Bugün: 07/10/2008. Hoşgeldiniz!

Aralık, 2007

Tiyoüre Liçi

Altın ve gümüşün asidik tiyoüre çözeltisinde çözündüğü ilk kez 1941 yılında Plaksin ve Kozhukhova tarafından açıklanmıştır. Bu konuda saf metaller, cevherler, konsantreler ve artık malzemelerden altın ve gümüş kazanımına yönelik çeşitli araştırmalar yapılmıştır.

Groenewald (1976) tarafından Güney Afrika altın cevheri kullanılarak, cevherde mevcut demirden kısmen oksitleyici olarak yararlanılma yanında, oksitleyici olarak sülfürik asit kullanılarak asidik tiyoüre liçi deneyleri yapılmıştır. Bu deneylerde ton cevher başına 1,4 kg tiyoüre ve 0,5 kg sülfürük asit kullanılması durumunda bir saatlik liç süresi sonunda altının % 98′inin çözeltiye alınabileceği anlaşılmıştır. Tiyoüre derişiminin 0,1 mol olması durumunda ise aynı sonuca ancak 8 saatlik bir liç süresi sonucunda ulaşılabilmektedir. Böyle bir uygulamada, siyanürleme işlemi ile kıyaslandığında, tek dezavantajın daha fazla reaktif tüketimi olduğu sonucuna varılmıştır. 50 gr altın ve 250 gr gümüş içeren bakır konsantresi kullanarak siyanürleme ve asidik tiyoüre liçi deneyleri yapmışlar ve asidik tiyoüre kullanılması durumunda altının % 12,2 ve gümüşün de % 10,8 kez daha hızlı çözündüklerini göstermişlerdir. Ayrıca, çözünme tepkimesinin kütle transferine dayandığı ve tepkimenin düşük derişimlerde demir iyonlannın difüzyonu ile kontrol edildiği sonucuna varmışlardır. Altın kazanma verimine siyanürlemede 36 saat sonunda ulaşılırken, tiyoüre liçinde bu sürenin 6 saate düşebileceği anlaşılmıştır. Çevre açısından daha az sorun yaratması, çözelti elden geçiriminin daha kolay olması yanında, tiyoürenin, altın ve gümüşe karşı daha seçimli davrandığı sonucuna varılmıştır.

Amonyak Liçi

Refrakter karakterli sülfürlü cevherlerin siyanürleme öncesi kavurma işlemine tabi tutulması sırasında oluşan SO2 gazı çevre sorunlarına neden olmaktadır. Basınç altında oksitleme işlemleri ise yüksek sıcaklıklarda ve korozif asidik koşullarda çalışma erektirmesi yanında, daha sonraki siyanürleme işleminin alkali ortamda yapılması nedeniyle bazı zorlukları beraberinde getirmektedir. Söz konusu sakınca ve zor koşullan ortadan kaldırmak amacıyla ucuz, az toksik, az korozif, geri kazanımı kolay ve iyi bir kompleks oluşturucu olan amonyak çözeltisiyle doğrudan altın ve gümüş kazanımı üzerinde çeşitli çalışmalar yapılmıştır. cevherlerden altın ve gümüşün %95′inin 2-4 saat arasında çözeltiye alınabileceği anlaşılmıştır. Çözünmenin sıcaklığa çok bağlı olduğu ve yeterli bir çözünme hızına 120°C‘nin üzerinde ulaşılabileceği ifade edilmektedir. Çözünme tepkimesinin karıştırma hızına pek bağımlı olmadığı ve kimyasal karakterli olduğu, kullanılan oksitleyici cinsine bağlı olarak da, aktivasyon enerjisinin 49-90 kJ/mol arasında değiştiği belirlenmiştir.vs..vs..

Tiyosülfat Liçi

Siyanüre kıyasla daha az toksik olması ve iyi bir kompleks oluşturucu ve yabancı katyonlardan daha az etkilenme özelliği dikkate alınarak altm ve gümüş kazanmamda tiyosülfat üzerinde durulmuş ve bu konuda çeşitli çalışmalar yapılmıştır.

Klor Liçi

Çözünme hızının yüksek olması, ucuz olması ve çözünme mekanizmasının oldukça basit olması dikkate alınarak cevher, konsantre ve artık malzemelerden klorlama yoluyla altın kazanımı konusunda çeşitli çalışmalar yapılmıştır. Klor ortamında altının çözünmesi Tepkime 15 uyarınca gerçekleşmekte ve anyonik bir kompleks oluşmaktadır. Ancak, ortamda mevcut metal sülfürler de (özellikle pirit) klorla etkileşmekte ve önemli ölçüde klor tüketimine neden olmaktadır.

İyot-tyodür Liçi

Bu yöntemde bir alternatif olabilir.

Altın aramada yeni araştırılmaya başlanan alternatifler

Altın bazı zamanlar, mikroskopla görülemeyecek kadar küçük olabiliyor. Örneğin, sülfürlü minerallerin içindekiler… Bu tip altına “görünmez altın” deniyor. Güney Afrikalı bilim adamları, altın parçacıklarını ayrıştırabilmek için öncü bir yöntem geliştirdiler. Mineral örneğiyle beslenen bakterileri kullanarak bu “görünmez altın’ı elde ettiler. Ancak, düşük kalitedeki cevherden altın elde etme konusunda çok ilginç ve yeni bir yardımcı daha bulundu: hardal bitkisi..

“Phytology”(bitkibilimi) ve “mining” (madencilik) kelimelerinin birleşmesinden oluşan “phtyomining” yönteminde, Çin hardal bitkisi, altının ayrışmasında kullanılıyor.

Sonuç Olarak

Refrakter karakterli altın cevherlerinin ekonomik olarak değerlendirilebilmesi için tek bir çözüm yolu bulmak olası değildir. Her malzemeye özgü farklı özellikler dikkate alınarak en uygun çözüm yolunun belirlenmesi gerekmektedir. Bazı durumlarda malzemenin bir oksitleme işleminden geçirilmesini takiben siyanürleme prosesi başarı ile uygulanabilirken, bazı durumlarda ön işlemlerden geçirme de yeterli olamamaktadır. Refrakter özellikler yanında, siyanürün son derece toksik bir madde olması da çeşitli sorunlar yaratmaktadır. Siyanürleme prosesi, özellikle alkali ortamda çalışıldığı için, son derece güvenli bir uygulama olmakla birlikte, gerekli önlemler alınmaması durumunda proses atıkları çok ciddi sorunlara neden olabilmektedir. Siyanürün son derece toksik bir madde olması insanların bu prosese bir önyargı ile yaklaşmalarına da neden olmaktadır. Tüm bu nedenler bir araya geldiğinde de siyanüre alternatif, tercihen toksik olmayan veya en azından daha az toksik olan, bir çözücü ile altın ve gümüşü çözeltiye alabilme konusunda oldukça yoğun araştırma geliştirme faaliyetleri sürdürülmektedir. Söz konusu araştırmalar içerisinde endüstriyel ölçekte kullanılabilirlik düzeyine en yaklaşmış olanının tiyoüre olduğunu söylemek mümkündür.

derleme: Güvenç Sönmez Ocak & Şerife Gümüş

Sansür kararı Erdoğan’ındı

Fazıl Say öfkeli… “Karanlık güçlere teslim olmayacağız” dediği açıklamasında, bu iktidarın kendisine ve müzik sanatına şimdiye kadar dostça davranmadığını söylüyor.
Örnek olarak da kendi yazdığı “Metin Altıok ağıtı” adlı oratoryonun, iktidarın ilk kültür bakanınca sansürlendiğini hatırlatıyor.
“Bu olayı hiç unutamıyorum” diyor.
Onda bu kadar yer eden ve 3.5 yıl sonra patlamasına neden olan olayı kısaca hatırlatmak istiyorum.

