nedir

Hangi domuz cinsi olursa olsun etlerinin kolestrin, kükürtyağ asitleri, histamin, büyüme hormonları bakımından zengin olduğu bir gerçekdir. Domuz eti, terkibindeki bu maddeler sebebiyle insan sağlığı açısından aşağıdaki hastalıklara sebeb olur.

l- Domuz etinde fazla mikdarda bulunan kolestrin ve yağ asitleri: Damar sertliği, tansiyon yüksekliği, kalb ve damar hastalıklarından sorumlu tutulmakdadır.

2- Domuz etinde bol mikdarda bulunan yağ dokusu, Mükopolisakkaritlerden ibâretdir. Bu madde; insan vücûdünde kıkırdak, kas ve sinirlere yerleşerek eklem iltihabı, mafsal kireçlenmesi, bel fıtığı gibi çeşitli hastalıklara sebeb olmakdadır.

3- Domuzlarda büyüme hormonu yüksek seviyededir; bu yüzdendir ki doğum esnasında bir kaç yüz gram olan domuz, altı ay içinde yüz kiloyu aşan bir domuz olmakdadır.

insanda bu büyüme hormonu; burun, çene, el ve ayak gibi uç kısımların aşırı büyümesine sebeb olur.

Dr. RECKEWEG: Domuz etinde fazlaca bulunan büyüme hormonunun insanda kanser oluşmasından sorumlu olduğunu ve domuz kasaplarının ifâdesine göre erkek domuzların bir süre sonra kansere yakalandıklarını söylemekdedir.

Domuz etleriyle uğraşan kişilerde kansere sebeb olan maddenin, domuz etinin tütsülenerek hazırlanan salamlarda, sosislerde, bol mikdarda bulunduğu ve insanda sindirim sistemi kanserlerinin gelişmesinden sorumlu olduğu bilinmekdedir.

4- Domuz etinden insanlara grip virüsü de geçebilir; zîrâ grip virüsü, domuzların akciğerinde bol miktarda bulunur ve yaşar; oradan domuzun etine ve domuz etinden yapılan sosis, salam ve sucuğa da geçer.

Dr. RECKEWEG; birinci ve ikinci Dünyâ Savaşlarından sonra Almanya’daki kıtlık esnasında Amerika ve Kanada’dan getirilen konserve domuz satışından sonra görülen grib salgınlarına dikkat çekmekdedir.

5- Domuz etinde bol mikdarda histamin ve imidazol gibi maddelerin bulunduğunu ve bu maddelerin insanda ekzama, ürtiker, astma… gibi allerjik hastalıklardan sorumlu tutulduğunu bildirmekdedir.

6- Domuz etinin insanlarda tıpkı alkollü içkilerde, sigarada olduğu gibi alışkanlığa sebeb olabileceği, akıl hastalıkları uzmanı Dr. Hoffman tarafından bildirilmişdir.(2)

7- Domuz etiyle beslenen kimseler, belli yerlerde yağ toplanmaları sebebiyle silindir gibi bir vücûda sâhib olurlar. Dr. RECKEWEG bu düşünceyle domuz eti yiyenlerin domuza benzediklerini söyler 3

Domuz eti yiyenlerde görülen en tehlikeli iki hastalığa da işaret edelim: Bunlardan biri TRİŞİN, diğeri Domuz şerididir.

l- Trişin: Domuz etinden geçen en tehlikeli hastalıklardan biridir.

STOLL, 1947′de yayınlanan (This Ward World) başlıklı yazısında Dünyâ’da 27 milyon 8 yüzbin trişinli bulunduğuna işaret eder.

Trişin hastalığı, Avrupa ülkelerinde yaygındır. Bu ülkelerde sıkı veteriner kontrolü yapılmasına rağmen:

1946′da İsveç’de, 1948′de Grönland’da, 1953′de İngiltere’de,

1959 ve 1961′de Polonya’da., trişin salgınları görülmüşdür.

Bugün bile hâlâ bâzı Avrupa ülkelerinde, Vietnam’da, Tayland’da, Hindistan, Kenya ve domuz eti yiyen Afrika ülkelerinde trişin vak’aları görülmekdedir.

Trişin; domuzlarda ağır bir hastalık yapmaz, halbuki insanlarda tehlikeli ve öldürücü bir hastalık tablosu gösterir. Gösterdiği tabloların ve hastalıkların sayısı, iki düzünenin üstündedir. Eğer öldürmeye niyetli ise 24 ile 48 saat içinde hastayı öbir tarafa gönderir. Hastanın canını taksitli alacaksa, oh olmuş dercesine, biraz mühlet verir, çektirir ve netice de defterini dürer, işini bitirir.

1977 yılında Amerika’da 284 trişinoz vak’ası görülmüş, bu hastaların % 73′ünde bulaşma kaynağı domuz eti, geri kalan vak’alarda beyaz ayı ve domuz etiyle temas etmiş sığır eti olduğu anlaşılmışdır.

2- Domuz Şeridi:

Bu hastalığa solium adındaki bir şerit sebeb olmakdadır.

Bu şerit, insanın ince bağırsağında parazit olarak yaşar, kopan şerit halkaları, dışkı ile dışarı atılır.

Bu halkalar domuzlar tarafından alınır ve domuzların mîde ve bağırsakları yoluyle kana geçer, domuzun muhtelif yerlerinde yerleşir. İnsanlar domuz eti yiyince, kurtçuk tekrar insan bağırsağına dönerek gelişimim temamlar ve şerit hâlini alır. Bu kurtçuklar mîde, bağırsak yoluyla kana geçer; göz, beyin gibi önemli organlarda ağır hastalık tabloları gösterir ve şahsın başını yer.

Ülkemizde, domuzdan geçen hastalıklar 1984 yılına kadar ancak yerli hiristiyanlarda ve bu arada

bilhassa İmroz adasındaki domuz besleyen ermenilerde görülüyordu.

(Darısı, Ermenistandakilerin başına!..)

Nitekim o devrede, İstanbul’daki YEDİKULE hastahânesinde, domuz eti yediklerini söyleyen bir ermeni kadında, eşi ve yedi yaşındaki çocuğu ile birlikde TRİŞİN hastalığı teşhis edilmişdi.

Bu üç kişi ile birlikde 13 kişinin ayni domuz etini yedikleri anlaşılmış, bu şahısların hepsi adı geçen hastahâneye davet edilmiş, tahlilleri yapılmış ve trişin hastası oldukları teşhis edilmişdir.

EVET: 1984 günlerinde domuz eti yiyenlerin, domuzla uğraşanların temamı bir kaç adetden ibâretdi. Domuzlaşanların sayısı ise, bugünkü kadar değildi…

Şimdi, 1994 yılındaki tabloyu, aziz dostum muhterem Şevket Eygi bey kadeşimin, kendi uslübümle takdim etdiğim, şu tebliğlerinden öğrenelim.

DOMUZLAR

Bir kaç gün önceki bir televizyon yayım ile, İstanbul civarında iki domuz çiftliğinin bulunduğu görüntülendi. Birinde: 1000, diğerinde: 700 domuz olduğu bildirildi.

Domuzların, bâzan bir defasında 20 yavru doğurduğu ve kendi kazuratları dâhil her türlü pisliği yedikleri, bilinen bir gerçek…

Bu pis hayvanların etlerinin memleketimizde yalnız turistler ve gayr-i müslimler tarafından yenilmekde olduğu haberi ise, gerçek dışı…

Maalesef, bugün İstanbul’un civarı, adım adım domuz-hânelerle dolmuş vaziyetde; ve buraları 55 ile 1000 civarında hınzır yâni domuz tarafından pislenmekde… Diğer tarafdan bu etler kıyma, sos, salam, sucuk, köfte yapılıb halkımıza yutdurulmakda…

Gelen turistlerin herbiri, domuz kadar domuz eti yeseler, bunca domuzun etini tüketemezler…

Türkiye’deki gayr-i müslimlerin sayısı ise çok az… Yekûn îtibariyle 3-4 bin kadar rum, 30-40 bin kadar ermemden ibaret….

Bunlar da bu kadar domuz etini yeyip bitiremezler, herhalde…

Marmara ve Trakya bölgesinde kontrolsüz, teftişsiz yüzlerce domuz çiftliği var… İşin fecî tarafı, bunların üretdikleri etler, Müslüman halka yedirilmekde… Bu yetmiyormuş gibi, dışarıdan da bol mikdarda domuz eti, domuz yağı ihtâl edilmekde…

1985 yılında bir domuz polemiği başlatıldı, Türkiye’de… Ne kadar lâik, çağdaş, dinsiz, Allah’sız, kimi komünist, kimi Amerikan’cı İslâm düşmanı ve çok yönden özürlü varsa, hep bir ağızdan yaygara kopartarak; Türk milletinin sağlıklı beslenme mes’elesinin ancak domuz eti üreterek ve bunları iştahla yedirerek halledilebileceği yazıldı, söylendi… Ve domuz aleyhinde olan Müslüman halkımıza şiddetle saldırıldı…

Düzen; lâik olduğu için, elbetde domuzu yasak etmez, ve etmek de istemez.

İş bu lâiklerin yakın dostu ve müttefiKi olan İsrail’de ise domuz etinin üretimi ve ithâli resmen yasak.

Müslümanlar; domuzlukla, domuzculukla ciddî

olarak mücâdele edecek zekâya, kültüre, birliğe, vasfa, teşkilata ne zaman sâhib olacaklar?… Ve, Kur’anî idrâke ne zaman erişecekler…

M. Şevket Eygi

• • •

İnsanın-insanlığın, toplumun-toplumların, lâikin-ateistin, çağdaşın-devrimbazın, ve bunlar vâsıtasıyle ülkelerin ve bilhassa ülkemizin… üstüne çullanan; ve nesilleri ahlâkından, sağlığından, namusundan… iffetinden yoksun kılan bu hâlin, yânî domuzlaşmanın, yegâne sebebi:

Yüce Mevlâ’nın KUR’ÂN-I HAKÎM’deki şu apaçık emr ü fermanına uymamakdır:

(Leş, kan, DOMUZ ETİ, Allah’dan başkası adına boğazlanan hayvanlar, fal okları-yânî kumar ve şans oyunları- üzerinize, yânî size, haram kılınmışdır.

Kur’ân-ı Kerîm, sayfa: 146, sûre: En’âm, âyet: 145

EVET: Yüce Mevlâmızın,

• Helâl dediklerinde: Sağlık vardır, kurtuluş vardır, hayat vardır.

• Haram dediklerinde ise: Maraz vardır, azâb vardır, memat vardır…

(3) Dr. Recweg, H.H.: A.G.E.

(4) İbn-i Haldun; Domuz eti yiyenlerin kıskançlık hislerinde sönüklük olduğunu, bu hususun domuz etinin, beyindeki merkezde uyuşturucu tesirinden ileri geldiğinden bahseder.

Domuz, hayvanlar âleminde dişisini kıskanmayan tek yaratık olarak bilinir. Bu bize, dişisini kıskanmayanların, domuz meşrebli olduklarını hatırlat mıyor mu?

http://www.stupidtester.com/index.php

Pipa kara kurbağası, çiftleşince, erkeği perdeli ayaklarıyla yumurtaları toplar ve özenle dişisinin sırtına yerleştirir. Yumurtalar oraya yapışırlar. Altlarındaki deri bir süre sonra şişmeye ve üzerindeki yumurtalar da deriye gömülmeye başlarlar. Yumurtaların üzerinde ince bir zar oluşur. 30 saat içinde yumurtalar gözden kaybolur ve dişi kurbağanın sırtı eskisi gibi dümdüz bir şekle girer. Yumurtalar derisinin altında gelişmeye devam ederler. On beş gün sonra, dişi kurbağanın sırtı yavruların hareketleriyle kıpırdanmaya başlar. 24. günde yavru kurbağalar dişinin derisinde delikler açıp çıkarlar ve yüzerek kendilerine suda güvenli bir yer aramaya başlarlar.

İllüzyon Fransızca dan dilimize geçmiş bir kelime olup ‘Yanılsama’ anlamına gelmektedir.illüzyon tiyatro,dans,matematik,fizik,kimya,beden dili,türkçe resim gibi kavramların harmanlanıp seyirciye sunulmasıyla oluşan esas amacı insanları şaşırtmak olan görsel bir sahne sanatıdır.ülkemizde yeni yeni gelişmekte olan bu sanatın insanlar üzerinde çok büyük etkileri vardır.

İhlamur yirmi dakika süreyie suda demlenir. Süzülerek elde edilen sıvıya, bir tutam kına tozu ilâve edilerek, şampuan kıvamı­na gelinceye kadar karıştırılır. Hazırlanan bu şampuanla saçlar sık sık yıkanarak taranır.

Kişniş ve hatmi kökleri demlenmiş çay suyunda yarım saat süreyle kaynatılır. Sıkılarak elde edilen karışım bir kavanoza dol­durularak bir gün dinlendirilerek tekrar süzülür. Hazırlanan bu karışımla saçlar sık sık yıkanır.

Erguvan ağacının yakılmasından elde edilen külleri elendik­ten sonra turp suyu ile birlikte yirmi dakika süreyle kaynatılır. Sü­zülerek elde edilen karışımla saçlar sık sık yıkanarak taranır.

Bu tip ciltlerde ter ve yağ bezlerinin olması gere­kenden çok salgılanması cildin mikroplara karşı daha açık olmasını sağlar.Yağlı ciltler için maskeler:
a) Bir fincan limon suyu, bir tatlı kaşığı limon koionyası, bir çay kaşığı gliserin, bir yemek kaşığı elma sirkesi ve bir su bardağı maden sodasını karıştırın. Her akşam cil­dinizi bu karışımla silebilirsiniz. Maskeyi serin bir yerde bulundurun ve kullanmadan önce iyice çalkalayın.

b) Yarım kilo ekşi üzüm suyunu, 1 çay kaşığı karbonat ve bir su bardağı normal su İle karıştırın.
c) Bir pırasanın beyaz kısmını ezin, bir bardak sütle kayna­tın. Bu karışımı süzün ve buzdolabında saklayın.
d) Yarım kahve fincanı gülsuyunun içine 1 tatlı kaşığı pud­ra koyun ve yüzünüze sürüp 2 saat bekleyin. Sonra yı­kayın ve gülsuyu sürün.
e) Birer tutam kekik, ebegümeci ve yabani kekik bir kaba konularak beş bardak su ilave edilerek kaynatılır. Bir gece dinlendikten sonra bir parça pamuk ile vücuda sü­rülür.
f) Bir adet içi sarı dışı siyah olgun eriğin iç kısmı ezilir. Üzerine birkaç damla badem yağı katılıp yüze sürülür.
g) Birer tutam atkuyruğu, akdiken, yaban güiü ve dulavrat otu yeteri kadar su ilave edilerek bir kapta kaynatılır. Soğuduktan sonra banyo yapmak suretiyle uygulanır.
h) Bir yumurta akı, 3-4 adet olgun çilek, 1-2 tatlı kaşığı gülsuyu, 1-2 damla asilbent tentürü. Çilekler ezilip iyice kabartılmış yumurta akı ile karıştırılır. Gülsuyu ve asil­bent tentürü katılıp yüze sürülür. 10-15 dakika sonra yüz ılık maydanoz losyonu ile çalkalanır.
ı) Bir yumurta akı, 3-4 damla limon suyu ile kabartılır. Merhem kıvamını alıncaya kadar yulaf unu ilave edil­dikten sonra yüze sürülür. 20 dakika bekledikten sonra yüz temizlenip soğuk su ile yıkanır.
i) Bir adet olgun domates, yeterince kil karıştırılarak krem haline getirilerek yüze sürülür. Maske kuruyun-ca yüz önce ılık, sonra soğuk su ile yıkanır.

Milli İstihbarat Teşkilatı, Türkiye Cumhuriyeti’nin bölünmez bütünlüğüne, anayasal düzenine, varlığına, bağımsızlığına, güvenliğine ve Millî gücünü meydana getiren bütün unsurlarına karşı içten ve dıştan gelecek mevcut ve muhtemel tehditler hakkında bilgi toplamak, önlem almak ve gerekli durumlarda ilgili makamları uyarmakla görevli teşkilâttır.

