nedir

Kobay ikizler

1968 yılında ikizler, ABD’de farklı ailelere evlatlık verildi. Yıllar sonra evlatlık olduğunu öğrenen Elyse Schein, ikiz kızkardeşi Paula Bernstein’ın (solda) izini buldu.

Çevre ve genetiğin çocuk gelişimi üzerindeki etkisini araştıran bir deneyin kobayları olduklarını öğrendiklerinde ise şoke oldular.

ABD’de yıllar önce insan karakterinin genetik özelliklerden mi, yoksa çevreden mi daha çok etkilendiğini anlamak için, ünlü bir çocuk psikiyatrı tarafından yapılan tuhaf ve acımasız bir deney için doğduktan hemen sonra ayrı ailelere evlatlık olarak verilen ikizler, birbirine kavuştu.

1968 yılında ikiz kardeşler Paula Bernstein ile Elyse Schein, bir deneyin parçası olarak iki ayrı aileye evlatlık olarak verildi. Evlatlık verilen aileler de deneyden haberdar değildi. Deneyle ilgili olarak Yale Üniversitesi arşivinde saklanan bilimsel belgeler, 2066 yılına kadar açılmayacaktı. Ancak yıllar sonra, tüm hayatlarının sosyal bir deneyin parçası olduğunu anlayan ikizler, büyük bir mücadelenin ardından birbirine kavuşunca “Identical Strangers” (Öz Yabancılar) diye kitap yazdılar ve herşey aydınlandı.

İKİZİNİ BULDU

Olayın en ilginç tarafı, birbirlerinden habersiz olmalarına rağmen iki kadının da sinema eğitimi almaları, yazar olmaları ve New York’a yerleşmeleri oldu. İkizlerin birbirine kavuşmasıyla sonuçlanan olaylar dizisi, şöyle meydana geldi. Kardeşlerden Elyse, bir şekilde evlatlık olduğunu öğrendi ve öz annesini bulmak için harekete geçti. Ancak Elyse, annesinin kendisiyle görüşmek istemediğini öğrendi. Araştırması sırasında Elyse, ikiz kardeşi olduğunu da öğrendi. Elyse, kısa bir süre içinde ikizi Paula’yı bulmayı başardı. İkiz kardeşler, 35 yıl sonra birbirine kavuştu.

ÜNLÜ PSİKİYATR

New York’ta yaşayan ve ikisi de yazar olan kardeşler, araştırdıkça yeni bulgulara ulaştılar. Sonuçta, bir deneyin parçası olduklarını ve henüz bebekken acımasızca birbirlerinden koparıldıklarını anladılar. İkizler, bu zalim deneyin sahibini bulmak için koşuştururken, uluslararası üne sahip çocuk psikiyatr Peter Neubauer’i buldular. Önceleri, Neubauer, ikizlerle buluşup konuşmayı reddetti. Ancak, ikizlerin ısrarları sonuç verdi. Neubauer, konuşmalarının kayda alınmaması şartıyla, ikizlerle buluşmayı kabul etti. İkizler, buluşmanın, en az konusu oldukları deney kadar acı verici olduğunu söylediler. Neubauer, en ufak bir üzüntü belirtisi göstermemiş, yaptığı deneyden ötürü özür dilememişti. Hatta Neubauer, eleştiri ve suçlamalara hedef olacağını bildiği için, deneyle ilgili belgeleri sakladığını da itiraf etti.

Kitap yazdılar

Şimdi ikizlerin hayat hikayeleri kitap oldu. İşin ilginç yanı ise iki kardeş de birbirinden habersiz sinema eğitimi görmüş, yazar olmuş ve New York’a yerleşmişti.

İnsanoğlu, 3000 yılında Gollum’a benzeyecek

London School of Economics öğretim üyelerinden evrim teorisyeni Dr.Oliver Curry, insanın fiziksel gelişiminin 3000 yılında doruk noktasına ulaşacağını ve insan ırkının ilerki yıllarda iki farklı tür haline geleceğini iddia etti.

Dr. Curry’ye göre o dönemde insan ırkı ikiye ayrılacak. Egemen, çekici ve zeka düzeyi üst seviyedeki ırkta ortalama boy 2 metreye, ortalama ömür de 120 yıla çıkacak. Alt sınıf sayılabilecek ırkta ise boy kısalacak, insanlar çirkinleşecek ve Gollum gibi çocuksu ama korkunç bir yüze sahip olacaklar. Dr. Curry’ye göre, 10 bin yıl sonra teknolojide sağlanan gelişmeler paralelinde insanın görüntüsü dramatik bir biçimde değişirken, ilaçlar yüzünden insanların bağışıklık sistemi zayıflayacak. İnsanlar daha çocuksu bir görünüme kavuşacak

Kobay ikizler

1968 yılında ikizler, ABD’de farklı ailelere evlatlık verildi. Yıllar sonra evlatlık olduğunu öğrenen Elyse Schein, ikiz kızkardeşi Paula Bernstein’ın (solda) izini buldu.

Çevre ve genetiğin çocuk gelişimi üzerindeki etkisini araştıran bir deneyin kobayları olduklarını öğrendiklerinde ise şoke oldular.

ABD’de yıllar önce insan karakterinin genetik özelliklerden mi, yoksa çevreden mi daha çok etkilendiğini anlamak için, ünlü bir çocuk psikiyatrı tarafından yapılan tuhaf ve acımasız bir deney için doğduktan hemen sonra ayrı ailelere evlatlık olarak verilen ikizler, birbirine kavuştu.

1968 yılında ikiz kardeşler Paula Bernstein ile Elyse Schein, bir deneyin parçası olarak iki ayrı aileye evlatlık olarak verildi. Evlatlık verilen aileler de deneyden haberdar değildi. Deneyle ilgili olarak Yale Üniversitesi arşivinde saklanan bilimsel belgeler, 2066 yılına kadar açılmayacaktı. Ancak yıllar sonra, tüm hayatlarının sosyal bir deneyin parçası olduğunu anlayan ikizler, büyük bir mücadelenin ardından birbirine kavuşunca “Identical Strangers” (Öz Yabancılar) diye kitap yazdılar ve herşey aydınlandı.

İKİZİNİ BULDU

Olayın en ilginç tarafı, birbirlerinden habersiz olmalarına rağmen iki kadının da sinema eğitimi almaları, yazar olmaları ve New York’a yerleşmeleri oldu. İkizlerin birbirine kavuşmasıyla sonuçlanan olaylar dizisi, şöyle meydana geldi. Kardeşlerden Elyse, bir şekilde evlatlık olduğunu öğrendi ve öz annesini bulmak için harekete geçti. Ancak Elyse, annesinin kendisiyle görüşmek istemediğini öğrendi. Araştırması sırasında Elyse, ikiz kardeşi olduğunu da öğrendi. Elyse, kısa bir süre içinde ikizi Paula’yı bulmayı başardı. İkiz kardeşler, 35 yıl sonra birbirine kavuştu.

ÜNLÜ PSİKİYATR

New York’ta yaşayan ve ikisi de yazar olan kardeşler, araştırdıkça yeni bulgulara ulaştılar. Sonuçta, bir deneyin parçası olduklarını ve henüz bebekken acımasızca birbirlerinden koparıldıklarını anladılar. İkizler, bu zalim deneyin sahibini bulmak için koşuştururken, uluslararası üne sahip çocuk psikiyatr Peter Neubauer’i buldular. Önceleri, Neubauer, ikizlerle buluşup konuşmayı reddetti. Ancak, ikizlerin ısrarları sonuç verdi. Neubauer, konuşmalarının kayda alınmaması şartıyla, ikizlerle buluşmayı kabul etti. İkizler, buluşmanın, en az konusu oldukları deney kadar acı verici olduğunu söylediler. Neubauer, en ufak bir üzüntü belirtisi göstermemiş, yaptığı deneyden ötürü özür dilememişti. Hatta Neubauer, eleştiri ve suçlamalara hedef olacağını bildiği için, deneyle ilgili belgeleri sakladığını da itiraf etti.

Kitap yazdılar

Şimdi ikizlerin hayat hikayeleri kitap oldu. İşin ilginç yanı ise iki kardeş de birbirinden habersiz sinema eğitimi görmüş, yazar olmuş ve New York’a yerleşmişti.

Levent Uluçerli- Çinli bilimcilerin insan organi klonlayabildigi açiklandi.
‘Çin haberleri’ isimli internet sitesi, Çinli bilimcilerin uzun süreli yaptiklari arastirmalar sonucunda 206 insan dokusu ve organini klonladiklarini bildirdi. Böylece Çinli bilimciler vücutta hasarli ya da bozuk olan bir organ dokusundan yeni organ elde edebiliyor ya da hasarli olan organi tedavi edebiliyorlar. Bunun yani sira Çinli bilimciler tümör hücrelerindeki degisimlerle ilgili arastirmalarini da tamamlamis oldu. Pekin Rongsiang Yenileme Tibbi Arastirmalar Enstitüsü’nün yöneticisi ve Mebo Uluslararasi Grubun Baskani Sü Rongsiang, arastirmalari sonunda klonlamayla ilgili olarak bulduklari teknolojik yeniliklerden 7’si için Abd’den, 2’si Japonya’dan ve 2’si Ab’den patent aldiklarini açikladi. Sü, bulduklari teoriler isiginda klonladiklari insan dokusu ve organlarin en az 300 yil yasayabilecegini de iddia etti. Sü böylece kesfettikleri yeni buluslarla insanin yasam süresinin çok daha uzun olacagini söyledi.

2007 Nobel Fizik Ödülüne Fransiz Albert Fert ve Alman Peter Grünberg, “dev manyetik dirençle” (GMR) ilgili çalismalari nedeniyle layik görüldü.
Nobel komitesinin açiklamasinda, bilim adamlarina, bilgisayarin sabit disklerine kayitli bilgilerin okunmasi tekniginde devrim yaptiklari için bu ödülün verilecegi belirtildi.

Açiklamada, arastirmacilarin çalismalarini ayri olarak yürüttükleri kaydedildi.