‘İbret için yakılması…’
Bu sansüre tanığım.
Çünkü sansürlenen görüntüler, bizim “Sivas belgeseli”ndendi.
2003 Temmuz’uydu.
Fazıl, Sivas katliamında yakılarak öldürülen ozan Metin Altıok için bir oratoryo bestelemişti.
“Kucağında büyüdüğü” Altıok, babası Ahmet Say’ın yakın arkadaşıydı. Ona yaraşır bir eser hazırlamıştı.
İstanbul Kültür Sanat Vakfı’nın düzenlediği gecede kendisine Kültür Bakanlığı’nın Devlet Çoksesli Korosu eşlik edecekti. Böylece devlet de, ağır ihmalinin neden olduğu bu konuda samimi bir adım atmış olacaktı.
Fazıl, bu büyük şairin sadece Sivas’la anılmasına üzülüyordu. O yüzden eserini katliam üzerine değil, Altıok üzerine kurmuştu. Sadece konserin sonunda Altıok’un bir şiiriyle Sivas’a atıf yapıyordu:
“Heybesinde yılan işaretleri/ baldıran zehri yüzüğünün içinde/ ve yanında kav taşıyan ben/ tekinsizim size göre/ ibret için yakılması gereken…”

Perde karartıldı
İşte bu şiir, fonda Sivas yangını ve Altıok’un son görüntüleri eşliğinde yayımlanacaktı.
Fazıl’ın isteği üzerine 3 dakikalık o filmi hazırladık.
Konser gecesi, seyirci koltuğunda yerlerimizi aldık. Ancak bir türlü başlamıyordu. Bir aksilik olduğu belliydi. Sanatçılar ancak 22.00′de yerlerini alabildiler. “Son şiir” başladığında gecikmenin nedenini anladım:
Bizim filmin gösterileceği perde karanlıktı.

‘Sansürlediler!’
Konser sonrası yayına gittiğimde Fazıl sinirden titriyor, “Sansürlediler” diye çırpınıyordu.
Bir ara ekip arkadaşlarıyla toplanıp sahneye çıkmamayı düşünmüş, ancak bir kez daha Altıok’u Sivas’a kurban etmekten çekinmişti.
O gece ve ertesi gün, konunun tüm taraflarıyla konuştum; neler yaşandığını birinci elden öğrendim.
Perdedeki görüntüler önce İstanbul Kültür Sanat Vakfı’nı rahatsız etmişti.
Bu haber, Kültür Bakanı’na uçurulmuştu.
Bakan Erkan Mumcu, “AKP içinde rahatsızlık yaratma ihtimaline rağmen bu zor projeye sahip çıktım. Ama o görüntülerde ısrar ederlerse koroyu çekerim” demişti.
Gün boyu telefon trafiği işlemiş, ancak gösteriye saatler kaldığı halde kriz çözümlenememişti.
Sonunda konu, Başbakan Erdoğan’a intikal etti.
Başbakan da hem Kültür Bakanı’nı hem de İstanbul Kültür ve Sanat Vakfı yönetimini arayıp son sözünü söyledi:
“O film yayımlanmasın!”
Yani -o dönem hem İKSV’den, hem Kültür Bakanlığı’ndan doğrulattığım bir bilgiyle söyleyebilirim ki- sansür kararı, aslen Başbakan’a aitti.

Asıl küfür
Konsere birkaç saat kala gelen bu dayatma Fazıl Say’ı çıldırtmıştı.
Sivas filmi kurban edilmiş; Metin Altıok’a niye ağıt yakıldığı, onun hayata nasıl veda ettiği izleyicilere gösterilememişti.
O gün kendisine reva görülen bu dayatmayı hiç hazmedemedi.
Hiçbir sanatçı da hazmetmemelidir.
Devletin bir sanat projesine destek olması, ona müdahale hakkını vermez.
Mumcu, bugün kararını savunurken “Devletin olanaklarıyla devlete küfredilir mi?” diye soruyor.
Devlet, bu katliamın sergilenmesini niye kendine küfür sayıyor ki?..
Devletin itibarına asıl gölge düşürenler, olayda ağır ihmali bulunanlardır.
Canileri korumak, mağdurları tahrikçilikle suçlamak, bir katliam otelini kebapçı yapmak… asıl bunlar “devlete küfür” sayılmalıdır.
Ne zaman Sivas kurbanlarından özür dileyip Madımak’ı müze yapabilirsek, ne zaman yeni bir Madımak yaşanmayacağını garantileyebilirsek, ne zaman sanatçılarımıza özgür bir çalışma ortamı sağlayabilirsek, o zaman Fazıl Say’a “Gitme” deme hakkımız olur.

Can DÜNDAR..

Firefox v3.0 Beta 2 İndir Download  Türkçe  Windows İçin

Firefox 3.0 Beta 2 İndir Download Linux İçin

Firefox 3.0 Beta 2 İndir Download Mac İçin


Mozilla Firefox ya da kısaca Firefox, Mozilla tarafından geliştirilen bir web tarayıcısıdır. Firefox, Mozilla’nın yeniden tasarlanmasıyla, Netscape Gecko tabanlı olarak, XUL kullanıcı arayüz dili ile hazırlanmış olan açık kaynaklı bir yazılımdır.

  • Hava durumu gösterebilme
  • Kendine özel messenger
  • Müzik çalar
  • Kendiliğinden açılan pencereleri engelleme
  • Sekme desteği
  • Bütünleşik Google ve diğer arama motorları(Ayrıca yenileri eklenebilir.)
  • Kişiselleştirilebilir araç çubukları
  • Uzantı yönetimi
  • Kolayca düzenlenebilen yer imleri
  • Tema desteği
  • Çerez yönetimi
  • Yumuşak kaydırma

Mozilla Firefox 3.0 Görüntüler

Placesbookmark

            Sayfalarınızı Kolayca Sık Kullanılanlara Ekleyin..


 

 

Malwareprotection

                Malware Taramasıyla Zararlı Siteleri Tanır ve Uyarır..

 

Contenthandling

 

 

 

Privatebrowsingstealthmode


 

Windows

En Düşük Sistem Gereksinimleri

  • 233 Mhz işlemci
  • 64 MB RAM
  • 50 MB boş disk alanı
  • Microsoft Windows 98

Mozilla’nın Tavsiyesi

  • 500 Mhz işlemci
  • 256 MB RAM
  • 100 MB boş disk alanı
  • Microsoft Windows XP

Mac

En Düşük Sistem Gereksinimleri

  • PowerPC G3 işlemci
  • 128 MB RAM
  • 75 MB boş disk alanı
  • Mac OS X 10.2.x

Mozilla’nın Tavsiyesi

  • PowerPC G4 veya Intel işlemci
  • 512 MB RAM
  • 150 MB boş disk alanı

Linux

En Düşük Sistem Gereksinimleri

  • 233 Mhz işlemci
  • 64 MB RAM
  • 50 MB boş disk alanı
  • Linux kernel 2.2.14 (glibc 2.3.2, XFree86-3.3.6, gtk+2.0, fontconfig/xft ve libstdc++5 ile birlikte)

Mozilla’nın Tavsiyesi

  • 500 Mhz işlemci
  • 256 MB RAM
  • 100 MB boş disk alanı
  • Çağdaş bir Linux dağıtımı