Atatürk‘ün 1925 yılında “…muasır devletlerde olduğu gibi, bizde de modern bir istihbarat teşekkülü kurmak mecburiyetindeyiz…” direktifi doğrultusunda kurulmuştur.

MİT’İN TARİHÇESİ II.Abdülhamid ve Hafiye Teşkilatı XIX. yüzyılın sonlarına doğru devlet istihbaratı geliştirilmiş, ancak özel çıkarlara hizmet veren bir araç haline getirilmiştir. II.Abdülhamid devrinde yaşanan iç ve dış olaylar, Abdülhamid’i Yıldız İstihbarat Teşkilâtı’nı kurmaya sevketmiştir. O hâtıratında, “Yabancı devletler kendi emellerine hizmet edecek kimseleri vezir ve sadrazam mertebesine kadar çıkarabilmişlerse, devlet emniyet içinde olamazdı. Doğrudan doğruya şahsıma bağlı bir İstihbarat Teşkilâtı kurmaya, bu düşünce ile karar verdim. İşte düşmanlarımın Jurnalcilik dedikleri teşkilât budur.”[2] ifadeleri ile bu teşkilâta neden ihtiyaç duyduğunu belirtmektedir.

II.Abdülhamid’in teşkilât kadrosundan beklediği diğer bir husus, kendi tahtına yönelik komploları ortaya çıkarmaktı. Onun bu yolda yürüttüğü operasyonlar, sadece imparatorluğun içinde yapılmamış, Avrupa’da kendisine karşı gruplaşan Jön Türkler’in bulunduğu Paris, Londra, Brüksel, Cenevre ve Kahire gibi şehirleri de kapsamıştır.

Abdülhamid’in 33 yıllık yönetimine, İttihad ve Terakki Cemiyeti’nin Makedonya’da başlattığı hareket sonunda, 23 Temmuz 1908 tarihinde II. Meşrutiyet’in ilânı ile son verilecektir. İttihad ve Terakki yönetimi, ihtilâlden hemen sonra Yıldız İstihbarat Teşkilâtı’nı ortadan kaldırmak için harekete geçmiştir. Meclisi Vükelâ (Bakanlar Kurulu)’nın, Teşkilât’ın kaldırılmasına dair 29 Temmuz 1908 tarihli kararnâmesi ile Yıldız İstihbarat Teşkilâtı’nın faaliyetlerine son verilmiştir. II.Abdülhamid’in tahttan indirilmesinden sonra teşkilâta ait olan yüzbinlerce rapor (jurnal) saraydan alınarak yakılmıştır.

Kamer Genç (1940 - …. )

1940′da Tunceli’nin Nazmiye Ramazan köyünde doğdu. 1960′da Ankara’da Yatılı Maliye Okulu’nu, 1966′da Ankara İktisadi Ticari İlimler Akademisi’ni bitirdi. 1974-1976 yılları arasında Paris’te bulundu.Kamer  Genç (1940 -  .... )

Danıştay Tetkik Hakimliği ve Danıştay Savcılığı görevlerini yaptı. 1981′de Danışma Meclisi Üyeliği’ne getirildi. 1983′de bu görevden istifa etti. 1983-1987′de mali müşavirlik yaptı. 4 dönem milletvekili seçildi. 1993′ten 1999′a kadar TBMM başkanvekilliği yaptı.

Ramazan Köyü’ndeki tek göz odada dünyaya gelen Genç’in babası Ali Genç, yazları İstanbul Silahtarağa’da amelelik yaptı. Kamer daha ilkokuldayken ‘başarılı’ geleceğinin ilk sinyallerini verdi.

Öğretmenlerinin övgüsüyle, ailesi onu gittiği yere kadar okutmaya karar verdi. Ortaokul yılları art arda aldığı iftihar belgeleri ile geçti. 1957 yılında ortaokul diplomasını aldıktan sonra hemen köyüne döndü.

TÜRK FİLMİ GERÇEK OLDU

Babasını liseye devam etmeye ikna etti ve yatılı maliye okuluna kaydoldu. Ancak okulunun tamirata alınması nedeniyle daha sonra Tunceli Lisesi’ne devam etmek zorunda kaldı. İlkokuldan beri gözüne kestirdiği ağanın güzel kızı Sevim ile aynı okulda okudu. Ağa’nın damat olarak pek sıcak bakmadığı Genç, maliye okuluna geri döndü.

Bir yandan okuyup, bir yandan da baba mesleği ameleliği sürdürdü. İnşaatlarda tuğla döşedi. Matematik yeteneği taş ustalığında olmadığı için sık sık fırça yedi. Kardeşi Hıdır kızamıktan ölünce Kamer’in hırsı bir kat daha arttı.

KAMER ADAM OLDU

1962′de Ankara Ticari İlimler Akademisi’ne girdi. Bu arada maliyede staj yaptı. Okul devam ederken, Bingöl’e vergi kontrol memuru olarak atandı. 1966 yılında girdiği Danıştay sınavını kazanan tek isim oldu. Böylece “hakim” di artık.

…Ve sevdiği kızla evlenmek için önünde hiçbir engel kalmadığını düşünerek, köye döndü. Sevim Hanım’ı ailesinden istetti. Ama ağa, hakim damadı bile kızına layık görmeyince bu kez Ankara Solfasol köyünde öğretmenlik yapan Sevim Hanım, ağa babasına karşı çıkarak, Kamer Bey’in teklifini kabul etti.

1967 yılında evlendiler. İki çocukları oldu. Kamer Bey’in çocuklarına verdiği isimler hayata bir mesaj gibidir: Seçkin ve Seçil…

PARİS’TE BİR TUNCELİLİ

Danıştay’da tetkik hakimliği yaparken, 1974 yılında amirleri tarafından Fransa’ya Paris Amme Enstitüsü’ne gönderildi. Burslu olarak idari yargı eğitimi aldı.

Danıştay’daki görevi 12 Eylül’ün ardından son bulan Genç, 1981 yılında Tunceli’den Danışma Meclisi Üyeliği’ne seçildi. Askerlere hep karşı çıksa da askerler sayesinde siyasi yaşama ilk adımını attı. Tunceli’nin asker kökenli valisi Hakkı Borataş’ın önerisi ile Danışma Meclisi üyesi oldu.

Aykırı bir karakter yapısına sahip olan Genç, Mehmet Ali Ağca’nın idam dosyası önüne gelince, ‘Prensip olarak idama karşıyım’ diyerek ‘ret’ oyu verdi. Paşalar tarafından uyarıldı ama o dinlemedi. ‘Ret’ diye üç kez ard arda bağırdı.

Gergin geçen günün ardından akşam eve döndüğünde karısı Sevim Hanım radyoda ‘Ağca oylamasında 149 kabule karşılık bir ret oyu çıktı’ anonsunu duyunca ‘Hangi kafasız ret verdi acaba?’ dedi. Kamer Bey biraz kızararak yanıtladı: ‘Yahu hanım ben verdim. Niye kızıyorsun. İnancımın gereğini yaptım.’

Genç, bununla da yetinmedi ve 12 Eylül Anayasası’nın tümüne de ‘hayır’ oyu verdi. Nurettin Ersin Paşa üç kez Konsey’e, Genç’in Danışma Meclisi’nden çıkarılması önerisini götürdü ama gerçekleşmedi.

ASKERDEN VETO

1983′te çok partili yaşama yeniden dönüşle birlikte Genç siyaseti sürdürme kararı aldı. Tunceli’den bağımsız milletvekili adayı olmaya karar verdi. Ama Danışma Meclisi’nde kızdırdığı askerler tarafından adaylığı veto edildi.

Üyelikten istifa etti ve soluğu yeni kurulan SODEP’te aldı. Parti Meclisi üyesi oldu. 1987 seçimlerinde liste dışı kalınca, yeniden bağımsız aday olmaya karar verir. Ancak, SHP’de yasal zorunluluk nedeni ile ön seçim yapılınca aday oldu, birinci sıradan çıktı. Tunceli milletvekili olarak Meclis’e girdi. Tek hedefi vardı: Turgut Özal. Ağır eleştirileri nedeniyle sık sık mahkemelik oldular.

U DÖNÜŞÜ

1991′de yeniden seçildi. Erdal İnönü-Deniz Baykal çekişmelerinde hep İnönü’nün yanında yeraldı. SHP-CHP birleşmesinden sonra CHP’nin başına gelen Baykal, 1995 seçimlerinde Genç’i aday göstermeme kararı aldı. Genç ya siyaseti bırakacak ya da başka bir partide devam edecekti. Tunceli’ye giderek seçmenine sordu: ‘Devam’ yanıtını alınca DYP’ye geçmeye karar verdi.

Bu ‘U dönüşü’ne şaşıranlara yanıtı hazırdı. ‘O zaman Tansu Çiller’e çok tepki yoktu. Tuncelili de bana DYP’yi işaret etti. Benim hâlâ sol geleneğim devam ediyor. DYP kitle partisi. İdeoloji partisi değil ki. Ben bu partinin sosyal demokrat bölümünü teşkil ediyorum. Amacım Tunceli halkına hizmet. Bu nedenle DYP’deyim. Ve DYP’yi içime sindirdim.’

DEMİREL’İN ÖNCÜLÜĞÜNDE KURTULACAĞIZ

Meclis Başkanvekilliği dönemlerinde Genç’in yönettiği oturumlar hep olaylı geçti. Hakaretlere, suratına fırlatılan bardaklara, kürsüye yürüyen kızgın vekillere rağmen tarzından hiç ödün vermedi.

Hakkında peş peşe açılan davalar nedeniyle mahkeme salonlarını mesken tuttu. Zamanın Cumhurbaşkanı Demirel için ‘Ancak ölünce kurtulacağız’ dedi ve yine bütün şimşekleri üstüne çekmeyi başardı. Cumhurbaşkanlığına aday olacağını açıklayan ancak daha son vazgeçen Genç, “Bu işi Demirel’den daha iyi yaparım” dedi.

ÇIK DIŞARI HESAPLAŞALIM

TBMM’nde Af Komisyonu’nun 25.8.99 tarihli toplantısında ANAP’lı Yaşar Topçu ile DYP’li Kamer Genç, küfürlü tartışmaya girişmeleri günlerce kulislerde konuşuldu. Topçu’nun “Aslında biz affa karşıyız ama DSP ile MHP anlaştı. Koalisyon nezaketi gereği destelemek zorundayız” sözleri üzerine DYP’li Kamer Genç, ANAP’ı menfaatçilikle suçladı.

Genç ile Topçu arasında birbirinin üzerine yürümeye varan şu tartışma geçti:

Genç : Siz menfaatle hareket edersiniz, ben etmem. Haddinizi bilin.

Topçu : Doğru konuş edepsiz herif, burada menfaati için hareket eden bir kişi varsa o da sensin.

Genç : Ben senin cemázi-yel-evvelini (geçmişini) bilirim.

Topçu : Ben adamın ağzına tıkarım lafı. Çık dışarı şerefsiz seni. Çık da hesaplaşalım. Bir şey bilip de söylemeyen şerefsizdir.

Kavganın büyümesini DSP’li Başkan Emin Kara ile Genç’in yakınında oturan DYP’li Sevgi Esen önledi.

GENÇ’TEN İNCİLER

Genç’in Büyük Ankara Oteli havuzunun açılışında yaptığı gaf günlerce gazete manşetlerinden inmedi: “Oh be, şu viskinin tadı ne güzel. Viski içince kendimi daha iyi Müslüman hissediyorum.”

Aldığı tepkiler üzerine ise sözlerinin yanlış anlaşıldığını söyleyen Genç, “İçki içince kendimi ruhen maneviyata değer veren, Tanrı’ya daha yakın hisseden anlamında felsefi bir söz söyledim. Müslüman kelimesini kullanmamam gerekirdi” diyerek özür diledi.

Hayal adındaki bir dansöz ile oğlunun Or-An Sitesi’ndeki evinden çıkarken gazetecilere yakalanan Kamer Genç, “Cumhurbaşkanlığı seçimlerine burada mı hazırlanıyorsunuz?” şeklindeki soruya, “Yav, oğlumun çiçeklerini sulamaya gelmiştim” diyerek daha sonra esprilere konu olacak bir açıklama yaptı. Aşk dedikodularını reddeden Genç, “Bu bir komplodur” diyerek kendini savundu.

Zübeyde Hanım Şehit Anaları Derneği’nin Ankara Dedeman Oteli’nde düzenlediği iftar yemeğinde, şehit analarının tepkisini alan Genç saldırıya uğradı. Yüreği yanık analar, “Sen Abdullah Öcalan’ın asılmasını istemiyorsun. Burada ne işin var” diyerek Genç’in üzerine yürüdüler. Korumalar tarafından uzaklaştırılan Genç’i taksi şoförü de almayınca sivil araçla otelden ayrılmak zorunda kaldı.

Abdullah Öcalan 1948 yılında Güneydoğu Anadolu’da bir köyde dünyaya geldi. 7 Kasım 1978 tarihinde terör örgütü PKK’yı kurdu. Kısa bir süre sonra Suriye’ye geçen Abdullah Öcalan, örgütün kanlı eylemlerini buradan yönetmeye başladı. Kandırdığı gençler bölücü terör örgütü adına eylem yaparken, Öcalan savaş alanına hiç inmeden oturduğu yerde rahat bir yaşam sürdü.

Türkiye’nin ısrarlı takibi sonucu Suriye, Öcalan’ı topraklarından çıkarmak zorunda kaldı. Suriye’den Rusya’ya, oradan İtalya’ya geçen Öcalan, İtalyan Hükümeti tarafından da ülkeden çıkarılınca kendisine sığınacak yer aramaya başladı. Yunanistan Hükümeti, kuruluşundan beri destek verdiği PKK’nın liderini Kenya Büyükelçiliği’nde saklamaya karar verdi.

KESİTLER
MİT’İN İLK APO TEŞHİSİ
BİR CANİ OLARAK ANATOMİSİ
SUİKASTLER ve PALME CİNAYETİ

Türk Güvenlik Güçleri’nin düzenlediği bir operasyonla Kenya’da kıskıvrak yakalanan terörist başının üzerinden sahte bir Kıbrıs Rum Kesimi pasaportu çıktı. Eli kanlı terör örgütünün başı, Türkiye’de, İmralı Cezaevi’nde yargılandı ve hakettiği idam cezasına çarptırıldı. Terörist başının idam cezası Yargıtay tarafından 25 Kasım 1999 tarihinde onandı.

——————————————————————————–

MİT’İN İLK APO TEŞHİSİ

BÖLÜMLER
Giriş
Ömerli’deki Çocukluğu
Aşırı Solcu Bir Kürt
Sivrilene MİT Damgası

İlk başlarda MİT için Apo Kürt milliyetçisi veya Kürtçü bir akımın lideri değildi. O dönemin (1970–1979) MİT raporlarına baktığınız zaman görürsünüz, Apo dosyalara uzun süre sol faaliyetleri nedeniyle girmişti. Aşırı solcu bir Kürt olarak nitelendirilirdi. Fazla da önemsenmezdi. Zaten Kürt hareketleri 1970′lerde Kürtçülükten çok sol faaliyetler çerçevesinde ele alınırdı. İzlenirler, ne yaptıkları bilinir; ancak genelde solun içinde bulunduklarından dolayı, bu yönleri ön plana çıkarılırdı. Biz MİT olarak gerçeği biliyorduk; ancak devleti hiçbir zaman ikna edemedik. Bize inanmadılar veya inanmak istemediler.”

——————————————————————————–

GİRİŞ

Türkiye 12 Eylül 1980′e dayandığında, sol orijinli terör örgütlerinin yanında özellikle Doğu bölgesinde ismini yeni yeni duyurmaya başlayan Ala–Rızgari ve Apocular gibi birkaç yasa dışı grup ufak tefek dikkat çekmeye başladı. Bu grupların ortak özelliği, “Kürtlük” unsuru üzerinde durmalarıydı.

Ala–Rızgari grubu, 80 öncesinde yayınlanan Rızgari dergisinin etrafında toplanan kişilerden oluşuyordu.