Levent Uluçerli- Çinli bilimcilerin insan organi klonlayabildigi açiklandi.
‘Çin haberleri’ isimli internet sitesi, Çinli bilimcilerin uzun süreli yaptiklari arastirmalar sonucunda 206 insan dokusu ve organini klonladiklarini bildirdi. Böylece Çinli bilimciler vücutta hasarli ya da bozuk olan bir organ dokusundan yeni organ elde edebiliyor ya da hasarli olan organi tedavi edebiliyorlar. Bunun yani sira Çinli bilimciler tümör hücrelerindeki degisimlerle ilgili arastirmalarini da tamamlamis oldu. Pekin Rongsiang Yenileme Tibbi Arastirmalar Enstitüsü’nün yöneticisi ve Mebo Uluslararasi Grubun Baskani Sü Rongsiang, arastirmalari sonunda klonlamayla ilgili olarak bulduklari teknolojik yeniliklerden 7’si için Abd’den, 2’si Japonya’dan ve 2’si Ab’den patent aldiklarini açikladi. Sü, bulduklari teoriler isiginda klonladiklari insan dokusu ve organlarin en az 300 yil yasayabilecegini de iddia etti. Sü böylece kesfettikleri yeni buluslarla insanin yasam süresinin çok daha uzun olacagini söyledi.

2007 Nobel Fizik Ödülüne Fransiz Albert Fert ve Alman Peter Grünberg, “dev manyetik dirençle” (GMR) ilgili çalismalari nedeniyle layik görüldü.
Nobel komitesinin açiklamasinda, bilim adamlarina, bilgisayarin sabit disklerine kayitli bilgilerin okunmasi tekniginde devrim yaptiklari için bu ödülün verilecegi belirtildi.

Açiklamada, arastirmacilarin çalismalarini ayri olarak yürüttükleri kaydedildi.

TÜBITAK’in Bilim ve Teknik dergisi Bilim Serisi CD’lerinin ilki olan Günes Sistemi CD’sini Temmuz sayisinda okurlarina armagan edecek.

TÜBITAK Bilim ve Teknik Dergisi, ILG Bilisim Teknolojileri isbirligiyle olusturdugu, ögrenmeyi zevkli hale getiren Bilim Serisi CD’lerini okurlarina sunmaya basliyor.

Derginin Temmuz sayisinda okurlara, serinin ilk parçasi olan Günes Sistemi CD’si armagan edilecek.

CD, renkli animasyonlar, interaktif uygulamalar ve oyunlarin yani sira Günes Sistemiyle ilgili testler de barindiriyor.

36 ülkeden 2 binden fazla fizikçi eylülde evrenin sirlarini çözmek için yüzyilin deneyini yapacak. Deneye Türkiye’den de üç ayri bilim adami ekibi katilacak…

BAHAR ÇUHADAR’in haberi

Merkezi Isviçre’de bulunan Avrupa Nükleer Arastirma Örgütü (CERN) 36 ülke ve 2 binden fazla fizikçinin katilimiyla tarihin en büyük fizik deneyini gerçeklestirmeye hazirlaniyor. Yerin 100 metre altinda gerçeklestirilecek olan zamanin en büyük fizik deneyinde Türkiye de üç ayri ekiple yer aliyor. Bilim dünyasinin 10 yildan fazla bir süredir hazirlandigi ve yarim milyar Isviçre Frangi’na (580 milyon YTL) mal olan deneyin temel amaci maddeyi olusturan parçaciklari inceleyerek, evrenin isleyisi hakkinda daha fazla bilgiye sahip olmak. Türk bilim insanlari Compact Muon Solenoid (CMS) isimli projenin, doganin sifresini desifre edecegi yorumunu yapiyor. Insanlik adina, evrenin olusumu, isleyisi ve gelecegi adina büyük kesifler yapacak olan deneye Türkiye’den Çukurova Üniversitesi, ODTÜ ve Bogaziçi Üniversitesi fizik bölümlerinden ögretim görevlileri ve doktora ögrencileri katiliyor.

Evrenin olusumu gözlenecek

Deneyin önümüzdeki eylül ayinda gerçeklestirilmesi planlaniyor. Isviçre’de bulunan CERN laboratuvarinda insa edilen Büyük Hadron Çarpistiricisi (LHC) isimli parçacik hizlandiricisinda, atom çekirdeginde bulunan proton adli parçaciklar çok yüksek enerjiyle çarpistirilacak. Simdiye kadar insa edilen en büyük ve en yüksek enerjili parçacik hizlandirici olan LHC’deki çarpisma sonucunda ortaya çikacak parçaciklarin evrenin isleyisindeki rolleri incelenecek. LHC’de protonlar tünelin çevresine yerlestirilmis yaklasik 10 bin adet dev süper iletken miknatis tarafindan yönlendirilecek. Böylece zit yönlerde dönen iki proton isini üretilecek. Bilim dünyasi çarpismalar sonunda simdiye kadar kesfedilmemis yeni parçaciklarin açiga çikmasini bekliyor.

Deney, evreni her seyiyle baslatan ‘büyük patlama’dan (Big Bang) sonra ortaya çikan büyük enerji yogunlugunu tekrar yaratarak parçaciklarin tekrar ortaya çikmasini saglayacak. Böylece fizik modellerinin temelini olusturan ve maddeye kütle özelligini veren ‘Higgs’ parçacigi da tekrar ortaya çikarilip gözlemlenebilecek.

Fizik kuramlari degisebilir

Dev deney her seyden önce bilim dünyasinin dogada cevap vermeye çalistigi sorulara yanit arayacak. ODTÜ CMS ekibi baskani Doç. Dr. Meltem Serin ve Prof. Dr. Mehmet Zeyrek CMS projesiyle atom, molekül ve canli yapisinin nasil olustuguna dair yeni sonuçlar beklediklerini açikliyor. Bu, bilinen fizik kuramlarinin da gelisebilecegi ya da degisebilecegi anlamina geliyor. Evrenin yüzde 27’sini olusturan ve ‘karanlik madde’ olarak tanimlanan enerji biçimi hakkinda bilgiye erisilmesi de hedefler arasinda.

Doç. Dr. Meltem Serin, deneyin evrenin geleceginin nasil olacagi konusunda da ipuçlari verecegini belirtiyor. Deney için gelistirilen dedektörler ileride yeni teknolojiler gelistirilmesine de ön ayak olacak. Dedektörler, basta hizli iletisim sistemleri olmak üzere, daha hizli, çok daha yüksek kapasiteli bilgisayarlarin, süper iletkenlerin olusturulmasinda ve kanser terapisi alaninda kullanilarak önemli teknolojik-tibbi gelismelerin önü açilacak.

‘Bilim dünyasinin Avrupa Birligi’ olarak bilinen CERN laboratuvarindaki bu çalismalara, Türkiye 1960′li yillardan beri gözlemci statüsüyle katiliyor. Bu Türkiye’ye bütçeye katkida bulunmadan deneylere katilabilme özelligini veren bir konum. Türkiye’nin deneye katkisi dedektör insasi ve fizik analizinde oldu. Bogaziçi Üniversitesi CMS grubu baskani Prof. Dr. Erhan Gülmez, Türkiye’nin TÜBITAK ve Türkiye Atom Enerjisi Kurumu’nun da destekleriyle CMS dedektörünün yapilmasina da katki sundugunu açikliyor. Bilimin en uç noktalarindaki bu projede kullanilacak olan dev dedektörün alt parçalarinda iki ayri Türk firmasinin katkisi bulunuyor.

Deneyin tehlikesi yok

ODTÜ CMS ekibinden Prof. Dr. Mehmet Zeyrek, yerin 100 metre altinda gerçeklestirilecek dev proton çarpistirmasinin herhangi bir istenmeyen patlamaya ya da radyasyon sizintisina neden olmayacagini su sözlerle açikliyor: “CERN laboratuvari ve benzeri deney merkezleri yerin metrelerce altinda bulunur. Bu alanlarin üzerine çiftlik kurulur, inekler otlar, hatta üzüm baglari bulunur. Bu, güvenilirliginin en büyük kanitlarindan biri.”

‘Heyecan ve gurur doluyuz’

Prof. Dr. Mehmet Zeyrek: LHC mega-bilim projesinin tasarlandigi 1990′larin basindan beri bu fikirle hasir nesir birisi ve 1995 yilinda ODTÜ grubunun LHC deneylerinden CMS’de yer almasini öneren kisi olarak heyecanim sonsuz. Beni en çok heyecanlandiran sey ise ulasilacak yüksek enerji sinirlarinda doganin sifresini çözmeye yönelik olasi sürpriz sonuçlarin elde edilebilecek olmasidir.

CMS ODTÜ ekip lideri Doç. Dr. Meltem Serin: Gelinen bugünkü bilimsel seviye insanlik adina gurur verici. Bu olusumda, hem de özellikle bir Türk grubunun dahilinde yer almak bana son derece gurur ve heyecan veriyor.

Bogaziçi CMS ekibi adina, ekip baskani Prof. Dr. Erhan Gülmez: Projedeki tüm arkadaslar olarak bilimin en uç noktalarinda, en son teknolojileri kullanarak ve bu teknolojilerin gelistirilmesine katkida bulunarak çalismaktan büyük zevk aliyoruz. Bu proje sonunda elde edeceklerimizden Türkiye’nin de kazanç saglamasi ayri bir övünç kaynagi olacak.

Çukurova Üniversitesi CMS ekibi adina ekip baskani Prof. Dr. Gülsen Önengut: Bilimin en ön saflarindaki bu projede çalisiyor ve katkida bulunuyor olmaktan gurur ve heyecan duyuyoruz. Ancak Türkiye’nin CERN’e hâlâ üye olmamasi nedeniyle CERN’deki bir takim imkânlari kullanamamamiz, CERN çalismalari için destegin hangi kurumdan gelecegine dair belirsizliklerin olmasi gibi sikintilarimiz var. Yine de giderek artan sayida gencimizi dünyanin en önde gelen arastirma merkezinde egitebildigimiz için mutluyuz.

ODTÜ CMS ekibi doktora ögrencileri:

Sezen Sekmen: Zamanin en büyük bilimsel olayina dahil olmak gurur verici. Bilim uzun zamandir deneysel kesifte kis uykusunda. Simdi uyanmak üzere ve evrene dair anlayisimiza büyük katkida bulunacak olay gerçeklesecek.