Fixed Bugs: Düzeltilen Hatalar

#251910 [Firefox:Places]- No hover highlighting (i.e. mouse-tracking) in Bookmarks/History sidebar [All]
#339754 [Core:Installer: XPInstall Engine]- Threadsafety asserts from chrome registry when installing extensions [Lin]
#368811 [Firefox:General]- Firefox crashes on exit after plugin install activated by InstallTrigger. install(xpi, installCompleteFunction) [Win]
#386065 [Core:Layout: Form Controls]-legend {font-size:0;} still shows the text (yahoo.com mainpage) [Win]
#386551 [Core:Disability Access APIs]- expose ARIA de******ion on document [All]
#386585 [Core:ImageLib]- Update libpng to version 1.2.21 [All]
#391740 [Toolkit:XUL Widgets]- listheader in richlistbox appears to right/at bottom of richlistitems [All]
#391868 [Core:Layout]- Page Source very small with meta charset=windows-1258 [All]
#394805 [Core:Layout: BiDi Hebrew & Arabic]- “ASSERTION: ResolveBidi called on non-first continuation” [All]
#396745 [Directory:LDAP XPCOM SDK]- nsILDAPConnection: :Init should take an nsILDAPURL as a parameter instead of three others. [All]
#397135 [Toolkit:XUL Widgets]- tree._ensureColumnOrder dies if no columns are defined [All]
#397288 [Core:GFX: Thebes]- Missing text without fallback from U+0000-00FF fast path when first font-family doesn’t have necessary glyphs [Lin]
#397296 [Firefox:Build Config]- Firefox builds need to use the current NSS CVS tag [All]
#397434 [Firefox:Phishing Protection]- Phishing update request is malformed [All]
#397518 [Core:MathML]-” ASSERTION: The block in an {ib} split shouldn’t be living inside an inline” with mathml [Mac]
#397796 [Toolkit:XULRunner]- Allow XULRunner apps to specify the name of xulrunner-stub via configure [All]
#398056 [Toolkit:Breakpad Integration]- symbolstore.py does not recognize srcdirs with SVN when using svn-ssh [Lin]
#398363 [Core:Widget]- Removing Cairo Checks in nsBaseDragService [All]
#398512 [Core:Widget: Gtk]- crash on shutdown and before restart (gdk_display_close) with gtk xim module [Lin]
#399048 [Core:Security: UI]- Add accesskeys to all buttons, make Get Certificate the default button (Add Exception dialog) [All]
#399050 [Firefox:Download Manager]- directories created with wrong permissions [Lin]
#399136 [Directory:LDAP XPCOM SDK]- 396745 broke nsLDAPChannel.cpp [Lin]
#399259 [Firefox:Form Manager]- Form manager shouldn’t cache Login Manager service at startup. [All]
#399354 [Core:SVG]- Some SVG filters not checking in2 requirement [Lin]
#399440 [Firefox:Menus]- Work offline menu has incorrect state after cancelled request to go offline in sub windows [Mac]

(teknolojihaber)

Siyanürle altın ve Kaz Dağları
16.10.2007, 09:59

Oksijen ve yeşil cenneti Kaz Dağları’nda 11 şirket 37 ayrı noktada altın arıyor. Halk madencileri istemiyor Oksijen ve yeşil cenneti Kaz Dağları’nda 11 şirket 37 ayrı noktada altın arıyor. Halk madencileri istemiyor.

 sabah.com.tr

HAVA: Kullanılacak 400 bin ton siyanürün 100 bin tonu havaya karışacak TOPRAK: Bitki örtüsü ve tarım en büyük darbeyi yiyecek SU: Sondaj çalışması sırasında bile içme suları bulanmaya başladı DENİZ: Dere ve kaynakların aktığı deniz bu kirlilikten nasibini alacak Çanakkale ve Balıkesir arasında dünyada oksijenin en bol üç yerinden biri olarak bilinen Kaz Dağları’nda altın ve diğer değerli metalleri çıkarmak için ruhsat isteyen 11 firma, doğa harikası bölgeyi tehdit ediyor. Homeros’un İlyada adlı eserinde İda (Kaz) Dağı diye bahsettiği bölge; havası, suyu, toprağı ve deniziyle geçmişi MÖ 2000′li yıllara kadar dayanıyor. Truva Savaşları’na tanıklık eden, efsanelere konuk olan Kaz Dağları’nın eteklerinde ise Türkiye’nin en bereketli meyvesi ve sebzesi yetişiyor. Yüksek Jeoloji Mühendisi Tahir Öngür’e göre, Çanakkale, Etili, Bayramiç, Ezine, Ayvacık ve Küçükkuyu bölgelerinde çalışacak olan bu madenler, ömürleri boyunca toplam 300-400 bin ton arası siyanür kullanacak. Öngür, bu rakamın yaklaşık yüzde 30′unun yani 100 bin ton siyanürün havaya karışacağını söylüyor. Ayrıca bu madenler çalıştığı süre boyunca 1 trilyon ton kadar kayayı kazacak ve bütün Çanakkale ve ilçeleri kadar su tüketecek. ŞİRKET: ÇEVREYE HASSASIZ Şu ana kadar 37 ayrı noktada altın çıkarmak için ruhsat başvurusu yapan 11 firma arasında Kanada’nın dev maden firması Teck Cominco’nun da ortağı olduğu irili ufaklı çok sayıda firma bulunuyor. Bu firmalar, Gönen’den Çanakkale İl Merkezi’ne, Çan’dan Edremit Körfezi’ne kadar olan bölgenin hemen hemen tümü için arama ruhsatı almış durumda. Global Madencilik şirketi ise başta siyanür olmak üzere yapılan açıklamaların gerçeği yansıtmadığı görüşünde. Siyanür ile ilgili raporların incelenmediğine dikkat çeken yetkililer, “Türkiye’de ithal edilerek kullanılan siyanür ve türevlerinin sadece yüzde 8′i altın madenciliğinde, yüzde 92’si ise çeşitli endüstri dallarında (boya, plastik, fotoğrafçılık, sağlık, ziraai ilaçlama vb.) kullanılmaktadır” açıklamasını yapıyor. Firma yetkilileri sadece Kaz Dağları değil Türkiye’nin tamamının hassas olduğuna inanıyoruz” diyor ve çalışmalarını çevre - insan faktörlerini en üst seviyede koruyarak sürdüreceklerini taahhüt ediyor. SORUN MADEN YASASI’NDA Çanakkale’de nereye gitseniz altın madenlerine karşı bir pankart ya da bir imza kampanyasıyla karşılaşılıyor. Bildiri dağıtan, imza toplayanlara halktan büyük destek var. Aramaların hızlanması turizm, zeytincilik ve halk sağlığıyla ilgili kaygıları artırıyor. Çanakkale ve Balıkesir’e bağlı belediye ve sivil toplum örgütleri birbiri ardına toplantılar düzenleyip, altın arama faaliyetlerinin durdurulması için çalışmaya başladı. Küçükkuyu Seğmen Otel’de 6 Ekim’de düzenlenen panele köy ve kentlerden binin üzerinde insan katıldı. Belediye başkanları ve sivil toplum kuruluşları temsilcileri 27 Ekim’de Çanakkale’ye gelmesi beklenen Enerji Bakanı Hilmi Güler’den Maden Yasası’nın değiştirilmesini istiyor. 2004′te 5177 sayılı kanunla, Maden Yasası’nda yapılan değişiklikler maden arama çalışmalarına sahil şeridi ya da milli park içinde bile olsa izin veriyor. Kazdağı Koruma Girişimi sözcülerinden Süheyla Doğan, Türkiye’deki ilgili kuruluşlarla birleşerek “Maden Yasası’na Hayır” kampanyası başlatmayı hedeflediklerini belirtiyor. BİZİ Küçükkuyu’da yakalayıp madenlere karşı mücadelenin merkezindeki Bahçedere köyüne götüren 61 yaşındaki Hüseyin Yığın, “Biz biteriz” diyor. Altına isyanın özeti bu. “Ne zeytinlikler kalır ne suyumuz, el birliği edecek sonuna kadar gideceğiz” diye ekliyor. “SABAH gazetesinden gazeteciler geldi” anonsu tüm köyde yankılanıyor; kahve kısa süre içinde pazara inmemiş köylülerle doluveriyor. Her gazeteciye konuşmuyorlar, bazıları Bergama’daki madeni işleten Koza Madencilik’in temsilcileriyle gelmiş köye. “Sağ gösterip sol vurdular” diye kızıyorlar. Gergin bir bekleyiş hâkim. Bahçedere köylüleri, köyün yukarısındaki sondaj çalışmaları sırasında bile sularının kirlendiğini söylüyor. KANDIRDILAR Global Madencilik ve Taşımacılık firması, 38 bin dönüm arazide sondaj yapma izni almış. Köylüler, şirket yetkililerinin köye ilk gelişlerinde altın aradıklarından bahsetmediklerini, tatlı getirip kahvede beraber yediklerini söylüyorlar. Sondajın sonuna doğru altın aradıkları ortaya çıkınca araları bozulmuş. Sürenin dolmasının ardından, birkaç gün önce tekrar sondaj alanına gelen şirket yetkililerini bu defa ormana sokmamışlar. Orman Müdürlüğü, köylüleri haklı bulup izinleri biten madencileri geri göndermiş. Sondaj için orman içinde açılan yol, dozerlerle yıkılan kayın ve çam ağaçları ise Bahçederelileri kızdıran bir başka konu. KAZ DAĞLARI’NIN bilinen tarihi MÖ 2000′li yıllara kadar dayanıyor. Bu tarihlerde kurulmaya başlayan birçok kent Truva savaşları sırasında yok edilmiş. Homeros, İlyada’sında İda Dağı (Kaz Dağı ) için ‘Bol pınarlı vahşi hayvanlar anası’ diye bahseder. İda Dağı, mitoloji ve efsaneler dağı olarak biliniyor. Kaz Dağları’ndaki üç ünlü efsaneden biri Yunan efsanesi İlyada diğeri Sarıkız Efsanesi ve Hasan ile Emine’nin aşkını anlatan öyküler. Doğal su kaynaklarıyla ünlü bölgede bin 500 metre yükseklikte bile yaz ve kış kurumayan kaynaklar mevcut. * Alman Parlamentosu, 2001′de Avrupa Birliği düzenlemelerini gerekçe göstererek siyanür kullanılmasına hiçbir hükümet biriminin izin veremeyeceğine karar verdi. * Çek Cumhuriyeti 2001′de siyanürlü altın çıkarılmasını yasakladı. * Yunanistan’da 2002′de siyanürle altın çıkarmak isteyen firmanın ruhsatı iptal oldu ve yasaklandı * Romanya’da 2000′de yaşanan bir siyanür sızıntısı sonrası Macaristan ve Yugoslavya’dan geçen Tuna Nehri kıyılarına binlerce ölü balık vurdu. Ülke, AB düzenlemelerini kabul ederek siyanürlü altın çıkarılmasını yasaklamaya hazırlanıyor. * ABD’de ise Wisconsin ve Montana eyaletlerinin hepsinde, Kolarado’nun 5 ayrı bölgesinde siyanür kullanılarak altın çıkarılması yasaklandı.