PKK, 1978′de Lice’nin Fis köyünde kuruluşunu ilan edip, oluşturulan Merkez Komite etrafında örgütlenmesine karşılık, bu grup “Apocular” olarak biliniyordu.

Öcalan’ın en yakın arkadaşlarından Haki Karel, 1977′de Gaziantep’te öldürüldü. 1979′da ise Elazığ ve Diyarbakır’da, “Apocular”a önemli bir darbe indirildi. Geniş tutuklamalar yapıldı, Merkez Komite üyesi Şahin Dönmez de tutuklandı.

Bu sırada Abdullah Öcalan’ın izine de Diyarbakır’da ulaşıldı. Bir güvenlik yetkilisi, olayı şöyle anlatıyor:”Öcalan, Kesire Öcalan ile birlikte Diyarbakır’da Günaydın Apartmanı’nda kalıyordu. Polis yerini tespit etti. Milli İstihbarat Teşkilatı da biliyordu. Ancak, hemen baskın yapılıp alınması yerine, izlenip bir örgütsel faaliyet sırasında tutuklanması düşünüldü. Eğer o sırada gözaltına alınsaydı bir süre sonra serbest bırakılırdı.”

Kesire Yıldırım ile 24 Mayıs 1978 günü Ankara’da evlenmişlerdi. Belki de o tarihlerde fazla önemsenmediğinden yeterince izlenmediği için Öcalan, 1979′un Temmuz’unda izini kaybettirip Urfa üzerinden Suriye’ye kaçmayı başardı.

İlginçtir, Öcalan bu tarihte asker kaçağıydı. Onun karanlık ilişkilerini çözmeye çalışan Uğur Mumcu, Kürt Dosyası kitabında şunları yazıyor:”Askerlik Şubesi Öcalan’ı adım adım izliyordu. 26 Temmuz 1977 günü yeniden son yoklama çağrı pusulası göndermişti. Ancak Öcalan izini kaybettirmeyi başarmıştı. Bu yüzden son çağrı pusulası kardeşi Mehmet Öcalan’a tebliğ edildi. 26 Eylül 1978 gününden sonra da son yoklama kaçağı olarak aranmaya başlandı. Öcalan o günlerde Diyarbakır’daydı. Diyarbakır’ın Ofis Mahallesi’nde eşi Kesire ile Günaydın Apartmanı’nda kalmakta; evde günlerce kitap okumaktaydı.”

Peki o dönemde güvenlik birimleri Apocuların lideri Abdullah Öcalan’a nasıl bir teşhis koymuştu? Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi öğrencisi iken 12 Mart 1971 muhtırasından sonra, tutuklanıp Mamak Askeri Ceza Evi’ne konulmasından sonra kazandığı sakıncalı kimliğe rağmen izini kaybettirmesi yalnızca güvenlik birimleri arasındaki eşgüdüm eksikliğinin bir sonucu muydu?..

Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi savcılarının İmralı iddianamesinde şöyle denildi: “Mayıs 1979 tarihinde PKK Merkez Komitesi Üyesi ve Örgütlenme Genel Sorumlusu Şahin Dönmez ile birlikte Elazığ Bölge Komitesi üyelerinin büyük çoğunluğunun yakalanması örgütte paniğe yol açmıştır. Şahin Dönmez’in itirafları ile birlikte güvenlik kuvvetlerinin başlattığı bir dizi operasyon nedeniyle Abdullah Öcalan, Diyarbakır’da saklanmakta olduğu evde yakalanmaktan son anda kurtulmuştur.”

——————————————————————————–

ÖMERLİ’DEKİ ÇOCUKLUĞU

Apo ile ilgili giriş bölümünde yer alan sorulara sağlam cevaplar alabilmek için, onunın hayata gözlerini açtığı Ömerli köyüne kadar uzanmak gerekiyor. İmralı Mahkemesi’ne verdiği 81 sayfalık savunmasında çocukluk yıllarını şöyle anlatıyor: “Yoksul, aşiret özelliğini yitirmiş dar bir köylü ailesi içinde Cumhuriyet’in, başka bir köyde de olsa her gün yayan gidip geldiğim bir ilkokulunda okudum. Çevremiz köyleri yarı Kürt yarı Türk nitelikteydi. Ailem anam tarafından Türkmen diyebileceğimiz bir komşu köy kökenliydi. Türkçe–Kürtçe birlikte konuşulabiliyordu… Tepkim, feodal aile bağlarınaydı. Denebilir ki, ilk isyanım bir çocuğun beklentilerine cevap vermekten çok uzak aile ve köy yapısına karşı gelişti… Erken yaşlarda aile ile önemli bir kavga ile büyük bir gözyaşı içinde hüngür hüngür ağlayarak köyden koptum. O dönemde beni tanıyan köylüler bir yandan karınca ezmez, diğer yandan her yılan bulduklarında çağırdıkları bir yılan avcısı olarak tanırlardı…

Üniversite son sınıfa kadar ilk ondan aşağı hiçbir zaman düşmedim. Liseye kadar dinin etkileri vardı. Yetmişlerde solculuğa ve o dönem Kürtçülüğüne ilgim gelişti. Kişi olarak müminceydim…”

Liseyi 1966–68 döneminde Ankara’da Tapu Kadastro Lisesi’nde okudu. Öcalan, Uğur Mumcu kadar PKK hareketi üzerine kafa yoran, iki kez Bekaa Vadisi’ne gidip kendisiyle konuşmalar yapan Mehmet Ali Birand’a lise yıllarını daha da açıyor:

“20 yaşlarında ya vardım, ya yoktum. Çok pasif bir durumdaydım. Ankara’nın da verdiği çelişkiler içinde biraz da muhafazakar bir yapıdaydım… Necip Fazıl Kısakürek’in konferanslarına gider, bayağı da etkilenirdim. Daha çok burjuva felsefesi ile ilgileniyor, bu tip yazar ve kitaplarını okuyordum. Bir yandan da Maltepe Camii’nde namaz kılardım. Din ile felsefenin yer değiştirmeye başladığı bir dönemdi… 1969′da meslek okulunu bitirdim ve hemen ardından Diyarbakır’da kadastro memurluğu yaptım. İşte her şeyin dönüm noktası 1970 tarihidir. O sıralarda elime Sosyalizmin Alfabesi diye bir kitap geçti. Kitabı okuduktan sonra her şey değişti…” (Apo ve PKK, Mehmet Ali Birand, sayfa, 79, 80).

Diyarbakır’daki görevinden, Bakırköy Tapulama Müdürlüğü’ne atanıp İstanbul’a geldi. 1971 yılında da İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ne kayıt yaptırdı. Öcalan aynı yıl Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’ne yatay geçiş yaptı. 12 Mart 1971 muhtırasının ardından, Mahir Çayan’ın öldürülmesi ve Deniz Gezmiş’in tutuklanması üzerine okulda başlayan boykot eylemlerine o da katıldı, sol yumruğunu havaya kaldırıp, “Bağımsız Türkiye” diye bağıranlardan biri de oydu. 8 Nisan 1972′de gözaltına alındı, Mamak Askeri Ceza Evi’ne konuldu. Sıkıyönetim Askeri Mahkemesi’nce üç ay hapis cezasına çarptırıldı, davanın sonuçlandığı tarihe kadar yaklaşık yedi ay ceza evinde yattı.

Ceza evinden çıkmasından son sınıfa gelinceye kadar hem öğrenciliğini sürdürdü, hem de sol hareketlerden yavaş yavaş ayrılıp yine sosyalist eksende Kürtçü bir çizgiye yöneldi: “Kısa bir süre Türkiye soluyla birlikte hareket etmemle birlikte 1973 baharında bir grubun faaliyetine öncülük ederek PKK hareketinin temelini atmada önemli rol oynadım. 1975′te Ankara Demokratik Yüksek Öğrenim Derneği başkanlığı yaptım. PKK programını 78′de kaleme aldık. 79 Temmuz başlarında Ethem Akçan’la Suruç üzeri Suriye ve Lübnan’a Filistinlilerin yanına geçtik…”

——————————————————————————–

AŞIRI SOLCU BİR KÜRT

İşte 1979′a kadar kişisel hikayesi satır başlarıyla böyle olan bir Abdullah Öcalan’dan söz ediyoruz. Bu Öcalan 12 Eylül’ün geniş güvenlik önlemleri alınan atmosferinde üstelik yakından da izlenirken Suriye’ye kaçmayı nasıl başarmıştı?..

Milli İstihbarat Teşkilatı’nın Öcalan’a yaklaşımı şöyleydi:”MİT için Apo Kürt milliyetçisi veya Kürtçü bir akımın lideri değildi. O dönemin (1970–1979) MİT raporlarına baktığınız zaman görürsünüz, Apo dosyalara uzun süre sol faaliyetleri nedeniyle girmişti. Aşırı solcu bir Kürt olarak nitelendirilirdi. Fazla da önemsenmezdi. Zaten Kürt hareketleri 1970′lerde Kürtçülükten çok sol faaliyetler çerçevesinde ele alınırdı. İzlenirler, ne yaptıkları bilinir; ancak genelde solun içinde bulunduklarından dolayı, bu yönleri ön plana çıkarılırdı. Biz MİT olarak gerçeği biliyorduk; ancak devleti hiçbir zaman ikna edemedik. Bize inanmadılar veya inanmak istemediler.”

Aynı yetkiliye göre MİT Apo’yu 1977′den itibaren yakından izlemeye başlamış, üstelik kontrol altında tutmak için çok yakınına kadar elemanlar görevlendirilmiş: “Verdiğimiz dosyalar dolusu bilgiler oldukları yerde kaldı veya devlet harekete geçtiğinde o kadar geç olurdu ki, kimseyi bulamazlardı: Kısacası devlet oluşumların farkına varamadı. Biz biliyorduk; ancak sesimizi duyuramıyor ve çarkları çeviremiyorduk.” (Apo ve PKK; sayfa 99, 100).

Öcalan ise sıkıyönetim altında polisin, MİT’in ve askerin elinden kurtuluşunu şöyle anlatıyor:”3 haziranda yine bir toplantımız olacaktı. Bir gece öncesinden Pilot Necati tutturdu, ‘Yarın nerede toplanacağız?’ demeye başladı. Yanımızda Kemal Pir de vardı. Kemal 2 haziran gecesi eve yaklaşırken yakalandı. Üstü aranınca silah bulundu… Ertesi sabah da biz eve gideceğiz. Gitmeden önce tesadüfen birini yolladım. Git bak eve, dedim. Dönünce, abi evin her tarafı çembere alınmış, dedi. Şans eseri kurtuldum. Üç dört tane kirli silah vardı. O silahlarla yakalanacaktık. 30 yıl cezası var. Sonradan haber aldık. Baskını Özel Harp Dairesi yapmış. Mustafa Karasu içeri alındı. Üç de silah yakalandı. En azından yedi yılım gidebilirdi.” (Apo ve PKK, sayfa 88)

Öcalan, Suriye’ye kaçış öncesi faaliyetlerini anlatırken, kendisine yanaştırılan casuslara rağmen güvenlik birimlerine yakalanmayışını, sürekli olarak kendisinin başarısı olarak gösterdi ve bunu örgüt içinde de bir propaganda aracı olarak kullandı.

Öcalan, Mahir Sayın ile yaptığı konuşmaları içeren Erkeği Öldürmek kitabında “casuslar” olarak karısı Kesire Öcalan ve Pilot Necati (Necati Kaya)’yı gösteriyor. Ona göre CHP geleneğinden gelen ve Kürt kökenli olan bir ailenin çocuğu olarak Kesire Öcalan kendisi ile bilerek tanıştırıldı. Yine Pilot Necati de, Kürt kökenli olması sebebiyle pilotluktan atıldığını ileri sürerek kendisine yanaştı; ama o da MİT’in bir tuzağıydı. Öcalan, Pilot Necati’nin ilk kadın pilot Sabiha Gökçen’i öldürme teklifinde bulunması, bazen örgüte yüklü miktarda paralar sağlamasını, “Örtülü ödenekten bunun için paralar sonuna kadar gözden çıkarılır. Bize de biraz neması kaldı.” iddiasını ileri sürerek açıklıyor. Öcalan’a göre, Ankara’da görünüşte kontrol altındaydı, Urfa ve Diyarbakır’a geçtiğinde ise bu kontrol güçleşti. Nihayet Urfa’da çemberin daraldığını ve öldürüleceğini hissedince de sınırı geçerek Suriye’ye gitti.

——————————————————————————–

SİVRİLENLERE MİT DAMGASI

Terörist başı, bu “MİT kontrolü” korkusunu hep yaşadığı gibi, örgütte sivrilme istidadı gösteren birçok önde gelen ismi “MİT ajanı” kulpuyla tasfiye etti. Bunların başında Kesire Öcalan, Mehmet Cahit Şener, Ali Çetiner, Hüseyin Yıldırım, Şemdin Sakık, Resul Altınok, Abdullah Kumlu, ‘Kör Cemal’ kod adlı Halil Kaya, ‘Baran’ koduyla bilinen Cihangir Hazır, Abdullah Ekinci, Osman Tim, ‘General Zinnar’ kod adlı Alaattin Kanat geliyor.

Öcalan’a göre CHP geleneğinden gelen ve Kürt kökenli olan bir ailenin çocuğu olarak Kesire Öcalan kendisi ile bilerek tanıştırıldı. Yine Pilot Necati de, Kürt kökenli olması sebebiyle pilotluktan atıldığını ileri sürerek kendisine yanaştı; ama o da MİT’in bir tuzağıydı… Pilot Necati’nin ilk kadın pilot Sabiha Gökçen’i öldürme teklifinde bulunması, bazen örgüte yüklü miktarda paralar sağlamasını, “Örtülü ödenekten bunun için paralar sonuna kadar gözden çıkarılır. Bize de biraz neması kaldı.” iddiasını ileri sürerek açıklıyor.

1977′den itibaren MİT, Apo’yu yakından izlemeye başlamış, üstelik kontrol altında tutmak için çok yakınına kadar elemanlar görevlendirilmiş. Bir MİT yetkilisinin konuyla ilgili ifadesi şöyle: “Verdiğimiz dosyalar dolusu bilgiler oldukları yerde kaldı veya devlet harekete geçtiğinde o kadar geç olurdu ki, kimseyi bulamazlardı: Kısacası devlet oluşumların farkına varamadı. Biz biliyorduk; ancak sesimizi duyuramıyorduk. Biz MİT olarak gerçeği biliyorduk; ancak devleti hiçbir zaman ikna edemedik. Bize inanmadılar veya inanmak istemediler.”

——————————————————————————–

BİR CANİ OLARAK PORTRESİ

BÖLÜMLER
Giriş
Hep Hezeyan
Önce Ajanlıkla Suçluyor Sonra da Öldürtüyor
Tam Bir Egoist

1970’li yıllarda Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının idamlarını protesto için Ankara Üniversitesi Siyasal bilgiler Fakültesi’nde yapılan “boykot eylemleri”nin öncülerinden biri olması sebebiyle güvenlik birimlerinin yakın takibindeydi. Bu eylemler üzerine kısa süreli olarak gözaltına da alınan Öcalan, Güneydoğu kökenli bir isim olması ve sivrilmesi sebebiyle, sürekli olarak MİT tarafından kontrol altına alınmak istendiği hezeyanı ile yaşadı. Uğur Mumcu’nun Kürt Dosyası kitabında ayrıntılı olarak işlediği, Öcalan’ın da Mahir Sayın ile yaptığı konuşmaları içeren Erkeği Öldürmek kitabında anlattığı Kesire Öcalan ve Pilot Necati (Necati Kaya) olayları bu hezeyanın başlangıcını oluşturuyor.

——————————————————————————–

NE BEBEK DEDİ NE DE ARKADAŞ
Bölücü teröristlerin başı Abdullah Öcalan’ın acımasız kişiliğini görmek için yakın arkadaşlarını ve kundaktaki bebekleri kurşunlatmasına bakmak yeterli.