Efe Yazgan: CMS benim için Kolomb’un gemisi gibi. Kesif için bir maceraya çiktik. Ama önce tayfalarla birlikte Higgs parçaciginin ve diger olabilecek yeni parçaciklarin kendilerini nasil göstereceklerini anlamamiz gerek, yoksa kesfettigimiz Amerika’yi Hindistan sanabiliriz.

Halil Gamsizkan: CERN’in ev sahipligi yaptigi deney projeleri dünya çapinda bilim insanlarini, mühendisleri, teknisyenleri, bilgi islem uzmanlari ve daha pek çok insani bilim gibi ticari veya politik olmayan bir amaç ugruna bir araya getirerek belki de bir ilki basardi.

Çigdem Özkan: CERN gelecege ve evrene isik tutan, dünyanin en büyük ve en hizli gelisen laboratuvarlarindandir. Bunun parçasi olmak büyük bir zevk.

Esasinda 1999 senesinden beri, Amerikalilarin Ay’a gitmedigini gösteren pek çok kanit internet sitelerinde yayinlaniyordu. Ilerleyen zaman da o kadar bu konuyla ilgilenen ve arastirma yapan çiktiki, internette pek çok insan siteler açarak bunu halka duyurmaya çalistilar. Öyleki bu siteleri Amerikanin kendi halkindan insanlar açti.

Benim internetten yapmis oldugum arastirmalarimda sunu gördümki Kimse Ne Ay’a gitti nede nede döndü. Gizli bir sütüdyoda çekilen Ay’a inme sahnesi artik bütün delilleriyle Hem Video olarak, hemde yazili kanitlarla verilmektedir.
Arastirma yapmak için önce özgür ansiklopedi Wikipedia’dan baslayabilirsiniz.

Daha sonra google videolarindan bu konuyla ilgili Videolari izleyerek gerçeklerin aslinda nasil oldugunu görebilirsiniz. Mesela bunlardan biri FOX TV’de yayinlanan bu program konuyla ilgili bakis açinizi oldukça degistirebilir.Ayin karanlik yüzü belgeselini blog sayfamdan izlemenizi tavsiye ederim. Bu konuyla ilgili düsüncelerini paylasmak isteyenler, bunu bu forumda yapabilirler. Arastirma yaptiktan sonra oy kullanabilirsiniz. Bazilariniz söyle düsünebilirler, Amerika Ay’a gitmediyse ne olmus bize ne!!!.

Amerika kendi propagandasini ve imajini Ay’a insan götümekle oldukça degistirmis ve kendisini bu konuda yetkili konuma sokmustur. Konuyla ilgili derin arastirma yapildiginda halen uzaya çikilmadigi, Mars’a yada diger gezegenlere gönderilen uydularin aslinda bir düzmece oldugu daha rahat anlasilacaktir. Ay’a insan gönderme sahnesinde Stanley Kubrick’inde rol aldigini ve Kubrick’in 2001: Uzay macerasi filmini ayni sene hazirladigini düsünürsek, O filimde geçen Meshur Siyah tasin Ne oldugu daha net anlasilacaktir. O siyah Tas’i bence Kubrick sizi nasilda kandirdim, bu dünyadan ayrildim gitti sene 2007 ve halen insanlar o tasin ne oldugunu bir türlü çikaramadilar

TÜBITAK’in Bilim ve Teknik dergisi Bilim Serisi CD’lerinin ilki olan Günes Sistemi CD’sini Temmuz sayisinda okurlarina armagan edecek.

TÜBITAK Bilim ve Teknik Dergisi, ILG Bilisim Teknolojileri isbirligiyle olusturdugu, ögrenmeyi zevkli hale getiren Bilim Serisi CD’lerini okurlarina sunmaya basliyor.

Derginin Temmuz sayisinda okurlara, serinin ilk parçasi olan Günes Sistemi CD’si armagan edilecek.

CD, renkli animasyonlar, interaktif uygulamalar ve oyunlarin yani sira Günes Sistemiyle ilgili testler de barindiriyor.

36 ülkeden 2 binden fazla fizikçi eylülde evrenin sirlarini çözmek için yüzyilin deneyini yapacak. Deneye Türkiye’den de üç ayri bilim adami ekibi katilacak…

BAHAR ÇUHADAR’in haberi

Merkezi Isviçre’de bulunan Avrupa Nükleer Arastirma Örgütü (CERN) 36 ülke ve 2 binden fazla fizikçinin katilimiyla tarihin en büyük fizik deneyini gerçeklestirmeye hazirlaniyor. Yerin 100 metre altinda gerçeklestirilecek olan zamanin en büyük fizik deneyinde Türkiye de üç ayri ekiple yer aliyor. Bilim dünyasinin 10 yildan fazla bir süredir hazirlandigi ve yarim milyar Isviçre Frangi’na (580 milyon YTL) mal olan deneyin temel amaci maddeyi olusturan parçaciklari inceleyerek, evrenin isleyisi hakkinda daha fazla bilgiye sahip olmak. Türk bilim insanlari Compact Muon Solenoid (CMS) isimli projenin, doganin sifresini desifre edecegi yorumunu yapiyor. Insanlik adina, evrenin olusumu, isleyisi ve gelecegi adina büyük kesifler yapacak olan deneye Türkiye’den Çukurova Üniversitesi, ODTÜ ve Bogaziçi Üniversitesi fizik bölümlerinden ögretim görevlileri ve doktora ögrencileri katiliyor.

Evrenin olusumu gözlenecek

Deneyin önümüzdeki eylül ayinda gerçeklestirilmesi planlaniyor. Isviçre’de bulunan CERN laboratuvarinda insa edilen Büyük Hadron Çarpistiricisi (LHC) isimli parçacik hizlandiricisinda, atom çekirdeginde bulunan proton adli parçaciklar çok yüksek enerjiyle çarpistirilacak. Simdiye kadar insa edilen en büyük ve en yüksek enerjili parçacik hizlandirici olan LHC’deki çarpisma sonucunda ortaya çikacak parçaciklarin evrenin isleyisindeki rolleri incelenecek. LHC’de protonlar tünelin çevresine yerlestirilmis yaklasik 10 bin adet dev süper iletken miknatis tarafindan yönlendirilecek. Böylece zit yönlerde dönen iki proton isini üretilecek. Bilim dünyasi çarpismalar sonunda simdiye kadar kesfedilmemis yeni parçaciklarin açiga çikmasini bekliyor.

Deney, evreni her seyiyle baslatan ‘büyük patlama’dan (Big Bang) sonra ortaya çikan büyük enerji yogunlugunu tekrar yaratarak parçaciklarin tekrar ortaya çikmasini saglayacak. Böylece fizik modellerinin temelini olusturan ve maddeye kütle özelligini veren ‘Higgs’ parçacigi da tekrar ortaya çikarilip gözlemlenebilecek.

Fizik kuramlari degisebilir

Dev deney her seyden önce bilim dünyasinin dogada cevap vermeye çalistigi sorulara yanit arayacak. ODTÜ CMS ekibi baskani Doç. Dr. Meltem Serin ve Prof. Dr. Mehmet Zeyrek CMS projesiyle atom, molekül ve canli yapisinin nasil olustuguna dair yeni sonuçlar beklediklerini açikliyor. Bu, bilinen fizik kuramlarinin da gelisebilecegi ya da degisebilecegi anlamina geliyor. Evrenin yüzde 27’sini olusturan ve ‘karanlik madde’ olarak tanimlanan enerji biçimi hakkinda bilgiye erisilmesi de hedefler arasinda.

Doç. Dr. Meltem Serin, deneyin evrenin geleceginin nasil olacagi konusunda da ipuçlari verecegini belirtiyor. Deney için gelistirilen dedektörler ileride yeni teknolojiler gelistirilmesine de ön ayak olacak. Dedektörler, basta hizli iletisim sistemleri olmak üzere, daha hizli, çok daha yüksek kapasiteli bilgisayarlarin, süper iletkenlerin olusturulmasinda ve kanser terapisi alaninda kullanilarak önemli teknolojik-tibbi gelismelerin önü açilacak.

‘Bilim dünyasinin Avrupa Birligi’ olarak bilinen CERN laboratuvarindaki bu çalismalara, Türkiye 1960′li yillardan beri gözlemci statüsüyle katiliyor. Bu Türkiye’ye bütçeye katkida bulunmadan deneylere katilabilme özelligini veren bir konum. Türkiye’nin deneye katkisi dedektör insasi ve fizik analizinde oldu. Bogaziçi Üniversitesi CMS grubu baskani Prof. Dr. Erhan Gülmez, Türkiye’nin TÜBITAK ve Türkiye Atom Enerjisi Kurumu’nun da destekleriyle CMS dedektörünün yapilmasina da katki sundugunu açikliyor. Bilimin en uç noktalarindaki bu projede kullanilacak olan dev dedektörün alt parçalarinda iki ayri Türk firmasinin katkisi bulunuyor.

Deneyin tehlikesi yok

ODTÜ CMS ekibinden Prof. Dr. Mehmet Zeyrek, yerin 100 metre altinda gerçeklestirilecek dev proton çarpistirmasinin herhangi bir istenmeyen patlamaya ya da radyasyon sizintisina neden olmayacagini su sözlerle açikliyor: “CERN laboratuvari ve benzeri deney merkezleri yerin metrelerce altinda bulunur. Bu alanlarin üzerine çiftlik kurulur, inekler otlar, hatta üzüm baglari bulunur. Bu, güvenilirliginin en büyük kanitlarindan biri.”

‘Heyecan ve gurur doluyuz’

Prof. Dr. Mehmet Zeyrek: LHC mega-bilim projesinin tasarlandigi 1990′larin basindan beri bu fikirle hasir nesir birisi ve 1995 yilinda ODTÜ grubunun LHC deneylerinden CMS’de yer almasini öneren kisi olarak heyecanim sonsuz. Beni en çok heyecanlandiran sey ise ulasilacak yüksek enerji sinirlarinda doganin sifresini çözmeye yönelik olasi sürpriz sonuçlarin elde edilebilecek olmasidir.

CMS ODTÜ ekip lideri Doç. Dr. Meltem Serin: Gelinen bugünkü bilimsel seviye insanlik adina gurur verici. Bu olusumda, hem de özellikle bir Türk grubunun dahilinde yer almak bana son derece gurur ve heyecan veriyor.