www.kazdaglari.net

Kazdağları siyanürle altın çıkarma çalışmaları - kazdağlarında siyanürle altın arayan şirketler - kazdağları ve siyanür

http://www.sevgikupu.com/siirler/resim/ov_b.jpg

Orhan Veli Kanık

İstanbul’da doğmuştur (1914). Cumhurbaşkanlığı Bando Heyeti şeflerinden Veli Kanık’ın oğludur. İlk öğrenimini Galatasaray Lisesi’nin ilk kısmında yapmış, dördüncü sınıfı burada tamamlamış (1925), ilkokulu Ankara’ya gittikleri için Gazi İlkokulu’nda bitirmiştir (1926). Daha sonra Ankara Erkek Lisesi’ne yatılı girmiş, burayı bitirdikten sonra (1933) İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Felsefe bölümüne girmiştir. Ancak Fakülte’yi bitirmeden Ankara’ya dönmüş (1936), PTT Genel Müdürlüğü Telgraf İşleri Reisliği Nizamlar Bürosu’na memur olarak girmiştir. Daha sonra askere gitmiş (1942-1944), terhis olunca da Milli Eğitim Bakanlığı Tercüme Bürosu’na girmiştir. Reşat Şemsettin Sirer’in Milli Eğitim Bakanlığı’na getirilmesi üzerine, Bakanlığa egemen olan “tutucu havaya uyamayacağını anlayarak” görevinden istifa eder. Türk yazınında olduğu kadar dönemin düşünce yaşamında da önemli yeri ve etkisi olan Yaprak dergisini yayımlamaya başlamış (1 Ocak 1949), 28 sayı çıkarmıştır. Oktay Rifat ve Melih Cevdet Anday’la birlikte, Nâzım Hikmet’in serbest bırakılması için üç gün açlık grevi yapmış (1950), eylem geniş yankı uyandırmıştır.

Ankara’da bir gece sokakta Belediye’nin açtırdığı bir çukura düşmüş, başından yaralanmış (10 Kasım 1950), iki gün sonra da İstanbul’a gitmiştir. İstanbul’da bir arkadaşının evinde öğle yemeği yerken fenalık geçirmiş, hastaneye kaldırılmıştır (14 Kasım 1950). Alkol zehirlenmesi teşhisiyle tedavi edilmiş, ancak sonradan beyin kanaması geçirdiği anlaşılmıştır. Aynı gün akşama doğru komaya giren Orhan Veli, geceleyin saat 23.20′de hayata gözlerini yummuştur (14 Kasım 1950).

36 yaşında, en verimli çağında ölen Orhan Veli, özgeçmişini, şiirine içselleşmiş olan humour’uyla şöyle özetlemiştir: “1914′te doğdum. 1 yaşında kurbağadan korktum. 9 yaşında okumaya, 10 yaşında yazmaya merak sardım. 13′te Oktay Rifat’ı, 16′da Melih Cevdet’i tanıdım. 17 yaşında bara gittim. 18′de rakıya başladım. 19′dan sonra avarelik devrim başlar. 20 yaşından sonra da para kazanmasını ve sefalet çekmesini öğrendim. 25′te başımdan bir otomobil kazası geçti. Çok aşık oldum. Hiç evlenmedim, şimdi askerim”.

Yazın Yaşamı

Orhan Veli’nin edebiyata ilgisi daha ilkokul sıralarında başlamış, lise öğrencisiyken Oktay Rifat ve Melih Cevdet Anday ile arkadaş olmuş, bu dostluk Türk şiirinde bir dönemin başlangıcını oluşturmuştur. Lise sıralarında öğretmenleri olan Ahmet Hamdi Tanpınar, Rıfkı Melul Meriç, Halil Vedat Fıratlı ve Yahya Saim Sinanoğlu’nun yakın ilgisini görmüştür. Lisede Oktay Rifat ve Melih Cevdet’le Sesimiz diye bir dergi çıkarmıştır. Orhan Veli, daha ilk okul beşinci sınıfta iken yazmaya başlamış, ilk öyküsü, eski yazıyla yayımlanan Çocuk Dünyası adlı dergide çıkmıştır. Orhan Veli’nin düzyazıdan şiire dönmesinde, kendisinden iki sınıf önde olan Hıfzı Oğuz Bekata’nın etkisi olduğunu bildirmektedir kardeşi Adnan Veli. Kanık’ın ilk şiirleri Nahit Sırrı Örik’in teşvikiyle Varlık dergisinde yayımlanmış, şair bu şiirlerin bazıların Mehmet Ali Sel imzasını kullanmıştır. Kanık, dönemin İnsan, Ses, Gençlik, Küllük, İnkılâpçı Gençlik gibi dergilerinde de yazmıştır (1936-1942).

Orhan Veli, Moliere’den Rimbaud’ya La Fontaine’den Musset’ye uzanan bir çok da çeviri yapmıştır.

Yapıtları

Şiir:

Garip, (1941- O. Rifat ve M. Cevdet ile birlikte), Vazgeçemediğim (1945), Destan Gibi (1946), Yenisi (1947), Karşı (1949), Nasrettin Hoca Hikâyeleri (1949), Bütün Şiirleri (1951).

Düzyazı:

Nesir Yazıları (1953), Edebiyat Dünyamız (1975), Bütün Yazıları (1982- 1. Cilt “Sanat Edebiyat Dünyamız”, 2. Cilt “Bindiğimiz Dal”).

