu sahnelere karşın,”Savaş ve Barış” a egemen olan renkaşk ve yaşamla doludur. Tolstoy, “roman yazarken sanatçının amacı bir sorunu tartışılmaz biçimde kökünden çözmek değil, ama sayılamayacak kadar çok, bitmek tükenmek ilmez tezahürleri içinde yaşamı sevindirmektir” der.

Çeviri : Şakir Eldemir
Morpa Kültür Yayınları

 

SERGİ BABA
Kırklı yıllarda Petersburg’ta herkesi hayretler içinde bırakan bir olay oldu. İmparator I Nikolay’ın yanında parlak bir mevki kazanacağına herkesin büyük ümit beslediği, Kirasir süvari bölüğü hassa komutanı, yakışıklı genç prens, imparatoriçenin yanında onun özel şefkatine sahip güzel nedime ile düğünlerine bir ay kala istifa etti, sözlüsüyle olan tüm ilişkilerini kesti ve büyük olmayan kendisine ait mülkü kız kardeşine vererek, rahip olmak amacıyla manastıra gitti. Olayın gerçek sebebini bilmeyenlere bu çok sıra dışı ve izah olunmaz bir şey gibi göründü ki, var olan bu durumdan başka çıkış yolunun olabileceğini tahmin bile etmedi.

Çeviri: Sevinç Üçgül
Multilingual Yayınları

 

SEVGİ NEREDEYSE TANRI ORADADIR
“Sevgi Neredeyse Tanrı Oradadır” Tolstoy’un İnsan Ne ile Yaşar ve Efendi ile Uşak’tan sonra dini muhtevalı üçüncü öykü kitabı. İnsanın cevherinde saklı iyilik, doğruluk, fedakarlık, cömertlik gibi duyguların yine iyilik, doğruluk, fedakarlık ve cömertliğin ikliminde ortaya çıkacağı tezini sunuyor Tolstoy. İnsanlara karşı davranışlarınızın Tanrı’dan görmek istediğimiz muameleyle aynı olması gerektiğini… Ve sevginin insan ruhunu arındıran en etkili iksir olduğunu…

“Sevgi Neredeyse Tanrı Oradadır” her yaştan insana söyleyecek sözü olan, edebi, hikemi, başarılı bir

Çeviri: İhsan Özdemir
Timaş Yayınları

 

SEVGİNİN YASASI & ŞİDDETİN YASASI
Modern bir çağın yazarı olsa da Tolstoy, bu kitapta sözünü ettikleriyle, doğuş nedeni tahammülsüzlük ya da düşmanlık gibi insan “alışkanlıkları”nın asırlardır işlenen katliamları, cinayetleri nasıl beslediğini, ne gibi kadim anlayışlara değdiğini dillendiriyor ve kadim anlayışlardan, yirmi asır önce inen ve hala gerçekleşmekte olan İsevi doktrinden bahsetse de ölümünden sonra, yani günümüzde gerçekleşen katliamların, cinayetlerin bir şeceresini çıkartacak kadar etkili olmayı başarıyor.

Çeviri: Ekrem Özbek
Metropol Yayınları

 

SİVASTOPOL
Cerrahlar, tiksinti veren, ama yararlı olan kesme işiyle meşguller. Şimdi eğri, keskin bıçağın sağlıklı, beyaz deriye girdiğini, yaralı şahsın birden kendine gelip berbat, sinir bozucu bir haykırmayla küfrettiğini görüyorsunuz; sıhhiye erinin kesilen kolu bir köşeye fırlattığını, aynı odada bir sedyenin üzerinde başka bir yaralının yattığını ve arkadaşına yapılan ameliyatı seyrederken, fiziksel ağrıdan çok korku ve endişeden kaynaklanan ruhsal bir acı ile kıvranıp inlediğini görüyorsunuz; sizi varlığınızın derinlerine kadar sarsan dehşet verici manzaralara şahit oluyorsunuz; savaşı, mızıka ve bandolardan, zıplayıp duran cakalı atlara binmiş generallerden ve sancakların dalga dalga akışından ibaret güzel, düzenli ve şaşaalı bir olay olarak değil, gerçek yüzüyle görüyorsunuz -kan, ızdırap ve ölüm olarak…

Çeviri: M. Ali Özkan
Şule Yayınları

 

TANRI’NIN EGEMENLİĞİ İÇİNİZDEDİR
Yüz yılı aşan bir zaman boyunca sansür baskısına maruz kalan bu kitap, Batı dünyasında hala yok sayılıyor. Şiddeti ve savaşı meşrulaştıran ve öldürmeye onay veren Kiliseyi Hıristiyanlık karşıtı bir kurum olarak gören Tolstoy, Kilise Hıristiyanlığını, dünyanın en yozlaşmış dini diyerek reddediyor.