27 Kasım 1978 günü Diyarbakır’ın Lice İlçesi Fis Köyü’nde toplanan Abdullah Öcalan ve birkaç arkadaşı PKK’yı kurdular. Daha sonraki tarihlerde bu toplantıyı PKK’nın birinci konferansı olarak kabul ettiler. Ancak aradan geçen 20 yıl içerisinde Abdullah Öcalan, neredeyse birlikte yola çıktığı bütün arkadaşlarının ölüm emrini verdi. Öcalan’ın acımasız katliamcı kişiliğini görmek için onun yıllarca birlikte hareket ettiğini yakın arkadaşlarının ölüm emirlerini nasıl kolaylıkla verdiğine ve kundaktaki çocukları hunharca öldürttüğüne bakmak gerekiyor.

Birinci kongresini 1981’de yapan PKK, ikinci kongresini dört yıl sonra Suriye’nin Ürdün sınırı yakınındaki bir kampta yaptı. Altı gün süren bu toplantıda Öcalan örgütün Avrupa sorumlusu ve Merkez Komite üyesi Resul Altınok’u “MİT ajanı” ilan etti. Öcalan daha sonraları yakın arkadaşlarını tasfiye ederken onlara hep bu ajanlık kulpunu taktı ve örgüt tabanının da bu şekilde gözünü boyadı. Öcalan, 1980’de PKK’nın Merkez Komite üyesi ve Urfa bölge sorumlusu Abdullah Kumlu’yu hapsetti. Hapisten kaçan Kumlu, Suriye Gizli Servisi’nin yardımıyla yakalanarak PKK’ya teslim edildi ve öldürüldü. Öcalan bu sıralarda PKK’nın çekirdeğini oluşturan Kürdistan Devrimcileri grubundan Mehmet Uzun, Ali Yaylacık ve Ahmet Ballı’yı da MİT ajanı oldukları gerekçesiyle öldürttü.

——————————————————————————–

HEP HEZEYAN

1970’li yıllarda Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının idamlarını protesto için Ankara Üniversitesi Siyasal bilgiler Fakültesi’nde yapılan “boykot eylemleri”nin öncülerinden biri olması sebebiyle güvenlik birimlerinin yakın takibindeydi. Bu eylemler üzerine kısa süreli olarak gözaltına da alınan Öcalan, Güneydoğu kökenli bir isim olması ve sivrilmesi sebebiyle, sürekli olarak MİT tarafından kontrol altına alınmak istendiği hezeyanı ile yaşadı. Uğur Mumcu’nun Kürt Dosyası kitabında ayrıntılı olarak işlediği, Öcalan’ın da Mahir Sayın ile yaptığı konuşmaları içeren Erkeği Öldürmek kitabında anlattığı Kesire Öcalan ve Pilot Necati (Necati Kaya) olayları bu hezeyanın başlangıcını oluşturuyor. Öcalan’a göre CHP geleneğinden gelen ve Kürt kökenli olan bir ailenin çocuğu olarak Kesire Öcalan kendisi ile bilerek tanıştırıldı. Yine Pilot Necati de, Kürt kökenli olması sebebiyle pilotluktan atıldığını ileri sürerek kendisine yanaştı; ama o da MİT’in bir tuzağıydı. Öcalan, Pilot Necati’nin Sabiha Gökçen’i öldürme teklifinde bulunması, bazen örgüte yüklü miktarda paralar sağlamasını, “Örtülü ödenekten bunun için paralar sonuna kadar gözden çıkarılır. Bize de biraz neması kaldı” iddiasını ileri sürerek açıklıyor. Öcalan’a göre, Ankara’da görünüşte kontrol altındaydı, Urfa ve Diyarbakır’a geçtiğinde ise bu kontrol güçleşti. Nihayet Urfa’da çemberin daraldığını ve öldürüleceğini hissedince de sınırı geçerek Suriye’ye gitti.

İşte Öcalan’ı, PKK Merkez Komitesi üyesi yakın arkadaşları için ölüm tuzakları kurmaya iten psikopat ruh hali bu yıllarda şekillendi, 1979’da Suriye’ye geçti. Gencecik çocukları dağlara sevk eden Öcalan, Ankara’dan ayrıldıktan sonra Diyarbakır ve Urfa’da yalnızca dokuz ay kalabildi, çareyi kaçmakta buldu. Öcalan’ın tasfiye ettiği isimlerden Mehmet Şener, kendisi gibi örgütün önde gelen isimlerinden olan Mustafa Karasu’ya 28 Haziran 1991 günü Zaho’dan gönderdiği mektupta Öcalan’ın bu çelişkisini şöyle anlatıyor:

“Ne yazık ki Karasu, Ortadoğu’nun labirentlerinde siyaset üretiyor diye övündüğümüz Apo, Ortadoğu’nun labirentlerinde can telaşına düşmüş. Bizler ağaçtan ormanı görmeyecek körler olamayız…

Apo bizi kaçmakla suçluyor. Önderimiz, çok tatlı konuşuyor. Bizi savaş siperlerinden alıp tutuklayacak ve her türlü zoru da öngören bir planla, bize ajanlık dayatacaksın ve biz de öyle duracağız, sana boyun eğeceğiz.

Biliyor musun Karasu, sevgili önderimiz diyor ki, ‘Siz Kürdistan dağlarının kıymetini bilmiyorsunuz, insan orada bir ordu saklar, bir ordu kurar.’ Çok doğru söylüyor tabii. Ama şehitlerimize küfredecek kadar saygısızlaşan sevgili önderimiz bir türlü lütfedip dağlarımıza gelip orduyu kurmuyor. Her nedense kardeşini de göndermiyor. Fidel ve Raul Kastro’ların kulakları çınlasın, bizimkiler uzaktan kumandalı çalışmanın rahatlığını keşfetmişler.

Sevgili önderimiz diyor ki, “Benim ülkeye gelmem provokasyon olur, çünkü düşman bütün gücüyle beni yok etmek için size yüklenir.” İnan Karasu, onun ülkeye gelmesini isteyen yok, kendi pisliğini bize bulaştırmasın yeter. Bizi savaştan kaçmakla suçlayanlar, savaşa lütfetsinler. Mao’nun silahı sırtından düşmedi. Fidel en önde savaştı. Ho Şi Minh, Vietnam dağlarını ana karargâhı yaptı, önderlik budur.”

1978’deki toplantıdan sonra 1990’da Bekaa Vadisi’nde ikinci konferansını yapan PKK’nın bu toplantısının genel sekreterliğini Mehmet Şener yaptı. Kongrede PKK’nın demokratikleşmesinden söz eden Merkez Komite üyesi Mehmet Şener, Baran kod adıyla bilinen Cihangir Hazır ile birlikte tutuklandı. Ancak Şener ve Baran, arkadaşları tarafından kurtarıldılar. (Bu isimler daha sonra PKK–Vejin hareketini kurdular). Ancak Mehmet Şener kısa bir süre sonra Kamışlı’da Öcalan’ın emriyle öldürüldü. Şener ve karısı Peşmergelerin arasından alınıp infaz edildiler. Şener’i destekleyen Mustafa Puşa da karısı ile birlikte öldürüldü.

——————————————————————————–

ÖNCE AJANLIKLA SUÇLUYOR SONRA DA ÖLDÜRÜYORDU

PKK’nın üçüncü kongresinde Öcalan’ın bütün yetkilerini aldığı Abdullah Ekinci intihar etti. Kesire Öcalan ve Ali Çetiner örgütten kaçtılar. Üçüncü kongrede 10 militan daha MİT ajanı oldukları gerekçeleriyle öldürüldüler. Öcalan’a kadın temin etmekle yükümlü militan olduğu ileri sürülen (PKK; Emin Demirel, GHMD yayını) Hasan Bindal, Öcalan’ın yakın arkadaşı Şahin Bilgiç tarafından kazaen öldürülünce, Bilgiç’in kaderi de kurşuna dizilmek oldu. Örgütün Botan bölgesi sorumlusu Kör Cemal kod adlı Halil Kaya 1987’de kurşuna dizildi. Öcalan 1991’de Botan’ın yeni bölge sorumlusu Nizamettin Taş’ı üç ay hapsetti. Parmaksız Zeki kodlu Şemdin Sakık, Botan bölgesi sorumlusu oldu. Ancak Şemdin Sakık’ın da daha sonra Apo ile arası açıldı ve örgütten koptu. Sakık çareyi Türk güvenlik birimlerine sığınmakta buldu. Eğer Sakık, Genelkurmay’a bağlı özel kuvvetlerin operasyonuyla Kuzey Irak’tan getirilmeseydi muhakkak ki o da MİT ajanı suçlamasıyla Apo’nun ölüm tuzağına girecekti.

PKK’nın İstanbul ve Marmara Bölge Sorumlusu Osman Tim de, İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi’nde yargılanırken 1992’de Sağmalcılar Cezaevi’nde boğularak öldürüldü. Gerekçe yine aynıydı, işbirlikçi olmak ve örgüte ihanet etmek. İsmi Susurluk olayları ile de gündeme gelen General Zinnar kod adlı Alaattin Kanat da Öcalan ile yollarını ayırdı ve itirafçı oldu. PKK’nın üst düzey sorumlularından olan Kemal Burkay 1981’de örgütten ayrılırken Atina temsilcisi Avukat Hüseyin Yıldırım da Öcalan’dan ayrıldı. Avukat Yıldırım, Öcalan’ın ölüm tuzağından yaralı olarak kurtuldu.

Bu tablo, yüzlerce kanlı eylemin emrini veren, 30 bin insanın katili, bu sayının çok üstünde PKK militanının da ölümüne sebep olan katliamcı bir kişinin psikopat ruhunu sergiliyor. Mehmet Ali Birand ile yaptığı konuşmada, “Kabaca söylemek gerekirse PKK kadrolarının dörtte biri tasfiye edildi. TC’nin bize verdirdiği kayıplardan daha fazla kayıp verdik.” sözleri de canını kurtarmak için köşe bucak kaçan, kafası hezeyanlarla dolu bir kişiliğin yansımaları.

——————————————————————————–

TAM BİR EGOİST

Bu kirli ruhun ölüm tuzağından kurtulamayan PKK Merkez Komite üyesi Mehmet Şener, Mustafa Karasu’ya gönderdiği mektubunda bu kişinin gerçek yüzünü şöyle sergiledi:

“Bizi dışlamanın ilk adımlarını Apo attı. Dördüncü kongrenin üstünden 20 gün geçmeden ben ve Baran arkadaşın görevleri 25 kişilik Merkez Komite’nin beş üyesinin katılmış olduğu toplantıyla Apo’nun talimatı üzerine donduruldu ve soruşturmaya alındık. İlginç bir tesadüf olup olmadığına sen karar ver Karasu…

Apo’nun planına göre bana bir itiraf yazdırılacak ve bu itirafta ajan olduğumu, ajanlığımın cezaevine girişle başladığını, cezaevinde gizli şahin rolü üstlendiğimi, direnişleri kırdığımı, direnenleri kendi erkimin altına aldığımı, cezaevinde direnişleri liberalizme çektiğimi söyleyeceğim. Dışarıdaki görevimin de Apo’yu temizlemek, tasfiye etmek olduğunu açıklayacağım ve af dileyeceğim. Yüce Apo da insafa gelip beni kazanma adına ya af edecek veya ben mazlumlara ihanet eden birini affetmem kahramanlığı taslayıp bir ajanın işini bitirecek. İş bununla bitmiyor tabii, ben ajanlığı kabul ettikten sonra cezaevindeki tüm kadrolar özeleştiriye çekilecek. Çünkü hepsi ajan Şener’in etkisinde kalmışlar. Tabii, ajan Şener’in en fazla etkisinde kalan da Mustafa Karasu ve Sakine Cansız arkadaşlardır. Bunu her gün Apo vaaz ediyor. Tabii sebepsiz değil, Karasu da Sakine de Apo’nun popülaritesini rahatsız edecek kadar saygın arkadaşlar oldular. Oysa Apo kendi dışında bir kişilik kabul etmiyor.”

30 Haziran 1999/ Fuat Akyol-Zaman

——————————————————————————–

SUİKASTLER ve PALME CİNAYETİ

BÖLÜMLER
Giriş
İlk Suikast: Celal Bucak
Tasfiye Harekatı
Palme Suikastı

Palme, İsveç güvenlik birimlerine talimat vererek, Kemal Burkay ile bağlantılı olan Kürt gruplar dışındakilere sert tavır gösterilmesini istedi. İsveç polisi Kemal Burkay ile de bağlantı kurarak, PKK yandaşlarına karşı sert önlemler aldı. Bir kısmını tutukladı, bir kısmını da sınır dışı etti. Palme bu talimatıyla Öcalan’ın ölüm listesine de girmiş oldu. 28 Şubat 1986 günü eşiyle birlikte sinemaya gitmişti. Sinema çıkışında evine doğru yürürken bir PKK militanının kurşununa hedef oldu.

——————————————————————————–

GİRİŞ

“Şemdin Sakık gibi Kör Cemal gibi Şahin Bilgiç gibi Cemil Işık gibi PKK’da yönetimi ele geçirenler baskılarını ve eylemlerini bölge halkı üzerinde yoğunlaştırdılar. Ben bunlara karşı koydum hatta bu şekilde eylemleri gerçekleştirenlerden bazıları Kör Cemal, Halil Kaya, Cemal Işık, Şahin Baliç gibilerini cezalandırdım. Şemdin Sakık’ı da cezalandıracaktım; ancak tutuklu bulunduğu sırada elimizden kaçtı.”

Bu sözler PKK başı Abdullah Öcalan’ın savcılık ifadesinden alındı. Teröristbaşı, geride bıraktığı vahşet dolu kanlı mirastan kendisini soyutlamak amacıyla, özellikle bölge halkına yönelik saldırıların sorumluluğunu, “Avare çete grupları” dediği bu “Eyalet komutanları”na yüklemeye kalkıştı. Öcalan aynı tavrını İmralı duruşmalarında da sürdürdü. 1987′den itibaren doruk noktalara çıkan PKK vahşetinden kendini sıyırmaya kalkıştı. “Aslında ben hep barışçı çizgideydim; ancak PKK’yı Susurluk benzeri çeteler sarmıştı. Bunlara karşı koyamadım.” biçiminde sözler kullandı.

Peki gerçekte durum böyle miydi, Şemdin Sakık, Kör Cemal gibi kişiler nasıl eyalet komutanı olabilmişti?

——————————————————————————–

İLK HEDEF: CELAL BUCAK
PKK’nın 1978′de Lice’nin Fis köyünde yapılan kuruluş kongresinin ardından, silahlı mücadeleye başlama kararı dört yıl sonra 1982′de Suriye’nin Ürdün sınırına yakın bir Filistin kampında yapılan ikinci kongrede alındı. (25 kişilik Merkez Komite Fis toplantısında belirlendi. Öcalan, Marksist örgütlenme modeline uygun olarak PKK’nın genel sekreteri yapıldı).

Bu tarihlerde bilinen tek silahlı saldırıları 1979′da Adalet Partisi Şanlıurfa milletvekili Mehmet Celal Bucak’ın evine yapılan baskın oldu. Bu baskında Celal Bucak hafif yaralanırken sekiz yaşındaki oğlu hayatını kaybetti.

1984′te Eruh ve Şemdinli’de askeri birimlere yapılan saldırılar, PKK’nın hiçbir sınır tanımayan silahlı saldırılar yapma kararı aldığı ikinci kongre sonrasında başladı. Bu saldırılarda sivil veya asker fark etmiyordu.

Ancak, 1985 yılı boyunca ve 86 başlarında örgütün silahlı saldırılarında belirgin bir durgunluk yaşandı. Çünkü, sivil hedeflere de yönelen vahşice saldırılar Merkez Komite üyelerinin büyük bölümü tarafından benimsenmiyordu.