Çeviri:

Bir Kapı Ya Açık Durmalı Ya Kapalı (1943- A. De Musset’den), Scapin’in Dolapları (1944- Moliere’den), Fransız Şiiri Antolojisi (1947), W.Shakespeare, Hamlet Ve Venedikli Tüccar (1949- C. Labm’dan - Ş. Erdeniz’le), Saygılı Yosma (1961- J. P. Sartre’den), Batıdan Şiirler (1963).

http://s.azbuz.com/uploads/images/38/32/5000000003832794.gif

Neyzen Tevfik (1879-1953)

Türk, şair, neyzen. Kendine özgü yergileri ve yaşam biçimiyle adını duyurmuştur.

24 Mart 1879′da Bodrum’da doğdu, 28 Ocak 1953 ‘de İstanbul’da öldü. Babasının görevleri bulunduğu Urla kasabasında amatör bir neyzenden nota ve usul bilgileri öğrenerek başladığı ney çalışmalarını kendi kendine ilerletti. İzmir İdadisi’ne girdiyse de bitirmeden ayrıldı. Bu arada gene kendi kendine Farsça öğrendi. İzmir Mevlevihanesi’ne girdi. Daha sonra İstanbul’a yerleşerek Galata ve Kasımpaşa Mevlevihanelerine devam etti. 1902′de Bektaşi tarikatından nasip alarak Bektaşi dervişi oldu. Bir yandan da şiirle ilgileniyordu. Eşref’le ve Mehmet Akif’le tanıştı ve şiir konusunda her ikisinden de etkilendi. 1908′den sonra bir süre Mısır’da bulundu 1913′te İstanbul’a döndü.

Neyzen Tevfik genellikle toplum kurallarına uymadan yaşamını sürdürmüştür. Sazını bir geçim kapısı haline geçirmemek için direnmiş, yalnızca içinden geldiği zaman ney üflemiştir. Neyzenliğini geliştirmek kaygısı duymamış, sanat değeri kalıcı bir müzikçi olmak için uğraşmamıştır. Neydeki başlıca ustalığı sazı iyi üflemesiydi. Belirli müzik kurallarının dışına çıkar, ama hep duyarak çalar ve dinleyenleri etkilerdi. Kendi açıklamasına göre yüze yakın plak doldurmuştur.

Neyzenliğinin yanı sıra adını yergi ve taşlamaları ile de duyurmuştur. Kimi eleştirmenleri göre bu türün Nef’î ve Eşref’ten sonra üçüncü önemli temsilcisi sayılır. Ününün yaygınlaşmasında halk tarafından çok sevilmesinin de çok büyük payı vardır. Ancak oldukça eski bir dil kullanması nedeniyle güç anlaşılan ve biçimsel açıdan yetersiz kalan bu şiirleri pek kalıcı olmamıştır. Yergilerini genellikle siyasal ve dinsel baskıya, çıkarcılığa yöneltmiş, toplumdaki tüm haksızlıkları çekinmeden dile getirmiştir.

Yapıtlar (başlıca): Şiir Kitabı: Hiç, 1919; Azab-ı Mukaddes, 1949. Beste: Nihavent Saz Semaisi; Şehnazbuselik Saz Semaisi; Taksimler, taş plak.

http://www.halkevleri.org.tr/images/resim/1180873475-orhankemal.bmp

ORHAN KEMAL (15.09.1914 - 02.06.1970)

ORHAN KEMAL, asıl adı Mehmet Raşit Öğütçü (Adana 1914 - Sofya 1970) T.B.M.M. 1. dönem Kastamonu milletvekili (1920-1923) avukat Abdülkadir Kemali’nin oğlu. Babasının Ahali Fırkası’nı kurmasının (1930) ardından, gelişen olaylar sonucu ailesi Suriye’ye göç ettiği için ortaokul son sınıfta öğretimini bıraktı (yaşamının bu dönemini “Küçük Adamın Notları” başlığı altında yayımlamaya başladığı yaşamöyküsel romanı Baba Evi’nde (1949) konu edinmiştir). Bir süre sonra doğduğu kente dönerek pamuk fabrikalarında işçilik, dokumacılık, ambar memurluğu, Verem Savaş Derneği’nde kâtiplik yaptı (yaşamının bu dönemi, Yugoslavya göçmeni bir ailenin işçi kızıyla evlenmesinin (1937) hikâyesi Avare Yıllar (1950), Cemile (1952) Dünya Evi (1960), Arkadaş Islıkları (1968) romanlarına konu olmuştur). Askerlik görevini yaparken ceza yasasının 94. maddesine aykırı davranıştan 5 yıl hapse mahkûm edildi (1939). Bursa cezaevinde bulunduğu sırada, burada tutuklu Nâzım Hikmet’le ilişkileri, toplumculuk anlayışı üzerinde etkili oldu (bu konuyla ilgili anıları Nâzım Hikmet’le Üç Buçuk Yıl (1956) kitabındadır.) 1951′de İstanbul’a geldikten sonra tefrika romanlar, kitaplar yayımlayarak yalnızca kalemiyle geçindi. Tedavi için gittiği Sofya’da öldü. Cenazesi yurda getirildi; mezarı İstanbul’dadır.

Yapıtlarında güç yaşama koşulları içindeki küçük insanları, onların geçim sıkıntılarını canlandırır. Ancak sanat anlayışı yalnızca tanıklık etmeyi değil, halkın daha iyi bir yaşama ulaşmasına yardımcı olacak uyarıcı, yönlendirici bir gerçekçilik yolunu izlemiştir. İlk ürünleri 1930′larda kendi yaşam öyküsünden çizgilere dayanan bir çerçevede, Çukurova’da tarım ve fabrika işçilerinin sorunlarını işlemiş, daha sonra yaşamını sürdürdüğü İstanbul’da gurbetçilerin, kenar mahalle insanlarının, işçilerin dünyasını yansıtmıştır. Yaşamı geniş bir biçimde kapsayan yapıtı için cezaevi gözlemleri de malzeme olmuştur. Bu tür yapıtlardan 72. Koğuş (uzun öykü, 1954) oyun haline getirilerek AST (1967) ve Devrimci Ankara Sanat Tiyatrosu (1976) tarafından sahnelendi. AST’taki temsil sanatçıya Ankara Sanatsevenler Derneği’nin yılın en iyi oyun yazarı ödülünü kazandırdı. Konularını Çukurova çevresinden alan Vukuat Var (1959), Hanımın Çiftliği (1961), Kanlı Topraklar (1963), Kaçak (1970) romanları, toprak sahipleriyle tarım işçilerinin ilişkilerini, tarım kesiminde meydana gelen değişmelerin etkilerini, yoksul fabrika işçilerinin dünyasını ele alan bir dizi oluşturur. Murtaza (1952, Bekçi Murtaza adıyla Ulvi Uraz Tiyatrosu’nda sahnelendi 1969; Bekçi adıyla Ali Özgentürk tarafından filme alındı, 1986) fabrika çevresi konu edilirken körü körüne görev duygusuna bağlı kahramanın kişiliğini çözümler. Köyden kente nüfus göçü, gurbetçi-işçilerin Adana’daki güç yaşamı Bereketli Topraklar Üzerinde(1954) romanının eksenini oluşturur. Gurbet Kuşları (1962) bu konuyu işlemeyi gurbetçilerin İstanbul’daki yaşamından kesitler vererek sürdürür. Köylülerin, ırgatların, küçük elsanatlarıyla uğraşanların, küçük memurların vb. kaynaştığı bu yapıtlar yanında, kadınlarla genç kızlar ve çocukların serüvenlerini ele alan romanlar da özel bir yer tutar. Kenar mahallede yaşayan, kendi toplumsal konumundan daha geriye itilmiş ailedeki kadınlara ilgili El Kızı (1960), sinema ve eğlence dünyasında sömürülen kadınlarla ilgili Yalancı Dünya (1966), Sokaklardan Bir Kız (1968) bu çerçevedeki romanlarındandır. Suçlu (1957), Küçücük (1960), Sokakların Çocuğu (1963), gibi romanlarında, İstanbul’un yoksul çevrelerinde, çözülmüş aile yaşamlarının, eğitim bozukluklarının suça ittiği çocuklar ve onların ayakta kalabilme çabaları canlandırılır. Müfettişler Müfettişi (1966) ile onu izleyen Üç Kağıtçı (1969) taşradaki yönetici, memur çevresinin taşlamasıdır. Bunlar ve benzeri romanlarda hareketli olaylar, yer yer şive taklidinden yararlanan konuşmalarla sergilenen konular, yazarın 200 kadar öyküsünü de beslemiştir (Ekmek Kavgası, 1949; Kardeş Payı, Sait Faik Hikâye Armağanı, 1957; Önce Emek, ve Sait Faik Hikâye Armağanı ve TDK ödülü, 1968 vb.) 72. Koğuş, Murtaza gibi yapıtları yanında roman ve öykülerinden daha başka sahne uyarlamaları da yapıldı: Eskici Dükkanı (AST tarafından sahnelendi, 1969). Kardeş Payı (Ankara Mithat Paşa Tiyatrosu’nda sahnelendi, 1970-1971).