Bogaziçi CMS ekibi adina, ekip baskani Prof. Dr. Erhan Gülmez: Projedeki tüm arkadaslar olarak bilimin en uç noktalarinda, en son teknolojileri kullanarak ve bu teknolojilerin gelistirilmesine katkida bulunarak çalismaktan büyük zevk aliyoruz. Bu proje sonunda elde edeceklerimizden Türkiye’nin de kazanç saglamasi ayri bir övünç kaynagi olacak.

Çukurova Üniversitesi CMS ekibi adina ekip baskani Prof. Dr. Gülsen Önengut: Bilimin en ön saflarindaki bu projede çalisiyor ve katkida bulunuyor olmaktan gurur ve heyecan duyuyoruz. Ancak Türkiye’nin CERN’e hâlâ üye olmamasi nedeniyle CERN’deki bir takim imkânlari kullanamamamiz, CERN çalismalari için destegin hangi kurumdan gelecegine dair belirsizliklerin olmasi gibi sikintilarimiz var. Yine de giderek artan sayida gencimizi dünyanin en önde gelen arastirma merkezinde egitebildigimiz için mutluyuz.

ODTÜ CMS ekibi doktora ögrencileri:

Sezen Sekmen: Zamanin en büyük bilimsel olayina dahil olmak gurur verici. Bilim uzun zamandir deneysel kesifte kis uykusunda. Simdi uyanmak üzere ve evrene dair anlayisimiza büyük katkida bulunacak olay gerçeklesecek.

Efe Yazgan: CMS benim için Kolomb’un gemisi gibi. Kesif için bir maceraya çiktik. Ama önce tayfalarla birlikte Higgs parçaciginin ve diger olabilecek yeni parçaciklarin kendilerini nasil göstereceklerini anlamamiz gerek, yoksa kesfettigimiz Amerika’yi Hindistan sanabiliriz.

Halil Gamsizkan: CERN’in ev sahipligi yaptigi deney projeleri dünya çapinda bilim insanlarini, mühendisleri, teknisyenleri, bilgi islem uzmanlari ve daha pek çok insani bilim gibi ticari veya politik olmayan bir amaç ugruna bir araya getirerek belki de bir ilki basardi.

Çigdem Özkan: CERN gelecege ve evrene isik tutan, dünyanin en büyük ve en hizli gelisen laboratuvarlarindandir. Bunun parçasi olmak büyük bir zevk.

Esasinda 1999 senesinden beri, Amerikalilarin Ay’a gitmedigini gösteren pek çok kanit internet sitelerinde yayinlaniyordu. Ilerleyen zaman da o kadar bu konuyla ilgilenen ve arastirma yapan çiktiki, internette pek çok insan siteler açarak bunu halka duyurmaya çalistilar. Öyleki bu siteleri Amerikanin kendi halkindan insanlar açti.

Benim internetten yapmis oldugum arastirmalarimda sunu gördümki Kimse Ne Ay’a gitti nede nede döndü. Gizli bir sütüdyoda çekilen Ay’a inme sahnesi artik bütün delilleriyle Hem Video olarak, hemde yazili kanitlarla verilmektedir.
Arastirma yapmak için önce özgür ansiklopedi Wikipedia’dan baslayabilirsiniz.

Daha sonra google videolarindan bu konuyla ilgili Videolari izleyerek gerçeklerin aslinda nasil oldugunu görebilirsiniz. Mesela bunlardan biri FOX TV’de yayinlanan bu program konuyla ilgili bakis açinizi oldukça degistirebilir.Ayin karanlik yüzü belgeselini blog sayfamdan izlemenizi tavsiye ederim. Bu konuyla ilgili düsüncelerini paylasmak isteyenler, bunu bu forumda yapabilirler. Arastirma yaptiktan sonra oy kullanabilirsiniz. Bazilariniz söyle düsünebilirler, Amerika Ay’a gitmediyse ne olmus bize ne!!!.

Amerika kendi propagandasini ve imajini Ay’a insan götümekle oldukça degistirmis ve kendisini bu konuda yetkili konuma sokmustur. Konuyla ilgili derin arastirma yapildiginda halen uzaya çikilmadigi, Mars’a yada diger gezegenlere gönderilen uydularin aslinda bir düzmece oldugu daha rahat anlasilacaktir. Ay’a insan gönderme sahnesinde Stanley Kubrick’inde rol aldigini ve Kubrick’in 2001: Uzay macerasi filmini ayni sene hazirladigini düsünürsek, O filimde geçen Meshur Siyah tasin Ne oldugu daha net anlasilacaktir. O siyah Tas’i bence Kubrick sizi nasilda kandirdim, bu dünyadan ayrildim gitti sene 2007 ve halen insanlar o tasin ne oldugunu bir türlü çikaramadilar

Beyin kafatasindan daha iletken
Bilim insanlari, beynin kafatasina göre 18.7 kat daha elektrik iletkeni oldugunu tespit etti. Arastirma koma, epilepsi ve benzeri hastaliklarla mücadelede yeni tedavilerin gelistirilmesine yarayacak.
NEW YORK - Beyin ve kafatasinin elektrik iletkenligi özelligi oldugu biliniyordu. Ancak kafatasinin, insan canliykenki elektrik geçirgenligi düzeyi gelecekte yapilacak tedavi çalismalari için önem tasiyor. Beyinde milyarlarca elektrik yüklü hücre bulunuyor, simdiye dek beynin kafatasina göre 80 kat daha elektrik yüklü oldugu tahmin ediliyordu. Ancak bu yeni bir arastirma bu rakami güncelledi.

University of Minnesota porfesörü Bin He’nin arastirmasi beynin kafatasina oranla en fazla 25 kat daha elektrik yüklü oldugunu gösteriyor. Kafatasinin elektrik geçirgenliginin ölçümlenmesi için, He ve ekibi ameliyat olmayi bekleyen epilepsi hastasi iki çocugu inceledi. Doktorlar, beyinde epilepsiye neden olan bölümlere elektrodlar yerlestirdi. Bu esnada doktorlar hasta çocuklarin beyin faaliyetlerini kafatasinin disina takilan ayri bir elektrod sistemiyle karsilastirdi. Yapilan gözlemlerde beynin kafatasina göre, 18.7 kat daha elektrik geçirgeni oldugu görüldü. Ayni oran en üst düzeyde 25 kat olarak gerçeklesiyor.

Beyin kafatasindan daha iletken
Bilim insanlari, beynin kafatasina göre 18.7 kat daha elektrik iletkeni oldugunu tespit etti. Arastirma koma, epilepsi ve benzeri hastaliklarla mücadelede yeni tedavilerin gelistirilmesine yarayacak.
NEW YORK - Beyin ve kafatasinin elektrik iletkenligi özelligi oldugu biliniyordu. Ancak kafatasinin, insan canliykenki elektrik geçirgenligi düzeyi gelecekte yapilacak tedavi çalismalari için önem tasiyor. Beyinde milyarlarca elektrik yüklü hücre bulunuyor, simdiye dek beynin kafatasina göre 80 kat daha elektrik yüklü oldugu tahmin ediliyordu. Ancak bu yeni bir arastirma bu rakami güncelledi.

University of Minnesota porfesörü Bin He’nin arastirmasi beynin kafatasina oranla en fazla 25 kat daha elektrik yüklü oldugunu gösteriyor. Kafatasinin elektrik geçirgenliginin ölçümlenmesi için, He ve ekibi ameliyat olmayi bekleyen epilepsi hastasi iki çocugu inceledi. Doktorlar, beyinde epilepsiye neden olan bölümlere elektrodlar yerlestirdi. Bu esnada doktorlar hasta çocuklarin beyin faaliyetlerini kafatasinin disina takilan ayri bir elektrod sistemiyle karsilastirdi. Yapilan gözlemlerde beynin kafatasina göre, 18.7 kat daha elektrik geçirgeni oldugu görüldü. Ayni oran en üst düzeyde 25 kat olarak gerçeklesiyor.

Kudüs (AA) - Evren biliminin en büyük teorisyenleri arasinda gösterilen ”tekerlekli sandalye”ye mahkum Ingiliz fizikçi Stephen Hawking, Kudüs’te, Ibrani Üniversitesi’nde ”Evrenin Orijini” konulu bir konferans verdi.

Stephen Hawking’in konusmasini izlemek isteyenler, erken saatlerden itibaren üniversiteye akin etti. Güvenlikten de geçirilen izleyiciler, üniversitenin içinde yüzlerce metrelik uzun kuyruklar olusturdu.

Hawking’in konferans verdigi yaklasik 1000 kisilik salon tümüyle dolarken, konferans salonuna sigmayanlar, üniversitenin baska bir salonunda hazirlanan ekrandan Hawking’in konusmasini canli olarak izleme firsatini buldular.

Tekerlekli sandalyesi üzerine monte edilen bilgisayariyla, bir refakatçi esliginde konferans verecegi salona getirilen Hawking’i, konferans salonundaki tüm izleyciler, ayakta alkislayarak karsiladi.

Sesini de yitirdigi için 1985 yilindan bu yana kendisi için özel hazirlanmis tekerlekli sandalyesinde, yazilari sese dönüstüren bilgisayariyla iletisim kuran Hawking, arkasina kurulan dev ekrandan da konusmasini slaytlarla destekledi.

Ilk sözleri ”Beni isitebiliyor musunuz” olan Hawking’e, salonu dolduran tüm izleyiciler, hep birlikte ”Evet” diyerek yanit verdi.

”Afrika’nin orta yerindeki Bosongolular’a göre, baslangiçta yalnizca karanlik, su ve büyük tanri Bumba vardi. Bir gün Bumba, mide rahatsizligindan çektigi agri nedeniyle günesi kustu, hala aci çeken Bumba, ayi, yildizlari, sonra hayvanlari, leopari, timsahi, kaplumbagayi ve en sonunda insani kustu.”

Konusmasinin ilk satirlarinda bu sözlere yer veren Hawking, bu yaratilis mitinin, diger birçok benzeri gibi, herkesin ortak sorusu olan ”Niye buradayiz, nereden geldik” gibi sorulara yanit bulmaya çalistigini hatirlatti.