——————————————————————————–

TASFİYE HAREKATI

1980’li yılların ortasında katliamcı kişiliği giderek belirginleşen Öcalan, “Savaşmıyorlar.” dediği örgütün önde gelen bütün isimlerine yönelik ilginç bir tuzak hazırladı. Avrupa merkezlerinde ve Türkiye’de bulunan bu isimleri, “3. kongre” için Ekim 1986′da Lübnan’daki Helvi kampına çağırdı. (Daha sonra Helvi kampına, 28 Mart 1986′da Şırnak’ın dağlık kesiminde öldürülen PKK Merkez Komitesi Üyesi Mahsun Korkmaz’ın ismi verildi)

PKK’nın Avrupa temsilcilerinden Çetin Güngör gibi bazı isimler, Öcalan’ın bu ani davetinden kuşkuya kapılarak bu kongreye gitmezken aralarında Kesire Öcalan’ın da bulunduğu önde gelen isimler bu tuzağa düştüler ve hapsedildiler. Öcalan, yine Marksist terör örgütlerinin yapısına uygun olarak hapsettiği bu üst düzey yöneticilerden “öz eleştiri” istedi. Günlerce tutuklu kalan bu isimler yüzlerce sayfalık öz eleştirilerini yazdılar. Örneğin Merkez Komite üyelerinden biri tam 930 sayfa öz eleştiri yazarak, “Ben bir siyasi fahişeyim.” dedi. (Bu tabiri daha sonra Binbaşı Ahmet Cem Ersever, Kuzey Iraklı Kürt liderlerden Celal Talabani için kullandı).

İlginçtir, Abdullah Öcalan’ın karısı Kesire Öcalan da 300 sayfaya ulaşan bir öz eleştirisini yazdı. Ancak, bu öz eleştirisinde bazı hatalarını kabul etmekle birlikte Teröristbaşı’nın karşısında en başı dik duran da o oldu.

Sonuçta Öcalan bütün bu önde gelen isimlerin “rütbelerini” söktü, diğer anlamıyla bunları tasfiye etti. Bu isimlerin yerine ise daha sonra büyük katliamlar gerçekleştirecek olan Halil Kaya, Şah İsmail Al, Şemdin Sakık, Nizamettin Taş, Halil Ataç, Haydar Altun, Şahin Balıç, Cemil Işık, Şehmus Yiğit, Müslüm Durgun ve Cihangir Hazar gibi isimleri getirdi. Bunları “eyalet komutanı” yaptı. Aslında, PKK’nın en başta bölge halkına zarar veren vahşet düzeyindeki katliamları işte bu “eyalet komutanları”nın dönemiyle başladı.

Öcalan, 3. kongredeki konuşmasında, “En kısa zamanda asker sayımızı 10 binden 50 bine çıkaracağız.” dedi. Örgütün terör eylemlerini yürütecek silahlı güçlerini oluşturan Kürdistan Halk Kurtuluş Ordusu anlamına gelen ARGK bu kongrede kuruldu.

Rütbeleri sökülenler de yine örgütün iç işleyişine uygun olarak örneğin “er” statüsüne indirilip yeni atanan bir “komutan”ın yanında göreve gönderildiler. Kesire Öcalan da böyle bir görev için Avrupa’ya gönderildi; ama gidiş o gidiş oldu. Kesire, bu tarihten sonra PKK’nın “ölüm listesi”nin en başında yer aldı. (Kesire Öcalan, PKK’nın eski Avrupa sorumlusu Hüseyin Yıldırım ve Merkez Komite eski üyesi Mehmet Cahit Şener, örgütten kopmalarından sonra Vejin (Diriliş) örgütünü kurdular).

——————————————————————————–

PALME SUİKASTİ
PKK’nın Avrupa temsilcilerinden Çetin Güngör, Öcalan’ın tuzağına düşmeyen isimlerden biriydi. 3. Kongre’ye katılmak üzere Bekaa Vadisi’ne gitmedi. Ama Öcalan’ın onu affetmesi mümkün değildi. İsveç’te bulunduğu sırada bir sinema salonunda kafasına sıkılan kurşunlarla öldürüldü.

İsveç’te daha çok Kemal Burkay yönetimindeki ılımlı sayılabilecek Kürt gruplar üslenmişti. O tarihe kadar PKK yandaşları da rahatlıkla bu ülkede kalabiliyordu. Ancak Çetin Güngör cinayeti ve onu izleyen bazı şiddet hareketleri İsveç Başbakanı Olof Palme’nin dikkatini çekmeye başladı.

Palme, İsveç güvenlik birimlerine talimat vererek, Kemal Burkay ile bağlantılı olan Kürt gruplar dışındakilere sert tavır gösterilmesini istedi. İsveç polisi Kemal Burkay ile de bağlantı kurarak, PKK yandaşlarına karşı sert önlemler aldı. Bir kısmını tutukladı, bir kısmını da sınır dışı etti.

Palme bu talimatıyla Öcalan’ın ölüm listesine de girmiş oldu. 28 Şubat 1986 günü eşiyle birlikte sinemaya gitmişti. Sinema çıkışında evine doğru yürürken bir PKK militanının kurşununa hedef oldu.

Palme suikastının ardından yalnızca İsveç polisi değil, Türk güvenlik birimleri de araştırma yaptı. O tarihlerde Avrupa’dan Bekaa Vadisi’ne gelen “Faruk” ismindeki PKK elemanı için Öcalan görkemli bir karşılama yapmıştı. Belli ki, iyi bir iş başarmıştı. Birçok örgüt mensubunun ifadesinden sonra bu esrarengiz Faruk’un eşkali ile İsveç polisinin elindeki bulgular örtüşüyordu. Bu sebeple Türkiye elde ettiği bu bilgileri İsveç’e iletti. Ancak İsveç polisi başta olmak üzere hiç kimse bir daha bu militanın izine rastlayamadı.

Öcalan, muhtemelen yine aynı yöntemi denemişti. 1979′da kendisine rehberlik yapıp Suriye’ye oradan da Lübnan’a geçiren Ethem Akçan’ı bir bahaneyle ortadan kaldırttığı gibi, Palme suikastçısı Faruk’un da görevini yapmasından sonra yaşamaması gerekiyordu. Türk ya da İsveç polisinin eline geçmesi halinde, bu PKK için hiç de iyi olmayacaktı.

Öcalan, İmralı duruşmalarının ikinci gününde, hakimlerin Palme suikastı ile ilgili sorularına şu cevabı verdi: “Avrupa’da PKK provokatif bir biçimde şiddet eylemlerine karıştırıldı. Olof Palme olayında da bunun etkisi vardır. O dönemde PKK’nın Avrupa temsilcisi Ali Çetiner’dir. Kendisi İsveç polisi tarafından yakalandı. İsveç ve Alman polisi ile birlikte çalıştığı kanısındayım. Yayın organlarında ‘PKK üyesiyim’ diyerek bu konuda yazılar yazan Olof Palme’yi eleştiren Hüseyin Yıldırım’dır. Kendisi dış ilişkiler sorumlusuydu. Olof Palme’yi tehdit ediyor, ‘Başına gelecekleri görürsün.’ şeklinde sözler sarf ediyordu. Bunlar bana rağmen yaşanan çelişkilerdir. Böyle bir emri ben vermişsem yayınlanmasını istedim: Ancak herhangi bir yayınlanma olmadı. Bu bakımdan, benim herhangi bir ilgim yoktur. Örgütten ayrılan PKK Vejin örgütü mensupları bu cinayeti işlemiş olabilir. Vejin örgütü benden ayrılan Kesire Öcalan, Hüseyin Yıldırım ve yakınlarının oluşturduğu bir örgüttür. Bunların geliştirmek istediği bir gruptur. Daha çok yurt dışında faaliyette bulunuyorlar. Bazıları da Kuzey Irak’ta faaliyet göstermiş olabilir…”

Oysa Öcalan’ın ölüm emrinden kaçan Kesire Öcalan ve PKK’nın eski Atina temsilcilerinden Avukat Hüseyin Yıldırım gibi isimlerin Olof Palme’yi öldürmeleri için bir sebep bulunmuyordu. Çünkü bu isimler İsveç’i bir sığınak olarak kullanıyorlardı.

Fethullah Gülen (1941 - …. )  

Fethullah Gülen, 27 Nisan 1941′de, Erzurum ili, Hasankale (Pasinler) ilçesi, Korucuk köyünde dünyaya geldi. 1946 yılında ilkokula başladı ancak babasının 1949 yılında Alvar Köyü’ne imam olması ve ailesinin oraya taşınması nedeniyle ilkokulu bırakmak zorunda kaldı ve daha sonra dışarıdan tamamladı. 10 yaşındayken Kur�an�ı hatmeden Fethullah Gülen, 14 yaşında ilk vaazını verdi.Fethullah  Gülen (1941 -  .... )

1959 yılında Erzurum�dan Edirne�ye giden Fethullah Gülen, girdiği sınavları kazanarak 6 Ağustos 1959�da Üçşerefeli Camii imamlığına getirildi. Askerlik görevine 1961 yılında Ankara Mamak�ta başlayan Gülen, usta erlik dönemini geçirdiği İskenderun�da verdiği bir vaaz nedeniyle mahkemeye sevk edilerek aklandı ancak disiplin cezası alarak 10 gün askeri hapishanede yattı. Askerden sonra yaklaşık 1 sene Erzurum�da ailesinin yanında kalan, Komünizmle Mücadele Derneği’nin kuruluşunda bulunan ve Halk Evi’nin kadrosuna katılan Gülen daha sonra yeniden Edirne�ye döndü ve 4 Temmuz 1964 günü Dar’ül Hadis camiinde Kur’an Kursu öğretmeni ve fahri imam olarak göreve başladı.

1965�te Kırklareli merkez vaizliği, 1966�da İzmir merkez vaizliği görevlerinde bulunan Fethullah Gülen, İzmir Kestanepazarı Kur�an Kursunda hocalık yaptığı 1968 yılında, Diyanet görevlisi olarak ilk kez hacca gitti. 1972-74 yılları arasında Edremit merkez vaizliği, 1974-76 yılları arasında Manisa merkez vaizliği yapan Gülen, 12 Eylül 1980 ihtilaline kadar da Bornova merkez vaizliği görevini sürdürdü. 1977 yılında görevli olarak gittiği Almanya�nın çeşitli yerlerinde konuşmalar yaptı ve konferanslar verdi; ilk sayısı Şubat 1979�da çıkan Sızıntı Dergisi�nde yazdı.

Fethullah Gülen, ihtilalin ardından Çanakkale merkez vaizliğine tayin edilse de rahatsızlığı yüzünden göreve başlayamadı ardından da ağırlaşan şartlar nedeniyle vaizlikten istifa etti. 1985 yılında Anadolu�yu dolaşan Gülen, altı yıl aradan sonra ilk vaazını 1986 yılında Burdur Büyük Çamlıca Camii�nde verdi ve 1991 yılı Haziran ayına kadar da haftalık ve aylık vaazlarını sürdürdü. 1988 yılında da Yeni Ümit Dergisi�nde yazıları yayınlanmaya başladı. 1993 yılında annesi Refia Gülen�i kaybetti.

Fethullah Gülen�in, aralarında Bulgar Trud Gazetesi ve Varna Televizyonu, Hollanda Televizyonu, Time Dergisi, Rus ORT Televizyonu�nun olduğu yabancı; Aksiyon ve Aktüel Dergileri, ATV, NTV, Show Tv, TRT, Kanal D, STV Televizyonları, Zaman, Cumhuriyet, Milliyet, Radikal Gazeteleri�nin olduğu Türk basın-yayın kuruluşlarında röportajları yayınlanmıştır.

ALDIĞI ÖDÜLLER

1995 � Türk Ocakları Vakfı “Nihal Atsız Türk Dünyası Hizmet Ödülü”

1995 � Mehmetçik Vakfı �Teşekkür Beratı�

1996 � Türk Sanayici ve İşadamları Vakfı (TÜSİAV) �Hoşgörü Ödülü�

1997 - Yazarlar ve Sanatçılar Vakfı (TÜRKSAV) �Türk Dünyasına Hizmet Ödülü�

1997 � Türk Eğitim-Sen �24 Kasım Eğitim Özel Ödülü�

1998 � �Türk 2000′ler Vakfı Ödülü�

1998 � �Hamdullah Suphi Tanrıöver Türk Ocakları Kültür Armağanı�

1998 � �İpekyolu Vakfı Ödülü�

2001 � Türkiye Yazarlar Birliği �Üstün Hizmet Ödülü�

şte Türkiye’nin ilk 7 yıldızlı oteli…
Başbakan Erdoğan tarafından 12 Haziran Pazar günü açılması beklenen ve “7 yıldızlı” olarak nitelendirilen otelde, 900 çalışan bulunuyor. Antalya’nın Belek turizm bölgesinde yapımı tamamlanan 400 bin metrekare alana kurulu 1700 yataklı Rixos Premium Hotel, Truva atı, Macera Nehri, animasyonların yapıldığı Fransız Sokağı ile konukları eğlenceye davet ediyor.
Otelde standart odalar 32, junior suitler 49, suitler 73, superior suitler 94, king suitler 325, villalar 164, superior villalar 264 metrekare…
Oteldeki biri 615, diğeri 1100 metrekare alana sahip 2 executive villada, özel hizmetliler, korumalar ve aşçılar görev yapıyor.

Otelde, 20 metre uzunluğunda 24.5 metre yüksekliğinde Truva atı da bulunuyor. Eğlence merkezi konumundaki Truva atının içinde her biri farklı özelliklere sahip, uzunlukları 125 ile 140 metre arasında değişen 5 tüp şeklinde kaydırak yer alıyor.
Sürprizlerle dolu otelde, 310 metre uzunluğunda oluşturulan Macera Nehri’nde 10 büyük kayık bulunuyor. Müşteriler, kayıklarla sahilden Truva atının bulunduğu eğlence parkına gidebiliyor. Macera nehrindeki yolculuk, şelalelerin arasından dalgaların devamlı değiştiği Poseidons Pool’a kadar devam ediyor.

Oteldeki park alanını gezerken rastlanan 8 mitolojik tanrı büstü ise gündüzleri kayaların arkasında saklanırken, akşamları ışıklandırıldıklarında tüm ihtişamıyla izlenebiliyor.
Kapalı bir mekanda kurulan Fransız Sokağı’nda, animasyonlarla gece aniden gündüze döndürülüyor, birden gök gürleyerek yağmur başlıyor.
Otelde geceleri gölde düzenlenen su ve lazer gösterileri ise ABD’nin ünlü kumar merkezi Las Vegas’taki otellerin su ve lazer gösterilerini aratmıyor.

Öte yandan, otele özel uçaklarıyla gelen konuklar, havaalanında limuzin veya helikopterle alınıp otele getirilecek. Özel yatlarıyla gelen müşteriler için de mendirek bulunuyor.
Hizmetçi ve koruma odaları, 2 yatak odası, yemek odası, saunası, özel havuzu, çamaşır ve ütü odası, mutfağı olan özel villalarda konaklamak isteyenler, geceliğine 5 bin dolar ücret ödeyecek.
Oteldeki sağlık merkezinde de 40 uzman masör görev yapıyor. Her çeşit masajın yapıldığı otelde, ayrıca büyük bir hamam yer alıyor.
Dünyanın ünlü 42 markasının kendi satış mağazasının yer aldığı dev alışveriş merkezinin bulunduğu otelde Çinli akrobatlar, Kenyalı ve Brezilyalı dansçılardan oluşan animasyon ekibi bulunuyor.
Otel Genel Müdürü Edip Soyak, otelin zengin müşteriye hizmet vereceğini, bu nedenle her türlü lüksün düşünüldüğünü kaydetti.