http://www.necipfazil.com/images/sigara.jpg

Necip Fazıl Kısakürek (1901)

Kendi ifadesiyle “Çemberlitaş’ta, Sultanahmet’e doğru inen sokaklardan birinde, kocaman bir konakta” doğmuştur (1904). Çeşitli okullarda, bu arada Amerikan Koleji’nde okumuş ve orta öğrenimini Bahriye Mektebi’nde yapmıştır (1922). Bu askeri okulda, din derslerini, Aksekili Ahmed Hamdi, tarih derslerini Yahya Kemal’den görmüş, ama asıl anlamda “edebiyat ve felsefeden riyaziyeye ve fiziğe kadar iç ve dış bir çok ilimde derin ve mahrem mıntıkalara kadar nüfuz edebilmiş” dediği İbrahim Aşkî’nin etkisinde kalmıştır. İbrahim Aşkî, verdiği kitaplarla onun “deri üstü deri bir plânda da olsa” tasavvufla ilk temasını sağlamıştır. Kısakürek Bahriye Mektebi’nin “namzet ve harp sınıflarını bitirdikten sonra” Darülfünun Felsefe Bölümü’ne girmiş ve oradan mezun olmuştur (1921-1924). Felsefedeki en yakın arkadaşlarından biri Hasan Ali Yücel’dir. Milli Eğitim Bakanlığı bursu ile bir yıl da Paris’te öğrenim yapmıştır (1924-1925). Yurda döndükten sonra Hollanda, Osmanlı ve İş Bankalarında memurluk ve müfettişlik gibi görevlerde bulunmuş (1926-1939), Ankara’da Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi, Devlet Konservatuvarı ile İstanbul’da Güzel Sanatlar Akademisi’nde ders vermiştir (1939-1942). Daha gençlik yıllarında basınla ilişkiye gelen Kısakürek, bu tarihten sonra memurlukla ilişkisini kesmiş, yaşamını yazarlık ve dergicilikten kazanmaya başlamıştır.

Necip Fazıl Kısakürek “uzun süren, fakat fikrîfaaliyetini ve yazı yazmasını engellemeyen bir hastalıktan sonra Erenköy’deki evinde ölmüş (25 Mayıs 1983), hadiseli bir cenaze merasiminden sonra Eyüp sırtlarındaki kabristana defnedilmiştir.

Necip Fazıl Sabır Taşı adlı oyunuyla 1947 yılında C.H.P. Piyes Yarışmacı Birincilik Ödülü’nü almıştır. Kısakürek’e doğumunun 75. yıldönümü dolayısıyla Kültür Bakanlığı’nca “Büyük Kültür Armağanı” (25 Maysı 1980) ve Türk Edebiyatı Vakfı’nca “Türkçenin Yaşayan En Büyük Şairi” ünvanını vermiştir.

Yazın Yaşamı

Kendi sözleriyle “büyükbabasından en küçük yaşlarda okuma yazma öğrenen” Kısakürek, daha çocukluğundan itibaren önce “Fransızların aşağı tabaka muharrirlerine ait tümen tümen tercümeler” olmak üzere oniki yaşına kadar “ölçüsüz, abur cubur bir okuma hastası” olmuştur. Şöyle yazmaktadır: “(Pol ve Virjini), (Graziyella), (La-dam-d-kamelya), (Zavallı Necdet) gibi hissîlik ve edebîlik iddiasındaki eserlere kadar tırmanan alâkam, nihayet hastalığa dönüşmüş, gecelerimi ve gündüzlerimi bir ağ sarmıştı”. Edebiyata böylesine bir okuma tutkusuyla giren Necip Fazıl, “şairliğinin on iki yaşında başladığını”, hastanede yatan annesini ziyarete gittiği sırada onun yanındaki yatakta yatan “veremli bir kızın şiir defterini” göstererek “senin şair olmanı ne kadar isterdim” dediğini belirterek, şunları eklemektedir: “Annemin dileği bana, içimde besleyip de on iki yaşıma kadar farkında olmadığım bir şey gibi göründü. Varlık hikmetinin ta kendisi. Gözlerim, hastane odasının penceresinde savrulan kar ve uluyan rüzgâra karşı içimden kararı verdim; Şair olacağım! Ve oldum”.

Necip Fazıl’ın yayımlanan ilk şiir Örümcek Ağı adlı kitabına “Bir Mezar Taşı” başlığıyla alacağı “Kitabe” şiiridir ve 1 Temmuz 1923 tarihli Yeni Mecmua’da çıkmıştır. “benim de yerim bu el oldu yâhu/Gençlik bahçesinde sel oldu yâhu” dizeleriyle başlayan bu şiir dolayısıyla Ahmet Haşim’in “Çocuk Bu Sesi nerden buldun sen?” dediğini yazmaktadır Necip Fazıl anılarında. Kısakürek bu tarihten itibaren 1939 yılına kadar Yeni Mecmua, Milhi Mecmua, Anadolu, Hayat, Varlık gibi dergilerle Cumhuriyet gazetesinde yayımlanan şiir ve yazılarıyla ününü genişletmiştir.

Necip Fazıl 1925 yılında Paris’ten yurda döndükten sonra, aralıklı şekilde ama uzun sürelerle Ankara’da kalmış, üçüncü gelişinde, bazı bankaların da desteğini sağlayarak 14 Mart 1936 tarihinde Ağaç adlı bir dergi çıkarmıştır. Yazarları arasında Ahmet Hamdi Tanpınar, Ahmet Kutsi Tecer, Mustafa Şekip Tunç’un da bulunduğu Ağaç, yeni kapanmış olan Yakup Kadri’nin sahipliğindeki kadro dergisinin Burhan Belge, Vedat Nedim Tör, Şevket Süreyya Aydemir ve İsmail Husrev Tökin gibi yazarlarının savunduğu ve dönemin etellektüellerini hayli etkilemiş bulunan materyalist ve marksizan düşüncelerine karşı spiritüalist ve idealist bir çizgi izlemeyi öngörmüştür. Ankara’da altı sayı çıkan Ağaç dergisini Kısakürek daha sonra İstanbul’a nakletmiş, ancak fazla okur bulamayan dergi 17′nci sayıda kapanmıştır.