Kitabın yayınlanmasıyla birlikte din ve devlet otoritelerinden gelen yoğun tepkilerle karışlaşan Tolstoy, 1901 yılında Rus Ortodoks Kilisesi tarafından aforoz edilmiştir.

Beklenenin ötesinde etkilere yol açan bu kitap, aralarında Mahatma Gandhi’nin de bulunduğu, farklı dünya örüşlerine sahip pek çok insanı derinden etkilemiştir. Bugün sivil itaatsizlik veya pasif direniş olarak bilinen muhalefet tarzı, esas olarak Tolstoy’un bu kitapta dile getirdiği fikirlere dayanmaktadır.

Kaos Yayınları

 

ÜÇ ÖLÜM
Aynı sonla karşılaşan iki hastanın, birisinin zengin tabakadan, diğerinin fakir halktan oluşu ele alınmış ve ölüm anına kadar her ikisinin de duyuş, görüş ve düşünceleri en ince ayrıntılarına kadar çok güzel bir şekilde canlandırılmıştır.

Zengin hanımefendinin kaçınılmaz olan ölümden kurtulmak için çırpınışı, yabancı memleketlere gitmek arzuları, ölümden kurtulmak için her çareye başvuruşu, buna karşılık zavallı arabacının kaderin cilvesine boyun eğerek; tevekkül ederek, ölümü bekleyişi gerçekten de hayatın tam bir ifadesi olarak canlandırılmıştır.

Ve yine üçüncü ölüme sebep olan insanoğlunun karakterini göstermektedir. Zira hiçbir varlığın -menfaat karşılığı dahi olsa- bir diğerinin hayatını son vermeye hakkı olmadığını ve her varlığın, yaratılışı gibi ölümünü de tevekkül ederek Allah’tan bekleyeceğini göstermektedir.

Çeviri: Derya Sungur
Mavi Yelken Yayıncılık

 

VAHŞİ ZEVKLER
Savaş…
“… Hükümetlerin özünde itaat etmek değil, buyurmak vardır. İşte bu nedenledir ki, hükümetler daima buna yönelecek ve iktidardan isteyerek hiçbir zaman vazgeçmeyeceklerdir. Hükümetlere iktidarı ordu sağladığına göre, hükümetler hiçbir zaman kendi var olma nedenleri olan ordudan, kısacası savaştan vazgeçmeyeceklerdir.”

Avcılık…
“… Üçkâğıtçılık, kalleşlik, tuzağa düşürmek, pusu kurmak, çok sayıda kişinin bir kişiye, güçlünün zayıfa saldırısı, bütün bunlar kurbanlarının niteliklerinden bağımsız olarak kendiliğinden kötü eylemdir. … bütün bu kötü ve canice eylemler utanç duyulmadan, açıkça, savunmasız olan canlı varlıklara karşı yapılmaktadır, üstelik aynı şeyin insanlara karşı yapılmasına onay vermeyecek aynı insanlar tarafından.”

Et Yiyiciler…
“… Vejetaryenizm sorununun özünü yerinde görüp incelemek amacıyla mezbahaları ziyaret etmeyi düşündüm. Ama her defasında kesinlikle karşılaşacağı ve önlenmesi imkansız bir acıya tanık olmanın getireceği bir rahatsızlık yüzünden bu ziyareti hep erteledim. … Barakanın sağında, adaleli kollarının üzerinden gömleklerinin kanlı kollarını sıvamış altı kasap, kanlı önlükleriyle bir sıranın üzerinde oturuyordu…. Kasaplardan biri hayvan kesiminin nasıl gerçekleştiğini anlattı ve bu işlemin yapıldığı yeri gösterdi. … çoğu zaman olduğu gibi geçeğin, hayal gücünün yarattığından daha az bir etki yaratacağı duygusuna kapıldım, bu yanlıştı…”

Çeviri: Dominik Pamir
Kaos Yayınları

 