Kaynak imedya.com

Ömer Muhtar kimdir? Ömer Muhtar’ın hayatı

Libya’daki direnişin öncüsü ve sembolü Ömer Muhtar, 1862 yılında Libya’nın Defne bölgesinin Batnan kasabasında doğdu. Annesinin ismi Aişe binti Muharib’tir. Ömer Muhtar ilk öğrenimini babası Muhtar’dan aldı. Babası 1878 yılında Hac vazifesini yerine getirirken vefat edince onun ve kardeşi Muhammed’in yetiştirilmesini babasının yakın arkadaşı Seyyid El Giryani üstlendi. Giryani, Ömer Muhtar’ı ve kardeşini Cağbub’taki İslâmi Bilimler Akademisi’ne yazdırdı ve Ömer Muhtar burada sekiz yıl köklü bir din eğitimi aldı. Öğrenim görürken bir yandan da kendisini sanat dallarında yetiştirdi ve marangozluk, ziraatçılık, demircilik ve duvar ustalığı gibi el becerilerini elde etti.Ömer Muhtar   (1862 - 1931)

Muhtar’ın liderlik vasfı ve saygın kişiliği kendisine önemli görevler verilmesini sağladı. Cağbub Üniversitesi’nin temsilcisi olarak Sudan ve Mısır’a gönderildi. Çeşitli heyetlere başkanlık da yapan Ömer Muhtar, kabilelerin arasında çıkan anlaşmazlıklarda arabulucu olarak görev aldı. Çağbub Üniversitesi’ndeki eğitimini tamamladıktan sonra Kasur zaviyesinin başına getirildi. Daha sonra güneydeki Ayn Kalak zaviyesi şeyhliğine atandı. Gayretleri ile bu bölgeye Fransız işgal güçlerinin girmesini engelledi. Daha sonra tekrar Kasur zaviyesi imamlığına getirildi ve bu görevini İtalya’nın Libya’ya saldırdığı 1911 yılına kadar sürdürdü.

SENUSİ HAREKETİ
Ömer Muhtar birçok Kuzey Afrikalı Müslüman gibi Senusi tarikatına mensuptu. 19.yy’da Kuzey Afrika’da teşekkül eden bu tasavvuf ekolu kısa zamanda çok hızlı bir inkişaf göstermiş, içinde barındırdığı dinamizm ile Sömürgeci güçlere karşı Afrika Müslümanların soluğunu daima diri ve taze tutmuştur.

Bir tasavvuf ekolünden ziyade bir ıslahat hareketi olarak görülebilecek Senusi hareketi, tarikat ve tasavvufu asli güzelliğine döndürmeyi, onu bir miskinler ocağı olmaktan çıkarıp, hayatın her yönünü kucaklayan bir hizmet kurumuna dönüştürmeyi hedef almıştı. Merhum allame Üstad Ebul hasen en Nedvi ‘Hakiki tasavvuf’ adlı eserinde Senusiliğin tasavvufla cihadı, mücahedeyle mücadeleyi birleştirmenin en parlak örneği olduğunu dile getirmekdir. İslâmi diriliş hareketleri adlı eserinde Mustafa İslamoğlu’nun tespiti de aynı istikamettedir: “Mücadele ve mücahede alanlarının hepsinde birden seferberlik ilan edip iki kanatla birlikte uçabilme iftiharı son iki yüzyıllık İslami diriliş tarihinde sadece Senusilere aittir.’

İTALYA’NIN LİBYA’YA SALDIRMASI
Batılı devletlerinin sömürge kurma yarışında çok geç kalan İtalya uzun zamandır Libya topraklarına göz dikmiş, fakat Abdülhamit’in dirayetli idaresi sayesinde buna fırsat bulamamıştı. İtalyanlar, Abdülhamid’in tahttan düşürülmesinden sonra bu fırsatı bulabilmişti. Mısır’ın İngiliz işgalinde olması, Osmanlı devletinin deniz gücünün neredeyse olmaması vs. gibi sebeblerden dolayı, İtalyanlar, 27 Eylül 1911′de Osmanlı hükümetine verdikleri ültimatomla Trablusgarb’a çıkartma yaptılar. İtalya askeri yetkililerinin hesabı işgalin 15 günde tamamlanacağı yönündeydi. Fakat bir avuç Osmanlı kuvveti ile dayanışma içindeki Libya halkı büyük bir direniş sergiledi. İtalyan askerleri kıyıdaki sahil kentlerinin çevresinde sıkışıp kaldı. Savaş çıkmaza girdi.

Balkan harbinin başlaması ile İtalya ile uzlaşma yoluna giden Osmanlı devleti’nin zaten az sayıda olan kuvvetlerinin çekilmesi ile Libya halkı İtalyan güçleri ile başbaşa kaldı. Bu sırada umum Senusi mücahidinin başı Seyyid Ahmed eş Şerif es Senusi idi. Senusi hareketi ilgili bir çalışma hazırlayan Kadir Özköse bey, Seyyid Ahmed için şunları söylemektedir: ‘Kuzey Afrika’nın sömürgeci yöneticilerine, hiçbir isim, onun ki kadar uykusuz geceler geçirtmedi. Hatta 19. yüzyılda Cezayirli kahraman Emir Abdülkadir’in veya Fransız yönetiminin başına büyük belalar açan Faslı Abdülkerim’in ismi bile.’

İtalyan güçlerini kıyıya sıkıştıran mücahidler, son darbe için hazırlık yapıyorlardı. Kendisine yapılan barış tekliflerini elinin tersi ile iten Seyyid Ahmed şöyle haykırıyordu: ‘Gençleri ihtiyarlatacak kadar şiddetli ve uzun sürecek bir savaş istiyoruz; günden güne şiddet ve ciddiyet kazanmakta olan bu savaş yalnız yöresiyle sınırlı kalmayacaktır. Etrafımda ‘La ilahe illallah Muhammed’un Resulullah’ hükmünü kabul eden bulundukça, ruhum bedeninde kaldıkça, hatta Trablus’un dışında bile cihadı sürdürmemiz mümkün olcaktır. Şimdiki gibi binlerce,milyonlarca sadık mücahid bulunduğu zaman değil, belki yanımda bir gülle, bir fişek kaldığı zaman bile barışa gelemem.’

Tam bu sırada Senusi hareketinin ve de Libya halkının kaderini etkileyecek bir olay gerçekleşti ve I. Dünya Savaşı patlak verdi. Seyyid Ahmed, bu savaşa girme taraftarı değildi. Zira Libya’nın tek yardım kapısı olan Mısır’da hareketlerine göz yuman İngilizlere hücum etmek intiharla eş anlamlıydı. Osmanlı devlet erkanının planı ise, Mısır üzerine yapılacak kanal harekatında, Senusi güçlerinin Libya tarafından vurmasıyla İngilizleri Mısır’da boğmaktı. Senusi kamplarına gelen Osmanlı subayları, Seyyid Ahmed’i iknada çok zorlandılar. Almanya’nın gücünü, Mısır’ın Osmanlı idaresine geçmesi ile mücahidlerin Libya’da rahat bir nefes alacağını izah etmeye çalıştılar. Fransız ve İtalyanlar’la birlikte bir üçüncü cephe açmak istemeyen şeyh, sonunda gittikçe artan ısrarlar karşısında kerhen de olsa, Senusi mücahidlerine İngiliz hududuna saldırı emrini verdi.

İngiliz güçlerinin şaşkınlığı sebebiyle hızlı bir ilerleme gösteren Senusi kuvvetleri, İngilizlerin karşı hücuma geçmesi ile ağır kayıplara uğrayıp, Trablus’un iç kesimlerine çekilmek zorunda kaldılar. Öte yandan, Süveyş kanalı civarında Cemal paşa emrindeki Osmanlı birliklerinin başarısız harekatları bütün planları suya düşürdü. Ve bu anlamsız hücum Senusilerin Mısır erzak yolunu tehlikeye düşürmekten başka hiçbir işe yaramadı. Senusi şeyhi, bu ağır yenilgiden sonra bir kere daha Osmanlı devlet adamlarının iknasına boyun eğdi ve halifenin çağrısı üzerine mücadeleyi yarıda bırakarak bir denizaltı ile payitahta geldi ve 1933′te vefatına kadar bir daha Libya’yı göremedi. İstanbul’da büyük şâşâ ile karşılanan, yoğun ilgiye mazhar olan bu büyük mücahidi daha sonra Kuva-i milliyeye destek için Anadolu’yu karış karış gezerken görüyoruz. (Seyyid Ahmed’in hayatı için bkz.Muhammed Senusi-Kadir Özköse-İnsan yayınları-İstanbul-2000)

Seyyid Ahmed’in ayrılması ile yerine Seyyid Muhammed İdris geçti. Bu sıralar İtalya büyük çalkantılar içindeydi. 1922′den itibaren Benito Mussolini liderliğinde Faşistlerin İtalya’da egemenliği ele geçirmesi, Libya üzerindeki kara bulutların daha da artmasına sebeb oldu. İtalya’yı Roma imparatorluğu devrindeki azametine döndürme hülyaları kuran İtalyan ‘Duçe’si, Trablusgarb’taki direnişin ezilmesini, Senusi mukavemetinin kırılmasını birinci öncelikli iş olarak görüyordu. Evvel emirde İdris Senusi ile yaptıkları tüm anlaşmaları fesheden İtalyanlar, 1923 yılında ikinci işgallerine başladılar.

Merhum Muhammed Esed’in ifadesiyle ‘eline kılıçtan çok kalemin yakıştığı’ Emir İdris ise beklenen İtalyan saldırısı öncesi Libya’yı terk ederek Mısır’a yerleşti. Yerine kardeşi Muhammed Rıza ile amcazadesi seyyid Seyfeddin’i vekil bıraktı. Fakat onlar da, kendisi gibi cihadın yükünü ve liderliğini yapabilecek şahsiyetler değillerdi. Ani İtalyan baskını ile bir an afallayan mücahidler, kısa bir süre içinde bir büyük liderin etrafında toparlandılar. Daha önceki muharebelerde askeri dehası ile Osmanlı subaylarının dahi dikkatini çeken ve bir Senusi liderinin ‘Onun gibi on insan olsaydı, bize yeterdi’ dediği bu kahraman Ömer Muhtardı.

ÖMER MUHTAR’IN HAREKETİN LİDERLİĞİNİ ÜSTLENMESİ
Ömer Muhtar direnişin liderliğini üstlendikten sonra, emrindeki kabileleri 100-300 silahlı atlı ya da yaya olarak küçük grublar halinde organize etti. Bu güçler birer vurucu tim şeklinde idi. Çok hızlı ve seri hareket kabiliyetleri ile İtalyan askeri kollarına, nakliyelerine, karakollara baskınlar yapıyor ve bir anda ortadan kayboluyorlardı. Ömer Muhtar, emrindeki güçler ile İtalyan kuvvetleri arasında, 1923′ten 1932′ye kadar her yıl en az elliden fazla muharebe, ikiyüzden fazla küçük ölçekli çatışma cereyan ediyordu.

İtalyanların savaştığı sadece organize edilmiş bir kısım Senusi birlikleri değildi. Topyekün Libya halkına karşı savaşıyorlardı. Tam bir abluka ve çember içindeki halk bir ölüm-kalım savaşı vermekteydi. Ömer Muhtar, hereketin merkezi olarak karargahını Calu vahasının Cebel-i Ahdar (Yeşil dağ) bölgesine kurdu. Her başarılı lider gibi Ömer Muhtar da istihbarata çok önem vermekteydi. Korkuyu kaçışı akıllarından silmiş bulunan Senusi kuvvetleri, İtalyan garnizonları arasında mekik dokumaya başladılar. Hatta bedevi çoban kılığına girerek İtalyan birliklerinin arasında dolaşmakta ve onların hareket stratejilerini daima kontrol etmekteydiler. Senusilerin giriştikleri çarpışmalar belirsiz ama yaygın bir hal arz etmekte, saldırılar akıl almaz bir halde sürmekteydi.

İtalya’nın Sireneyka valisi Teruzzi, İtalyan birliklerinin içine düştüğü çıkmazı şöyle anlatmaktaydı: ‘İtalyanların, Senusiler karşısındaki askeri üstünlükleri beş para etmemekteydi. Çünkü savaştığımız güçler düzenli bir ordu değildi. Karşı güçler bir insicam içerisinde hareket etmekteydi. Güçler aynı pozisyonda olsa, ayaklanmaların bastırılması sözkonusu olabilirdi. İtalyan birliklerin çoğu hep savunma durumunda kaldı. Senusilerin direnişi karşısında 5000-10.000 kişilik ordularımız başarılı olamamaktaydı. Çünki mücahidler hiçbir kayıt ve engel tanımamaktaydılar. Zaten kaybedecekleri neleri kalmıştı ki?…Onlar için, esaret ölümden daha beterdi. Yaşadıklari topraklarda boyunduruk altında bulunmayi zulüm saymaktaydılar. Bugün bir yerde ortaya çıksalar, yarın 50 km ötede, ertesi gün 100 km ötede gün yüzüne çıkarlardı. Bir ay ortadan kaybolur, bir süre sonra masum bedevi kılığına girdikleri olurdu. Ya da ormanlıklara dalarak izlerini kaybettirirlerdi. Küçük grublar halinde bulunan, yakalanması mümkün olmayan, çevik, atak, hızlı hareket eden bu ateş parçalarına karşı güçlü askeri birliklerin ne anlamı vardı ki…Gündüzleri biz İtalyanlar, geceleri Senusiler hakim oluyordu.’

Mücahidlerin kesin başarısı için iyi bir teşkilatlanma gerekiyordu. Bu da bir kısım ekonomik ve askeri yardımları gerektiriyordu. Ömer Muhtar, bir ara bunu temin için gizlice Mısır’a gitti ve İdris senusi ile bir takım görüşmelerde bulundu. Ancak İdris, Mısır ve İtalyan hükümetlerinin arasını açmamak için böyle bir yardımı kabul etmedi. Ömer Muhtar’ın Mısır’da olduğunu öğrenen İtalyan gizli haber alma örgütü, onun barış masasına oturması için ikna etmek üzerine bazı ajanlarını Mısır’a gönderdi. Bu ajanlar Ömer Muhtar’ı Mısır’da bulup ona kendilerine göre cazip tekliflerde bulundular. Eğer cihad hareketinden vazgeçer ve teslim olursa kendisine Bingazi’de en güzel bir köşk, hayatının sonuna kadar rahat yaşayacağı yüklü bir maaş, ve ekonomik yardımlar teklif ettilerse de, bu büyük dava adamından tarihi bir şamar yiyerek elleri boş dönmek zorunda kaldılar. Şöyle kükremişti Çöl Arslanı: ‘Ben her isteyenin böyle kolayca yutabileceği bir lokma değilim…beni kimse imanım, davam ve cihadımdan alıkoyamayacaktır. Allah onların iştahlarını kursaklarında bırakacaktır.’

İdris es Senusi ile yaptığı görüşmelerden ümidini kesen Ömer Muhtar, Mısır’lı müslümanların kısmi yardımlarını alarak, beraberindeki heyet ile Cebelü’l-Ahdar’a döndü. Dönüş yolunda İtalyanlar tarafından planlanan bir suikast da başarısızlıkla sonuçlandı.

1 Şubat 1924 tarihinde Seyyid Ahmed eş Şerif’e yazdığı mektupta haklı olarak şunları ifade ediyordu: ‘Selamdan sonra…Biliniz ki biz vatanımızın acıklı ve ıstırablı bir hayat yaşayan evlatlarıyız. Vatan, istila kuvvetlerinin çizmeleri altında inliyorken, İdris es Senusi çıkıp Mısır’a gitti. Arkasından İtalyanlar, yapılan bütün anlaşmaları iptal ettiler. İdris, bizi bırakıp Mısır’a iltica etti. Biz ise, kendimizi son derece dağınık bir vaziyette bulduk. Gittiği yönü, doğu ve batısını bilmeyen ve denizin ortasında yüzen bir gemi gibi terkedildik. Sen de aynı şekilde bizi bırakıp Türkiye’ye gitmeyi tercih ettin. Şunu bilin ki, vallahi, vallahi ve sümme vallahi sizi yakalarınızdan yakalayacağımız günler olacak… Sübhanallah… Tatlı olduğu ve meyve verdiği günlerde vatanınıza sahip çıkıyordunuz da, acıklı günlerde nasılda terkedip gidiyorsunuz? Mısır’a, İdris’in yanına vardık. Ondan yardım istedik. Fakat bize, ‘gidin, kendi başınızın çaresine bakın, bizim size yapabileceğimiz hiçbir yardım yoktur’ diye bizi eliboş gönderdi. Yanaklarımızı sulayan acı gözyaşlarımızla, Mısır’dan cephemize döndük. Ancak, şunu iyi biliniz ki, biz Allah’a tevekkül ederek vatanımıza geri döndük ve kanımızın son damlasına kadar dinimizi, vatanımızı ve canlarımızı savunarak asla düşmana teslim olmamak üzere ahdettik. Ancak yine de bir çok şeye muhtacız. Özellikle silah, sonra para, yiyecek ve giyeceğe şiddetle muhtacız. Yardımcımız Allah’tır, Allah…Acele edin…Yardımda süratli davranın imkanınız ne elverirse, az veya çok demeyin.’