Aristo’dan Einstein’a birçok örnek vererek, evrenle ilgili düsünce ve çalismalari aktaran Hawking, bugün gelinen noktada, bazi çok büyük basarilar elde edilmesine karsin her seyin çözümlenmedigini söyledi.

Henüz gözlemlere iliskin iyi bir kuramsal anlayisa sahip olunamadigini, bu nedenle evrenin gelecegi konusunda emin olunamayacagini ifade eden ünlü fizikçi, kozmolojinin oldukça heyecan verici ve devingen bir konu oldugunu belirtirken, ”niçin buradayiz ve nereden geldik” gibi ”eski” sorulara yanit verme çagina yaklasildigini anlatti.

Tavus kelebeğinin en dikkat çekici özelliklerinden biri kanatlarının üzerinde aniden beliren gözlerdir. Peki bu gözler neden birdenbire ortaya çıkarlar. Bunu anlamak için kelebeğin bulunduğu çevreye şöyle bir göz atmak yeterlidir. Kelebeğin kanadında aniden beliren sahte gözler etrafta bir avcı kuşun olduğuna işarettir. Tehlikenin farkında olan tavus kelebeği düşmanını korkutup kaçırmak için bu sahte gözlere başvurmaktadır.

Bu çarpıcı savunma taktiğinin ne kadar etkili olduğu ölçmek için Stockholm Üniversitesi zooloğu Adrian Vallin ve ekibi tavus kelebekleri üzerinde bir çalışma yapmışlardır. Ekip, tavus kelebeklerinin kanatlarındaki sahte gözleri bir teknik uygulayarak koyulaştırıp, onları serbest bırakmıştır. Sonuçta sahte gözleri koyulaştırılan kelebeklerin 20’sinden 13′ünü kuşlar yemiş, kanatlarına müdahale edilmeyen 34 kelebekten ise sadece 1 tanesi avlanmıştır.

Bu çalışma kelebeklerin kendilerini savunmak için oldukça zekice planlanmış bir yöntem kullandıklarını göstermektedir. Açıktır ki kelebekler bu özellikle birlikte var olmak zorundadırlar, aksi takdirde türlerinin devamını sağlamaları mümkün olmayacaktır. Elbette burada akla pek çok soru gelmektedir. Kelebekler tehlikenin farkına nasıl varmışlardır? Sahte gözler kullanarak kuşları korkutabileceklerini, bunun etkili bir savunma tekniği olduğunu nasıl keşfetmişlerdir?

Bir kelebeğin düşmanlarını nasıl kaçıracağını kendiliğinden bilmesi, sonra buna göre yine kendi kendine bir taktik geliştirmesi ve bu taktiğe uygun vücut yapısını bedeninde oluşturması elbette ki mümkün değildir. Bu özellik kelebekle birlikte var olmak zorundadır, ayrıca kelebek bu özelliğini nasıl kullanacağını da bilmelidir.

Sonuç olarak ortada her vicdanlı insanın birleşeceği bir gerçek vardır; tavus kelebeği bu özelliklere sahip olarak bir anda yaratılmıştır. Düşmanlarına karşı uyguladığı bu ileri teknikteki savunmayı da Allah’ın ilhamıyla yapmaktadır.

Yapılan son bir deney, posta güvercinlerinin yön bulmada dünyanın manyetik alanından faydalandıkları teorisi için önemli destek sağladı.

İnsanlar, mesajlarını uzaktaki alıcılara ulaştırmada eski çağlardan beri güvercinlerden faydalanmıştır. Örneğin güvercinlerin, 1150 yılında Bağdat’ta mesaj iletme amaçlı kullanıldığına dair kayıtlar bulunmaktadır.

Dünyaca ünlü Reuters haber ajansının kurucusu Paul Reuter, 1850 yılında Belçika’nın Brüksel kenti ile Almanya’nın Aachen kenti arasında, 45 güvercinden oluşan bir filo ile haber ve borsa tahvil fiyatlarını dağıtmıştır.

Posta güvercinleri çok uzun mesafeleri katedebilirler. Daha sonra evine dönmeyi başaran bir güvercin için, en uzağa uçma rekoru 1689 mil (yaklaşık 2719 km)dir.

Bilimsel adı Columba livia olan güvercinlerin nasıl olup da evlerinin yolunu tekrar bulabildikleri sorusu, bugüne kadar bir gizem oluşturuyordu. Muhtemel açıklamalar arasında güçlü bir koku duyusu ile manyetik alanları algılama yeteneği ön plana çıkıyordu. Bilim adamları onyıllar süren çalışmalardan sonra, güvercinlerin gerçekten manyetik alanları algılama yeteneğine sahip olduğunu ortaya çıkardılar.

Chapel Hill’deki Cornell Üniversitesi’nden Cordula Mora ve arkadaşları, güvercinleri bir tünelin içine koydular. Bunun çatısında bulunan bir manyetik halka, çalıştırıldığında tünelin merkezinde maksimum seviyeye ulaşan bir manyetik alan oluşturuyordu. Mora, dört güvercini, manyetik alan çalışıyorken tünelin bir tarafında; çalışmıyorken ise diğer tarafında tüneyecek şekilde eğitti. Daha sonra güvercinlerin manyetik alanı tespit yeteneğini ölçtü. Bu amaçla yaptığı 24 denemede, güvercinlerin doğru tercihlerinin oranı 55% ila 65% arasında gerçekleşti.

Burnuna mıknatıs parçası monte edilmiş bir deney güvercini
Daha önceleri araştırmacılar güvercinlerin gagalarının üstünde manyetit kristalleri bulmuşlardı. Bu bölgenin, kuşun manyetik yeteneklerinin karargahı olup olmadığını test etmek için, Mora her bir kuşun gagasına, manyetik alanları tespit etme yeteneklerini zayıflatacak şekilde minik mıknatıslar monte etti. Bunun sonucunda, kuşun manyetik alanı tespit yeteneğinde belirgin bir düşüş yaşandı. Başarı oranı 50%’nin altına indi. Ancak kuşun, mıknatısın sebep olduğu şaşırtmaya uyum sağladığı ve başarı oranının buna paralel olarak tekrar yükseldiği gözlendi.

Ancak gagalara manyetik olmayan (örneğin pirinç madeninden yapılmış) malzemeler monte edildiğinde manyetik alanı tespit başarısı bundan etkilenmedi. Aynı şekilde, koku sinirlerinin kuşların gaga bölgesine yapılan cerrahi müdahele ile kesilmesi de söz konusu yeteneği zayıflatmadı.

Bu bulgular, güvercinlerin, Dünya’yı çevreleyen manyetik alana göre konumlarını belirledikleri teorisini güçlendirdi.
Göçücü kuşların; Güneş, Ay, yıldızlar ve yüzey şekillerindeki hatırlatıcı işaretler gibi diğer görsel ipuçlarından yararlandıkları biliniyordu. Şimdi Mora, bunlara dünyanın manyetik alanını da ekleyerek bunun, hedefi şaşmaz bir yön belirleme yeteneğine katkıda bulunduğunu belirtiyor ve şöyle söylüyordu:

“Dünya üzerindeki her nokta, manyetik eğilim ve manyetik yoğunluğuna ait özel bir kombinasyona sahiptir. Bu da, güvercine varacağı hedefe göre hangi konumda olduğunu bilmede yardımcı olur”.

Diğer araştırmacılar da bu bulgunun, güvercinlerin duyu sistemlerini anlamada büyük bir adım olduğu yorumunu yapıyorlar.

Öte yandan, bu son çalışma ile aydınlanan manyetik konumlandırma sistemi, üstün teknolojiye dayalı bir sistemi de çağrıştırmakta.

Küresel Konum Belirleme Sistemi

Hassas bir konumlandırma sistemi olan GPS, yüksek teknolojiye dayalıdır ve akıllı tasarım ürünüdür.
Güvercinin manyetik konum belirleme sistemine bakıldığında, akla hemen Küresel Konum Belirleme Sistemi (global Positioning System-GPS) gelmektedir. Küresel Konum Belirleme Sistemi, herhangi bir şeyin tam yerini belirlemede kullanılan bir uydu takip sistemidir. Bu sistemde, en az 24 adet uydudan meydana gelen bir uydu takımı kullanılmaktadır. Amerikan Savunma Bakanlığı tarafından tasarlanmış ve kontrol edilmekte olan GPS, kullanımı herkese açık, ücretsiz bir sistemdir. Sistemin üç elemanı vardır: uzay, kontrol ve kullanıcı. Uzay elemanı GPS uydularını ifade eder. Kontrol elemanı ise yeryüzünün çeşitli bölgelerindeki yer istasyonlarını belirtir. Bu istasyonlar, uyduların seyir yollarını izler, uydularda bulunan hassas saatleri birbirleri arasında uyumlandırır ve uydulara, iletecekleri bilgileri yükler. Kullanıcı elemanı ise GPS alıcısından meydana gelir. Bir GPS alıcısı, birkaç uydudan gelen zaman sinyali iletilerini çözümler ve konumunu hesaplar. Bu hesaplama, trilaterasyon ismi verilen bir yöntemle yapılır.

Trilaterasyon, geometri kullanarak objelerin nisbi konumlarını hesaplama yöntemidir. Çemberlerin geometrisinin yardımıyla yapılan bu hesaplama en az üç referans noktasının yerinin bilinmesini gerektirir. Aşağıdaki şekle bakıldığında bu hesaplamaların mantığı hemen kavranabilir:

Yandaki şekilde, P1, P2 ve P3 noktalarının arasında bir yerlerde geziyor olduğunuzu ve bu noktalara göre tam konumunuzu bilmek istediğinizi farzedin. (Bu aşamada, farklı renklerde görülen çemberleri yok sayın. Sadece P1, P2 ve P3 noktalarını gördüğünüzü düşünün). Eğer sizi arayan birisine sadece “P1, P2 ve P3 noktaları arasında bir yerdeyim” derseniz tam konum belirtmiş olmazsınız. Ancak bu üç noktaya olan uzaklığınızı biliyorsanız, kesin bir konum belirtmeniz mümkün olabilir. Bunun için şu aşamalar yeterlidir: r1’in hesaplanması, konumunuzu pembe çemberin alanına indirir. Daha sonra, r2’nin ölçülmesi, muhtemel konumunuzu iki noktaya indirger: A ve B. Ve son olarak r3’ün ölçülmesi ile B noktasında olduğunuz kesinleşir. Böylece koordinatlarınız ortaya çıkmış olur. Bu anlatımda P1, P2 ve P3 ile gösterilen noktalar, GPS sisteminde uyduları temsil etmektedir.