VE IŞIK KARANLIKTA PARLIYOR
Lev Tolstoy’un, kendi yaşamından yola çıkarak kaleme aldığı bu eser, beş perdelik bir dramdır. Oyunun kahramanı, vicdanlı Rus soylusu Nikolay İvanoviç, tıpkı Tolstoy gibi, topraklarını ve malikanesini köylülere terk etmek istemektedir. Hıristiyanlığın özü olarak gördüğü İsa’nın Dağdaki Vaaz’ına dayanarak aristokrat yaşam tarzından vazgeçen Nikolay, kurulu düzeni, devleti, mülkiyeti ve askerliği reddeder. Her türlü şiddete karşı olan Nikolay İvanoviç, Kiliseyi ve ona hizmet eden ruhban sınıfını, şiddeti onayladığı ve dini yozlaştırdığı için tümden reddeder. Onurlu bir yoksulluğu tercih eden Nikolay’ın, idealleriyle gündelik yaşamı arasındaki gerilimi işleyen bu oyun, Tolstoy’un “Hristiyan anarşizmi” olarak tanımlanan düşüncelerini sunuyor.

Çeviri: Dominik Pamir
Kaos Yayınları

 

ŞEYTAN
Tolstoy, Şeytan’ı. Anna Karenina’dan yaklaşık on yıl sonra, 1898 yılının Kasımında yazmıştır. Bu ilginç uzun öykü, okuru, Kreutzer Sonat ile birlikte Tolstoy evreninin en temel iki sorunsalıyla bir kez daha karşı karşıya getiren sınırlı bir özet gibidir: Taşra aristokrasisine dayalı ideal “aile mitosu”yla ve kadının bir baştan çıkartıcı olduğu anlayışıyla Tolstoy, bu öyküde, etkilendiğini bildiğimiz Schopenhauer irade felsefesinin sanki bir uygulamasını gerçekleştirir. Orada türün devamından öteye bir amacı bulunmayan “irade”, “cinsel dürtü” olarak kişiyi sürükler durur. Bu durumda şeytan, asıl içimizdeki o karşı konulmaz dürtüdür. Dışarıdaki şeytan kadın ise, bu dürtüyü uyaran nesneden başka bir şey değildir. Şeytan: İçimizdeki karşı konulmaz dürtü

Çeviri: Saniye Güven
Bordo Siyah Yayınları

MİTOLOJi  NEDiR?

Mitoloji kelimesi, yunanca mythos ( masal - hikaye ) ve logos ( söz ) kelimesinden yapılmıştır. Mitoloji; çok ski zamanlarda gelmiş ve yaşamış olan ulusların  inandıkları tanrıların,  kahramanların, devlerin ve  perilerin hayat ve bahseden hikayelerdir. Her toplumun kendine özgü bir mitoloji maceraları vardır. Ve temsil ettiği topluluğun aynası gibidir. Mitolojiler toplumdan topluma farklılık gösterdiği gibi ortak yanlarda çok bulunmaktadır. Mitolojide geçen öykülerin hepsi hayal ürünü değildir. Birçok mitolojide geçen tufan olayı, yapılan kazı ve araştırmalar sonuçu gerçek olduğu ispatlanmıştır.
Mitolojilerin en güzeli olarak olarak kabul edilen klasik mitoloji ( Greek mitoloji ) deki öykülerin tamamına yakın bir bölümü ya Anadolu da geçmektedir, yada anadolu ile ilintilidir.

Mitoloji Tanımı İçin Söylenenler:

Carl Gustave Jung’a göre, “Kendi içsel görümüze göre ne olduğumuz ancak mitos aracılığıyla ifade edilebilir. Mitos bilimden daha bireyseldir ve yaşamı ondan daha kesin biçimde ifade eder

Murry Hope’ye göre,  Gerçekte tüm mitler gerçeğin bir parçasını içerirler. Kimi yetkelerin salt mitolojisi saydığı Oera Linda Kitabı, Tufan öncesi ve sonrasındaki kadim Frisya halklarının tarihini aktarmaktadır. (Atlantis Efsane mi Yoksa Gerçek mi? sf. 38,39)

Brockhaus adlı Alman ansiklopedisine göre, “Tarihde adı geçmeyen, artık unutulmuş büyük kahramanlara ait efsaneler, mitolojinin kadrosuna girer” (Prof. Dr. B. Ögel. Türk Mitolojisi Cilt 1. sf. 5 ).