Mücahidler binbir yokluk içinde kıvranırken, işgal güçleri, modernize olmuş birlikleri ile artık kesin bir darbe için hazırlanıyorlardı. Kuvvet dengesi olmayan bu çirkin savaşta, İtalyanlar için her şey mübahtı. Direniş güçlerinin halktan yardım görmelerini engellemek için bölgedeki hayvanlar telef edilmekte, mahsuller, ürünler zarara uğratılmakta ve ormanlar yakılmaktaydı. İtalyanlar bu ikinci işgal döneminde hava kuvvetlerini ve zırhlı araçları azami bir şekilde kullandı. Bu da mücahid kayıplarının giderek artmasına sebep oluyordu. Ormanlıkların ateşe verilip, ortadan kaldırılması sonucu, gerilla güçlerinin seyri kolaylıkla kontrol edilebilir hale gelmişti. İtalyanlar sadece 1923-1929 yıllları arasında 141.766 küçük ve büyük baş hayvanı katlettiler. Yine bu yıllar şehid edilen mücahid rakamı İtalyan verilerine göre 4329′du.

Fakat bütün önlemlere rağmen Libya halkının direnişi, Senusi mukavemeti kırılamıyordu. Roma hükümeti beş sene içinde Sireneyka’ya beş vali göndermek zorunda kaldı;Bongiovanni, Mombelli, Teruzzi, Siciliani ve son olarak meşhur Graziani.

“Biz asla teslim olmayız. Ya kazanırız,ya ölürüz. Bizden sonraki nesillerle de savaşacaksınız. Bana gelince. Ben, cellatlarımdan daha uzun yaşayacağım.” Ömer Muhtar

ÖLÜM KALIM SAVAŞI
İtalyanların üstün silah ve insan gücüne karşı mücahidler inatçı bir direniş sergilediler. Çatışmaların dozu gün gittikçe arttı. Bazı araştırmacılar sadece 20 aylık bir zaman diliminde Senusi güçleri ile İtalyan ordusu arasında 263 çarpışma geçtiğini belirtmektedirler ki, bu da mücadelenin şiddeti konusunda bize bir fikir vermektedir. İtalyan kuvvetleri ilk yıllarda ciddi kayıplara uğradılar ve mücahidîne karşı bir üstünlük sağlayamadılar. Mesela Haziran 1923′de Sirte’de meydana gelen bir çatışmada İtalyanlar 13 subay ve 300 asker kayıp verdiler. Genel itibarıyla mücahidler karşısında perişan olan İtalyanlar hınçlarını masum halktan çıkarıyorlardı. Bu ise direnişe olan desteğin gittikçe artmasına sebep oldu ve Mussolini’nin dediği gibi ‘Siri, yeşil bitki örtüsüyle kan rengine bulandı.’

1927 yılı mücahidler için zaferlerle dolu olarak geçti. Mart ayında İtalyanların 7 taburundan 50 askeri araç pusuya düşürüldü. Üç yüzden fazla İtalyan askerinin öldürüldüğü bu çatışma ile alakalı İtalyan general Mezetti şöyle demektedir: ‘Mart 1927′de gerillalar bize karşı önemli bir başarı kazanmıştır. Toplam 1200 piyade ve 400 süvari gücüyle, Kaulan-Gerrari-Maaua-Gerdes Abid boyunca uzanan hatlarımızı yararak Cebelü’l Ahdar’ın merkezini ele geçirdiler. Cebel’den Bir Gandula, Sira, Kasr Benigdem, Gergerumma ve sahile kadar uzanan karakollarıyla bizim işgal kuvvetimizi iki kısma böldüler. Kuf bölgelerinde 200 faal asker gerillaların emrinde bulunuyordu.’

Yine bu dönemdeki çatışmalarda mücahidler pek çok düşman uçağını düşürdüler, çok sayıda üst rütbeli subayı öldürdüler. Ve fazla miktarda cephane ve topu ganimet olarak kazandılar. Buna karşı İtalyanlar da yeni tedbirler düşünmeye başlamışlardı. Öncelikle cepheyi içten çökertmenin yollarını aradılar ve kesenin ağzını açtılar. Böylece 13 tane kabile şeyhini satın aldılar. Bu işlerin gerçekleşmesinde Ömer Muhtar’ın çocukluk arkadaşı, Senusi davasına ihanet eden Senusi şeyhi Şerif el Giryani önemli bir rol oynadı.

CEPHEDE SARSINTI
Savaşın gittikçe uzaması, katliam ve kıtlığın insanları telef etmesi, İtalyanların bazı kabile reislerini vaatlerle kandırması mücahit cephesinde bir karışıklığa sebep oldu. Çeşitli kabile şeyhleri Ömer Muhtar’a İtalyanlara teslim olmasını ve bölgelerinden çekilip gitmesini, aksi takdirde kendisi ile savaşacaklarını ilettiler. Böyle tehlikeli bir vaziyette metanetini elden bırakmayan Ömer Muhtar bütün kabile reislerini umumi meşverete davet etti. Kasr el Mecahir’de akdedilen geniş çaplı toplantıda herkes özgürce reyini ortaya koydu. Ortamın alabildiğine gergin ve elektrikli olduğu bir anda Ömer Muhtar sürekli cebinde taşıdığı küçük mushafını çıkararak elini onun üzerine koydu ve tarihe geçen şu mükemmel sözlerle herkesi susturdu: ‘Vallahi, Ya zafer veya şehadete ermeden bu dağları terk etmeyeceğim ve İtalyanlara karşı devam eden bu savaşı asla durdurmayacağım. Mısır’a gitmek isteyenler buyurup gitsinler, İtalyanlara teslim olup ölümden kurtulmak isteyenler de teslim olsunlar, hiç kimse onları tutmuş değildir.’

Liderin bu kesin azmi ve kararlılığı karşısında teklif sahipleri özür dilediler ve bu toplantı büyük bir vahdet havası içinde sona erdi.

ARTAN BASKILAR
İtalyanlar bir halk hareketi karşısında olduklarının farkındaydılar. General Mezzetti bir raporunda buna şöyle değiniyor: ‘Direniş buralarda tarihe mal olmuştur ve kural tanımayan bu insanlara tarih boyunca silahlı kuvvet zoruyla kanun ve nizam empoze edilebilmişti. Cihad ruhuna sahip bu göçer insanları çiftlik sahalarına ve şehirlere çekmeden pek fazla bir şeyin değişmeyeceğini söyleyebiliriz.’

İtalyanlar Senusi mukavemetinin kaynağını kurutmak üzere halkı sahil şehirlere yakın yerlerde kurdukları esir kamplarında toplamaya başladılar. 1929 yılına gelindiğinde durum şu vaziyette idi; sahildeki bütün şehirler ve Cebel-i Ahdar’ın kuzey tarafları İtalyanların sıkı kontrolü altındaydı. İtalyanlar bu tahkim edilmiş noktalar arasında hava filoları ile, mekanize birlikleriyle ve özellikle sömürgeleri olan Eritre’den getirdikleri zavallı insanlardan oluşturdukları piyade askerleri ile sürekli devriye geziyorlardı. Artık gerillaya karşı onun usulüyle çarpışıyorlardı. Senusi mukavemetinin belkemiğini oluşturan bedevilerin beklenmedik saldırılara, hava baskınlarına uğramadan bölgede dolaşmaları hemen hemen imkansız gibiydi. Bir bedevi kampını keşfeden keşif uçakları çoğu zaman telsizle durumu en yakın İtalyan birliğine haber veriyor ve uçaklardan açılan makineli tüfek ateşi kamp sakinlerinin toparlanıp bir yere sığınmalarını önlerken, nereden çıktığı belli olmayan bir kaç zırhlı araç kampı kuşatıp, namlularını dosdoğru çadırlara, develere, kadın, çocuk, yaşlı ayırımı gözetmeksizin insanlara çevirerek kampları yerle bir ediyorlardı. Bu katliamdan sonra sağ kalan canlılarsa sürüler halinde zırhlı araçların önüne katılıp kuzeye doğru, İtalyanların sahil yakınlarında kurdukları müstahkem toplama kamplarına götürülüyorlardı.

Buna rağmen mukavemet durmuyordu. General Mezzetti, 1 Aralık 1928′de yazdığı raporunda şöyle diyor: ‘Bölgede siyasi ve askeri bir organizasyon gerçekleşmeden, Ömer Muhtar’ın siyasi ve askeri örgütünün çökertilmesi ve bölgenin kontrol altına alınması mümkün değildir.’

MÜTAREKE GÖRÜŞMELERİ
1929′da Valiliğe atanan Badoglio, genel af ilan etti ve teslim olmayıp direnişe devam edecekleri, kötü bir şekilde bastıracağını bildirdi. Öyle ki, Badoglio, ‘Berka Kasabı’ namıyla anılır oldu. Ama ne halka karşı savurduğu tehditler, ne de af söylentisinin çok büyük bir tesiri görülmedi. Şubat-Mart 1929′da gerilla saldırıları daha da arttı. Ömer Muhtar, İtalyan güçlerinin yoğun bombardımanları altında büyük bir direniş sergiledi. Fakat savaşa kısa bir süre ara verilmesi mücahidlerce de uygun olacaktı. Ömer Muhtar ve arkadaşları 13 Haziran’da vali yardımcısı Sciliani, 18 Haziranda Badoglio ve 28 Haziranda tekrar Sciliani ile Cebel’in değişik yerlerinde görüşmeler yaptılar. İki aylık süren mütarekenin sadece bir oyalamadan ibaret olduğunu gören Ömer Muhtar, Ekim ayında mütarekeyi bozdu ve çatışmalar tekrar başladı.

8 Kasım 1929′da Mücahidler Bingazi’deki İtalyan karargahına saldırı düzenlediler. Buradaki İtalyan birliğini tamamen ortadan kaldırıp, karargahı havaya uçurdular. Bu ise sömürgeciler arasında büyük bir şaşkınlık doğurdu. Sonunda Mussolini duruma el attı ve harekatın başına general Rodolfo Graziani getirildi.(10 Ocak 1930)

GRAZİANİ
Graziani sömürgelerde özel olarak yetiştirilmiş, komutanların en tecrübeli ve en acımasız olanıydı. Önce bir analiz yapan General, durumu şöyle özetlemekteydi: ‘Savaş hali kızışmıştır. Müslümanların kayıpları cüzidir. Ömer Muhtar yaralanmasına rağmen, hala yeni taktiklerle saldırılarını düzenlemektedir. Direniş Senusi kaynaklıdır. Bu hareket, bir grup veya bir şahsa indirgenemez. Gerektiğinde yeni kitle ve dipdiri başka bir liderle hareket devam edecektir.’ Bu analizleri yapan Graziani şu tedbirleri aldı:

1-Senusi tekkelerini kapattı, şeyhlerini yurt dışına sürdü, malvarlıklarına el koydu.
2-Halkın silahsızlandırmasına büyük ağırlık verdi, silah aramalarını arttırdı.
3-Seyyar mahkemeler kurdurup halka kan kusturdu. Bu mahkemelerin çoğu idam ile neticelendi.
4-Toplama kamplarını genişletti ve bütün bir ülkeyi abluka altına aldı. Kamplardaki yaşama koşulları tam bir vahşet örneğiydi. Bu kadar insanın dörtte birini bile doyuracak erzak yoktu. Esirler ve gasp edilen hayvanlar arasında ölüm oranı tüyler ürperticiydi.
5-Mısır hududunda 300 km’lik bir alanı dikenli tel örgülerle sardı.
6-Çöl yollarını uçak devriyeleriyle sürekli gözetim altında bulundurdu
7-İtalyan hükümetinin emrinde çalışan yerli memur ve askerleri hainlikle suçlayıp pasifize etti.
8-Mısırla olan her türlü ticareti yasakladı, Cebel-i Ahdar halkının ekonomisini kontrol altına aldı.

Bütün bu tedbirlerden sonra müslümanlara karşı ard arda bir çok baskınlar ve saldırılar düzenlendi. Baskınlar sürmesine rağmen Ömer Muhtar hala operasyonlarına devam ediyordu. 11 Nisan 1930′da El Faidiyye üzerinde büyük bir saldırı düzenleyen mücahidler, İtalyanları unutamayacakları bir hezimete uğrattılar. Graziani, bu hususta hatıralarında şunları kaydeder: ‘Bu hezimet bizim moralimizi bir hayli bozup kalplerimize büyük bir sıkıntı verdi. Buna karşılık bu yenilgimiz, mücahidlere büyük bir moral verip, maneviyatlarını bir hayli kuvvetlendirmişti. Bunun üzerine Ömer Muhtar, mücahidlere hitaben şöyle seslenmişti. ‘Şayet Bingazi’den Cebel’ül Ahdar’a doğru gürleyen bir aslan sesi işitirseniz, sakın korkmayın. Zira olaylar ve zafer dolu günler size aslan kürkü içinde yatan bir eşşeğin olduğunu gösterecektir.’

Graziani bunun üzerine, 16 Haziran 1930′da bizzat koordine ettiği birliklerle(13.000 kişi) Fayed bölgesindeki Ömer Muhtar’ın üzerine yürüdü. Başaracağından o kadar emindi ki, Vali Badoglio’yu zaferini kutlamaya davet ediyordu. Fakat çok güçlü bir istihbarata sahip Ömer Muhtar, mücahid kuvvetlerini küçük gruplara ayırarak birbirinden uzak noktalara pusuya yerleştirdi. Sonuçta müslümanlar çok az bir kayıp vererek Graziani’yi eli boş gönderdiler.

Bu şok yenilgiden sonra Badoglio, Graziani’ye gönderdiği mektupta şöyle yazmaktaydı: ‘Şimdiye kadar Siri’de ‘uzun menzilli’ diye adlandırdığınız, uzak noktalardan gelip bir hedefe hareket eden harekatlarınız hep başarısız olmuştur. Ve mevcut şartlar değişmedikçe de her zaman başarısızlığa mahkum kalacaktır. Çünkü, bu son olaydaki yenilgi ilk olan yenilgi değildi. Halk ve sahradakiler, zaten güçlü bir istihbarata sahip direnişçilerle öyle bir iş birliği içindedirler ki, bizim attığımız adımdan anında haberdar olmaktadırlar. Ömer Muhtar’ın başarısını bu haber alma servisine bağlamak gerektir.’

Badoglio, düşmanı Ömer Muhtar’ın dehası içinde şu itirafları yapmak zorunda kalmıştı: ‘Bu direniş bir kişinin omuzlarındadır. Ömer Muhtar, bu işi kimseye bırakmamaktadır. Bir çok başlı durumlarda kıskançlık ve iç çekişmeye imkan olsa da, Ömer Muhtar’ın disiplinli dava arkadaşları buna fırsat bırakmıyorlar. Her zaman ve durumda, sözü emir sayılmaktaydı. Savaş aleyhine geliştiğinde, güçlü haber alma servisi sayesinde, savaşa ara veriyor. Bize gelen bilgileri dahi yönlendirebiliyor.’

HAREKATTA DÖNÜM NOKTASI:KUFRA’NIN DÜŞÜŞÜ
Graziani, hem prestijini kurtarmak hem de mücahidlerin Mısır hududundan yardım almalarının önünü kesmek için seleflerin yapamadığı bir işe karar verdi. Libya’nın güneyinde İtalyanların ulaşamadığı tek toprak parçası olan Kufra’yı işgal etmek. 1930′un sonlarında yapılan hazırlıklardan sonra, 1931 Ocak ayında çöl aşıldı ve Kufra düştü. İtalyanların burada yaptığı katliam, işkence ve tecavüzler dillere destandır. Graziani, teslim olan halkın gözleri önünde Kur’an-ı Kerim’i paramparça edip, ayaklarının altında çiğneyerek ‘Haydi, çağırın da (hâşâ) bedevi peygamberiniz yardımınıza gelsin’ demiş, ertesi günü şehrin ileri gelen uleması uçaklardan atılmış, vahadaki bütün hurma ağaçları kesilmiş, kuyular yakılmış, Mehdi Senusi’ye ait tarihi kütüphane alevlere teslim edilmiş ve insanların namusları kirletilmişti.