Çarpıcı Benzerlikler

Küresel Konum Belirleme Sistemi ile güvercinlerin manyetik konumlandırma sistemleri arasında işlev açısından çarpıcı benzerlikler görülmektedir. Her ikisinde de, yeryüzü üzerindeki bir konuma dair verileri aktarabilen bir ortam mevcuttur. GPS’de, uydulardan gelen veriler atmosferde iletilirken güvercinlerdeki sistemde dünyanın manyetik alanının bu işlevi gördüğü düşünülmektedir. Her ikisinde de çevreden gelen bu verileri (sinyalleri) algılayacak sistemler mevcuttur: Yani uydularda paneller; güvercinlerde gagada bulunan ve manyetit barındıran hücreler… Her ikisinde de bu verileri yorumlayan sistemler mevcuttur. GPS’de bilgisayarlar ve diğer dijital cihazlar geometrik ölçümler gerçekleştirirken (yukarıda özetlenen trilaterasyon yöntemindeki gibi); güvercinlerde bu işlevi, duyu aracılığıyla iletilen sinyalleri yorumlayan beyin üstlenmektedir.

Ayrıca, günümüzde birçok havayolu firması, uçaklara GPS yerleştirmekte, bunu uçuş kontrol sistemlerine entegre etmektedirler. Bir uçağın elektronik uçuş sistemlerinin burunda yerleştirildiği gibi, güvercinin manyetit barındıran hücrelerinin de gagada yerleştirilmiş olması önemli bir benzerliktir.

GPS sisteminin ve tüm uydu ve yer kontrol sistemlerinin özel olarak tasarlandığına şüphe bulunmamaktadır. Bu sistem belli bir amaca yönelik olarak planlanan parçaların oluşturduğu bir bütündür. Uydu ve yer kontrol sistemlerindeki çok sayıda elektronik cihaz, bu amaç doğrultusunda birbirleriyle uyum içinde çalışmaktadırlar.

Güvercinlerdeki manyetik konumlandırma sistemi de tasarımın bu belli başlı özelliklerini açıkça barındırmaktadır. Dünyanın manyetik alanıyla etkileşim sağlayan manyetitli hücreler; bu hücrelerin algıladığı verileri ileten sinirler ve tüm bunları yorumlayan beyin, mükemmel bir uyum içinde çalışmaktadır. Güvercin bu sayede, binlerce kilometre uzaklıktaki evinin konumunu şaşmaz bir hesapla tayin edebilmektedir. Bu, kelimenin tam anlamıyla mükemmel bir yetenektir. Çünkü güvercinin binlerce kilometrelik uçuş menzili göze alındığında bir ev, minicik bir noktadan farksızdır.

Peki ama böylesine üstün bir konumlandırma yeteneği sağlayan sistem nasıl ortaya çıkmış olabilir? Hiçbir şuuru olmayan tesadüflerin, mükemmel bir tasarıma sahip güvercini meydana getirmesi, bu güvercine mükemmel fizyolojik sistemler eklemesi, burun bölgesinde manyetitli hücreler yerleştirip kusursuz bir duyu sistemi oluşturması mümkün olabilir mi? Elbette, hayır.
GPS sistemindeki tasarım özellikleri, bunların mühendislerce tasarlandığının şüphe götürmez delilleridir. Benzer şekilde, aynı tasarım özelliklerini ortaya koyan sistem de tasarlanmış, yani yaratılmış olmalıdır. Hiç şüphesiz güvercini sonsuz bir bilgi ve kudretle vareden, ona binlerce kilometre uzaklıktaki bir noktayı şaşmaz bir şekilde bulmasını sağlayan sistemler veren Yaratıcı, Alemlerin Rabbi olan Yüce Allah’tır. Allah bir Kuran ayetinde şöyle bildirmektedir:

Kudüs (AA) - Evren biliminin en büyük teorisyenleri arasinda gösterilen ”tekerlekli sandalye”ye mahkum Ingiliz fizikçi Stephen Hawking, Kudüs’te, Ibrani Üniversitesi’nde ”Evrenin Orijini” konulu bir konferans verdi.

Stephen Hawking’in konusmasini izlemek isteyenler, erken saatlerden itibaren üniversiteye akin etti. Güvenlikten de geçirilen izleyiciler, üniversitenin içinde yüzlerce metrelik uzun kuyruklar olusturdu.

Hawking’in konferans verdigi yaklasik 1000 kisilik salon tümüyle dolarken, konferans salonuna sigmayanlar, üniversitenin baska bir salonunda hazirlanan ekrandan Hawking’in konusmasini canli olarak izleme firsatini buldular.

Tekerlekli sandalyesi üzerine monte edilen bilgisayariyla, bir refakatçi esliginde konferans verecegi salona getirilen Hawking’i, konferans salonundaki tüm izleyciler, ayakta alkislayarak karsiladi.

Sesini de yitirdigi için 1985 yilindan bu yana kendisi için özel hazirlanmis tekerlekli sandalyesinde, yazilari sese dönüstüren bilgisayariyla iletisim kuran Hawking, arkasina kurulan dev ekrandan da konusmasini slaytlarla destekledi.

Ilk sözleri ”Beni isitebiliyor musunuz” olan Hawking’e, salonu dolduran tüm izleyiciler, hep birlikte ”Evet” diyerek yanit verdi.

”Afrika’nin orta yerindeki Bosongolular’a göre, baslangiçta yalnizca karanlik, su ve büyük tanri Bumba vardi. Bir gün Bumba, mide rahatsizligindan çektigi agri nedeniyle günesi kustu, hala aci çeken Bumba, ayi, yildizlari, sonra hayvanlari, leopari, timsahi, kaplumbagayi ve en sonunda insani kustu.”

Konusmasinin ilk satirlarinda bu sözlere yer veren Hawking, bu yaratilis mitinin, diger birçok benzeri gibi, herkesin ortak sorusu olan ”Niye buradayiz, nereden geldik” gibi sorulara yanit bulmaya çalistigini hatirlatti.

Aristo’dan Einstein’a birçok örnek vererek, evrenle ilgili düsünce ve çalismalari aktaran Hawking, bugün gelinen noktada, bazi çok büyük basarilar elde edilmesine karsin her seyin çözümlenmedigini söyledi.

Henüz gözlemlere iliskin iyi bir kuramsal anlayisa sahip olunamadigini, bu nedenle evrenin gelecegi konusunda emin olunamayacagini ifade eden ünlü fizikçi, kozmolojinin oldukça heyecan verici ve devingen bir konu oldugunu belirtirken, ”niçin buradayiz ve nereden geldik” gibi ”eski” sorulara yanit verme çagina yaklasildigini anlatti.

Tavus kelebeğinin en dikkat çekici özelliklerinden biri kanatlarının üzerinde aniden beliren gözlerdir. Peki bu gözler neden birdenbire ortaya çıkarlar. Bunu anlamak için kelebeğin bulunduğu çevreye şöyle bir göz atmak yeterlidir. Kelebeğin kanadında aniden beliren sahte gözler etrafta bir avcı kuşun olduğuna işarettir. Tehlikenin farkında olan tavus kelebeği düşmanını korkutup kaçırmak için bu sahte gözlere başvurmaktadır.

Bu çarpıcı savunma taktiğinin ne kadar etkili olduğu ölçmek için Stockholm Üniversitesi zooloğu Adrian Vallin ve ekibi tavus kelebekleri üzerinde bir çalışma yapmışlardır. Ekip, tavus kelebeklerinin kanatlarındaki sahte gözleri bir teknik uygulayarak koyulaştırıp, onları serbest bırakmıştır. Sonuçta sahte gözleri koyulaştırılan kelebeklerin 20’sinden 13′ünü kuşlar yemiş, kanatlarına müdahale edilmeyen 34 kelebekten ise sadece 1 tanesi avlanmıştır.

Bu çalışma kelebeklerin kendilerini savunmak için oldukça zekice planlanmış bir yöntem kullandıklarını göstermektedir. Açıktır ki kelebekler bu özellikle birlikte var olmak zorundadırlar, aksi takdirde türlerinin devamını sağlamaları mümkün olmayacaktır. Elbette burada akla pek çok soru gelmektedir. Kelebekler tehlikenin farkına nasıl varmışlardır? Sahte gözler kullanarak kuşları korkutabileceklerini, bunun etkili bir savunma tekniği olduğunu nasıl keşfetmişlerdir?

Bir kelebeğin düşmanlarını nasıl kaçıracağını kendiliğinden bilmesi, sonra buna göre yine kendi kendine bir taktik geliştirmesi ve bu taktiğe uygun vücut yapısını bedeninde oluşturması elbette ki mümkün değildir. Bu özellik kelebekle birlikte var olmak zorundadır, ayrıca kelebek bu özelliğini nasıl kullanacağını da bilmelidir.

Sonuç olarak ortada her vicdanlı insanın birleşeceği bir gerçek vardır; tavus kelebeği bu özelliklere sahip olarak bir anda yaratılmıştır. Düşmanlarına karşı uyguladığı bu ileri teknikteki savunmayı da Allah’ın ilhamıyla yapmaktadır.

Yapılan son bir deney, posta güvercinlerinin yön bulmada dünyanın manyetik alanından faydalandıkları teorisi için önemli destek sağladı.

İnsanlar, mesajlarını uzaktaki alıcılara ulaştırmada eski çağlardan beri güvercinlerden faydalanmıştır. Örneğin güvercinlerin, 1150 yılında Bağdat’ta mesaj iletme amaçlı kullanıldığına dair kayıtlar bulunmaktadır.

Dünyaca ünlü Reuters haber ajansının kurucusu Paul Reuter, 1850 yılında Belçika’nın Brüksel kenti ile Almanya’nın Aachen kenti arasında, 45 güvercinden oluşan bir filo ile haber ve borsa tahvil fiyatlarını dağıtmıştır.

Posta güvercinleri çok uzun mesafeleri katedebilirler. Daha sonra evine dönmeyi başaran bir güvercin için, en uzağa uçma rekoru 1689 mil (yaklaşık 2719 km)dir.