Necip Fazıl, 1943 yılında bu kez, dinsel ve siyasal kimliği de olan Büyük Doğu adlı dergiyi çıkarmış, 1978 yılına kadar aralıklarla haftalık, günlük ve aylık olarak çıkardığı Büyük Doğu’da iktidarlara cephe almış, yazı ve yayınları yüzünden mahkemelere düşmüş, dergi birçok kez kapatılmıştır. Özellikle laikliğe karşı çıkan, Sultan Abbdülhamit’i savunan Necip Fazıl giderek İslamcı kesimin önderlerinden biri olmuştur. Hemen belirtmek gerekir ki, Ağaç’ta olduğu gibi Büyük Doğu’nun ilk sayılarında da yazar kadrosu haylı kozmopolittir. Bedri Rahmi’nin Sait Faik’e yeni edebiyatın bir çok imzası dergi sayfalarında görülmektedir.

Ancak, Necip Fazıl Büyük Doğu’yu özellikle dinsel bir kavga organı duruma getirdikçe bu yazarlar bir bir çekilmiştir sayfalardan. Necip Fazıl 1947 yılında Büyük Doğu’nun toplatılması üzerine Kasım-Aralık ayları arasında üç sayı çıkarabildiği Borazan diye bir siyasal mizah dergisi de çıkarmıştır.

Yapıtları

Şiir:
Örümcek Ağı (1925),

Kaldırımlar (1928), Ben ve Ötesi (1932), Sonsuzluk Kervanı (1955), Çile (1962), Şiirlerim (1969), Esselâm (1973), Çile (1974), Bu Yağmur.

Oyun:
Tohum (1935), Bir Adam Yaratmak (1938), Künye (1940), Sabır Taşı (1940), Para (1942), Nami Diğer Parmaksız Salih (1949), Reis Bey (1964), Ahşap Konak (1964), Siyah Pelerinli Adam (1964), Ulu Hakan Abdülhamit (1965), Yunus Emre (1969).

Roman:
Aynadaki Yalan (1980), Kafa Kağıdı (1984-Milliyet Gazetesinde Tevrika).

Öykü:
Birkaç Hikâye Birkaç Tahlil (1932), Ruh Burkuntularından Hikâyeler (1964), Hikâyelerim (1970).

Anı:
Cinnet Mustatili (1955), Hac (1973), O ve Ben (1974), Bâbıâli (1975).

http://upload.wikimedia.org/wikipedia/tr/e/ec/Nazim_hikmet.jpg
Nazım Hikmet Ran (1902-1963)

Selanik’de doğmuştur (1902). İlköğrenimini İstanbul’da Göztepe Taşmektep, Galatasaray Lisesi ilk bölümü (1914), Nişantaşı Numune Mektebi’nde tamamlamış, orta öğrenimi ise, daha 12 yaşında iken yazdığı “Bir Bahriyelinin Ağzından” adlı bir şiirini dinleyip çok beğenen Bahriye Nazırı Cemal Paşa’nın öğüdü üzerine geçtiği Heybeliada Bahriye Mektebi’nda yapmıştır (1918). Nazım Hikmet Bahriye’yi bitirdikten sonra Hamidiye Kruvazörü’ne stajyer güverte subayı olarak verilmiş, bir gece nöbetinde üşütüp zatülcemp olmuş (1919), sağlığını kazanamayınca askerlikten çürüğe çıkarılmıştır (1920).

Askerlikten ayrıldıktan sonra, İstanbul’un işgaline çok üzülen Nâzım Hikmet Millî Mücadele’ye katılmak üzere Anadolu’ya geçmiş, Bolu Lisesi’nde kısa bir süre öğretmenlik yapmıştır (1921). Rus devrimiyle ilgilenen şair, bir süre sonra Batum’dan Moskova’ya gitmiş ve Doğu Üniversitesi’nde ekonomi ve toplumbilim okumuştur (1922-1924). Yurda dönüşünden sonra Aydınlık dergisine katılmış, burada çıkan şiirlerinden ötürü hakkında “gıyaben” mahkumiyet kararı verildiğine öğrenince yeniden Rusya’ya geçmiş, af çıkması üzerine Türkiye’ye dönmüş ve bir süre Hopa cezaevinde tutuklu kalmıştır (1928).

Nâzım Hikmet daha sonra İstanbul’a yerleşmiş, çeşitli gazete ve dergilerle film stüdyolarında çalışmış, ilk şiir kitaplarını çıkarmış ve oyunlarını yazmıştır (1928-1932). Bir ara yine tutuklanmış, Cumhuriyet’in 10. yılı dolayısıyla çıkarılan af yasası ile özgürlüğüne kavuşmuştur. Akşam Son Posta, Tan gazetelerinde Orhan Selim takma adıyla fıkra yazarlığı ve başyazarlık yapmıştır (1933).

Kara Harp Okulu öğrencileri arasında propaganda yaptığı iddiasıyla yargılanmış, Harp Okulu Askeri Mahkemesi’nce 15 yıl, ardından Donanma içinde faaliyette bulunduğu iddiasıyla da Donanma Komutanlığı Askeri Mahkemesi’nce 20 yıl olmak üzere toplam 35 yıl hapis cezasına çarptırılmış, cezası Türk Ceza Kanunu’nun 68 ve 77 maddeleri uyarınca 28 yıl dört aya indirilmiştir (1938). Demokrat Parti’nin iktidara gelmesinden sonra çıkarılan af yasası (1950) kapsamına alınması için aydınlar tarafından açılan büyük bir kampanyanın ardından, hukukçular yasal yollara başvurmuş, bu arada Nâzım Hikmet’de hapishanede açlık grevine başlamıştır. Sonunda Nâzım Hikmet’in geri kalan cezası affedilmiş ve şair 13 yıl hapislikten sonra özgürlüğüne kavuşmuştur.

Serbest bırakıldıktan sonra iş bulamayan, kitap çıkaramayan şair için bu kez askerlik kararı alınmış, 50 yaşında ve hasta olan Nâzım Hikmet çok zor durumda kalmıştır. Öldürülmekten korkan şair, kendisine hayran olan Refik Erduran (sonranın ünlü oyun yazarı ve gazetecisi)’ın önerisini kabul etmiş, onun yardımıyla bir motorla Karadeniz’de seyreden Romanya bandıralı bir gemiye binerek Türkiye’den ayrılmıştır.

Nâzım Hikmet, Moskova’da ölmüştür. (3 Haziran 1963).

YAZIN YAŞAMI

Nâzım Hikmet, hece vezniyle yazdığı ilk şiirlerini Yeni Mecmua, İnci, Ümit ve Celal Sahir (Erozan)’ın çıkardığı Birinci Kitap, İkinci Kitap vb. dergilerinde yayımlamıştır. “Bir Dakika” adlı şiiriyle Alemdar gazetesinin açtığı yarışmada birincilik kazanmıştır (1920). Daha sonra Aydınlık, Resimli Ay, Hareket, Resimli Herşey, Her Ay gibi dergilerde yazan Nâzım Hikmet cezaevine girdikten sonra yıllarca yayın yapamamıştır. Ancak, 1940′lı yıllarda, Yeni Edebiyat, Ses, Gün, Yürüyüş, Yığın, Baştan, Barış gibi toplumcu dergilerde İbrahim Sabri, Mazhar Lütfi takma adlarıyla ya da imzasız olarak bazı şiirleri çıkmıştır. Kuvâyı Milliye Destanı İzmir’de Havadis gazetesinde tefrika edilmiştir (1949). Destanı Yön dergisi yayınlayarak (1965) Nâzım Hikmet’i yeniden okurlara ulaştırmış, şairin yapıtına konan çemberi kırmıştır.

YAPITLARI

ŞİİR:
835 Satır (1929), Jokond ile Si-Ya-U (1929), Varan 3 (1930), 1+1=1 (1930-Nail V. ile), Sesini Kaybeden Şehir (1931), Benerci Kendini Niçin Öldürdü (1932), Gece Gelen Telgraf (1932), Taranta Babu’ya Mektuplar (1935), Simavna Kadısı Oğlu Şeyh Bedrettin Destanı (1936), Kurtuluş Savaşı Destanı (1965), Saat 21-22 Şiirleri (1965-Bas. Haz. M.Fuat), Memleketimden İnsan Manzaraları (1966-1967-Bas. Haz. M.Fuat, 5 Cilt), Rubailer (1966-Bas. Haz. M. Fuat), Dört Hapishaneden (1966-Bas. Haz. M.Fuat), Yeni Şiirler (1966-Bas. Haz. Dost Yayınevi), Son Şiirleri (Bas. Haz. Habora Kitabevi), Tüm Eserleri (1980-Bas. Haz. A. Bezirci, 8 Cilt).