E. A. Gardner’e göre, Mitoloji, ”Tabiat varlıkları ile olaylarına, kişilik verme sureti ile anlatma şeklidir  (Prof. Dr. B. Ögel. Türk Mitolojisi Cilt 1. sf. 5 ).

Prof. Dr. B. Ögel’e göre, “Efsanelerin kendilerine Mythus veya Mythe denir. Mitoloji ise bu efsaneleri inceleyen bir ilim koludur. Mitoloji araştırmaları, din tarihi incelemeleri ile de yakından ilgilidir. Fakat mitoloji, yalnızca bir din tarihi de değildir.

Mitoloji, insanlığın ruh aleminin sembollerle ifade edilmiş bir aynasıdır.  (Prof. Dr. B. Ögel. Türk Mitolojisi Cilt 1. sf. 5,6 ve19)

Ayça Akgüner’e göre Mitoloji, “Efsane Bilimi”dir. Yani ilkel insanların ve insanüstü varlıkların başından geçen masalsı olayların incelenip anlatılmasıdır. Eski çağlarda yaşamış olan insanların doğa olaylarına, sosyal ilişkilerine, dini inançlarına bakış açılarının yorumlanmasıdır. Her ulusun, her ülkenin tarihi; çeşitli efsaneleri, destanları, kahramanlık öykülerini, inanç sistemini tanrılarını, insanlarını, masallarını, söylencelerini barındırır.”

Yukarıdaki alıntılarda mitolojinin ne olduğu çok iyi bir şekilde ifade edilmiştir. Çünkü mitoloji, doğa üzerine işlenmiş olan prototipler’in (İlk Örnekler) harici kısmının hayâllerde canlandırılarak (veya onları canlı görerek) anlatılma şeklidir. Bir başka deyişle, kadim inisiyecilerin trans halindeyken doğa üzerinde gördükleri resim ve şekilleri, doğa üstü olaylarla süsleyerek anlattıkları hikayelere mitoloji adı verilmiştir.

Ömer Hayyam’ın Hayatı

Asıl adı Giyaseddin Ebu’l Feth Bin İbrahim El Hayyam’ dır.18 Mayis 1048′de İranin Nişabur kentinde doğan Ömer Hayyam bir çadırcının oğluydu. Çadırcı anlamına gelen soyadını babasının mesleğinden almistir.Fakat o soyisminin çok ötesinde işlere imza atmıştır.İlgilendiği ilimler:matematik ,fizik,astronomi,şiir,tıp,müzik. Horasan’ın yıldızı; İran’ın; Irak’ı Acemi ve Irak’ı Arabi olmak üzere her iki Irak’ın dahisi, feylesofların prensi Ömer!

Daha yaşadığı dönemde İbn-i Sina’dan sonra Doğu’nun yetiştirdiği en büyük bilgin olarak kabul ediliyordu. Tıp, fizik, astronomi, cebir, geometri ve yüksek matematik alanlarında önemli çalışmaları olan Ömer Hayyam için zamanın bütün bilgilerini bildiği söylenirdi. O herkesten farklı olarak yaptığı çalışmaların cogunu kaleme almadi, oysa O ismini çokça duyduğumuz teoremlerin isimsiz kahramanıdır.

Elde bulunan ender kayıtlara dayanılarak Ömer Hayyam’ın çalışmaları şöyle sıralanabilir:

Yazdığı bilimsel içerikli kitaplar arasında Cebir ve Geometri Üzerine, Fiziksel Bilimler Alanında Bir Özet, Varlıkla İlgili Bilgi Özeti, Oluş ve Görüşler, Bilgelikler Ölçüsü, Akıllar Bahçesi yer alır. En büyük eseri Cebir Risalesi’dir. On bölümden oluşan bu kitabın dört bölümünde kübik denklemleri incelemiş ve bu denklemleri sınıflandırmıştır. Matematik tarihinde ilk kez bu sınıflandırmayı yapan kişidir. O cebiri, sayısal ve geometrik bilinmeyenlerin belirlenmesini amaçlayan bilim olarak tanımlardı.Matematik bilgisi ve yeteneği zamanın çok ötesinde olan Ömer Hayyam denklemlerle ilgili başarılı çalışmalar yapmıştir. Nitekim, Hayyam 13 farklı 3. dereceden denklem tanımlamıştır. Denklemleri çoğunlukla geometrik metod