Bilimsel adı Columba livia olan güvercinlerin nasıl olup da evlerinin yolunu tekrar bulabildikleri sorusu, bugüne kadar bir gizem oluşturuyordu. Muhtemel açıklamalar arasında güçlü bir koku duyusu ile manyetik alanları algılama yeteneği ön plana çıkıyordu. Bilim adamları onyıllar süren çalışmalardan sonra, güvercinlerin gerçekten manyetik alanları algılama yeteneğine sahip olduğunu ortaya çıkardılar.

Chapel Hill’deki Cornell Üniversitesi’nden Cordula Mora ve arkadaşları, güvercinleri bir tünelin içine koydular. Bunun çatısında bulunan bir manyetik halka, çalıştırıldığında tünelin merkezinde maksimum seviyeye ulaşan bir manyetik alan oluşturuyordu. Mora, dört güvercini, manyetik alan çalışıyorken tünelin bir tarafında; çalışmıyorken ise diğer tarafında tüneyecek şekilde eğitti. Daha sonra güvercinlerin manyetik alanı tespit yeteneğini ölçtü. Bu amaçla yaptığı 24 denemede, güvercinlerin doğru tercihlerinin oranı 55% ila 65% arasında gerçekleşti.

Burnuna mıknatıs parçası monte edilmiş bir deney güvercini
Daha önceleri araştırmacılar güvercinlerin gagalarının üstünde manyetit kristalleri bulmuşlardı. Bu bölgenin, kuşun manyetik yeteneklerinin karargahı olup olmadığını test etmek için, Mora her bir kuşun gagasına, manyetik alanları tespit etme yeteneklerini zayıflatacak şekilde minik mıknatıslar monte etti. Bunun sonucunda, kuşun manyetik alanı tespit yeteneğinde belirgin bir düşüş yaşandı. Başarı oranı 50%’nin altına indi. Ancak kuşun, mıknatısın sebep olduğu şaşırtmaya uyum sağladığı ve başarı oranının buna paralel olarak tekrar yükseldiği gözlendi.

Ancak gagalara manyetik olmayan (örneğin pirinç madeninden yapılmış) malzemeler monte edildiğinde manyetik alanı tespit başarısı bundan etkilenmedi. Aynı şekilde, koku sinirlerinin kuşların gaga bölgesine yapılan cerrahi müdahele ile kesilmesi de söz konusu yeteneği zayıflatmadı.

Bu bulgular, güvercinlerin, Dünya’yı çevreleyen manyetik alana göre konumlarını belirledikleri teorisini güçlendirdi.
Göçücü kuşların; Güneş, Ay, yıldızlar ve yüzey şekillerindeki hatırlatıcı işaretler gibi diğer görsel ipuçlarından yararlandıkları biliniyordu. Şimdi Mora, bunlara dünyanın manyetik alanını da ekleyerek bunun, hedefi şaşmaz bir yön belirleme yeteneğine katkıda bulunduğunu belirtiyor ve şöyle söylüyordu:

“Dünya üzerindeki her nokta, manyetik eğilim ve manyetik yoğunluğuna ait özel bir kombinasyona sahiptir. Bu da, güvercine varacağı hedefe göre hangi konumda olduğunu bilmede yardımcı olur”.

Diğer araştırmacılar da bu bulgunun, güvercinlerin duyu sistemlerini anlamada büyük bir adım olduğu yorumunu yapıyorlar.

Öte yandan, bu son çalışma ile aydınlanan manyetik konumlandırma sistemi, üstün teknolojiye dayalı bir sistemi de çağrıştırmakta.

Küresel Konum Belirleme Sistemi

Hassas bir konumlandırma sistemi olan GPS, yüksek teknolojiye dayalıdır ve akıllı tasarım ürünüdür.
Güvercinin manyetik konum belirleme sistemine bakıldığında, akla hemen Küresel Konum Belirleme Sistemi (global Positioning System-GPS) gelmektedir. Küresel Konum Belirleme Sistemi, herhangi bir şeyin tam yerini belirlemede kullanılan bir uydu takip sistemidir. Bu sistemde, en az 24 adet uydudan meydana gelen bir uydu takımı kullanılmaktadır. Amerikan Savunma Bakanlığı tarafından tasarlanmış ve kontrol edilmekte olan GPS, kullanımı herkese açık, ücretsiz bir sistemdir. Sistemin üç elemanı vardır: uzay, kontrol ve kullanıcı. Uzay elemanı GPS uydularını ifade eder. Kontrol elemanı ise yeryüzünün çeşitli bölgelerindeki yer istasyonlarını belirtir. Bu istasyonlar, uyduların seyir yollarını izler, uydularda bulunan hassas saatleri birbirleri arasında uyumlandırır ve uydulara, iletecekleri bilgileri yükler. Kullanıcı elemanı ise GPS alıcısından meydana gelir. Bir GPS alıcısı, birkaç uydudan gelen zaman sinyali iletilerini çözümler ve konumunu hesaplar. Bu hesaplama, trilaterasyon ismi verilen bir yöntemle yapılır.

Trilaterasyon, geometri kullanarak objelerin nisbi konumlarını hesaplama yöntemidir. Çemberlerin geometrisinin yardımıyla yapılan bu hesaplama en az üç referans noktasının yerinin bilinmesini gerektirir. Aşağıdaki şekle bakıldığında bu hesaplamaların mantığı hemen kavranabilir:

Yandaki şekilde, P1, P2 ve P3 noktalarının arasında bir yerlerde geziyor olduğunuzu ve bu noktalara göre tam konumunuzu bilmek istediğinizi farzedin. (Bu aşamada, farklı renklerde görülen çemberleri yok sayın. Sadece P1, P2 ve P3 noktalarını gördüğünüzü düşünün). Eğer sizi arayan birisine sadece “P1, P2 ve P3 noktaları arasında bir yerdeyim” derseniz tam konum belirtmiş olmazsınız. Ancak bu üç noktaya olan uzaklığınızı biliyorsanız, kesin bir konum belirtmeniz mümkün olabilir. Bunun için şu aşamalar yeterlidir: r1’in hesaplanması, konumunuzu pembe çemberin alanına indirir. Daha sonra, r2’nin ölçülmesi, muhtemel konumunuzu iki noktaya indirger: A ve B. Ve son olarak r3’ün ölçülmesi ile B noktasında olduğunuz kesinleşir. Böylece koordinatlarınız ortaya çıkmış olur. Bu anlatımda P1, P2 ve P3 ile gösterilen noktalar, GPS sisteminde uyduları temsil etmektedir.

Çarpıcı Benzerlikler

Küresel Konum Belirleme Sistemi ile güvercinlerin manyetik konumlandırma sistemleri arasında işlev açısından çarpıcı benzerlikler görülmektedir. Her ikisinde de, yeryüzü üzerindeki bir konuma dair verileri aktarabilen bir ortam mevcuttur. GPS’de, uydulardan gelen veriler atmosferde iletilirken güvercinlerdeki sistemde dünyanın manyetik alanının bu işlevi gördüğü düşünülmektedir. Her ikisinde de çevreden gelen bu verileri (sinyalleri) algılayacak sistemler mevcuttur: Yani uydularda paneller; güvercinlerde gagada bulunan ve manyetit barındıran hücreler… Her ikisinde de bu verileri yorumlayan sistemler mevcuttur. GPS’de bilgisayarlar ve diğer dijital cihazlar geometrik ölçümler gerçekleştirirken (yukarıda özetlenen trilaterasyon yöntemindeki gibi); güvercinlerde bu işlevi, duyu aracılığıyla iletilen sinyalleri yorumlayan beyin üstlenmektedir.

Ayrıca, günümüzde birçok havayolu firması, uçaklara GPS yerleştirmekte, bunu uçuş kontrol sistemlerine entegre etmektedirler. Bir uçağın elektronik uçuş sistemlerinin burunda yerleştirildiği gibi, güvercinin manyetit barındıran hücrelerinin de gagada yerleştirilmiş olması önemli bir benzerliktir.

GPS sisteminin ve tüm uydu ve yer kontrol sistemlerinin özel olarak tasarlandığına şüphe bulunmamaktadır. Bu sistem belli bir amaca yönelik olarak planlanan parçaların oluşturduğu bir bütündür. Uydu ve yer kontrol sistemlerindeki çok sayıda elektronik cihaz, bu amaç doğrultusunda birbirleriyle uyum içinde çalışmaktadırlar.

Güvercinlerdeki manyetik konumlandırma sistemi de tasarımın bu belli başlı özelliklerini açıkça barındırmaktadır. Dünyanın manyetik alanıyla etkileşim sağlayan manyetitli hücreler; bu hücrelerin algıladığı verileri ileten sinirler ve tüm bunları yorumlayan beyin, mükemmel bir uyum içinde çalışmaktadır. Güvercin bu sayede, binlerce kilometre uzaklıktaki evinin konumunu şaşmaz bir hesapla tayin edebilmektedir. Bu, kelimenin tam anlamıyla mükemmel bir yetenektir. Çünkü güvercinin binlerce kilometrelik uçuş menzili göze alındığında bir ev, minicik bir noktadan farksızdır.

Peki ama böylesine üstün bir konumlandırma yeteneği sağlayan sistem nasıl ortaya çıkmış olabilir? Hiçbir şuuru olmayan tesadüflerin, mükemmel bir tasarıma sahip güvercini meydana getirmesi, bu güvercine mükemmel fizyolojik sistemler eklemesi, burun bölgesinde manyetitli hücreler yerleştirip kusursuz bir duyu sistemi oluşturması mümkün olabilir mi? Elbette, hayır.
GPS sistemindeki tasarım özellikleri, bunların mühendislerce tasarlandığının şüphe götürmez delilleridir. Benzer şekilde, aynı tasarım özelliklerini ortaya koyan sistem de tasarlanmış, yani yaratılmış olmalıdır. Hiç şüphesiz güvercini sonsuz bir bilgi ve kudretle vareden, ona binlerce kilometre uzaklıktaki bir noktayı şaşmaz bir şekilde bulmasını sağlayan sistemler veren Yaratıcı, Alemlerin Rabbi olan Yüce Allah’tır. Allah bir Kuran ayetinde şöyle bildirmektedir:


National Geographic dergisi ve TEMA Vakfı tarafından Türkiye’de çölleşmeyi gösteren ‘çölleşme haritası’ hazırlandı. TEMA Vakfı yetkilileri, yapılan araştırmalara göre, Türkiye’nin yüzde 89′unun hafif, orta, şiddetli ve çok şiddetli olmak üzere erozyon ve çölleşme riskiyle karşı karşıya kaldığını belirtti. Yetkililer, erozyona toprağın eğimli olması, yanlış arazi kullanımı, doğal bitki örtüsünün yok edilmesi, iklim değişikliği ile toprak ve yüzey özelliklerinin yol açtığını da belirtti.