Kufra’nın elden çıkmasıyla mücahidlerin elinde korunmasız Cebel’ül Ahdar kalıyordu ki, burası da İtalyanların gittikçe sıklaşan kontrol ve gözetimleri altında her gün adım adım elden çıkıyor,yavaş yavaş fakat geri dönülmez bir biçimde çember daralıyordu.Artık Cebeldeki savaşın son devresi başlamıştı… Ömer Muhtar, bu durumu 1931 Ocağının son günlerinde Mısır hududunu gizlice geçip, kendisiyle görüşen Muhammed Esed’e şöyle ifade etmişti: ‘Sen de görüyorsun ya evlat, gerçekten biz artık bize tanınan vadenin sonuna gelmişiz. Savaşıyoruz, çünkü düşmanı bu topraklardan söküp atıncaya kadar ya da bu uğurda ölünceye kadar imanımız ve özgürlüğümüz için savaşmak zorundayız. Başka yolu yok. Allah’a aidiz ve O’na döneceğiz. Kadınlarımızı, çocuklarımızı Mısır’a gönderdik ki, Cenab-ı Allah bizi ölüme çağırdığı zaman arkamıza dönüp bakmayalım.’

ESİR DÜŞMESİ VE VEFATI
Ve 11 Eylül 1931…Ömer Muhtar ve yanındaki bir kısım mücahidîn Sılanta mevkiinde bulunan Hz. Muhammed (S.A.V.)’ın sahabelerinden Sidi Rafi hazretlerinin kabrini ziyaret etmeye karar verdikleri zaman İtalyanların tuttuğu bölgenin içersine girmişlerdi. İtalyan istihbaratı onun varlığını haber almıştı. Vadiyi her yönden saran kuvvetlerin oluşturduğu çemberi yarmanın imkanı yoktu. Mücahidler son nefeslerine kadar çarpıştılar. Son anda Seydi Ömer’in de atı vurulup yıkıldı ve onu yere düşürdü. Ama bu yetmişini geçkin ihtiyar aslan yılmadı, kendini toparlayıp tüfeğini ateşlemeye devam etti. Elinden yaralananınca tüfeği diğer eline aldı. Artık yapacak bir şey kalmayınca, askerler üzerine çullandılar ve onu esir ettiler. Önce Sûse’ye sonra Bingazi’ye 60 km uzaklıktaki Suluk’a götürüldü. Burada İtalyan birliklerinin genel kumandanı Graziani’nin karşısına çıkartıldı. Bu görüşmedeki tavırlarından etkilenen general onun hakkında şunları yazacaktır: ‘Odama girdiği andan çıkıp gittiği ana kadar onun vakar ve haysiyetine son derece hayranlıkla bakıp durdum. Onun tavır ve davranışlarını çok beğendim ve hayran kaldım.’

Graziani, hatıralarında Ömer Muhtar hakkında şunları demekten kendini alamaz. ‘Ömer Muhtar inancına, akidesine son derece bağlı bir adamdı. Onun bu inancına saldırmaya kalkışana kim olursa olsun büyük bir heyecan ve azimle karşı koyardı. O, vatanına saldıranlara karşı da korkusuzca savaşıyordu. Vatanına yapılacak herhangi bir saldırıyı karşılıksız bırakmayı kabullenecek bir şahsiyet değildi.’ ‘ O karşısındakine anında cevap verecek üstün bir zekaya sahipti. Aynı zamanda Ömer Muhtar ileri seviyede dini kültüre sahipti. Onun kesin tavırlı bir huyu vardı. O, dinine ait hiçbir şeyi ihmal etmeyecek ve dinini herhangi bir maddi menfaat karşılığında satmayacak üstün bir kişiliğe sahipti. Dünyevi hiçbir çıkar peşinde olmayan bir kişiydi. Üstelik hayli fakir bir adamdı. Din ve vatan sevgisinden başka hiçbir dünyevi şeye de malik değildi.’ ‘Ona canlı ve hazır bir zeka bahşedilmişti. Dini konularda iyi bir eğitim görmüş, hareketli,mütevazı ama tavizsiz…’

Mücahidlerin teslim olması teklifini red eden Ömer Muhtar, 15 Eylül 1931 günü İtalyan sıkıyönetim mahkemesi tarafından göstermelik bir duruşmaya çıkarıldı ve Graziani’nin daha önceden emrettiği gibi idam kararı veren mahkemenin yüzüne şu tokadı savurdu: ‘Hüküm ve karar yalnız Allah’ındır. Sizin bu sahte ve uydurma hükmünüzün hiçbir geçerliliği yoktur. İnna lillah ve inna ileyhi raciun(Biz Allah’ın kullarıyız ve sonunda ona dönücüleriz)’.

Aynı gün, toplama kamplarından getirilen binlerce Libyalının gözleri önünde gayet sakin ve korkusuzca idam sehpasına çıktı. Fecr suresinin son ayetlerinden ‘Ey huzura ermiş nefis! Razı edici ve razı edilmiş olarak Rabbine dön’ ayetleri dilinde virdi zebandı… Özgürlüğü için her şeyi göze aldığı yeşil dağlarına son bir kere daha baktı ve bir milleti yetim bırakarak ebed alemine doğru kanatlandı. Yer Suluk çarşısı idi.

Son olarak Muhammed Esed’in 1932′de Medine’de onun şehadetini haber aldığında ağzından dökülenleri nakledelim: ‘Ömer el Muhtar öldü ha…Şu Sireneyka aslanı, yetmiş şu kadar yaşına rağmen halkının özgürlüğü için yılmadan sonuna kadar savaşan Ömer el Muhtar öldü demek…On uzun yıl boyunca, on uzun ve çileli yıl boyunca en modern silahlarla donatılmış mekanize birliklerle, uçaklarla, topçu bataryalarıyla takviye edilmiş düşman ordularına, kendinden en az on kat daha kalabalık İtalyan kuvvetlerine karşı halkın umutsuz direnişine bayrak olan Ömer el Muhtar…Piyade tüfeklerinden ve birkaç attan başka bir şeyleri olmayan, yarı aç mücahidlerinin başında kocaman bir esir kampına dönüştürülen bir ülkede son kurşununu sıkıncaya kadar umutsuz bir gerilla savaşı sürdüren koca Ömer el Muhtar…’

Ünlü aktör Anthony Quin’in başrol oynadığı, 1980 yapımlı “Lion of Desert / Çöl Aslanı” film ile tüm dünyaca tanındı.

Ünlü aktör Anthony Quin�in başrol oynadığı, 1980 yapımlı “Lion of Desert / Çöl Aslanı” film ile tüm dünyaca tanındı.

İbn Sina (980 - 1037)

Felsefe, matematik, astronomi, fizik, kimya, tıp ve müzik gibi bilgi ve becerinin muhtelif alanlarında seçkinleşmiş olan, İbn Sînâ (980-1037) matematik alanında matematiksel terimlerin tanımları ve astronomi alanında ise duyarlı gözlemlerin yapılması konularıyla ilgilenmiştir. Astroloji ve simyaya itibar etmemiş, Dönüşüm Kuraminın doğru olup olmadığını yapmış olduğu deneylerle araştırmış ve doğru olmadığı sonucuna ulaşmıştır. İbn Sînâ’ya göre, her element sadece kendisine özgü niteliklere sahiptir ve dolayısıyla daha değersiz metallerden altın ve gümüş gibi daha değerli metallerin elde edilmesi mümkün değildir.İbn Sina   (980 - 1037)

 

İbn Sînâ, mekanikle de ilgilenmiş ve bazı yönlerden Aristoteles‘in hareket anlayışını eleştirmiştir; bilindiği gibi, Aristoteles, cismi hareket ettiren kuvvet ile cisim arasındaki temas ortadan kalktığında, cismin hareketini sürdürmesini sağlayan etmenin ortam, yani hava olduğunu söylüyor ve havaya biri cisme direnme ve diğeri cismi taşıma olmak üzere birbiriyle bağdaşmayacak iki görev yüklüyordu. İbn Sînâ bu çelişik durumu görmüş, yapmış olduğu gözlemler sırasında hava ile rüzgârın güçlerini karşılaştırmış ve Aristoteles’in haklı olabilmesi için havanın şiddetinin rüzgârın şiddetinden daha fazla olması gerektiği sonucuna varmıştır; oysa meselâ bir bir ağacın yakınından geçen bir ok, ağaca değmediği sürece, ağaçta ve yapraklarında en ufak bir kıpırdanma yaratmazken, rüzgar ağaçları sallamakta ve hatta kökünden kopartabilmektedir; öyleyse havanın şiddeti cisimleri taşımaya yeterli değildir.

 

İbn Sînâ’ya Aristoteles’in yanıldığını gösterdikten sonra, kuvvetle cisim arasında herhangi bir temas bulunmadığında hareketin kesintiye uğramamasının nedenini araştırmış ve bir nesneye kuvvet uygulandıktan sonra, kuvvetin etkisi ortadan kalksa bile nesnenin hareketini sürdürmesinin nedeninin, kasri meyil (güdümlenmiş eğim), yani nesneye kazandırılan hareket etme isteği olduğunu sonucuna varmıştır. Üstelik İbn Sînâ bu isteğin sürekli olduğuna inanmaktadır; yani ona göre, ister öze âit olsun ister olmasın, bir defa kazanıldı mı artık kaybolmaz. Bu yaklaşımıyla sonradan Newton’da son biçimine kavuşan eylemsizlik ilkesi’ne yaklaştığı anlaşılan İbn Sînâ, aynı zamanda nesnenin özelliğine göre kazandığı güdümlenmiş eğimin de değişik olacağını belirtmiştir. Meselâ elimize bir taş, bir demir ve bir mantar parçası alsak ve bunları aynı kuvvetle fırlatsak, her biri farklı uzaklıklara düşecek, ağır cismimler hafif cisimlere nispetle kuvvet kaynağından çok daha uzaklaşacaktır.

İbn Sînâ’nın bu çalışması oldukça önemlidir; çünkü 11. yüzyılda yaşayan bir kimse olmasına karşın, Yeniçağ Mekaniği’ne yaklaştığı görülmektedir. Onun bu düşünceleri, çeviriler yoluyla Batı’ya da geçmiş ve güdümlenmiş eğim terimi Batı’da impetus terimiyle karşılanmıştır.

İbn Sînâ, her şeyden önce bir hekimdir ve bu alandaki çalışmalarıyla tanınmıştır. Tıpla ilgili birçok eser kaleme almıştır; bunlar arasında özellikle kalp-damar sistemi ile ilgili olanlar dikkat çekmektedir, ancak, İbn Sînâ dendiğinde, onun adıyla özdeşleşmiş ve Batı ülkelerinde 16. yüzyılın ve Doğu ülkelerinde ise 19. yüzyılın başlarına kadar okunmuş ve kullanılmış olan el-Kânûn fî’t-Tıb (Tıp Kanunu) adlı eseri akla gelir. Beş kitaptan oluşan bu ansiklopedik eserin Birinci Kitab’ı, anatomi ve koruyucu hekimlik, İkinci Kitab’ı basit ilaçlar, Üçüncü Kitab’ı patoloji, Dördüncü Kitab’ı ilaçlarla ve cerrâhî yöntemlerle tedavi ve Beşinci Kitab’ı ise çeşitli ilaç terkipleriyle ilgili ayrıntılı bilgiler vermektedir.

 

İslam tarihinde önemli adımların atıldığı bir dönemde bilim hususunda daha sonra gelişecek olan Avrupa biliminde de önemli etkileri olacak olan İbn Sina, geliştirdiği felsefeyle de daha sonraları bir çok İslam alimi tarafından da eleştirilmiştir.

Alev Alatlı (1944 - …. )

1944′de, İzmir’de dünyaya geldi. Ankara’da başladığı ilkokulu, babasının mesleği dolayısıyla ülkenin muhtelif okullarında tamamladı. Ortaokuldan sonra da babasının ateşemiliter olarak Tokyoya gönderilmesi Alev Alatlı’nın da Tokyo macerasını başlattı. Lise’yi Amerikan Kolejinde bitirdi. Daha sonra Türkiye’ye döndüler ve Alatlı üniversiteyi de Ortadoğu Teknik Üniversitesi Ekonomi-İstatistik bölümüne girdi.Alev  Alatlı (1944 -  .... )

Üniversite’yi bitirdikten sonra yüksek lisans yapmak üzere Amerika’ya gitti. Daha sonra doktorasını Felsefe üzerine verdi. Alatlı bu dönemde ilgi duymaya başladığı Düşünce Tarihi ve İlahiyat üzerine Türkiye’ye döndüğünde 5 yıl araştırmalar yaptı. Bu dönemde İstanbul Üniversitesi ve DPT’de görev aldı. Daha sonra Universty of California, Berkeley’in Türkiye’de yürüttüğü bir psiko-dilbilim projesinin İstanbul ayağını üstlendi. Cumhuriyet Gazetesi ile ortak “Bizim English” isimli, Türkçe temelli bir İngilizce öğretim dergisi çıkardı. YAZKO yazarlar kooperatifinde görev aldı. 1984 yılında hep yapmak istediği bir işi yapmak için eve çekildi ve yazmaya başladı.

Basılan ilk romanı “Yaseminler Tüter mi Hala?” Ocak, 1985′de çıktı. “Yaseminler Türer mi Hala?” Eleni olarak doğan, Naciye’ye dönüşen, Türk kocasına dört çocuk doğurduktan sonra Eski Hisar göçmeni bir Anadolu Rum’u ile evlenen bir kadının sahiciye yakın hikayesidir.

İkinci kitabı, “İşkenceci” bir yıl sonra geldi, 1986. Burada da “şiddet”i ve şiddetin türevi “işkence”yi irdeledi - Türkiye toplumunun şiddete yatkınlığına işaret etti.

Yazar bu eserden sonra Türkiye Psikoloji de denilebilecek eserler meydana getirmeye başladı. Bu bağlamda “Or’de kimse varmı?” adlı dört ciltlik kitabını yayımladı. Yazar bu kitap hakkında şunları söylüyor: “Or’da kimse var mı? Benim sorduğum bir soruydu. Bu düşündüklerimi sadece ben mi düşünüyorum diye bir soru. Gördük ki, hayır, kitap 1992′de basıldı, o zamandan beri her yıl sessiz sedasız yeni bir baskı yapıyor. Or’da ne çok insan varmış, meğer! Dörtlü, 1970-1990 arası Türk ruhunun cenklerini anlatır - sosyalizmle, sosyal demokrasiyle, ülkücülükle, İslamiyetle, Kürtçülükle cenklerini. Bu arada da trajik bir kadın, Günay Rodoplu, kimselere dert anlatamadan ömrünü tamamlar. Dert anlatamadan, çünkü Günay Rodoplu, hiç farkında değildir ama “fuzzy”dir. “Fuzzy” yani çokdeğişkenli mantık, yani, yeni fizik, yani kaos teorisi, Kelebek Etkisi. “Hem solcuyum hem de sağcı” dediği için dışlanmış, ne Şiran’a ne de Selahattin’e yar olamamıştır, mesela. Zamanın toplumu “Holistic” ya da “bütüncül” düşünceden çok uzaktır onun için kadına kıyarlar.”

Yazarın son kitabı iki ciltlik “Schrödinger’in Kedisi”. Kitap “2035 Türkiye’sine dair, fütüristik bir bilim kurgu değil, bilimi temel alan kurgu” olarak değerlendiriliyor yazar tarafından. Dinden, eğitime, ekonomiden, aile yaşamına kadar, bilimdeki yeni gelişmeler ışığı altında ülkemize neler olabileceğini anlatıyor kitap.