OYUN:
Kafatası (1943), Bir Ölü Evi Yahut Merhumun Hanesi (1932), Unutulan Adam (1935), İnek (1965), Ferhat ile Şirin (1965), Enayi (1965), Sabahat (1966), Yusuf ile Menofis (1967), İvan İvanoviç Var mıydı, Yok muydu (1985).

ROMAN:
Kan Konuşmaz (1965), Yeşil Elmalar (1965), Yaşamak Güzel Şey Be Kardeşim (1966).

YAZILAR:
İt Ürür Kervan Yürür (1936-Orhan Selim takma adıyla), Alman Faşizmi ve Irkçılığı (1936), Milli Gurur (1936), Sovyet Demokrasisi (1936).

MEKTUPLAR:
Kemal Tahir’e Hapishaneden Mektuplar (1968), Cezaevinden Memet Fuat’a Mektuplar (1968), Bursa Cezaevinden Vâ-Nû’lara Mektuplar (1970), Nâzım’ın Bilinmeyen Mektupları (1986-Adalet Cimcoz’la Mektuplar, Haz. Ş. Kurdakul), Piraye’ye Mektuplar (1988).

MASAL:
La Fontaine’den Masallar (1949-Ahmet Oğuz Saruhan adıyla), Sevdalı Bulut (1967).

http://img135.imageshack.us/img135/742/adszcn9.png

Nasreddin Hoca (1208-1284)
Türk halk bilgesi. Halk dilinde, duygu ve inceliği içeren, gülmece türünün öncüsü olmuştur.

Sivrihisar’ın Hortu yöresinde doğdu, Akşehir’de öldü. Babası Hortu köyü imamı Abdullah Efendi, annesi aynı köyden Sıdıka Hatun’dur. Önce Sivrihisar’da medrese öğrenimi gördü, babasının ölümü üzerine Hortu’ya dönerek köy imamı oldu. 1237′de Akşehir’e yerleşerek, Seyyid Mahmud Hayrani ve Seyyid Hacı İbrahim’in derslerini dinledi, İslam diniyle ilgili çalışmalarını sürdürdü. Bir söylentiye göre medresede ders okuttu, kadılık görevinde bulundu. Bu görevlerinden dolayı kendisine Nasuriddin Hâce adı verilmiş, sonradan bu ad Nasreddin Hoca biçimini almıştır. Onun yaşamıyla ilgili bilgiler, halkın kendisine olan aşırı sevgisi yüzünden, söylentilerle karışmış, yer yer olağanüstü nitelikler kazanmıştır. Bu söylentiler arasında, onun Selçuklu sultanlarıyla tanıştığı, Mevlânâ Celâleddin ile yakınlık kurduğu, kendisinden en az yetmiş yıl sonra yaşayan Timur’la konuştuğu, birkaç yerde birden göründüğü bile vardır.

Nasreddin Hoca’nın değeri, yaşadığı olaylarla değil, gerek kendisinin, gerek halkın onun ağzından söylediği gülmecelerdeki anlam, yergi ve alay öğelerinin inceliğiyle ölçülür. Onun olduğu ileri sürülen gülmecelerin incelenmesinden, bunlarda geçen sözcüklerin açıklanışından anlaşıldığına göre o, belli bir dönemin değil Anadolu halkının yaşama biçimini, güldürü öğesini, alay ve eğlenme türünü, övgü ve yergi becerisini dile getirmiştir. Onunla ilgili gülmeceleri oluşturan öğelerin odağı sevgi, yergi, övgü, alaya alma. Gülünç duruma düşürme, kendi kendiyle çelişkiye sürükleme, Şeriat’ın katılıkları karşısında çok ince ve iğneli bir söyleyişle yumuşaklığı yeğlemedir. O, bunları söylerken bilgin, bilgisiz, açıkgöz, uysal, vurdumduymaz, utangaç, atak, şaşkın, kurnaz, korkak, atılgan gibi çelişik niteliklere bürünür. Özellikle karşısındakinin durumuyla çelişki içinde bulunma, gülmecelerinin egemen öğesidir. Bu öğeler Anadolu insanının, belli olaylar karşısındaki tutumun yansıtan, düşünce ürünlerini oluşturur. Nasreddin Hoca, halkın duygularını yansıtan, bir gülmece odağı olarak ortaya çıkarılır. Söyletilen kişi, söyletenin ağzını kullanır, böylece halk Nasreddin Hoca’nın diliyle kendi sesini duyurur.

Nasreddin Hoca, bütün gülmecelerinde, soyut bir varlık olarak değil, yaşanmış, yaşanan bir olayla, bir olguyla bağlantılı bir biçimde ortaya çıkar. Olay karşısında duyulan tepkiyi ya da onayı gülmece türlerinden biriyle dile getirir. Tanık olduğu olaylar, genellikle, halk arasında geçer. Hoca soyluların, yüksek saray çevresinde bulunanların aralarına ya çok seyrek girer ya da hiç girmez. Sözgelişi onun tanıştığı söylenen Selçuklu sultanlarıyla ilgili gülmecesi yoktur. Timur’la ilgili “hamam, Timur ve peştemal” gülmecesi de, Timur’dan çok önce yaşadığı için, sonradan üretilmiştir. Halk beğenisi Hoca’yı Timur gibi çevresine korku salan bir imparatorun karşısına hamamda çıkarak, “kızım sana söylüyorum, gelinim sen işit” türünden bir yergi yaratmıştır. Burada yerilen, dolaylı olarak, kendi toplumun, halkın üstünde gören saray insanlarıdır.

Nasreddin Hoca gülmecelerinde dile gelen, onun kişiliğinde, halkın duygularını yansıtan başka bir özellik de eşeğin yeridir. Hoca eşeğinden ayrı düşünülemez, onun taşıtı, bineği olan eşek gerçekte bir yergi ve alay öğesidir. Anadolu insanının yarattığı gülmece ürünlerinde atın yeri yoktur denilebilir. Eşek, acıya, sıkıntıya, dayağa, açlığa katlanışın en yaygın simgesidir. Soyluların, sarayların çevresinde üretilmiş gülmecelerde eşek bulunmaz, oysa at geniş bir yer tutar. Bu konuda, başka bir çelişki sergilenir, gülmecede güldürücü öğe ile yerici öğe yanyana getirilir. Bunun örneği de kendisinden eşeği isteyen köylüye, “eşek evde yok” deyince ahırda onun anırmasını duyan köylünün “işte eşek ahırda” diye diretmesi karşısında, Hocanın “eşeğin sözüne mi inanacaksın benimkine mi” demesidir.

Onun gülmecelerinde, kaba sofuların “ahret” le ilgili inançları da önemli bir yer tutar. “Fincancı Katırları”, “Ben Sağlığımda Hep Burdan Geçerdim” başlıklı gülmeceler katı bir inanç karşısındaki duyguyu açığa vurur. Toplumda neye önem verildiğini anlatan “Ye Kürküm Ye” gülmecesi, Hoca’nın dilinde, halkın tepkisini gösterir.

Nasreddin Hoca’nın etkisi bütün toplum kesimlerine yayılmış, “İncili Çavuş”, “Bekri Mustafa”, “Bektaşi” gibi çok değişik yörelerin duygularını yansıtan gülmece türlerinin doğmasına olanak sağlamıştır. Bunlardan ilk ikisi saray çevresinin oldukça kaba beğenisini, üçüncüsü de gene halkın Şeriat’ın katılığına karşı duyduğu tepkiyi dile getirir.