Haritaya göre ülkenin yüzde 36.84′ünde çok şiddetli (koyu kırmızı ile gösteriliyor), yüzde 23.6’sında şiddetli (kahverengi ile gösteriliyor), yüzde 23.19′unda orta şiddetli (sarı bölümler) ve yüzde 5.48′inde hafif şiddetli erozyon (beyaz bölümler) görülüyor.

Açık hava erozyon müzesi: Nallıhan

1/2.500 000 ölçeğinde hazırlanan haritada erozyon ve çölleşmenin görüldüğü yerler ayrıntılarıyla anlatılıyor.

Haritada yer alan yazıda, ‘açık hava erozyon’ müzesi olarak nitelendirilen, irili ufaklı tepe ve vadilerden oluşan Nallıhan’ın bazı bölümlerinin bitki örtüsünden yoksun olduğu ve hala bölgede yoğun toprak erozyonu yaşandığı belirtiliyor.

Burdur’da tepelik ve dağlık alanları kapsayan kuru ormanların büyük ölçüde tahrip edildiği, bölgede toprak kaybı yaşandığı vurgulanıyor.

Bölgede erozyonu tetikleyen en önemli unsur olarak sağanak yağışlar gösteriliyor.

Konya’nın Karapınar bölgesinde kumul tepelerinin mera olarak kullanılmasının bitki örtüsünü zayıflattığı, toprağı tutan geven, yavşan ve sığır kuyruğu gibi bitkilerin sökülmesi ve rüzgarın hızının 110 kilometreye çıkmasıyla kumulların hareketlendiği vurgulanıyor.

Erzincan’ın kuzeyindeki Esence Dağları’nda kuru ve sıcak iklimin hüküm sürdüğü, kuzey bölümünde toprak kaymalarının görüldüğü belirtiliyor.

Haritada Kahramanmaraş’taki Ahırdağı’nın önceleri sedir ormanı olduğu, ancak kontrolsüz kesim ve düzensiz otlatma yüzünden bölgenin bitki örtüsünden yoksun kaldığına dikkat çekiliyor.

Ahırdağı Havzası’ndan gelen sel ile çöküntü ve tortunun Menzelet Barajı ile Kahramanmaraş Ovası’nın sulanması, içme ve sulama suyunu karşılayan Ayvalı Barajı’nı etkilediği belirtiliyor.

Iğdır’da kum fırtınaları

Haritada yer alan yazıda, Erzurum’un Oltu bölgesinde düşük irtifalı sahalarda bitki örtüsünün zayıf olduğu belirtiliyor. Bölgede aşırı otlatma, dağlık coğrafya ve artan eğimin erozyon riskini, oluşan oyukların ise heyelan riskini artırdığı vurgulanıyor.

Aras Nehri boyunca yer alan tektonik bir çöküntü olan Iğdır’ın, çevresine göre daha düşük olan yağış alması ve kurak yaz, ılıman kış şartları nedeniyle mikroklima özelliği gösterdiği belirtiliyor.

Aralık ilçesinin batı ve güney batısında rüzgar erozyonu başladığı vurgulanıyor.

Kum fırtınalarının Aralık ilçesi ve çevresini tehdit ettiği kaydediliyor.

ANKARA (AA)- Bir yazılım firması tarafından geliştirilen şifre bulma/hatırlama yazılımı (Password Recovery) sayesinde şifresi unutulduğu için kullanılamayan dokümanlar yeniden kullanılabilecek.

Kullanılan karakter sayısına göre ortalama bilgisayarda birkaç saatten birkaç yıla kadar değişen sürelerde çözülebilen doküman şifreleri, 25 kata kadar daha hızlı çözülebilecek.

ElcomSoft firması tarafından geliştirilen ve patenti alınan yeni teknik, Merkezi İşlemci Ünitesi (CPU) ile Grafik İşlemci Ünitesi’nin (GPU) birlikte çalışması esasına dayanıyor.

İnternet analistleri tarafından ”devrim” olarak nitelendirilen ve kişisel bilgisayarları şifre çözme konusunda ‘’süper bilgisayar” haline getiren yazılım, geleneksel Brute Force (tüm karakterleri tek tek dene) tekniği ile şifre çözümünü inanılmaz oranda hızlandırıyor.

Belli başlı bütün şifre çözüm programları tarafından kullanılan ”Brutal Force” tekniğinde, küçük ve büyük harf kombinasyonundan oluşan sekiz karakterli bir şifrenin çözümü için yaklaşık 2 ay gerekirken, yeni teknik ile bu süre (CPU ile GPU’ya bağlı olarak) 3-5 güne iniyor. Yazılım, ancak NVidia GeForce8 gibi yeni jenerasyon ekran kartları ile çalışıyor.

Rusya’da mayıs ayında bulunan donmuş mamut yavrusunun 37 bin yıllık olduğu bildirildi.

Yavru mamutun bulunduğu yer olan Yamalo-Nenets bölgesindeki valilik basın merkezinden yapılan açıklamada, “Luba” adı verilen, 1 yaşındaki, 85 cm uzunluğundaki dişi yavrunun 25 mayısta Yamal yarımadasındaki bir nehirde bulunduğu hatırlatıldı.

50 kilogram ağırlığındaki mamutun vücudunun, kürkünün, gözlerinin ve hortumunun neredeyse hiç bozulmadığı belirtildi.

Rusya Bilimler Akademisi Zooloji Enstitüsü’den Aleksiy Tihonov da yaptığı açıklamada, ”Bu dünyanın en değerli keşiflerinden biri. Mamutun kuyruğu ve sağ kulak memesi dışında vücudun tüm parçaları yerinde duruyor” dedi.

Mamutu inceleyecek olan Prof. Naoki Suzuki de ”Bu araştırma için 20 yıldır bekliyorduk ve önemli sonuçlar elde edeceğimizi umuyorum” diye
konuştu.


National Geographic dergisi ve TEMA Vakfı tarafından Türkiye’de çölleşmeyi gösteren ‘çölleşme haritası’ hazırlandı. TEMA Vakfı yetkilileri, yapılan araştırmalara göre, Türkiye’nin yüzde 89′unun hafif, orta, şiddetli ve çok şiddetli olmak üzere erozyon ve çölleşme riskiyle karşı karşıya kaldığını belirtti. Yetkililer, erozyona toprağın eğimli olması, yanlış arazi kullanımı, doğal bitki örtüsünün yok edilmesi, iklim değişikliği ile toprak ve yüzey özelliklerinin yol açtığını da belirtti.

Haritaya göre ülkenin yüzde 36.84′ünde çok şiddetli (koyu kırmızı ile gösteriliyor), yüzde 23.6’sında şiddetli (kahverengi ile gösteriliyor), yüzde 23.19′unda orta şiddetli (sarı bölümler) ve yüzde 5.48′inde hafif şiddetli erozyon (beyaz bölümler) görülüyor.

Açık hava erozyon müzesi: Nallıhan

1/2.500 000 ölçeğinde hazırlanan haritada erozyon ve çölleşmenin görüldüğü yerler ayrıntılarıyla anlatılıyor.

Haritada yer alan yazıda, ‘açık hava erozyon’ müzesi olarak nitelendirilen, irili ufaklı tepe ve vadilerden oluşan Nallıhan’ın bazı bölümlerinin bitki örtüsünden yoksun olduğu ve hala bölgede yoğun toprak erozyonu yaşandığı belirtiliyor.

Burdur’da tepelik ve dağlık alanları kapsayan kuru ormanların büyük ölçüde tahrip edildiği, bölgede toprak kaybı yaşandığı vurgulanıyor.

Bölgede erozyonu tetikleyen en önemli unsur olarak sağanak yağışlar gösteriliyor.

Konya’nın Karapınar bölgesinde kumul tepelerinin mera olarak kullanılmasının bitki örtüsünü zayıflattığı, toprağı tutan geven, yavşan ve sığır kuyruğu gibi bitkilerin sökülmesi ve rüzgarın hızının 110 kilometreye çıkmasıyla kumulların hareketlendiği vurgulanıyor.

Erzincan’ın kuzeyindeki Esence Dağları’nda kuru ve sıcak iklimin hüküm sürdüğü, kuzey bölümünde toprak kaymalarının görüldüğü belirtiliyor.

Haritada Kahramanmaraş’taki Ahırdağı’nın önceleri sedir ormanı olduğu, ancak kontrolsüz kesim ve düzensiz otlatma yüzünden bölgenin bitki örtüsünden yoksun kaldığına dikkat çekiliyor.

Ahırdağı Havzası’ndan gelen sel ile çöküntü ve tortunun Menzelet Barajı ile Kahramanmaraş Ovası’nın sulanması, içme ve sulama suyunu karşılayan Ayvalı Barajı’nı etkilediği belirtiliyor.

Iğdır’da kum fırtınaları

Haritada yer alan yazıda, Erzurum’un Oltu bölgesinde düşük irtifalı sahalarda bitki örtüsünün zayıf olduğu belirtiliyor. Bölgede aşırı otlatma, dağlık coğrafya ve artan eğimin erozyon riskini, oluşan oyukların ise heyelan riskini artırdığı vurgulanıyor.

Aras Nehri boyunca yer alan tektonik bir çöküntü olan Iğdır’ın, çevresine göre daha düşük olan yağış alması ve kurak yaz, ılıman kış şartları nedeniyle mikroklima özelliği gösterdiği belirtiliyor.

Aralık ilçesinin batı ve güney batısında rüzgar erozyonu başladığı vurgulanıyor.

Kum fırtınalarının Aralık ilçesi ve çevresini tehdit ettiği kaydediliyor.